Kırık bir kalbin şükür makamına geçişi

“Öğretmen olma hayalini gerçekleştirmeye çalışan Yasemin, kitaplar arasında sabahlarken üst komşusunun ona bir anahtar emanet etmesiyle farklı bir dünyanın kapısını aralar. Hem başka birinin hayatını hem de kendi iç dünyasını keşfe çıkar. Kardeşi Ceren’le eskiden beri devam eden sorunlarıyla ve geçmişiyle hesaplaşır. Demet Tunçbilek’in kaleminden ve Bengisu Yayınları’ndan çıkan Kırgınlar; ekonomik krizler, askeri darbeler, şaibeli sınavlarla dolu kişisel tarihimize, Ankara’dan ışık tutuyor. Daha öznel dairede ise başkahramanı Yasemin’in zaviyesinden çocukluk, komşuluk ve kardeşlik üzerine sürükleyici bir okuma serüveni sunuyor.

Yazarın oldukça derinlikli ve yakın bir ünsiyetle analiz ettiği baş karakterin iç sesi, kitap boyunca sanki bizim de içimizde yankılanıyor ve hem zahiri düzlemde ayakta kalma mücadelesine hem de batınıyla kurduğu ilişkiye bir şekilde bizi ortak ediyor. Hayatla ve ölümle, çocukluk ve yetişkinlikle, zalimlik ve masumiyet, iyilik ve kötülükle kurduğu özdeşim, yaşadığı in’ikas ve gelgitler, okuru sürekli olarak kendi içsel yolculuğunu da gözden geçirmeye ve sorgulamaya sevk ediyor. Çalıştığı okulun hemen yanındaki kırtasiyeden aldığı papatya baskılı deftere, bilinaltına süpürdüğü ve kendisine bile itiraf edemediği hissiyatını karaladığı zamanlar oluyor. “Yaşadığımız an, geçmişe bir hediyedir” diyor orada, “Gerçekler, her zaman hüzünlüdür.” diyor başka bir perdede. Çocukları okul pikniğine götürdüğü bir evrede uzaktan takip ettiği çocuklardan ziyade kendi çocukluğudur.

“Nerede hesapsızca oynayan bir çocuk görsem seviniyorum. Onlara bakıp iyi ki küçükken doya doya koşturup oynamışım diye iç geçirsem de kendimi her zaman talihli hissedemiyorum. Çünkü sokaklarda oyun oynayarak, güneşin altında yanarak, çok susayarak büyüyebilmiştim ama gençliğim sınavlara hazırlık kitaplarıyla dolu bir odada soluyor. Gençliği sevmedim, eskiden sevdiğim hiçbir şeyi şimdide bulamadım. Geri dönmek ya da bugünlerden çok uzaklara gitmek istiyorum.”

“Hatırladığımız herşey gibi biz de düne aitiz. Yarın, hiç bizim olmadı.”

Kahramanımızın yaşadığı çağla yaşadığı bu uyumsuzluk sendromu, bugün kökleriyle bağını koparmamış ve ötelere özlem duyan herkes için geçerlidir aslında. Geçmiş kuşakla irtibatı hala kavi olan ama diğer yandan kendisine eklemlenemeyen herkesi ezip un ufak eden bir sistemin çarkları arasında ayakta kalma çabası hâlinde olan herkesin yaşadığı polarizasyon ve kesret hâli, onu da alıp sık sık bağlamından koparıyor. Geceleri uykularını bile kaçıran “iyi bir öğretmen olamama” kaygısı, idealleri ve gerçekliği arasında giderek açılan mesafe ve “dünden bugüne kalan hiçbirşeyin olmaması” gibi bir ümitsizliğe de kapılmasına yol açıyor. İyi ki bitimli bu ömür diye düşünüyor, iyi ki yüzyıllar boyu sürecek bir varoluş için değil bunca hayal kırıklığı.

Yasemin”in “atanamamışlık” gibi tamamen dışsal esbaba bağlı olan bir durumu, “olmamışlık” gibi genel bir içsel düzleme yayması, bir bakıma iç/dış dünyasını birleştirmek gibi bir meyyaline de işaret ediyor. Çünkü yaşadığı her durumu, maneviyatından aldığı güçle beslemeye alışmış yapısı, onun sığ sularda yüzmesine daima mani oluyor. Ailesine olan bağlılığı, komşularına ve yaşadığı mahalleye olan vefası, temasta bulunduğu herkese bir şekilde faydalı olma bilinci, kardeşi Ceren’in çizdiği profille de taban tabana zıtlık teşkil ediyor. Kardeşi ne kadar uçarı ve yüzeyselse kendisi o kadar derinlikli ve hassas bir yapı sergiliyor. İçten içe çocukluğundan çaldığını düşündüğü kardeşine öfkeli olsa da onu özlediğini reddemiyor, sanal dünyasında hayatından ve kendinden razı görünen herkes gibi onu da bir türlü gözlerinin önünde göçüp giden ve kendisinden uzaklaşan kervandan çekip alamadığını fark ediyor.

Nicedir yaşadıklarından ve hayatın un öğüten değirmeninin eleklerinden geçtikten sonra “atanan”lar kategorisine geçiyor Yasemin, tabi rüzgar da başka yönden esmeye başlıyor hâliyle. Ailesinin, arkadaşlarının, yakın çevresinin kendisine olan bakış açısı değişirken kendisinin de etrafına ve dünyaya bakışı eş zamanlı değişiyor. Atandığı uzak diyarlara uğurlamaya gelenlere peronda el sallarken nasıl bir rıza ve şükür makamına geçtiğini yine kendi içsel sesinden öğreniyoruz:

“Küçük bir ev tutmayı planlıyorum. Annemle babam geldiğinde istediği kadar kalabilecekleri bir ev olsun. Okuldan arkadaşlarımı misafir ederim, evde de öğrencilerden, okul işlerinden konuşmaya devam ederiz. Bazen çay demler, film izleriz. Pencerenin önüne saksılar koyarım. Yerini sevecek çiçekler yetiştiririm. Maide'nin verdiği fesleğen tohumlarını ekerim. Akşamları perdeleri çekip de yalnız kalınca hiç korkmam, nasılsa Ayet-el Kürsi’yi de öğrendim. Onu okur, uyurum. Allah, elbet yardım eder, bu yalnız kuluna. Dua ederim, Allah’ım öğrencilerim beni çok sevsin, ben de onları seveyim; vaktimiz bereketle geçsin. Çocukları hiç kırmayayım, dersin ortasında tuvalete gitmek isteyene gülümseyebileyim. Canı yaramazlık çeken öğrenciyi hoş göreyim. Veli toplantılarında, velilerin yüzünde, bakışlarında o çok iyi tanıdığım ve sevdiğim minik öğrencilerimizden izler görünce içimden gülmek gelmesin Allah’ım… Sonsuz kere şükürler olsun.”

Kitabın okuyucusunun bol ve sadırlara şifa olmasını dileriz.

YORUM EKLE

banner26