Kirli dil ile Kur’an meali olmaz

Bu makaleyi yazıp yazmamak arasında tereddüde düştüm. Bunun iki sebebi var. Sanki ilahiyatçılarla özel bir hesabım varmış gibi algılanmasını istemiyorum, bir. (İlahiyatçı değilim, İHL Arapçası’ndan daha ileri bir dil bilgim yok.) İkincisi, konu dil üzerinden cinselliğe uzanıyor. Bu da fevkalade netameli bir konu. (Çünkü) Fıtrî bir şey ve Allah’ın âyetlerinden bir âyet olmasına rağmen insanın en zayıf yanı olduğu kadar ayıp sayılan, gizlenen bir yönü de var cinselliğin. Toplum baskısı, uygun bir dilin geliştirilememesi sebebiyle bu “temel güdü”nün bastırılmasının, yasaklanmasının nelere mâl olduğunu görüyoruz bugün. Öncü Müslümanlar “Tıpta ve dinde ayıp yoktur” diyerek bu hususu insani sınırlara çekmeye çalışsalar da bir kesim ahlakî bulmadığı için genellikle geçiştirilmiştir.     

Çekincemde Ramazan’ın kazandırdığı müsamaha duygusunun tesiri de olabilir. Çünkü makalenin konusu Ramazan vesilesiyle okuduğum meallerdir.

Bilenler bilir, internette “Türkçe Kur’an Mealleri” diye bir portal var. Bu portal kırk bir meali âyet âyet karşılaştırarak veriyor. Meallerin yazarları sırasıyla şöyle: Abdülbaki Gölpınarlı, Abdullah-Ahmet Akgül, Abdullah Parlayan, Ahmet Tekin, Ahmet Varol, Ali Bulaç, Ali Fikri Yavuz, Bahaeddin Sağlam, Bayraktar Bayraklı, Cemal Külünkoğlu, Cemal Said, DİB eski Meali, DİB yeni Meali, Diyanet Vakfı Meali, Edip Yüksel, Elmalılı Hamdi Yazır, Erhan Aktaş, Hasan Basri Çantay, Hayrat Neşriyat, İlyas Yorulmaz, İ. Hakkı Baltacıoğlu, İsmail Hakkı İzmirli, Kadri Çelik, Mahmut Kısa, Mahmut Özdemir, Mehmet Çakır, Mehmet Çoban, Mehmet Okuyan, Mehmet Türk, Muhammed Esed, Mustafa Çavdar, Mustafa İslâmoğlu, Ömer Nasuhi Bilmen, Suat Yıldırım, Süleyman Ateş, Süleymaniye Vakfı, Şaban Piriş, Ümit Şimşek, Yaşar Nuri Öztürk, Eski Anadolu Türkçesi, Satır Altı Meal, Bunyadov Memmedeliyv, M. Pickthall, Yusuf Ali. Görüldüğü gibi hemen her ilmî dönem ve nesilden bir meal seçimi var. Zaman içinde dil, kelime seçimi nasıl şekillenmiş, bunu merak ederek okudum sayfaları.

Tekraren diyorum ki konumuz Kur’an mealleri değildir. Bu; bir Türkçe veya dil yazısıdır. İkinci konu mealler vesilesiyle konuşacağımız “kadın-erkek münasebeti” “özel hayat” veya cinselliktir.

Cinsellik; netameli, ayıp, toplum baskısı gibi durumlarla ele alındığı için aslında merakı en çok celbeden bir konudur. Bastırıldıkça dile vuran bir tarafı vardır. İnsanın en zayıf noktası olduğu bilindiği için yazarların, şairlerin, filmlerin, müziklerin, resimlerin de vazgeçilmez konusudur. Bu disiplinlerde insan onurunu zedelemeden meseleyi ele alanlar olduğu gibi sömürenler, istismar edenler de oldu. Yetmişli yıllarda Yeşilçam, 1980-2000 arası özel televizyonlar, dergiler ve hatta gazeteler “özel bölge”lerden kazanmışlardır paraları ve şöhretleri. “Bizim mahalle” bu hususa “İslâm’da Kadın, İslâm’da Evlilik ve Mahremiyetleri” gibi kitaplarla el atmıştır. Türün en meşhur kitabı Ali Rıza Demircan’ın yazdığı “İslâm’da Cinsel Hayat”tır. Üniversitede okuduğumuz yıllarda yayımlanan bu kitap, gazetede tefrika da edilmiştir. Hz. Peygamber’in özel hayatına girdiği için tenkit edilen kitapta, üslup sorunları da vardır. 

