Kendini arama yolculuğu olarak tasavvuf

“Men arafe nefsehû fekad arafe Rabbehu”

İnsan âlemde hep bir arayış içindedir. Arayanın bir yitiği vardır. İnsanın yitiği ise hakikattir. Şeytanın vesvesesiyle Allah’ın çizdiği sınırları aşan Hz. Âdem(a.s.), kendine zulmedenlerden oldu. İnsanın sürgün hayatı da böylece başladı. İnsan sürgündür ama öz yurdunun kokusunu içinde taşır. İşte bu koku Cenab-ı Hakk’ın Hz. Âdem’in ruhuna üflediği nefesidir. İnsan, bu kokunun esrarını çözmeden, bütün varlığını bu kokuyla kokutmadan yitiğini bulamaz, Rabbi’ne kavuşamaz. Tasavvuf, insanın özündeki bu hakikatin peşine düştüğü bir yolculuktur. “Nefsini bilen Rabbi’ni bilir.” sözünün sırrı bu yolculukta açığa çıkar. “Biz ona şah damarından daha yakınız.” ayeti de esasen insanın Rabbi’ni bulmak için dışarıya değil, içeriye doğru bir yolculuk yapması gerektiğini ifade eder. Koca Yunus, “İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmezsin/ Ya nice okumaktır.” dizeleriyle aynı sırrı açıyor. İstediğiniz kadar bilgili olun, kendinizi bilmezseniz marifetullah yolunda cahilsiniz demektir. Buradaki “kendini bilmek” ifadesini; kendini tanımak, kendi sırlarına vakıf olmak ve bu yolla yaratılışındaki hakikate ermek şeklinde düşünmek gerekir. Bu sırrı biraz daha açmak için Galib Dede’nin “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen.”  sözüne bakabiliriz.

İnsan sadece Cenab-ı Hakk’ın nefesini ruhunda barındırmaz. Cenab-ı Hakk, bütün âlemi kendi nurundan yaratmıştır ve insanın ruhuna bu nuru üflemiştir. Bu yönden bakıldığında insanın kendi varlığında bütün bir âlemin sırrı gizlidir. Bu sırrı keşfetmek için izlenen yolun adıdır tasavvuf. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da bu yolculuğun da kendi içinde sırlarla dolu olduğu gerçeğidir. Mademki bir sır vardır; çözülmesi gereken bir denklem, bir problem de vardır. Bu denklemi ya da problemi çözebilmek için de bir haritaya ya da reçeteye ihtiyaç vardır. Tasavvufî metodları yani tarikatları bu açıdan düşünmek daha doğru olur.

Mahmud Erol Kılıç, “Tasavvufa Giriş” kitabında; tasavvufun ne olduğuna, diğer bilim ve disiplinlerle nasıl bir ilişkisi olduğuna, tasavvufun bilgi görüşüne, İbn-i Arabî, Mevlana ve Yunus Emre gibi önde gelen tasavvuf büyüklerine dair bilgiler verirken tasavvufî şiir şerhlerine örnekler veriyor. Tasavvufu hikmet arayışı olarak da tanımlayabiliriz. Sufi şairler hikmetli söz söylemeyi şiar edinmişlerdir. Şiir sırlarla dolu bu yolculuğun tarifi için en uygun edebî türdür.

Günümüzün tüketim odaklı toplumsal yaşamında tasavvufun maneviyatı merkeze alan anlayışının kendine yer bulması elbette zor. Mahmut Erol Kılıç, “Maneviyatı merkeze alan insan modern-kapitalist tüketim anlayışı çarkının içine adeta bir çivi sokar. Maneviyat, tüketim çarkına girmeyen bir insan modeli çıkarır ortaya. Hayatın anlamını nesnelerde değil, kendisinde arayan insanlardır bunlar.” diyerek dervişlerin günümüzün alışılmış yaşam formuna ne kadar yabancı olduğunu ortaya koyuyor. İnsanın kendini anlama ve huzur bulma uğraşının önündeki en büyük engel, tüketim çılgınlığı. Sürekli yeni bir şey almak zorunda hissediyoruz kendimizi, gündemin uzağında kalmamak için sürekli “online” olmak zorundayız. Bu da iç âlemimize doğru bir yolculuğa çıkmamızı engelliyor. Kılıç’ın “Modern insana sahip olduğu şeyle anlam veriliyor; ‘Sen, neye sahipsen osun.’ deniyor.” tespiti de bu durumu izah ediyor. Kılıç burada Mevlana’nın “Ne arıyorsan osun sen.” sözünü referans göstererek tasavvufun insan tanımı ile modern hayatın insan tanımını karşılaştırıyor.

