Kelime-i Tevhid bir yaşam tarzıdır

Lâ ilahe illallah Muhammedün Rasülullah / Allah’tan başka ilah yoktur Muhammed O’nun elçisidir.

Kelime-i Tevhid bir şuur halidir. Bir olan Allah'ın yarattığı âlemin birliğine iradi bir seçimle birey olarak katıldığımızın ilan edilmesidir. Gönüllü ve bilinçli bir seçimin ve âlemin birliğine iştirak edişimizin ilanı için uzun cümlelere ve sözlere gerek yoktur. Bir kelime yeter: Kelime-i Tevhid. Bu kelimeye iman etmek bizi Müslüman yapar. Hayatımızın her alanına etki etmesi ise bizi Mü’min yapar.

Gönülden tasdik etmemiz kendimiz için ve Allah için yeterlidir. Fakat diğer insanların bize karşı tavır ve tutumlarının netleşmesi için elbette bu kelimenin ilan edilmesi gerekir. Kelime-i Tevhid'in tarihi, insanlık tarihi kadar hatta ondan daha eskidir. İnsanların kim olduğunun cevabı bu kelime ile bilinir. Çünkü bu kelime Allah'a kul olanlarla, yaratılmışlara kul olanları ayıran bir mizandır. Turnusol kâğıdı gibidir Kelime-i Tevhid. İnsanlar temel de bu kelimeye göre ayrılırlar önce: İnananlar-inkârcılar, Allah'a kul olanlar- kul’a kul olanlar, Allah'ın hizbi-şeytanın hizbi…

Sadece ayıran değil aynı zamanda birleştiren bir ölçüdür Kelime-i Tevhid. Farklı cinsleri, dilleri, coğrafyaları ve tüm yaratılmışları kendi sancağı altında toplayıverir. Bu birliğin dışında sadece şeytan ve onun kandırdıkları kalır. Bütün âlem bu birliğin içindedir. Yaratılmışlar içinde özel bir yere sahip olan insanın bu birliğe katılması yaprağın rüzgâra kapılması; taşın, toprağın, çer ve çöpün sele kapılması gibi olmayacaktır. Çünkü o irade ve şuur sahibidir. Bu birliğe katılması da ancak şuurlu bir seçimle olmalıdır.

Bir varlığın şuur sahibi olduğu seçimleri ile ve hatta akıntıya direnebilmesi ile belli olur. Yani /hayır diyebilmesiyle, neyi reddettiğini ve neyi kabul ettiğini (illa) bilmesiyle şuur sahibi olur. Her dönemde herkesin, düşünmeden, âdeta sürü psikolojisi ile evet dediği şeylere; batıl inançlara, geleneklere, atalarından gelenlere, yerleşmiş ve kökleşmiş şeylere /hayır diyebilmesi kolay değildir. Bunu ancak bir/ey olduğunu bilen şuurlu bir kimse yapabilir. Hatta /hayır dediğinde başına gelecekleri bilerek bu tercihi yapar. O insanlardan gelecekleri de, Allah'tan gelecekleri de bilir artık. Tercih bilgiden bilince, bilinçten hal’e dönüşmüş olur.

diyen bir Müslüman bu harfin altına bir dünya dolusu şeyi sığdırarak âdeta şöyle der: Sizin uydurduğunuz ilahlarınızı, inançlarınızı, geleneklerinizi, atalarınızın yaşam tarzını, kul’a kulluğunuzu, siyasi ve ekonomik sistemlerinizi, hukuk sisteminizi; aile, adalet, eğitim, kültür ve medeniyet anlayışınızı, günlük yaşam biçiminizi, dünya görüşünüzü reddediyorum. Ben sizden değilim. Ben benim. Ben bir/ey/im. Neyi reddedip neyi kabul edeceğime ben karar veririm. Sizden ve taptıklarınızdan bağımsızlığımı ve özgürlüğümü ilan ediyorum. Bana dayattığınız şeyleri yok sayıyorum.

“Ben sizin taptıklarına tapmam”

“Lâ ilahe” diyerek, arkasına saklandığınız ilahlarınızı, ilahlaştırdıklarınızı, hevâlarınızı, yonttuklarınızı, diktiklerinizi, astıklarınızı, bastıklarınızı reddediyorum. Kendisine bile faydası olmayanları, doğup batanları, terk edip uzaklaşanları, hiçbir şey yaratamayanları, sivrisineğin kendisinden bir şey kapmasına bile mani olamayanları, sinek sokmasına dayanamayıp ölenleri, kutsadıklarınızı, ululadıklarınızı, tütsülediklerinizi, mumyaladıklarınızı, türbelediklerinizi…

