Kasım 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Yitiksöz’de Öncüler ve İzler

13. kez buluştu okuyucularıyla Yitiksöz dergisi. Yol gösteren ustalar geçidi ile zihinlere işlenecek çalışmalar var dergide. Neredeyse ilk sayısından bu yana hassas dengeleri gözeterek söz ustalarını sayfalarına sürekli taşıyan bir dergi oldu Yitiksöz. Vefayı önceliyor, bu toprağın değerleriyle yolculuğuna devam ediyor.

Öncüler ve izler kavramı, içinde büyük değerleri barındırıyor. Öncü olmak ve iz bırakmak. Mehmet Narlı; bu başlık altında anlatıyor Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören’i. Gönüllere hoşnutluk veren, isimleri duyulduğunda içimizin genişlediği değerlerimiz hepsi de.

Söz Narlı’da.

“İnsanın diline, zihnine ve kalbine dokunan, dokunduğu yerde izler bırakan yazarlar, filozoflar, şairler vardır. Kiminin izi apaçıktır, kiminin örtük. Kimine bir ömür açıksınızdır; kimine bir an. Kimi düşünürken yakalar sizi; kimi içinize çekildiğiniz anda; kimi daraldığınızda. Galiba bu yüzden bende iz bırakanları hiç yarıştırmadım, onları birbiriyle karşılaştırmadım. Hatta genel edebiyat ve düşünce ortamlarında iz bırakmak yol açmak konularında öne çıkan isimler etrafında takınılan tarafgirlik tutumlarından hep rahatsızlık duydum; sebebini tam açıklayamayacağım bir incinme duygusu yaşadım.”

“Mesela ben tarihsel, kültürel, siyasal hafızamı yokladığımda; benlik aynasına baktığımda; önünde veya arkasında durduğum kapıların hangileri olduğunu belirginleştirmeye çalıştığımda; aşka düştüğümde veya aşktan düştüğümde; dünya tanrıları karşısında nasıl birazcık da olsa sağlam duracağımı, zulmün ve inkârın selinde hangi köke tutunacağımı düşündüğümde; yazı ve yazarlık/şairlik vehimlerine karşı nasıl tedbir alacağımı anlamak istediğimde; efendilik taslayanlarla köleliğe şartlandırılanların kimler olduğunu, varlıkla aramızda nasıl bir rabıta olabileceğini öğrenmek istediğimde; tenhalıklarda ve kalabalıklarda ne edeceğime karar veremediğimde ve daha nice hâllerde; nice yazar, şair, filozof gibi Sezai Karakoç’un, Nuri Pakdil’in ve Rasim Özdenören’in izlerini görürüm, duyarım, hissederim. Onları, kıyıcılara, hodgamlara, sömürücülere, yazarlığı/şairliği şaklabanca bir iş sananlara, ayartıcılara, kötücüllere karşı hep yanı başımda bulurum. Mesela ne zaman, hayatı biçimlendiren inancın, inancın biçim ve anlam kazandırdığı mekânın ve bütün tökezlemeleri birer tecrübeye dönüştüren özgüvenin derinliğini ve genişliğini ve büyük, destansı, özgün şiiri düşünsem Sezai Karakoç ışıldar. Ne zaman asıl isyanın ve asıl teslimiyetin hayatın içinde söz ve eylem olarak göründüğü anları, asıl iktidarın bir kimlik ve kişilik meselesi olduğunu ve şiirin özgün bir dil olduğunu düşünsem Nuri Pakdil ışıldar. Sükûnetin nasıl bilgelik imlerini taşıdığını, insanın kendi kozasını nasıl ördüğünü, kendi yolunu nasıl açtığını ve hikâyenin aslında her biçimi ve her üslubu ile insanın derdini anlamaya yöneldiğini düşünsem Rasim Özdenören ışıldar.”

Karakoç ve Diriliş

Ali Galip Yener, Sezai Karakoç’un yaşamını ve mücadelesini en iyi özetleyen, yorumlayan kavram olan diriliş bağlamında Karakoç şiiri üzerine yazmış.

