Kendinden kendine kaçarken: Sonsuz Kaçış

Joseph Roth tarafından yazılan Sonsuz Kaçış'ta Birinci Dünya Savaşı devam ederken Ruslara esir düşen Franz Tunda isimli bir üsteğmenin hikâyesi anlatılıyor. Polonyalı bir tüccar tarafından kurtarılışı, üç seneye yakın onun yanında sahte kimlikle kalışı ve savaş bitince artık var olmayan Avusturya-Macaristan'a yani doğduğu topraklar olan Viyana'ya dönmek için yola çıkışı... Fakat vatanına döneceği için mutluluktan içi içine sığmayan "eski askerin" planları bozulacaktır.

Rusların eline düştüğü bölümde Rus coğrafyasına ve devrimin yaşandığı sınırlara girince sanki çok düzenli bir yaşam varmış, herkes mutluymuş gibi bir anlatımla karşılaşıyoruz. Tunda biraz bu düzenden biraz da yeni tanıştığı Nataşa'dan dolayı gözleri kör olmuş bir şekilde tüm geçmişini unutuyor ve devrimin bütün günahlarına ortak oluyor. Eski üsteğmen, daha sonraları yeni göreviyle ve yeni tanıştığı kişilerle daha aktif bir hayatın parçası olacaktır. Yazarın empatiden yoksun komünizm güzellemeleri uzunca bir süre artarak devam etmektedir.  Yazar, bir fabrika işçisinin toz pembe! hayatını ne kadar az şey bilirse o kadar az düşünür, ne kadar az düşünürse o kadar az üzülür gibi komünizmin gizli manifestosunun insana verdiği küçük değerle anlatmaktadır. Ayrıca sürekli ulaşılamayan bir hayalden yani devrim hayalinden bahsediliyor. Kültürel propaganda, bilinçlendirme ve bu uğurda uykusuz geceler geçirmek marifet kabilinden kutsal bir ülkü olarak görülüyor. Bu devrim denilen şey ne menem bir şeymiş ki kimse bilmiyor, çoğunluk eğitime muhtaç ve dolayısıyla kendi aristokrat sınıfı kendiliğinden oluşmuş... Böyle bir toplumsal yapıda eşitlikten nasıl bahsedilebilir? Açıkçası Rus romanlarından bir farkı olmayan gerçeküstü bir yaklaşım, eserin tümüne yayılmış ve propagandasıyla artık yeni dünya düzeninin kabul etmeyeceği bir ütopya hâline gelmiş...

Romanda Tunda'nın sürekli değişen ama rutinden çıkamayan hayatını okuyoruz. Yazarın olağan akışa fazla müdahale etmek istemeyişini sezdiğimiz satırlar günlük hayatın parçalarından oluşuyor. Tunda, yeni görevine başlıyor, Alya adlı bir kızla tanışıyor, Bakü'ye gidiyor, uzaklardan gelen Türk ezgileriyle hüzünleniyor.

Franz Tunda'nın ayran gönüllülüğü Alya ile son buluyor derken Bakü 'ye gelen bir Fransız kadını görüyor. Bu kadın enteresan bir şekilde altı yıldır görmediği artık eski nişanlısı olan Irene'yi hatırlıyor. Alya'yı da öylece bırakıp Viyana’ya gidiyor. Joseph Roth, Tunda'ya karar aldırırken her şeyi kolayca, duygudan yoksun fakat üzerinde çok düşünüyormuş gibi yaparak aldırıyor. Tek taraflı ve bencilce aldığı kararlar üzerinde herhangi bir tartışmaya da yer vermiyor. Mesela Tunda, Alya’yı terk edip gittiğinde geride bıraktığı Alya'ya dair hiçbir duygu kırıntısına yer yok.

