Kıdemli albay, Mevlevi, mesnevihan, müftünün oğlu

Şefik Can'ın hatıralarında 'Öksüz, üvey ana elinde kalan, askeri okulda yatılı okuyarak kendini geliştiren bir çocuk, komutanın damat olarak görmek istediği kişi hâline nasıl gelebilir?', 'Tahsil gördüğü askerî liseye deve dişi gibi adamlarla nasıl edebiyat hocası olabilir?', 'Günümüzün edebiyat hocaları ile eski edebiyat hocaları arasındaki fark nasıl kapatılabilir?' gibi onlarca sorunun cevabını bulacaksınız.

Bir kartvizitten alınmış intibaı veren bu unvanlar aslında tam jurnallik (!). Güvenlik soruşturmasında, bilgi notu olarak 28 Şubatçı zihniyete ulaştırılmış olsa idi, hemen emekli edilirdi. Tam Çevik Bir'lik, tam İsmail Hakkı Karadayı’lık bir olay! Yazık ki yetişemediler! Belki emeklilik hakkı bile tanınmaz, doğrudan ihraç edilirlerdi. Orduda albaylık rütbesine kadar nasıl yükseldiği, kendini nasıl olup da gizlediği, birilerinin onu kollayıp kollamadığı da araştırılır onlara da ibret-i âlemlik cezalar uygulanırdı.

Şükür ki 1965'te emekli olmuş, bu kıyımlardan kurtulmuş. Şu okullara bakar mısınız? Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirmiş. Harp Okulu’ndan mezun olmuş. Maltepe Askeri Lisesi, Kırıkkale Askeri Sanat Enstitüsü, Kuleli Askeri Lisesi, Erzincan Askeri Lisesi ve Konya Astsubay Ortaokulu'nda öğretmen ve idareci olarak çalışmış. Kıdemli Albay rütbesinden emekli. Öğretmenlik yaptığı bu askeri okullarda kim bilir ne gerici, ne yobaz, ne irticacı talebeler yetiştirmiştir! Üstelik şapkaya ve inkılâplara karşı olma suçlamasıyla tutuklanan, İstiklâl Mahkemesi'nde yargılanan, İskilipli Âtıf Efendi'nin Frenk Mukallidliği ve Şapka adlı kitabının dağıtımına yardım etmek ve Teâlî-i İslâm Cemiyeti'ne üye olmak suçlarını işleyen Tahir-ül Mevlevî'nin talebesi. Tam idamlık. Önce idam edilip sonra yargılanacak cinsten! Kahramanımızın adı Şefik Can. Dede'liği de var ki kaldırılan unvanları kullanmaya cür'et ettiği için ikinci kez idam edilse sezadır. Evet, milletimizin "Peygamber Ocağı" dediği ordu bu tür askerlerin ocağı idi bir zamanlar. Asker fakat edebiyat ve musikiden anlayan, Batı edebiyatını bilen, Mesnevi'yi tercüme edecek ilmî birikimi haiz, İsmail Hami Danişmend, Tahir'ül Mevlevi, Hacı Muzaffer Ozak, Raif Yelkenci, Mahmud Sami Efendi, Faruk Güventürk, Süheyl Ünver, Halide Edip Adıvar, Abdülaziz Mecdi Tolun Efendi, Mehmet Âkif, Ömer Rıza Doğrul, Ali Nihat Tarlan, Münevver Ayaşlı, Şükufe Nihal, Hüseyin Siret, Hattat Hamid Aytaç, Midhat Baharî, Suud’il Mevlevi, Selman Tüzün, Abdülbaki Gölpınarlı, İbn’ül Emin, Çinuçen Tanrıkorur gibi çok geniş ilmî muhitin insanı... Kâht-ı rical zamanını da hesaba katınız. Kıymetiniz bir ise bin olur.

Üç padişah görmüş

Şefik Can'dan bahsediyoruz. Öksüz kalsa da baba duası almış bir insan olarak çok yaşamış erenlerden... 1909/2005. Dile kolay, 96 yıllık ömür. Bir, iki yaş küçük yazıldığını da düşünürseniz yüze yaklaşıyor. Üç padişah zamanı görmüş merhum.

