Kâğıttan buluta kültür ve medeniyetimiz

“Medeniyetimize hala ve ısrarla ‘Kâğıt Medeniyeti’ demeye devam etmek istiyorum. İnsanlığın geçmiş bütün bilgi ve kültür birikimleri bir yandan kağıtlardan ekranlara depo edilip durmasına rağmen gönlüm bu birikimi hala kâğıt üzerinde görme arzusunda.”

(…)

“Şimdilik ekranla kâğıt birbirlerini çok saymadan sessiz bir yarışma halinde. İlerisi için birinin diğerini yok etmesi (görüldüğü kadarıyla avantaj ekranda) yerine birikim avantajlarını ortaklaşa paylaşmalarını ümit ediyorum.”*

M. Orhan Okay

Kültür ve medeniyet

Kültür ve medeniyet kavramları öteden beri birbiriyle karıştırılıyor. Öyle ki ‘kültürlü’ kelimesinin ‘kültür’ ile, ‘medeni’ kelimesinin de ‘medeniyet’ ile öyle sanıldığı gibi çok da bir bağlantısı yok. Ya da dönemsel olarak bu kavramlara verilen anlamlar da değişik değişik olmuştur. Bu durum biraz da kendi medeniyet dairemizi bırakıp bize ait olmayan medeniyet sahalarında gezintiye çıktığımızdan beri böyledir. ‘İrfan’ı bırakıp ‘kültür’e, ‘umran’ı bırakıp ‘medeniyet’e sığındık. İçini de dolduramayınca kültür ve medeniyetin cascavlak ortasında kaldık.

Fransızca civilisation/sivilizasyon/sivil toplum bize 1850’li yıllarda Batılılaşmanın kapılarını ilk çalanlardan olan Mustafa Reşit Paşa (1800-1858) vasıtasıyla geçmiştir. Ancak muhtemeldir ki kötü bir tercüme ile ‘Medeniyet’ olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kestirmeden ifade edecek olursak; Fransızcada ‘sivil’ kelimesinin karşılığı ‘şehir’dir. O dönemler bizde ‘şehir’ kelimesinin karşılığı ise (Arapça) ‘Medine’dir.  ‘Medeni’ kelimesi de ‘şehirli’ demektir. İşte ‘şehirlileşmek’ anlamına gelen ‘medeniyet’ böylesi bir kelime türemesinin ürünüdür. Oysa bizde ‘mamur’ olma halini ifade eden ‘umran’ diye bir kavram var öteden beri.  Ama nedense ‘medeniyet’ yerine ‘umran’ kelimesini kullanmamışız. Vakti zamanında Batılıların ‘sivilizasyon’ dedikleri şeyin karşılığında ‘umran’ kelimesini kullanmış olsaydık belki bunca zaman bu kargaşayı yaşamazdık.

Kısa serencamını hatırlattığımız medeniyet kavramına zamanla başka başka anlamlar yüklenerek muhteviyatı genişletilmiştir. Özellikle Ahmet Mithat Efendi’nin (1844-1912) bu konuda yazdıkları ile birlikte ilk defa bir ‘Milli Kültür’ kavramının ortaya çıktığını görüyoruz. ‘Kültür’ kavramının bizde kullanım geçmişi ‘medeniyet’ kavramına göre daha kısadır. Fransızcadan gelen ‘kültür’ kelimesi ilk zamanlarda ‘terbiye ve yetiştirme’ karşılığında kullanılmıştır. ‘Medeniyet’ kavramında olduğu gibi ‘kültür’ kelimesi için de nedense o dönemler bizde kullanılan ‘irfan’ kavramı tercih edilmemiştir. Bu da bize Şemsettin Sami’den (1850-1904) armağandır.

Ziya Gökalp (1876-1924) o dönemlerde ısrarla ‘kültür’ kavramı yerine ‘hars’ kelimesini kullanmış lakin pek rağbet görmemiştir. Ziya Gökalp’ın ‘hars’ ile kültüre yüklemek istediği mana; “bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü duygu, düşünce dil, sanat ve yaşayış unsurlarının bütünü” şeklindedir. Bu bir ‘milli kültür’ tarifidir bir bakıma. Her ne kadar ‘hars’ kelimesinin kültür yerine kullanımı dilimizde pek yaygınlaşmamış olsa da anlamı bugün kullandığımız kültürün karşılığıdır aslında.

Yerel kültür eriyor

Medeniyet ile kültür kavramları zaman zaman birbirine karıştırılır gibi olsa da son dönemlerde artık medeniyetin uluslararası, evrensel; kültürün ise milli, yerel olduğu yerleşmeye başlamıştır. Ancak kelime ve kavramların anlam buharlaşması hızla devam ediyor.