“Karakoç, İslâm medeniyetini, özü inanç olan hakikat medeniyeti olarak görür. Burada üç ilke yan yana ve iç içedir. Bunlar, hayat, ölüm ve sonrası ilkeleridir. Bu üç ilke, hilkatin üç görünümüne denk gelir. Türkçe şiirin bu altın halkası, “hayatı metafiziğe ve metafiziği medeniyete bitiştirmeliyiz” diye yazan bir şairin elinden çıkar. Karakoç’un edebî ömrü, din, medeniyet ve metafiziğin birbirlerine sımsıkı bağlarla tutunmuş, somut bir hakikat bütünü ve tarihi olduğunu yazan bir şairin İslâm sanatının manevî iklimini soluduğu şiir tecrübesinin görkemli bir ispatıdır.”

“İlahî Hakikat ile bağlantının şiir tecrübesinde bir şaire sunduğu manevî imkânlar bakımından ortaya çıkmış sahici misallerden biri hiç şüphesiz Karakoç’un Diriliş düşüncesi bağlamında inşa ettiği şiiridir. Hakikat kavramı deyince Karakoç’un bu konudaki şu sözünü anmadan geçmeyelim: “Şiir, hakikatin yüzülebilecek bir derisi değil, çıkarıldığında, insan hakikatinin hayattan yoksun kalacağı kalbidir.” Şiiri, ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiir olarak gören, aksi halde bal değil, balmumundan petek şeklinde tanımlayan Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü ’nde diriliş erini alpiniste benzetir.”

İstanbul’un Şiir Hali

Bedia Koçakoğlu, İstanbullu olmayı “oralı” olmak olarak nitelendiriyor yazısında. Dünyanın merkezine yolculuk gibi bir ruh halinin şiire yansımış halidir İstanbul. Yazıda şairlerin İstanbul şiirlerinden örnekler var. Tevfik Fikret’in sis şiirinin karşısında şairlerin İstanbul güzellemelerini okuyoruz.

“Şairin gözleri taş duvarları aştı da zamana çil çil ordular serperek yol buldu bir denizin üzerinde. Adına İstanbul dedi sonra. Nedîm diye göründü: “Bir sengine yek pâre acem mülkünü feda” etti şair. Nabi, “Ashab-ı kemalin istikbal bulduğu” bir sonsuzluğa baktı İstanbul diye. Bir azizin hasreti oldu da “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değ”di. Tarihin gözleri vardı, delik delik surlarda, İstanbul’a bakan. Tıpkı Necip Fazıl’ın ruhunu kalıplarca dondurduğu gibi. “İstanbul’daki nice dergâhlar çocukların nabzını dinler gibi”dir derken Zarifoğlu, en çok çocuk masumluğunu yakıştırdı şehre. Sonra Sezai Karakoç, “Alnına özgür Tanrı aşkını yazmak/İstanbul’u yeniden Tanrı şehri yapmak”1 sevdasına gönül değdirdi İstanbul’un başkentlik yazgısına.”

“Geleceğe sırtını dönen, ilerleme dediğimiz fırtınanın içinde savrulurken geçmişin gölgesini bir şehre düşürüp de onun silueti üzerinden lanetler savuran şair, tam da bu tablodaki figürü anımsatır bize. Gözleri ve ağzı kocaman açık, geleceğin semalarında süzülemeden öylece kanatlarından bir duvara çivilenip kalmış. Batılılaşma denilen bu duvar aynı zamanda köklerinden kopmayı da işaret ettiğinden gelecek, Fikret için belki de hiç gelmeyecek zamanlardı. Özellikle “muannid, zulmet, tazyîk, tozlu, derin, muzlim, kanlı, köhne, fertût (bunak), hıyanet, lanet, zıll-i siyâh, zehirli, iğrenç” gibi sıfatları mekâna ad yaptıktan sonra.”

“Karakoç’un dünyasında bir yeniden diriliş olan şehrin, Fikret’in satırlarında bir beddua simgesi olarak yer bulması bakışın dize olup görünmesi hâlidir. Öyleyse nihai noktada mekâna bakmak, bir var olma, orada olma ve oralı olma hadisesidir, denilebilir. Sanatçının mekâna ruh veren bakışı ne kadar içerden olursa, ne kadar aidiyet duygusu içerirse o kadar gönle değecektir. Bundan dolayıdır Fikret’in İstanbul’unun başka bir şehir gibi görünmesi. Ve yine bundan dolayıdır Karakoç’un başkentler başkentini yıllardır sevgiyle bağrımıza basmamız.”