Konu gayet temiz, fıtrî ve tabiî olsa da kullanılan dil veya kelime seçimi öne çıkıyor ki bizim de esas konumuzu bu husus teşkil ediyor. Konumuz Rahman suresi 56. Âyet meali genel hatlarıyla şöyle: “Cennette, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen (başkasına bakmayan, bakmamış, bakmayacak) öyle hoş bakışlı güzeller vardır ki onlara insan eli de değmemiştir, cin eli de.”

Te’vil edecek olursak bu âyetten şu sonuçlara varabiliriz: Cennette “kişiye özel” eşler yaratılmıştır. O Cennet köşkü kimin ise eşler de onundur. Daha önce onları insanlardan da cinlerden de gören olmamıştır. Onları ilk görecek olan, onların ilk bakacağı kişiler de o Cennet köşkünün sahibidir. ‘O güzellere insanlardan ve cinlerden hiç kimsenin dokunmadığı” cümlesinden çıkan mânâ budur, bu olmalıdır. Âyet bu durumu insanların anlayabileceği bir dil ile anlatmaktadır. “Onlara insan eli de değmemiştir, cin eli de. Onlara hiç kimse el sürmemiştir.”

Bu açıklamalardan şunları da anlıyoruz:

*Bu âyet bize Türkçedeki “ilk göz ağrısı”nı hatırlatmaktadır. Eşler ilk kez gözlerini kime açarlarsa en kıymetlisi odur, onu hiç unutmaz, böyle kişiler birbirlerine daha gönülden bağlanırlar. Eşler için evlâ olan, birbirlerinden önce başkalarına bakmamış olmalarıdır. Anlıyoruz ki gözün de bir bekareti var ve ilk olmak her iki cins için önemli bir şeydir. Türk kültüründe (ve filmlerde) çokça tekrar edilen “Senden önce kimsenin eli elime, gözü gözüme değmedi” sözü bu durumu anlatır.

* Arap toplumunda (ve diğer toplumlarda) yaygın olsa da bâkir/bâkire evliliğin, daha önce evlenmiş eş evliliğinden daha ehven, daha üstün, tercihe daha şayan bir durum olduğu anlaşılıyor. Allah, insanların dünyadaki bu evlâ tercihlerini, Cennette de bir ödül olarak vermektedir.

* ‘El ve göz değmeme’yi bekaret olarak ele alabileceğimiz gibi en genel anlamıyla “aklınıza, hayalinize gelmeyecek kadar güzel” olarak da düşünebiliriz.

Âyetten, cinlerin de cinsiyetleri olan varlıklar olduğu ve onların da insanlar gibi evlendikleri anlaşılmaktadır.

Meal ve tefsirlerin de bu en nazik konuyu, konunun hassasiyetine uygun bir edeb, bir nezaket ve nezahet içinde anlatmasını isterdik, beklerdik. Âlimlerin, ikide bir tekrar ettikleri Kur’an’ın muciz bir kelam oluşundan, kullandığı edebî sanatlardan nasiplenmesi gerekmez mi? İş böyleyken; okuduğum meallerde bırakınız asgarî edeb sınırlarını korumayı, tam tersine cür’eti son sınırına kadar götüren bir dil ve kelime seçimi buldum. Allah’ın “Onlar sizin tarlanızdır” kinayesini ve bu dildeki sanatı bilmelerine rağmen kör gözüm parmağına dercesine bir dil seçiminin bizce tek bir gerekçesi var. Farklı olmak, fark edilmek.

Yoksa genel olarak âlimlerin, müfessir ve meal yazarlarının ima ve ihsas ile anlattıkları bir durumu Yaşar Nuri Öztürk niçin “Daha önce onları ne cin kirletmiştir ne de insan” diye meal versin ki?

Yaşar Nuri de bilir ki “kirletmek” Türk filmlerinin bir kelimesidir ve gazozuna, şarabına uyku ilacı konulan, zorla tecavüz edilen kadınlara yapılan çirkin saldırının tarifidir. Nikah dışı ve gönülsüz ilişkiyi veya tecavüzü anlatır. Evlilikle, nikah akdi ve mehirle bir araya gelmenin adı hiçbir zaman kirletmek olmaz, olmamıştır.

Yaşar Nuri Öztürk’ün varisleri bu konuda bir tasarrufa gidip bu fevkalade rahatsız edici film dilini düzeltirler mi bilmiyorum. Ancak halen hayatta olan Süleyman Ateş’in düzeltebileceğini düşünüyorum. Yaşar Nuri, tipik çıkışları ile ünlü olduğu için eserleri hayatta iken bir kesim tarafından özellikle satın alındı. (Okundu mu bilmiyorum. Eğer okunsaydı bu husus kendisine sorulurdu.) Gene de Yaşar Nuri Öztürk okuyucusu kadınların kendilerini “kirletilmiş” kabul etmelerini istemem.