Malum artık dünya global bir köy haline geldi. İnsan varoluş gayesinin sınırlarını zorlamaya başladı. Yerüstü ve yeraltı kaynaklarımızı hunharca tükettik. Harari’nin ifadesiyle; “Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz plastik ve betondan bir AVM’ye dönüştü.”** Bilişim devrimi, tarım devrimi, sanayi devrimi, bilim-teknoloji devrimi ve de evrim derken insan artık tanrısallaşma yolunda uçuruma doğru hızla ilerliyor. Adeta ‘tanrıya dönüşen bir hayvan’ yani… Bu son surat ilerleyişte birey ve toplumların yaşam biçimiyle doğrudan ilintili olan kültür de yerel özelliklerini kaybediyor. Öyle ki artık tek tip insan ve standart yaşam biçimi dünyanın her tarafında yaygınlaşmaya başladı.

Kabul edelim veya etmeyelim bugün dünyada baskın olan ‘Avrupa kültürü’ bir ejderha gibi diğer bütün alt kültürleri yutuyor. Öyle ki Afrika’nın en kıyısındaki bir topluluk ile Ortadoğu’nun en ücra köyüne varıncaya kadar yeme-içme, eğlenme ve giyinme biçimlerinde Avrupa’ya öykünüyor. Yani yerel kültürler her geçen gün kan kaybediyor.

Anlaşılan garip bir zaman diliminden geçiyoruz ve tuhaf şeyler yaşıyoruz. Tıpkı Çinlilerin birine beddua edeceklerinde; “Olağanüstü dönemlerde yaşayasın!” demesi gibi olağan dışı bir süreç yaşıyoruz. En son bütün dünyayı evine tıkayan ölümcül korona virüsü de cabası oldu bu tuhaf, garip, olağanüstü halin! Ve sonunun nereye varacağını kestirmek da henüz mümkün gözükmüyor.

Peki bütün bu olup bitenler karşısında ne kadar akıllandık ve ne kadar mutluyuz?

Son dönemde yaşanan korona belasını bir kenara koyacak olursak –çünkü korona bir sonuç, evveliyatına bakmak lazım- işin doğrusu pek de vahim durumun farkına varmış gibi gözükmüyoruz.

Şayet ana konumuz gereği mevzuyu irdeleyecek olursak görürüz ki; şehirlerimizin tek tipleşmesi gibi yaşam tarzımız, dolayısıyla kültürümüz de aslından uzaklaşarak global kültürün içinde kayboluyor. Tabii bu kayboluş yeni değil ve sadece bize has bir durum da değil. Son iki yüzyıldır devam eden bir sürecin neticelerini yaşıyoruz. Son bir yüzyıldır da hızla uçuruma doğru yuvarlanıyoruz. Dilde, kılık-kıyafette ve dahi eğitimle birlikte düşünüş biçimimizde de tamamen başkalaşıp değişince ilerleyeceğimizi zannettik.

Sözüm ona eşek çobanının oğlu olan Rıza Pehlevi bile ülkesini böyle bir duruma düşürmedi.  Şah Rıza Pehlevi, Türkiye’ye, Mustafa Kemal’e ve devrimlerine hayran biridir oysa.  Nitekim 1934 yılında Rıza Pehlevi, Mustafa Kemal’in misafiri olarak Türkiye’ye ziyarette bulunur. Teoman Duralı hatıra söyleşisinde aynen şöyle aktarır bu ziyareti:

“İran Şahı Rıza Pehlevi 1934’te Mustafa Kemal’i Ankara’da ziyarete gelir. Şahın babası bir çobandı; sonra asker, sonra general oluyor, darbe yapıp başa geçiyor ve Kaçar hanedanını devirip kendini şah ilan ediyor. Mustafa Kemal, şaha; ‘başa geçtiğinizde yazınızı değiştirmiyorsunuz’ diyor. O eşek çobanının oğlu Rıza Pehlevi’deki bilince bakın; ‘biz bu yazıyı değiştirirsek, Firdevsi’yi, Hafız’ı, Sadi’yi, Mevlana’yı, Ömer Hayyam’ı nasıl okuyacağız?” diyor.’***

Evet, eşek çobanının oğlundaki bilinci bile biz yakalayamamışken ne kadar kendi kültür-medeniyet dairemiz içerisinde kalabiliriz? Önce kendimiz olup, kendimizi yaşamamız gerekmiyor mu? Ne çabuk siliverdik o bin yıllık geçmiş birikimlerimizi!...

Oysa her toplum kendi dinamikleri üzerinden gelişir, büyür, ilerler ve yükselir. Her kültür de kendi iklim şartlarında ancak kıymetlidir ve yaşanmaya değerdir. Doğduğu coğrafya ve atmosfer koşulları o kültürü doğurmuştur. Onu alıp başka bir coğrafya ve başka iklim koşullarında yaşatmaya çalışırsanız yanılırsınız. Veya başka kültürleri kendi coğrafyanızda yaşayamazsınız. Yaşarsınız ama Bektaşi gibi “…ben yaptım oldu” dersiniz ancak. Bedelini ise hep birlikte öderiz. Nitekim hala ödüyoruz.