Umudu Yaşayan ve Aşılayan Bir Adam: Sezai Karakoç

Yitiksöz’de Sezai Karakoç dosyası boyutunda çalışmalar var. Ne kadar anlatılsa az diyeceğimiz bir miras bıraktı Üstad bizlere. Ondandır sözümüzün her dem yeniden yeninden başlaması. Erol Erdoğan, umut ve Karakoç merkezli bir yazı kaleme almış. Karakoç’un yazdıklarından, sohbetlerinden hareketle onun tüm insanlığa sunduğu umudun izini sürüyoruz.

“Sezai Karakoç, diriliş eridir. Şiirini, yazısını ve konuşmasını diriliş ruhu ile yoğurmaktadır. Diriliş ruhuna sahip olmak için en başta umut olmalıdır. Diriliş toplumunu yaşatabilmek için, öncülerin milletine, fikrine ve stratejisine güveni ve ümidi eksiksiz olmalıdır. Sezai Karakoç umutludur, onun için diriliş öncüsüdür.”

“Sezai Karakoç’un hiçbir zorluğa karşı umudunu yitirmeme, her düşmana karşı direniş gösterme ve dirilişe yönelme çabasını Masal’da da görürüz. Masal şiiri, Doğu’daki milletleri, özelde de ülkemiz insanının, Batı’yla ilişkilerini anlatmaktadır. Batı’ya giden altı oğul onlara teslim olmuştur. Karakoç’un umutlu direnişi yedinci oğulda kendini gösterir.”

Ersin Nazif Gürdoğan'la Söyleşi

Duran Boz, Ersin Nazif Gürdoğan ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Fethi Gemuhluoğlu; Büyük Doğu,Diriliş, Edebiyat ve Mavera Dergilerini anlatıyor Gürdoğan. Canlı bir tanıktan bu satırları okumak daha bir önemli. Gürdoğan, yazdıklarıyla, yaşadıklarıyla bizim öncü isimlerimizdendir. Onun anlattığı her şey bizimi için yol işareti olacak öneme sahip değerli bilgilerdir. Bu bağlamda dergideki söyleşiyi mutlaka okumak e arşivlemek gerek.

“Tanıştığımız yıllarda Gemuhluoğlu, Necmettin Erbakan Hoca’nın başında olduğu, Odalar Birliği’nin İstanbul’daki tek kişilik yöneticisiydi. Yakında kaybettiğimiz, Diriliş dergisinde şiirleri yayınlanan, son yıllarında Gemuhluoğlu gibi, söz ve yazı orucu tutan, kusursuz Arapça ve İngizce bilen, “Bilge Gönül İnsanı” Mustafa Seçkin, yardımcılığını yapıyordu. Cahit Zarifoğlu gezi notları ve deneme karışımı, geniş bir coğrafyada izlenimlerini anlatan, şiir tadında günlüklerini topladığı “Yaşamak”ta, Gemuhluğlu ve Hocası Mustafa Özeren ile görüşmesini, akıcı bir dille anlatır. Ve Özeren’nin iç dünyasını okumasını, Gemuhluoğlu’nun ümit veren önerilerini ömrü boyunca unutmaz.”

“Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin yazarlarının oluşturduğu, geniş çekim alanında toplanan, kutup yıldızı gibi yön gösterici, yenilikçi edebiyatçılar, edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem, şiiri iman için bilirler. Onlar sayfalarında yer verdikleri şiirlerle, denemelerle, hikâyelerle, açık oturumlarla, kitaba dönüştürdükleri çalışmalarla, analık yaptıkları kitaplarla, Âdemoğullarının dört bin yıllık bilgi ve bilgelik birikimini, küllerinden arındırarak dönüştürücü hiç sönmeyen ateşini, yaşadıkları yüzyıla taşırlar. Ve seküler kültürden beslenen yabancılaşan edebiyata karşı, kutsal kültüre dayanan, Anadolu’dan bütün dünyaya seslenen, hem yerli, hem değerli olmasını bilen küresel edebiyatı savunurlar.”