Hayat Nur Artıran tarafından yayınlanan Şefik Can Hatıralar'ını işte böyle buldum. Sohbet usulü, soru-cevap şeklinde vücut bulan Hatıralar'ın anlatımından anlıyoruz ki Nur Hanım ve çevresi Şefik Can'ın önceleri değişik vesilelerle anlattığı olayları, tanıdığı kişileri kayda almayı daha sonra düşünmüş ve gerçekleştirmişler. "Bize şu kişiden bahsetmiştiniz, şöyle bir olay anlatmıştınız. Tekrar eder misiniz?" sorularından sonra Şefik Can hafızaları tazeliyor. O kadar ki İstanbul'da kimin konağına, evine, tekkesine, hangi okula hangi yolları, sokakları izleyerek gitti ise adım adım o adresleri tarif ediyor. Sohbetlerde kimler vardı, neler konuşuldu, sofradaki ikramlara kadar birkaç devri öğreniyorsunuz. Ve 94-95 yaşın hafızası önünde selam duruyorsunuz.

Bu yazıda Şefik Can merhumdan öğrendiğim birkaç hususu paylaşacağım.

Kubilay Olayı:

Şefik Can bu olayı bizzat Kubilay'ın arkadaşından aktarıyor. İsmi kitapta var. Vak'aya göre Kubilay, emrindeki erlere çok acımasız davranan, hâkaretamiz sözler söyleyip hakir gören biridir. Bundan dolayı kendisine saldırıldığında mangası Kubilay'ı savunmamış. O meş'um olayın gerisinde böyle bir ilgisizlik ve kayıtsızlık var. Bu tavrın Menderes dönemine kadar sürdüğünü şu anlatımdan anlıyoruz: "Muvazzaf subayların emrinde, onların ayak işlerini yapmak için görevlendirilen "emir erleri" vardı. Benim emrime de verilmişti. Bu emir eri bekar yaşadığım odaya kadar gelir, sobayı yakar, temizlik işlerimi yapar ve evde benim yapmam gereken diğer işlere de koşardı. İnsafsız olan komuta kademesi, bu emir erlerine askere yakışmayacak şekilde davranır ve onların beden gücünü de sömürürdü. Anadolu'da anne babalar “benim oğlum vatan hizmetinde” diye gönenirken çocuklarının böyle ayak işlerinde kullanılmasından haberleri yoktu. Emir eri uygulamasını Demokrat Parti kaldırdı. Askere gelen erler askerlik yapmaya başladı."

27 Mayıs Darbesi:

"27 Mayıs Darbesi’nin önemli adamı Faruk Güventürk ve bazı subayların Kuleli Askeri Lisesi’nde darbe toplantıları yaptıklarına bizzat şahit oldum. Beni de davet ettiler fakat ben onlardan uzak durdum" diyen Şefik Can, "Toplantıya katılanlar masonlardan meydana geliyordu. Hem mason olmadığım hem de darbe çalışmalarını desteklemedim için beni Erzincan'a sürdüler" diyor. Ve ekliyor: "Cumhurbaşkanı olamadığı için hayata küsen Faruk Gürler'in trajedisine, feci ölümüne de şahit oldum."

Bu hususlara siyasi tarihçilerin yeniden bakması gerekiyor. Edebi ve ilmi faaliyetlerde altını çizdiğim satırlar da var.

Hocası ve şeyhi Tahir'ül Mevlevi'nin eksik bıraktığı Mesnevi tercümesini tamamlayan ve yayımlanması için yayınevine veren Şefik Can'dan üstüne 3 milyon istendiğini öğrendim mesela. Eserin, 25 sene yayın için bekletildiğini, yayınevine teslim ettiği Tahir'ül Mevlevi ile ilgili fotoğrafların ve mektupların kaybedildiğini, geri verilmediğini... Bütün bunlara rağmen Şefik Can'da dikkatimi çeken ilk husus müsamahası oldu. Bilgiye, kültüre, sanata açılan pencereler onu tam bir müsamaha ehli yapmıştı. Dostoyevski'den Tolstoy'a, Nazım Hikmet'ten Prodhom'a kadar geniş bir okuma haritası var. Tagore'u yakından gören biri olarak buna şaşmıyoruz.

