Kirletilmiş imaj, takva ve öteki şeyler

Sakallı, cübbeli imajının arka planında, 'kirlilik, töhmet, cehalet, sömürü'yü içeren anlamlar oluşturulmuş durumda. Bu kirletilmiş imajın kökeninde Akbaba Dergisi, Yeşil Gece, Sinekli Bakkal, Yaban romanı var. Onlarca tiyatro, Yeşilçam filmi, çizgi film, televizyon dizisi var. Kılık kıyafetin sünnetle ilişkilendirilmesi konusunda yaşanan belirsizlik ve takvanın, sufiliğin göstergesi haline getirilmesi başlı başına bir meseledir. Mutasavvıf çevrelerinde esas olanın iç dünya, ahlak güzelliği, siret olduğu sık sık vurgulanırken aynı çevrenin şekle bağımlı hale gelmesi şaşırtıcı bir tezattır.

Biz Müslümanlar kılık kıyafeti daha çok kadınlar bağlamında tartıştık, tartışıyoruz. Sistemin yasaklaması ile ana çerçevesi çizilen bu tartışmanın nirengi noktasını başörtüsü teşkil etse de onun tamamlayıcı cüzü olarak baş bağlama şekli, pardösü, çarşaf, peçe, yüzü kapatmak, eldiven kullanmak, giysinin rengi gibi hususlar da ucundan kenarından bu tartışmaya dahil edildi. Moda bağlamında güzellik olgusu ve hicabın ayrışma noktaları üzerinde de duruldu.

Cumhuriyet'ten önce erkeklerin kılık kıyafetini fes, setre, pantolon, sakal, şapka dolayımında tartışmıştık. Şinasi'nin sakalını kestiği için memurluktan azledildiği söylenir. Kılık kıyafet için bir padişaha "gavur padişah" demişliğimiz var. Dini-örfi olan ile geleneksel olan iç içe geçtiği için bu tartışmanın gerçek yüzü ile yüzleştiğimiz konusunda şüphelerim var.

Sınırlar genişliyor

Başörtüsü ile ilgili kanuni bir düzenleme olmasa da defacto olarak bu mesele çözülmüş görülüyor. Kanun ile anayasal güvenceye kavuşturulmaması, ileride sorunlara yol açar mı, nasıl açar şimdilik bilmiyoruz. Sistemin karar mercileri olarak Anayasa Mahkemesi, Danıştay, TBMM, basın, ana muhalefet CHP (şimdilik) bu hususu rafa kaldırmış görünüyor. At sahibine göre kişner mi diyelim? Peki at kim sahibi kim? Bu hususlar aslında vuzuha kavuşmamıştır. At sahibinin millet olduğu sonunda kabul edilmiş mi oldu?

Netice itibariyle bugün için kadınlarımız, kızlarımız TBMM başta olmak üzere bürokraside, okullarda, devlet dairelerinde başörtüsü sorunu yaşamıyor.

Bu özgürlük sınırının genişlemesinden erkeklere de bir pay düştü. Devletin her kademesinde erkekler artık sakal bırakabiliyor, kravat takmayabiliyor. (12 Eylül öncesi polisler bıyık bırakabiliyordu. Darbeciler bunu bir ayrışma olarak gördüğü için polislerin bıyık bırakmasını yasakladı. Eşitlik sağlanmış oldu (!))

28 Şubat'a giden süreçte 'bir kısım medya'nın Fatih/Çarşamba'dan çekip yayınladığı görüntüler o kadar sıradanlaştı ki o bir dönem irtica sebebi ve devrim kanunlarına karşı işlenmiş suç olarak gösterilen kılık kıyafet günümüzde ekran kıyafeti oldu. Bazı ekranlar tamamen cübbeli, sakallı, sarıklı haber spikerleri, yorumcular, programcılar (vaizler, sohbetçiler) üzerinden yürütülüyor. Bu yüzleri görünce 'ekranlarda görünerek bir şeyler söylemek isteyen ne çok insanımız varmış meğer' diyorum. Meğer insanların içinde bir ukde imiş "televizyoncu" olmak. Bu tavrın altında; siz misiniz bizleri ekranlara çıkarmayan, öyleyse kendi televizyonumuzu kendimiz kurarız, kendi yayınımızı kendimiz yaparız, tavrının dışavurumu da var. Yasak, açlık doğuruyor.