“Mavera dergisinin “Yedi Güzel Adam”ının sayısı, yıllar içinde “Yetmiş Güzel Adam”a, “Yedi Yüz Güzel Adam”a, “Üç Güzel Dergi”yi izleyen güzel dergilerin sayısı, “Otuz Güzel Dergi”ye, “Doksan Güzel Dergi”ye çıkmışlardır. Dergilerin sayıları ne kadar artarsa, dergilerden yetişen bilge şairlerin, bilge denemecilerin, bilge hikâyecilerin, bilge romancıların sayıları da o kadar artar. On sene, yirmi sene sonrasının Yeni Necip Fazıl’ları, Yeni Sezai Karakoç’ları, Yeni Nuri Pakdil’leri, Yeni Rasim Özdenören’leri, Yeni Cahit Zarifoğlu’ları, Yeni Erdem Bayazıt’ları, Yeni Akif İnan’ları yeni dergilerin çevresinde halkalanan edebiyatçılar arasından çıkacaktır.”

Rasim Özdenören Öykücülüğü

Rasim Özdenören üzerine de birçok yazı var dergide. Denemeciliği, öykücülüğü, dergiciliği ve mücadeleci kimliği ile Özdenören’i daha yakından tanımak için birbirinden kıymetli bu yazılardan ben Ayşe Özdoğan’ın yazısından paylaşım yapacağım. Devamı Yitiksöz sayı: 13’te.

“Özdenören’in öyküleri, anların çekirdek noktasından insanın kalbine uzanan devingen seslerin anlatısıdır. Onun öykülerini okurken birbirine eklemlenen zaman dilimlerinin yerine durgun bir su yüzeyinde birikmiş bir ânın yaşamsal tortularıyla karşılaşırsınız. Bu açıdan Özdenören’i sessizliğin içinde büyük şarkılar söylemiş bir öykü yazarı olarak görürüm. Derdi bir şeyi hikâye etmekten çok göstermek, resmetmek, usulca büyük hamlelere davranmak gibidir. Fakat Özdenören’in öyküleri salt bir ân resminden ibaret de değildir. Onun başka büyük dertleri de vardır. İnsanın özüne dokunabilmek, İslam’ın inceliklerini resmedebilmek ve bazı gerçekleri gün yüzüne çıkarabilmek için sanatı bu tılsımlı anların içine yerleştirir. Kimi zaman derdini çok usulca anlatır, kimi zaman açık açık, tane tane. Fakat ne olursa olsun öykünün okura sunduğu çok anlamlılıktan uzaklaşmaz. Hiçbir zaman sözünü doğrudan sofraya koyan bir yazar olmamıştır Özdenören. Sanatın birden fazla açıya bakan pencerelerini öykülerine yerleştirir. Okur, anlamı kendisi üretir, kendisi çabalar ve ekmeğini yine kendisi yer.”

A.Ali Ural'la Sanat, Edebiyat ve Hayat Üzerine

Yitiksöz’ün dosya boyutunda ele aldığı bir diğer yazar; Ali Ural. Şairliği, yazarlığı, dergiciliği ve hocalığı ile Ural, tam tekmil bir edebiyat adamı olarak doludizgin edebiyat dünyasının merkezinde yer alıyor ve günümüz edebiyatına kazandırdığı eserler kadar yeni isimlerle de edebiyatın bir mektep olma özelliğini tam anlamıyla yerine getiriyor.

Dergide birçok yazı var. Ben Hümeyra Yabar’ın Güneşi Başında Taşıyan Bir Madenci: A. Ali Ural yazısından ve Şafak Çelik’in Ural ile gerçekleştirdiği söyleşisinden paylaşım yapacağım.

 Hümeyra Yabar: Güneşi Başında Taşıyan Bir Madenci: A. Ali Ural

“Bakışları, hikâyesini ele verir insanın. Öğrencisini gözünden tanıyor A. Ali Ural. Tanımak yetmez, kişiye has bir yol inşa etmek gerekir. İnsanın biricikliğine yakışan özgün bir yol. Onun eğitiminde esas olan budur. Sabır ve emekle her talebeye has bir yol çizer ve bu yolda ona eşlik eder. O talebeleri için hem disiplinden taviz vermeyen bir usta hem de şefkati temsil eden bir baba. A. Ali Ural, ne dünyaya alışıyor ne de öğretmenliğe. Bu yüzden her an yenileniyor coşkusu ve öğretme arzusu. Sadece öğrenci öğretmen ilişkisi yetmez insana ulaşmaya. Usta çırak ilişkisi gereklidir ruhun bütün katmanlarına nüfuz edebilmek için.”