Ancak etiketinde Diyanet İşleri Başkanı bulunan Süleyman Ateş’in aklı başında, sağlığı yerinde iken düzeltme imkânı var ve bunu bekliyoruz. Çünkü (Eski) Diyanet İşleri Başkanı olmak gibi bir paye taşıyor ve insanlar bu payeye bakarak Ateş’in mealine bakacaklardır.

Öyle anlaşılıyor ki Süleyman Ateş, mealini tefsirine de taşımış. Çünkü adı geçen portaldaki ifadeyi okuduktan sonra tefsirine de baktım. Mealdeki ifadeyi aynen tekrar etmiş. Şöyle diyor: “Onlarda bakışları kısa (eşlerinden başkalarına bakmayan öyle) dilberler de var ki bunlardan önce onları ne insan ne de cin kanatmamıştır.” (Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 9. S.197)

Benden otuz yaş büyük olmasaydı, Diyanet İşleri Başkanlığı yapmasaydı, gerçekten kendisinden bilmediğim şeyler de öğrenmeseydim bu cümleden sonra patlardım Ateş’e. Edeben sabrediyorum!

Kelimenin kökü “tams” diye anlam, bu kadar argo olmak zorunda mı? Acaba diyorum, Süleyman Ateş, tefsir dersleri yaparken Ankara İlahiyat’ta, kız-erkek talebelerinin bulunduğu sınıfta bu âyetleri okuttu mu böyle? Hayır, okutmamıştır, okutamaz diye geçiyor içimden. Acaba kürsüde vaaz olarak söyleyebilmiş midir? Ona da hayır diye cevap veriyorum. “Dinde ayıp yoktur” dense de insanda haya, utanma, hicap vardır diye düşünüyorum. Arapça’sı öyle, ben de aslına sadık kaldım itirazına itirazım var. Allah’ın ve Resûlü’nün ahlakı ve dili böyle değil çünkü. En çetin meseleleri tere yağından kıl çekercesine anlatan Ayşe Annemiz’den; “tarla” istiaresinden, Peygamberimizin nezih dilinden size hiçbir nasip düşmedi mi? Nesil olarak bu dil Süleyman Ateş nesline çok uzak değil mi? Tefsir de olsa “çağdaş”lığın bu kadarı da fazla değil mi?  

“Yazmasaydım delirecektim” der Sait Faik. Yazar ve kalemini öper. “Acaba yazmasaydım mı?” sorusunu ben de sordum. Çünkü ilahiyatçılarla bir sorunum varmış gibi algılanmasını istemiyorum. “Yaz-MA” demek “oku-MA, okumasaydın” demektir ki “Ramazan ayıdır, Kur’an ayıdır, Kur’an’ı anlamak ayıdır” denildiği için okuduk, okumuş bulunduk. Yazmak zorunda idim kısacası.  Son sözüm şu. Kirli ve kirletilmiş bir dil ile meal olmaz hocam, olmuyor. Meal’e Kelam’ın kendisi gibi temiz ve nezih bir dil gerek vesselam.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Bir düşünen
Bir düşünen - 1 ay Önce

Hocam Allah razı olsun. Yazı edebiyattır. Edebiyat da edeplilerin işidir. Hele Kuran meali ki.

Kâmil Yeşil
Kâmil Yeşil - 1 ay Önce

Sevgili kardeşim Usame
Prof. olmuş, onlarca eser yazmış, binlerce talebe yetiştirmiş hocalara gelin size Türkçe dersi vereyim, bunun yerine şu kelimeyi kullanın diyemem ki. Yanlışa işaret ediyoruz düzeltmek onların işi. Evet, Türkçe bilmeyen, dili titiz kullanmayan farklı olmak için dil cinayeti işleyen ilahiyatçılarla meselem var. Ben onları değil onlar beni buluyor.

Usame Aslan
Usame Aslan - 1 ay Önce

Hocam, yazınız iyi güzel ama ilahiyatçılarla bir derdiniz var belli ki. Yazılarınızı severek takip ediyorum lakin bu konuda bir çözüm yolu sunmuyorsunuz. Yetiştiğiniz ekolden mi bilmem ama bu yaptığınız hoşumuza gitmiyor.

Usame Aslan
Usame Aslan - 1 ay Önce

Çünkü dediğim gibi çözüm yolu sunmuyorsunuz lakin sorunu daha da derinleştiriyorsunuz. En azından kelime önerileri yapın.

S Z K
S Z K - 2 hafta Önce

Allah razı olsun.İnce tesbitler dolayısıyla teşekkürler.

banner19

banner26