Ancak “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür” denir. Yani insan, hafızasına çok güvenmemelidir. Kişiler ve olaylar neyse de hükümler, nakledilen sözler hususunda daha dikkatli olunması gerektiği âşikârdır. Çünkü araştırma imkânımız olmadığı için, vefat eden kişilerin cevap verme durumu da yoktur artık. Hatıralar'daki sözleri doğru olarak kabul edip nakledenlere büyük bir sorumluluk yüklediğimizin farkında olmalıyız.

Bu tür eserlerin en zayıf halkası kişilerle ilgili anekdot ve hükümlerdir. Çünkü sözün sınırları gıybete uzanabiliyor. Masadaki rakıyı içmese de o mecliste içenlere bir şey denilmiyor fakat vapurda sarhoş olduğu anlaşılan bir yazara aynı hoşgörü gösterilmiyor. Sözü Şefik Can merhumun Ömer Rıza Doğrul için verdiği hüküm cümlesine getirmek istiyorum. Ve bu makaleyi biraz da Ömer Rıza'nın hakkını korumak için yazdım diyebilirim. Şefik Can Mesnevi'yi tercüme esnasında Mevlânâ Hazretleri’nin "Biz arıya vahyettik. Arı çeşitli renkteki çiçeklerin polenlerini topladı ve onlardan insanlar için muhtelif renklerde şerbet yaptı." âyeti ile ilgili sözlerini okuyunca Ömer Rıza Doğrul'un Kur'an-ı Kerim'in Tercüme ve Tefsiri’ne baktım şöyle diyor diyerek naklediyor. Ömer Rıza Doğrul diyesi imiş ki:

"Arı nasıl çeşitli renkteki çiçeklerden polen toplayarak bal yaparsa, Hz. Muhammed de kendisinden evvel gelen çeşitli dinlerden yararlanarak Kur'an’ı getirmiştir. Ömer Rıza'nın Kur'an tefsiri fazla ilgi görmemişti. Bu okuduklarım üzerine Ömer Rıza Bey'in tefsirine duyulan antipatinin nedenini anladım. Hem mason oluşu hem Kadıyani düşüncesine ait akılcı görüşleri çerçevesinde yorumlar yapması tefsirin ilgi görmemesine hatta birçok eleştiriler almasına sebep olmuştu." (s. 389)

Bu satırları okuyunca ben de merak ettim. Acaba Ömer Rıza ne diyor diye. Kütüphanemden Ömer Rıza'nın tefsirini indirdim ve ilgili sayfaları okudum. Bu kez şaşırma sırası bende idi. Çünkü Ömer Rıza hiç de Şefik Can'ın iddia ettiği gibi "Kendisinden evvel gelen çeşitli dinlerden yararlanarak Kur'an’ı getirmiştir" demiyor. Şöyle diyor:

"Arı, İlahi kanunlara tâbi olarak çiçeklerden bal toplar. Bu küçücük hayvanın İlahi kanunlara uyarak yaptığını bütün insanlar bir araya gelseler yapamazlar. Bu temsilden de maksat İlahi kanunların ruhani âlemde de nasıl faal olduğunu göstermektedir. Resul-i Ekrem, ruhani âleme hâkim olan İlahi kanunlara uyarak İlahi vahiy ile bütün dinlerdeki en güzel akait ve ahlâkı toplamış, onları Kur'an ile bütün insanlığa takdim etmiştir. Bu İlahi eserin yalnız insan kudreti ile vücut bulmasına imkân yoktu. Kur'an dini, ahlâki bütün akait ve esâsatın en yüksek muhassalasıdır. Nasıl arının balında insanlara maddeten şifa varsa, Kur'an'da da insanlar için ruhen şifa vardır." (2.Cilt, S. 438-439 Üçüncü Basılış) Dört başı mamur bir cümle değil fakat bu cümlelerden Şefik Can'ın iddia ettiği şeyler çıkmıyor, çıkmaz.