“Modern zamanlarda insan kalbine ulaşabilecek enstrümanlardan biri de dergi. “Karabatak”ı insanın med cezirlerinin bir temsilcisi olarak görüyor belki de Ural. Batmak da çıkmak da yaşamın ta kendisi çünkü. Yükselmek için dalmaktan başka çare yok. Bu yüzden nefesine güvenenlerle, sanatın basıncına göğüs gerenlerle yol alıyor Karabatak. Bu toprakların manevi değerlerini ihya etmek için çırpınıyor. Unutulmuş çeşmeler gibi Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Süleyman Çelebi, Nasreddin Hoca ve Mehmet Âkif yeniden çağlıyor Karabatak’ta. Daha önce Merdiven Sanat, Kitaphaber ve Merdiven Şiir dergilerinde kazandığı tecrübeyle dördüncü dergisinin uzun ömürlü olması için üzerine titriyor. Karabatak bu özenin mahsulü olarak on yılı aşkın bir süredir edebiyat dünyasını heyecanlandırıyor.”

Söyleşi’den…

“Yalnız yelkenliler, yel değirmenleri ve uçurtmalar beklemiyor rüzgârı, şair de bekliyor. Rüzgâr, şiiri mayalıyor, kabarcıklar görünüyor penceremde. Panjurlar tıkırdamaya başladığında bir devinim başlıyor içimde. Rüzgâr ne kadar şiddetli olursa kelimeler o şiddette savruluyor. Rüzgârın uğultusu şiirin uğultusuna benziyor. Alçalıp yükselişiyle ritmini buluyor müzik. Rilke’nin Duino Ağıtları’nın ilk mısraını fırtınalı bir günde sahilde yazdığını okuduğumda hiç şaşırmadım: “Ses versem kim duyar beni melekler katından!” Rüzgâr yoksa şiir de yok, dedim. Fakat kaç çeşit rüzgâr var kim bilir. Ansiklopedilerde yer almayan kaç çeşit rüzgâr! Bir başka açıdan baktığımda rüzgârın şiirin sembolü olduğunu görüyorum. Şiir somut bir varlık olsaydı kuşkusuz rüzgâr olurdu diyorum, ele avuca sığmayan. Bir şiir kitabı, iradesi olsa “Kâğıda Sarılı Rüzgâr” adını seçerdi belki de.”

“İnsan kendiyle olan sınavını vermekte zorlanıyor. Belki de bunun için nefsini tanıması istenmişti ondan. Kendini tanıyabilseydi diğer insanları da tanımakta güçlük çekmeyecekti. Kendisini var edeni de elbette. Nefis muhasebesi ortadan kalkınca insan haritada bulunduğu yeri bir türlü belirleyemez oldu. Kaybolmuş ancak kaybolduğunu bilmeyen biridir artık. Attığı konumlar yabancı kişilerin konumlarıdır. Modern zamanlar “ulaşılmaz insan”ı kutsuyor; oysa acınacak biridir o. “Sizin en hayırlınız insanlara en çok yararı dokunanınızdır,” nebevi ilkesini bir hayat düsturu hâline getirmeden yeryüzünde huzuru tesis etmek mümkün değil. Bencillik kuyularıyla delik deşik edilmiş bir dünyada yaşıyoruz. Bizi yalnız karanlık ağızlarını açmış kuyular değil, o karanlıklardan taşan büyük bir yabancılaşma da bekliyor. Herkesin herkese şüpheyle baktığı yerde kalp normal atışlarını gerçekleştiremez, kan damarlarda yolunu şaşırır. İnsanın insanın kardeşi olduğu bir evren ütopik bir evren artık.”

“Yayıncılıktaki titizliğim baba mirasıdır. Şule dergisini bir basan matbaa ikinci kez basmak istemezmiş Kemal Ural’ın titizliği yüzünden. Maddi bakımdan meşakkat çektiği günlerde derginin tasarımını devlet tiyatrolarının ressamlarından Hüseyin Mumcu’ya yaptırmış olması ancak onun hassas ruhu ve estetik arayışıyla izah olunabilir. Ben de gücümün yettiği kadar muhteva ve estetik sunumu gözetmeye çalıştım. Kârın değil muhtevanın ve estetiğin peşinde koştum.”