Tasavvuf, dünyadan elini çekmek değildir. Dervişler, dağ başlarında, tekkelerinde inzivaya çekilmiş; insan içine çıkmayan insanlar değildir. Bilakis, “dervişlik iş ile” düsturunca hareket etmişler ve “halk içinde Hakk ile” olmuşlardır. Mahmud Erol Kılıç, “Tasavvufta aslolan mana fakirliğidir. Manevi fakirlik, dünyadan topyekûn masivadan hiçbir şeye gönülde yer vermeyerek mâlik olunan şeyleri Hakk’ın rızasına sunmaktır.” diyerek dervişlerin dünya malıyla olan irtibatını açıklıyor.

Galib Dede’nin “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” dizesi bize birçok açılım sunuyor. “Zatına bakmak” ifadesini insanın içine bakması olarak okuyabiliyoruz. Günümüz insanının derin bir içsel okumaya ihtiyacı var. Kılıç, “İnsan kitabı eğer doğru okunabilirse Tanrı’nın oradan bulunabilir. Tanrı’ya ancak insanı anlayarak ulaşabiliriz.” derken aynı hassasiyeti dile getiriyor. Burada şu soru akla gelebilir: “İnsanın Tanrı’ya ulaşmak gibi bir zorunluluğu mu var?” Bu soru farklı inanç dairelerinde farklı şekillerde cevaplanabilir ama tasavvuf, insanla Tanrı arasında mutlak bir ünsiyet bulunduğunu ve insanın varlık gayesinin Tanrı’yı bulmak olduğunu vurgular. Mevlana’nın “Mesnevi”sinin giriş kısmında ayrılıktan dert yanan ney gibi insan da öz yurdundan sürgün edilmiştir. Bu sürgün hayatının tek tesellisi gönlündeki hakikat kokusudur.

Tasavvuf, bir nevi nefs eğitimidir. Nefsin eğitimi ise benlik iddiasının yok edilmesi şeklinde yapılır. Kâinat mülkünün yegâne sahibi olan yüce Allah, insandan benlik iddiasından soyunmasını ister. Bu sayede onu kendi himayesine alır ki O’nun himayesine giren dünyadaki bütün korkulardan emin olur. Dervişlik yolunun başında insanın nefsine zor gelecek işler yapması istenir ki o kapıdan benliğinden soyunarak girebilsin. “Attığında da sen atmadın, Allah attı.” mealindeki ayet de kişinin başarıyı kendinden bilmemesi gerektiğini ifade eder. Niyâzî-i Mısrî’nin “Nâdânı terk etmedin yârânı arzularsın” dizesi de sahte güzelliklerden geçmeden hakiki güzele ulaşmanın imkânsız olduğunu vurguluyor.

Elbette bütün bunlar akşamdan sabaha gerçekleşecek şeyler değil. Dinin yarısı sabırdır. Mahmud Erol kılıç, “Çok tesirli ilaçlar damara birden zerk edilmez. İnsan da birden bire aydınlanamaz. Mağaradan ışığa birden çıkan mahvolur. Bebek, vücut yapısına göre gıda alır. Azim ve sebatla hakikat kapısında beklenmelidir. Kedi, avı çıkmasa da avının kapısında bekler çünkü sabrın sonu selamettir. Zillete sebebiyet verecek sabır, sabır olmaz, sabırda izzet vardır.” diyerek bu yolda sabrın önemini vurguluyor.