Bu çağ o çağ değil!...

Bütün bu olup bitenler karşısında çağ da değişiyor, gelişiyor, modernleşiyor ve nihayetinde farklılaşıyor. Ama kendi sonunu kendi elleriyle hazırlıyor gibi. Hızına yetişmek mümkün değil bu baş döndürücü çağın. Öyle ki uygun adım koşar adıma, mesafeler ışık hızına dönüşmüş gibi. Her tarafta bilgi kırıntılarından oluşmuş dağlar… -Bir de bilgi-sevicilik türedi son zamanlarda.-Büyük bir çoğunluğu ise kirliliklerle dolu!... –Hikmet ise çok uzaklarımızda.-  O bilgi dağları adeta kokuşmuş, çöpleşmiş durumda. Artık kâğıt, o kocaman bilgi yığınlarını taşıyamaz duruma geldi.  Matbu eserlere sığmaz oldu o hesap-kitaplar. Kâğıt bu dünyanın yükünü kaldırmaktan aciz kaldı anlaşılan.

Teknolojinin hızlı gelişimi ile birlikte bütün bilgi dağları buharlaşıp bulutlara sığınmaya başladı böylece. Artık her türlü bilgi bulutlarda gezinen sanal ambarlarda! Ha var, ha yok!... Bir üfürüklük canı var o bulutların. Gün gelir nereye, nasıl, ne amaçla yağacağı ise belli değil!...

İşte bilginin böyle bir çağını yaşıyoruz. Yeryüzüne sığamayan bilgiler bulutlara taştı anlaşılan. Artık teknolojinin sayesinde bilgi bulutlara emanet… Yani kâğıttan buluta doğru hızlı bir evrimleşme yaşıyoruz.

Oysa hala makbul ve muteber olan kağıttır. Bu kuşak kâğıda direniyor lakin türünün son örneği olarak… Ama olabildiğince direniyor! Nitekim hastalık bulaştırıcı virüsler de bulutu tercih ediyor ve hava yoluyla seyr-ü sefer yapıyor. 

Demem o ki; artık bu çağ o çağ değil! Tıpkı M. Foucault’un dediği gibi “Ne bu şehir o eski şehir, ne de ben eski benim.”

Anlaşılan bir şeyler oluyor bu çağa ve de mahluklarına!...

Kâğıt medeniyeti ile bulut medeniyeti

Yukarıda da değinildiği gibi rahmetli M. Orhan Okay’ın  (1931-2017) bir kitabına da isim olan ‘Kâğıt Medeniyeti’* ile bulut medeniyeti arasında kıyasıya bir yarış var, daha doğrusu mücadele!... İnsan gün geçtikçe yalnızlık girdabında kayboladursun bilgi-kültür de bulutlarda geziniyor. Somuttan soyuta hızlı bir kayış var. Daha doğrusu insan eriyip buharlaşıyor. Doğanın bir parçası olan bu mahluk zamanla kendi sınırlarını aşıp başkalaştığı içindir ki artık buraya ait olmamaya başladı. Bu durum da kendi türünün sonuna ramak kaldığının işaretidir aslında! Boyundan büyük işlere kalkışıp haddini aşınca, ihtar alması da kaçınılmaz oluyor haliyle. Bir süre sonra ise hiç hesaba katmadığı felaketlerin göbeğinde yer alabiliyor. Tabii bu durumda iş işten geçmiş oluyor. İşte ‘kâğıt medeniyetinden ‘bulut medeniyetine geçişin böylesi bir tehlikesi de var.

Anlaşılan bu mevzu daha çok olağanüstü zamanlar yaşayacak. Belki de Çinlilerin olağanüstü dönem bedduası tutmuştur. İyisi mi biz son sözü ‘Kağıt Medeniyeti’nde ısrarlı olan gönlümüzün mütercimi merhum M. Orhan Okay’a bırakalım:

“Medeniyetimize hala ve ısrarla ‘Kâğıt Medeniyeti’ demeye devam etmek istiyorum. İnsanlığın geçmiş bütün bilgi ve kültür birikimleri bir yandan kağıtlardan ekranlara depo edilip durmasına rağmen gönlüm bu birikimi hala kâğıt üzerinde görme arzusunda.”

(…)

“Şimdilik ekranla kâğıt birbirlerini çok saymadan sessiz bir yarışma halinde. İlerisi için birinin diğerini yok etmesi (görüldüğü kadarıyla avantaj ekranda) yerine birikim avantajlarını ortaklaşa paylaşmalarını ümit ediyorum.”*

Kaynaklar:

*Kâğıt Medeniyeti, M. Orhan Okay, Dergâh Yayınları, 2013

**Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap, 2015

***Öyle Geçer ki Zaman, Teoman Duralı, Turkuaz Kitap, 2020

YORUM EKLE