Benim mevzu etmek istediğim husus da bu.

İnsanlar kıyafetine göre karşılanır, bilgisine göre uğurlanır, derler. Çünkü dış görünüş, imaj, imge en eski zamanlardan beri bir ölçüdür. Maddemiz, fiziğimiz, görünüşümüz bir mesajdır çünkü. Böyle olduğu içindir ki her kültürün, dinin, coğrafyanın, mesleğin, ilmî kariyerin bir kıyafeti vardır.

İslam, kadınlar için -genel olarak- başörtüsü ve kalın, uzun, bol ve kışkırtısız renkler önerir. Erkekler için setri avret esastır. Allah'ın insanlara verdiği nimetin giysi olarak gösterilmesi aynı zamanda bir şükür nişanesidir. Mescidlere giderken güzel/temiz giyinmek emredilmiştir.

Hz, Peygamber aleyhisselama gelen ilk ilahi emirlerden biri "Elbiseni temiz tut"tur.

Kılık kıyafet konusunu Hz. Peygamber aleyhisselam ile yan yana andığımızda söylemiz gereken başka hususlar var.

İslam alimlerinin önemli bir çoğunluğuna göre Hz. Peygamber'in kılık kıyafeti saç, sakal, bıyık gibi hususlardaki tercihi öncelikle:

* İklimle ilgilidir.

* Mali durumla ilgilidir.

* Kişisel beğeni ve zevkle ilgilidir.

Esas olan ahlâk

Kılık kıyafetin sünnetle ilişkilendirilmesi konusunda yaşanan belirsizlik ve takvanın, sufiliğin, göstergesi, ölçüsü haline getirilmesi başlı başına bir meseledir. Mutasavvıf çevrelerinde esas olanın iç dünya, ahlak güzelliği, siret olduğu sık sık vurgulanırken aynı çevrenin şekle bağımlı hale gelmesi şaşırtıcı bir tezattır. O kadar ki bazı velilerin sakal bıyık bırakmadığı, saçlarını omuzlarına kadar uzattığı, setre pantolon giydiği belirtilir.

Ya Tahammül Ya Sefer'i okuyanlar hatırlayacaklardır.

Kerim, davanın delisi olarak ağabeylerine sormadan edemez. "Hocamız neden bıyık-sakal bırakmıyor?" diye. Anlaşılacağı gibi bu cümlelerdeki ima ve ihsaslar Nureddin Topçu ile ilgilidir. Sufi bir kişidir Topçu. Ondaki ruhi derinlik davranışlarında ve sohbetlerinde görünür haldedir ve fakat gençlerin zihnindeki hoca, veli, ermiş imgesinin dışında olduğu için bu soruyu sormadan edemez gençler.

Merhum Topçu'ya bu sureti kazandıran şeyhi Kazanlı Abdülaziz Bekkine Hazretleri’nin bir sözüdür:

Hazret, Topçu'nun da bulunduğu bir sohbette bir gün şöyle der:

"Ah bu sakal! Zamanında kesmeliydim. Bu sakal daha çok insanla görüşmemize mani oldu, adeta aramıza bir duvar ördü."

Şekil ile ilim ve irfan sahibi olmak, muttakilik arasında bire bir irtibat kuran anlayışa göre bu suret, tebliğe, irşada dahildir. Ki bunun hakikatle ilgisi yok tabii. Hatta tam tersi, Müslümanları aldatmak isteyenler de kılık kıyafet, sakal, cübbe, çarşafı araç olarak kullanmışlardır ve kullanıyorlar.

İmaj nasıl oluştu?

Sakallı, cübbeli imajının arka planında, 'kirlilik, töhmet, cehalet, sömürü'yü içeren anlamlar oluşturulmuş durumda. Bu kirletilmiş imajın kökeninde Akbaba dergisi, Yeşil Gece, Sinekli Bakkal, Yaban romanı var. Onlarca tiyatro, Yeşilçam filmi, çizgi film, televizyon dizisi var.