Gizli ilahlarınızı: Serveti, şehveti, şöhreti, asabiyeti…

Beşeri düzenlerinizi: sosyalizmi, sekülerizmi, komünizmi, kapitalizmi, kemalizmi, konforizmi, emperyalizmi, hümanizmi, feminizmi…

Yanlış anlayışlarınızı: Ulusçuluğu, ırkçılığı, hizipçiliği, mezhepçiliği, cemaatçiliği, menfaatçiliği…

Uydurduklarınızı: Tahrifatınızı, tahribatınızı, tahrişatınızı, tağyiratınızı, tebdilatınızı, taslihatınızı, tanzimatınızı…

Büyüklenenlerinizi: Firavunlarınızı, Nemrutlarınızı, Karunlarınızı, Hâmânlarınızı, Belamlarınızı, Hitlernizi, Marxlarınızı, Leninlerinizi, Stalinlerinizi, Ebu Cehillerinizi reddediyorum.

Deki: Ey kâfirler, Ben sizin taptıklarınıza tapmam… Benim dinim bana, sizin dininiz size.” (Kafirun Suresi)  

Ben Kelime-i Tevhid birliğinden bir bir/ey/im. Sürünüzün bir parçası değilim. Sizin gibi değilim. Sizden değilim. Her şeyinize /hayır. Özellikle ilahlarınıza hayır.

Çünkü sizin uydurduğunuz ilahlarınız yaratamazlar, yaşatmazlar, öldüremezler, diriltemezler, hesap soramazlar, mizan kuramazlar, ödüllendiremezler, cezalandıramazlar. Her şeyi bilemezler, göremezler, duyamazlar. Uydurulmuş birer isimdir onlar. Sizin ululamalarınızla büyük olmazlar. Sizin zannınız büyük sadece. İnadınız, kibriniz, cahilliğiniz, zalimliğiniz, yanılgılarınız, yalanlarınız büyük. Vehim ve zan zindanlarına düşmüşsünüz. Hayatınız zindan.

"Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı ilâhlar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı? Siz Allah'ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilâhlara) tapıyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 39-40)

Ey inkârcılar, biliyorum, asılsanız ve ölseniz de, kuşlar başınızdan yese de, yine de inanmayacaksınız. Uydurduğunuz tüm şeyleri reddediyor ve onun yerine sadece Allah'a iman ediyorum: İllallah.

Allah, kitabının ilk ayetlerine kendini tanıtarak başlıyor

“O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır. O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr Suresi, 23-24)

“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.” (Bakara Suresi, 255)

Deki: O Allah birdir. Allah samed (her şey O’na muhtaç, O kimseye muhtaç değil)’dir. O doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (İhlas Suresi)

Allah, kitabının ilk ayetlerine kendini tanıtarak başlıyor. Allah: Rahman, Rahim, hamde layık, âlemlerin rabbi, din gününün sahibi, kendisine kulluk edilecek olan ve sadece kendisinden yardım istenecek olandır… (Fatiha Suresi)

Kelime-i Tevhid boş ve kuru bir söz veya nakarat değildir. Mü’min ile kâfir arasındaki ana çizgidir. İslam'ın ilk yıllarında Mekke'de bu kelimeyi söyleyenler de karşı çıkanlar da neye evet dediğini ve neye hayır dediğini iyi biliyorlardı. Kavga bu kelime sebebiyle çıkmıştı. İçi boş bir kelime olsaydı cahiliye uğruna canlarını feda edenler ölmemek için söyler ve kurtulurlardı. Ya da Ammar, Yasir, Sümeyye, Bilal… (Allah onlardan razı olsun) bu kelimeyi söylemez ve işkenceden kurtulurlardı. Ama onlar “Ehad… Ehad/Bir… Bir” diyorlardı.

Allah kendi birliğine iman etmemizi isterken bu daveti insanlara iletmek üzere elçi kıldığı peygamberlere de iman etmemizi istiyor. Davetçiye güvenip inanmazsak eğer, onun davet ettiği şeye nasıl iman edebiliriz. İslam'a göre peygamber Allah'ın uluhiyyetine ortak değildir.  Muhammedün Rasûlullah’dır. Allah’ın tek ilahlığına ilk iman eden ve insanları da iman etmeye çağırandır. Kelime-i Tevhid bilinçli bir tercih olduğuna göre hayatımızın her alanına bu iman etki etmelidir. Dilimizden sadır olan ile hayatımızda vaki olanlar birbiriyle çelişmemelidir.

Yerlerin ve göklerin bile Allah'ın Tevhid davetine, “isteyerek veya istemeyerek gelin” çağrısına “isteyerek geldik” dedikleri bir âlemde, ahsen-i takvim üzere yaratılan insanın da bu birliğe isteyerek, bilerek, bilinçle, seçerek dâhil olması ve verdiği bu söze göre yaşaması gerekmez mi?

“Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet Suresi, 11)