Nuri Pakdil ve Klas Duruş

Nuri Pakdil’in hayata karşı duruşunu en iyi ifade eden kavramdır Klas Duruş. Yaşar Şimşek, Pakdil’in Klas Duruş kitabı ve bu kitap hakkında yazılan yazılara değindiği bir yazısı ile Yitiksöz’de. Yazıda Şimşek, Pakdil’i birçok yönden ele alıyor. Klas Duruş’a gelen zamana dek yaşananlar da geniş şekilde yer buluyor yazıda kendine.

“Sanatı/edebiyatı bir eylem aracı olarak gören sanatın/edebiyatın işlevini de tüm sömürülere karşı durmak ve direniş sağlamak olarak tanımlayan Pakdil’in kırkın üzerinde yayımlanmış eseri vardır. Bu eserlerin büyük kısmını bazıları günlük tarzında olan denemeler oluşturmaktadır. Sanatçının deneme dışında şiir, tiyatro, gezi yazısı, mektup, röportaj türünde eserleri ile Arapça ve Fransızcadan yaptığı şiir, oyun ve günlük türlerinde çevirileri bulunmaktadır. Yazılarında farklı müstearları da kullanan Pakdil, başta Kudüs olmak üzere -zira Kudüs, onun yürek saatidir ve bütün ömrünce sevdası olmuşturyabancılaşma, kirli mülkiyet, sömürü, emek, teknoloji, yerlilik, düşünce, tarih ve coğrafya bilinci gibi ele aldığı belli başlı konuları edebî/şiirsel ve felsefi denebilecek bir üslup ile temellendirmiştir. İslami duyarlılığa sahip nice yazarın, şairin, düşünürün yetişmesinde emeği olan sanatçı, 18 Ekim 2019’da vefat etmiştir. Nuri Pakdil, 2014’te de Necip Fazıl Kısakürek Onur Ödülü’ne, 2019’da ise edebiyat alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmüştür.”

“Klas Duruş eseri, şekil özellikleri bakımından giriş mahiyetinde Kur’an-ı Kerim’den bir ayetle başlamakta ve üç bölümden meydana gelmektedir. Bölümler üç adımdan oluşmakta ve bu adımlar, farklı adlandırılmalarla sunulmaktadır. Birinci adım; “Velî Gül”, ikinci adım; “Yana Yana”, üçüncü adım ise “Fiilleri Çekerek” adlarını taşımaktadır.”

Şiire Ad Koymak

Metin Kaplan, şiir adları üzerine yazmış. Bir şiire ad koyarken tercih edilen yöntemleri öznel bir bakış açısıyla anlatıyor Kaplan. İlhan Berk ve Cahit Koytak’ın şiir adlarından örnekler var yazıda.

“Şiirin başlığını, şiirin kendisiyle çağrılacağı ad olarak düşünmek hem bir yazar hem de bir okuyucu olarak şiirle olan ilişkimde bana her zaman heyecan vermiştir. Bu heyecan, kısmen yukarıda belirttiğim anlayışın bir yansıması olsa gerek, bana her defasında bir mesuliyet de yükler.”

“Şiirin adı konulurken genellikle şiir okuyucusunun aşina olduğu kelime ya da kelime dizileri seçilir. Bu, farklı şairlerin aynı adı taşıyan ya da çağrıştıran şiirlerinin olmasının nedenini de açıklar. Fakat bu durum şiir dünyasında olumsuz bir durum olarak karşılanmaz. Çünkü seçilen kelime ya da kelime dizileri ses ve imge olarak güçlüdür.”

Koytak; “Bir Gogol Kahramanı”, ”Saraydan Kaçan Şair”, “Kendi Kendine Ney Dersi, Kaval Dersi, Klarnet Dersi”, “Bir Okul Arkadaşı Caius’u Anlatıyor,” “Şair Neron. Sanatçının Bir Tiran Olarak Portresi”, ”Titan ya da Güç İstemi Olarak Şiir”, “Şair Derrida: Bütünü Veren Detaylar”, şiir adlarında olduğu gibi aslında şiirden öte öykü, inceleme, sinema, tarih ile ilgili çalışmalara başlık olacak kelime ya da kelime dizisi kullanır.

Yitiksöz’den Öyküler

Nuhan Nebi Çam-Denge

“Sahilde denizi topluyorduk.