Mehmet Akif, Babanzâde Ahmed Naim, Ahmed Hamdi Akseki, Bediüzzaman, Yozgatlı İhsan Efendi, Necip Fazıl, Nureddin Topçu, Sezai Karakoç portrelerine bu bakımdan yeniden ele almak gerekir. Bu saydıklarımızdan hangisinin kılık kıyafeti İslam, takva ölçüsüdür veya hangisi bu ölçüye göre hayır cevabı alır. Hemen hatırlatayım ki Necip Fazıl'ı, Necmeddin Erbakan'ı, Sezai Karakoç'u, Fethi Gemuhluoğlu'nu, Nuri Pakdil'i, Nureddin Topçu'yu irtica/mürtecilik ile yan yana getirenler; onların kılık kıyafetine, kravat takmasına, Mülkiye'den mezun olmasına, Batı dili bilmesine, aristokrat giyim ve kuşamına bakmadılar, doğrudan doğruya durdukları yere, zihniyete, diline verdiği mücadeleye baktılar. Yine bu ve benzeri isimler etrafında bir toparlanma, bir kaynaşma oldu ise, bu kişiler İslami düşünce ve hareketin merkez kişisi olarak kabul edildi ise yine aynı şekilde surete bakılmadı, bakmadık.

Bu isimlerin her biri; İslâmidir; ilim-irfan ehlidir, mücahiddir, yaptıkları işin adı tebliğdir, irşaddır, cihaddır, ehlihalin dışavurumudur.

Günümüz için isim vermek işime gelmez. Şairlerimiz, yazarlarımız, ilim ve fikir adamlarımız kendilerine yakışan tarzda sakallı, bıyıklı veya sakal-bıyık bırakmamış kişiler olarak öncülerimizdir. Bu sözlerimi okuyanlar, İslam'ın tesettür emri ile kılık kıyafet şekli, rengi, tercihi dayatıp dayatmadığına cevap vermelidir. Evet, tesettür vardır. Bundan ayrı olarak Müslümanın bir imgesi vardır ve o imgede sakal, sarık da görülür. Ancak o imge esas değildir. Yavuz Sultan Selim'in sakalsız ve fakat bıyıklı olması onun halife olmasının önünde engel değildi, olmadı.

Takva göstergesi mi?

Şimdi "Ay Lav Yu" filminden bir sahne hatırlamanın tam sırası. 11 Eylül İkiz Kule saldırısını Mardin'in bir köyünde, televizyonlardaki haberden dinleyen Amerikalıların şaşkınlığı tamamen bu kılık kıyafet ile ilgilidir. Çünkü haberlerde gösterilen Bin Ladin ve adamlarının fiziki görünüşü (sakal, sarık, cübbe, şalvar) misafir oldukları Mardinlilerin de kıyafetidir.

Oyuncuların "Biz nereye düştük, demek bunlar da onlardan" düşüncesi ile Batı'nın Doğu'ya arızi bakışının arasındaki paralelliği de görmek gerekir.

İran ve Suud, BAE, Kuveyt gibi Hicaz Bölgesi memleketlerdeki halkın ve yöneticilerin giyim kuşamı iklimden, kültürden, ihtiyaçlardan, gelenekten ayrı ele alınmakta ve tamamen dinin öngördüğü bir tarz olarak hem takdim edilmekte hem bu anlayış yaygınlaştırılmaktadır.

Sonuç olarak kılık kıyafette ölçü setri avretin gerçekleşmesidir.

Coğrafya, iklim, zevk kılık kıyafeti belirler. Kişinin servetine, toplumdaki genel beğeniye ters düşmeden, israfa kaçmadan giyinmesi asıldır. Sakal bıyık, şalvar gibi dış göstergelerin takva, sufilikle doğrudan ilgisi yoktur.

Kaynak: Star Gazetesi/Açık Görüş

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet sinan
Mehmet sinan - 2 ay Önce

Allah razı olsun kamil abimden.

Hatice Ünal
Hatice Ünal - 2 ay Önce

Farklı bir bakış açısı. Kamil Bey'in bütün yazılarında bu özgünlük var. Teşekkür ederim.

banner26