Büyük bir yanlış anlama

Ömer Rıza'nın Mehmed Âkif'in damadı olması, Mısır ile olan ilgisi, dini eserlere verdiği emek gibi hususlardan ötürü hayatta kalabilmek için masonlarla, komünistlerle bir arada bulunmak zorunda kalması, yer yer sefahate düşmesi gibi hususlara girmiyorum. Kur'an tefsirini hazırlarken yararlandığı Hind kaynaklar sebebiyle Kadıyani olduğuna dair iddialara da girmeyeceğim. Ancak ona nispet edilen ve itikaden de savunulamayacak olan; Peygamberimizin Kur'an'ı önceki dinlerden topladığı sözünün doğru olmadığını söylemek zorundayız. Ömer Rıza, İlahi vahiylerin kaynağı aynı olduğu için dinler arasında bir tenakuz olmadığını, dinlerin öz itibariyle aynı olduğunu ve Kur'an'ın önceki dinleri öz itibariyle içerdiğini söylüyor. Bu; Şefik Can'ın ilgili sözleri doğru anlamadığını, yanlış hatırladığını göstermektedir. Bu söyleşiyi yayına hazırlayan Nur Hanım'ın daha sonra bu sözleri kontrol etmesi gerekmez miydi? Çünkü Şefik Can'ın sözlerinde, Ömer Rıza'nın Kur'an-ı Kerim'in insan sözü olduğu, Peygamberimizin önceki dinlerden yararlanarak Kur'an’ı meydana getirdiği iddiası/isnadı var. Bir okuyucu "Şefik Can'dan okudum; O da Ömer Rıza'nın Tefsiri’nden okumuş, oradan naklediyor" dese bu vebalin altından kim kalkabilir.

Nur Hanım'ın yerinde olsam Cumhuriyet'in ilan edici aktörleri için söylenen sözlerin naklinde daha kontrollü olurdum. Kimsenin gözlerinin tesiri ile ilgilenmiyoruz. Esas olan yaptığı işlerdir. Onların adına yapılanlardır. Bir asker (öğrenci), ordunun bir neferi olarak böyle sözleri sarf etmiş olabilir. Ancak günümüzde o noktada değiliz. Kişi "kült" oldu çünkü. Adına nerdeyse din kuruldu. Dönem ve yapılanlar kişi ile özdeşleşti, ondan ayrı ele alınamıyor. Herkesin hesabını son güne bırakıp yersiz takdirlere, övgü anlamına gelecek söz ve tavırlara yer vermezdim ben olsam.

Yaşamış tarih Şefik Can'ın Hatıralar'ında 'Öksüz, üvey ana elinde kalan, askeri okulda yatılı okuyarak kendini geliştiren bir çocuk, komutanın damat olarak görmek istediği kişi hâline nasıl gelebilir?', 'Bir insan kendi başına nasıl Rusça öğrenir?', 'Tahsil gördüğü askerî liseye deve dişi gibi adamlarla nasıl edebiyat hocası olabilir?', 'En önemlisi günümüzün edebiyat hocaları ile yakın geçmişin edebiyat hocaları arasındaki o muazzam fark nasıl kapatılabilir?' gibi onlarca sorunun cevabını bulacaksınız. Ancak ben onun yerinde olsam Şefik Can merhumun ilim, irfan adamlarından öğrendikleri detaylar üzerinde daha çok durur, Hazret'e, bu konularda daha çok anlatmaya teşvik edici sorular sorardım.

Yine de Nur Artıran'a teşekkür ederiz. Şefik Can'a rahmet olsun.

Kaynak: Star Gazetesi/ Açık Görüş

YORUM EKLE

banner19

banner36