Hırçın dalgalar aralıksız kumsalı dövüyordu. Delikanlıdan kızlar ve erkekler güvenliğin ısrarlı ve acı düdüklerine rağmen uzaklara açılıyor.”

“Sürekli yön değiştiren rüzgâr denizden iyot kokusunu getirip kucağıma bırakıyor. Soljenitsin’in hikâyesi beni boğuyor. Kumların sıcaklığı kollarımı, bacaklarımı yakıyor. Osmanlı’nın Fizan’ına sürülmüş gibi ürperiyorum. Çocuklar doldurdukları kovaları ters çevirerek kumdan kaleler, şatolar, ortaçağ şövalyeleri yapıyor.”

“Uyku bana uğramıyor. Şehrin yollarından el etek çekiliyor. Turistlerin, bu kente uzaktan gelen insanların, önünde kalabalık oluşturduğu birkaç dondurma dükkânı açık duruyor.”

“Koluma bastonumu takıyorum. Şapkam kafamda. Şehir adım adım geride kalıyor.”

Ahmet Şevki Şakalar – Kivi

“Evin yeni meyvesi, yaydığı ekşimsi tadıyla odaya hâkim olmuş, âdeta diğer meyveleri gölgede bırakmıştı. Anam, elinde biriktirdiği kivi dilimlerini sabırla ve yavaş yavaş yiyor, bu ekşimsi saltanatın ömrünü uzatıyordu.”

İnsanın yalnızlığı, boyası aşınmış bir çinko tepside yalnız yenen bir kiviye benzer. Dokunulmayan ve sofraya gelip giden bir portakal-elma hâlidir. Yarım kalmışlık, üç yerinden kopmuş bir kivi kabuğudur. Bir tepside yenmeyen elma-portakal, eskimiş zamanların ve yutkunmaların acı tortuları değil midir? Bekleyen, biriken, konuşulmayan ve anlatılamayan her şey gibi bir anlama muhtaçlığıyla dolanır durur. “Eşki eşki çok datlıymış bu!”

Tuğçe Öcal – Çakıl Taşı

“Son zamanlarda doğal taşlara ve bu taşların haletiruhiye üzerindeki etkilerine merakı iyice arttı. Küçük bir el kitabı edindi, her gün farklı bir taşın dünyasında geziniyor. Doğal taşların hikâyesi çok eskilere milattan öncelere kadar gidiyor. Sadece takı ya da para olarak da kullanılmıyor üstelik. Birçok mimari yapıda süs için bulunduğu kadar, yapıları güçlendirmek için de bulunuyor.”

Küçük kız masaya kocaman bir taş koydu. Sonra eliyle diğer masaları gösterdi. Bütün masaların üzerinde irili ufaklı taşlar vardı. “Anne bak, herkese taş hediye ettim, aynı senin gibi!”

Gülçin Yağmur Akbulut –Tünel

“Yedi yaşında da böyleydim. Yirmi yedi yaşında da. İliklerime kadar asude kesilirdim. Koşmaya yeni başlayan tayın bacaklarındaki titreyişiydi yüreğim. Ampermetreye bağlayacak olsalar göğsümdeki çarpıntının en yüksek akımda seyredeceğine eminim. Kendimi kayalar kadar dirayetli tanımladığım içindi belki de yeraltına tutkunluğum. Ya da eğleşemediğim çocukluk sokağının aynasıydı ışıklı türbülansın.”

“Vakit raylarda hızla ilerleyen lokomotif. Dün aba diye paçalarıma dolanan kardeşim şimdi on sekiz yaşında delikanlı. Üniversite kaydını yaptırmak için çıktığımız yolculukta yanı başımdaki koltukta uykunun tatlı kollarında geziniyor. Ablasının göz bebeği. Anamın babamın yegâne emaneti. Hâkim ya da adaleti savunan bir savcı mı olacak şimdi benim iftiharımın gururu?”

Yitiksöz’den Şiirler

İnildikçe daralan bu halkalardan şimdi nasıl geçeriz Hâfız, dağılmaktan nasıl kurtuluruz?
Sonra bu durmadan çoğalan dolambaçlar, bu bataklık ve çılgınlık seansları!