Kanaatimce kitabın en enteresan yeri Tunda'nın Viyana'ya geldiğinde yaşadığı zorluklar üzerine arkadaşı Roth'a yazdığı mektupta anlattıkları. Burada bilerek ya da bilmeyerek bir sistem eleştirisi yapılıyor. Uğraştıkları ve devrim denilen şeyin esasında kendi küçük dünyalarında kurguladıkları bir hayalin ötesinde bir şey olmadığını söylüyor. Topluma giydirmeye çalıştıkları fakirlik gömleğiyle dünya hâkim olacaklarını düşünürken Fransız kadın vasıtasıyla özgür dünyayı hatırlıyor. Sovyetler Birliği'nin yıkılış sebeplerinden biri de buydu esasında. Sovyet halkı uydu antenleri vasıtasıyla kendilerine her gün kötülenen Avrupa şehirlerini televizyondan da olsa görünce bulundukları duruma isyan etmişlerdi. Bu anlamda dile getirdiği bu fikirler 1939'da ölen Joseph Roth için epey erken bir fark ediştir diyebiliriz. Ayrıca hemen hemen herkesin bir teşkilat üyesi, ajan, polis olma ihtimali vatandaşı sürekli şüpheci olmaya itmiştir. Bu da güvensiz bir toplum inşa edildiğine işaret ediyor.

Tunda'nın Rusya'dan çıkışı ve daha sonradan var olduğunu öğrendiğimiz ağabeyinin yanına dönüşü bazı değişimleri yakından görmesine ve bu değişimleri izlemesine yardımcı oluyor. Avrupa artık daha değişik bir hayat yaşıyor, insanlar savaşın yıkıcılığından arınmış biçimde gündelik meselelere yoğunlaşıyor. Orkestra şefi ve saygın bir pozisyonda bulunan ağabeyinin çevresi de kendisi gibi saygın ve kentin tanınan isimlerinden oluşuyor. Tunda'nın yaşadığı hayatı, esareti, kaçışları düşündüğümüzde ağabeyi Georg'un hayatına –eleştirse de- imrenmemesi mümkün değil. Burada da Rus romanlarına benzer şekilde Paris hayranlığı, belirli bir maddi gücün üstünde bulunan insanların konuştuğu konuların diğer insanlardan ne kadar uzak olduğuna şahitlik ediyoruz. Bazı bölümler Rus romanlarının sıkıcılığını ayniyle yaşatıyor. Kurguya, konuya pek faydası olmayan gereksiz endişelerin ve boş felsefenin kattığı herhangi bir şey yok. Pazar akşamı bir villada düzenlenen; etkili ve saygın isimlerin katıldığı toplantıda konuşulanları bu pencereden okuyabilirsiniz. Bu arada iki kardeşin savaş öncesi ve savaş sonrası çatıştığı konular zaman içinde değişiyor. Savaş sonrası bu dönemde kültürel bir çatışmanın yaşandığını söylemek yanlış olmaz. Tunda tarafından eleştirilen orkestra şefinin yaşam tarzının ve çevresinin özenti hayatı, kendisinin herhangi bir şey üretmeden ve sadece nefes alarak hak ettiğini düşündüğü bir hayat oysa.

Savaş ve sürgün yıllarındaki Tunda'yla, ağabeyi Georg'un yanındaki Tunda farklı kişilik ve yaşam tarzıyla çıkıyor karşımıza. Yeni Tunda sevmese ve anlaşmasa da ağabeyinin adıyla bir çevre edinip çalışmadan ve üstelik buna rağmen ilgi gören ve nispeten sevilen biri hâline geliyor. En kötü yanı ise çalışmamasına ve para kazanamamasına rağmen bundan rahatsızlık duymaması. O hâlde Joseph Roth'un bu kısa romana eklediği karakterler arasına yeni Tunda'yı da ekleyebiliriz.

Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Sonsuz Kaçış”ta Joseph Roth, eski bir üsteğmenin değişen hayatını anlatıyor. Sonsuz Kaçış, yaşadıklarından sonra “kendine kaçan” bir adamın hikâyesidir diyebiliriz.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Karahan M
Karahan M - 10 ay Önce

Emeğinize sağlık.

banner19

banner36