Sufîlerin Kur’an’dan uzak olduğu ve farz ibadetlere itibar etmediği iddia edilse de sufîler, ibadetin içindeki özü bulmaya ve o özü yaşamaya taliptirler. İçinde öz barındırmayan ibadeti vücut egzersizi olarak görürler ve zahidleri ibadetlerin şeklinde boğulup özünü yakalayamamakla eleştirirler. İbn-i Arabî’nin “Ümmetinden Hz. Muhammed’e(sav) yetişemeyen ‘Onu göremedim’ diyen kişi hayıflanmasın, eğer Kur’an’a bakarsa Hz. Muhammed’i(sav) görür.” sözü, tasavvufun Kur’an’a ve sünnete verdiği değeri göstermesi açısından mühimdir. Tasavvuf, o amellerin içine aşkı üflüyor. İçine aşkı üfleyemezsek namaz da oruç da bedenî bir yorgunluktan öteye geçemiyor.

Tasavvuf, esrarı çözme yolculuğudur; bu yol sırlarla doludur. Bu yolu ve yolculuğu anlatmanın da sırlarla örülü bir dili vardır. Âlemde her şeyin kendi lisanı vardır. Her şey kendi lisanınca hakikati dillendirir ama biz bu dilleri bilmediğimiz için bu İlahî koroyu duyamayız. Bu sırra vakıf olan sufîler de çeşitli remizlerle bu hakikati anlaşılır kılmaya çalışmışlardır. Arifler, “Bunlar bizim ehline yazdığımız mektuplardır.” derler. Tasavvuf metinlerini anlamlandırmak için önce gönül ehli olmak gerekir çünkü beden kulağı bu hakikati duyamaz; beden gözü, göremez. Niyâzî-i Mısrî’nin, “Savm u salât u hacc ile sanma biter zahid işin/ İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş” beyti de bu hakikati ifade ediyor. Dikkat edilirse namaz, oruç ve hacc gibi ibadetler değersiz görülmediği gibi asıl işin bu ibadetlerle bitmeyeceği vurgulanıyor. Burada esasen bu ibadetlerin vereceği manevi havanın bütün bir ömre yayılması isteniyor. Yine Mısrî, “Zâhidâ suret gözetme içeru gel câna bak” dizesiyle aynı sırrı açığa vuruyor.

Derviş, talip olan kişidir. Tasavvufta davet yoktur. “İlle gel bu yol gir” denilmez. Kişi kendini bulma yolculuğuna önce kendisi niyetlenmelidir. Hatta pek çok sufinin menkıbesinden gördüğümüz kadarıyla ilk defa gelen evvela geri çevrilir hatta kovulur. “Bu kovulma onlar için bir testtir. Her gelen kabul edilmez.” diyor Mahmud Erol Kılıç.

Günümüz insanı için; şeyh, mürid, mürşid, tekke, tarikat gibi kavramlar yeniden tanımlanması ve anlamları tamir edilmesi gereken kavramlara dönüşmüş durumda. Bir şey ne kadar kıymetli ise bozulmuşu o kadar tehlikeli olur. Süt bozulursa ekşi bir tadı olur olur ama tereyağı bozulursa insanı zehirler. Kılıç. “Tasavvufta, tarihte de günümüzde de mal satmaya çalışanlar olmuştur, olacaktır. Çünkü yüksek enerjili bir alandır, güzel bir alandır, burada herkes laf söylemeye kalkar.” diyerek bu bozulmuşluğa dikkat çekiyor. Doğru terazi bulunursa bu sahte sufîler de rahatlıkla tespit edilebilir. Hakiki şeyh der ki “Keramet çalışmaktır. Kim ki şeyhlik davası güder, nefsine yenilir. Himmetin değil hizmetin talibiyiz.

Yazı’yı dua niyetiyle bir Şemseddin-i Sivasî’nin bir dizesiyle getirelim: Padişah konmaz saraya hâne mamur olmadan” Gönül ülkesinin padişahı yüce Allah’tır. Hanenin mamur olması, gönüldeki dünya sevgisinin silinmesidir. Padişah saraya konarsa hane halkı dünya mülkünün hükmünden kurtulmuş olur.

         

YORUM EKLE

banner26