Ömrümüz gam yolunda geçmiş, aşk vadisinde yanıp şarap denizinde kaybolmuşuz
Bu insanlık kırıntıları, bu gösteriş ve riyalar uzak dursun artık bizde
Kapımızdaki bu bayrak yol işaretimiz olsun Hâce, hazırla kendini de gidelim

Adem Turan

ormanları ve kayaları yerinden
oynatmaya aşinadır
vahşi hayvanları sakinleştirmeye
gür ırmaklar sesiyle sakinleşir
gezgin kuşlar havada sekinetle
bunun için uçar

kaçamazsın rüzgâra binip havalansan da
otlarının gücü yok olmadıysa
büyülü şarkıların alıkoymazsa yolda

Ali Sali

Leylim

gölgeler dirilten güneşinle

bana kısalan bir yol göster

biliyorsun

dağı çatlatan söz

çok acının miyarıdır
Yasin Mortaş

ateş geçince

kül kaldı

atlar geçince toz

senden kalan kelimeler

kitaplarımın arasında kurudu

ne ateş ne kül ne atlar

kelimelerini silemediler

yine de yazamadım

senden kalan kelimelerle

sana ulaşabilecek bir cümle
Suavi Kemal Yazgıç

Yine de sabahın olmasına şaşırmamak lazım

Arefe olmasına yarının

Bir dostun ne yaptın o işi diye sorması: yine de yarın

Ben oluyorum, o oluyor

Pişiyor, yanıyor, hamından koruğundan

Eser kalmıyor insanın, gün doğmasa da

Hiçbir günü diğerine doğuramadın

Bu sefer kolaj, sekans veya simülark

Her neyse tüm bunlar, bu sefer olamadın

Yandığınla kaldın
Ömer Yalçınova

Bir tutam nefes için kat çıkıyoruz habire

Firavun mu Haman mı yaptırıyor seçelim

1+1 stüdyo mezar kaideli özel güvenlikli

Yanında Türk hamamı fitness doğum günleri

Terk etmeli yol kalbura bulgura halis insana

Daire daire ayrılmış dünyalar ah demeye

Çare yok deliklerden bakan gözleri seçmeye

Gündüz işte hepsi evden kedi köpek sesleri

Çemberinde dönen bir şeyler kafeste

Terk etmeli yol yeşile suya yağmura bahçeye

Yunus Emre Altuntaş

Yol kenarında açan çiçekleri unutmadım

Unutmuyorum kurumuş pınarların adını

Bir dikili ağacın olsun kanatmadım kalbini

Kanatmıyorum rüzgârın yarasını

Başımı göğe yaslayarak şiirler yazıyorum

Bıçak gibi kelimeler dayıyorum kemiklerime

Bir gün bile unutmuyorum nasıl

Bin dereden su getirdiğimi kendime

Biliyorum ellerimden ömrüme

Geldi ölümsüzlüğün geçmek sırası

Bir veba gibi işte

Geçti geçiyor o

Kalem yarası

İnci Okumuş

Sen, İstanbul oluyorsun birden vapurlar olduğu yerde

Kalıyor akın akın insan seli güvercin olup birden

Köşe başlarında susam kokuları, kestane maşası;

Kulağıma dolup boşalan rüzgarı şehrin ve sükunet

Bir nehri geçiyoruz sanki usul usul, zaman ne uzak ne, telaşımız yok!

Sıddıka Zeynep Bozkuş

çiçeklerle konuşan kadınlar öldü / biliyorsunuz

günah çıkarır gibi eğilip öpüyorsunuz kedileri kalbinden

manşetlere dürülmüş ekmeklerinizi ucundan bölüşüyorsunuz

şiirle misket çukuru arasında kalmış yoksunluğunuz ve sek sek taşlarınız

avcunuzda buharlaşan bir çocukluk artık

üzgünüm / üzgünsünüz

yanlışlıkla kırpılmış olsam bile / artık tanışmıyoruz

İbrahim Halil Kaya

Şiir susar, ritim bozulur; bekleyen gelir aniden

Misafir gibi değil

Kalmak için değil

Yola çıkmaya gelmiş gibi aniden

Dem döner, devran döner

Hızır görünür uzaktan

Cümle âlem ismi İlyas olur

Aniden

Burhan Sakallı

Hece’de Çocuk Öyküleri Dosyası

Hece dergisinin 311. sayısında Koray Üstün ve Elif Mira editörlüğünde hazırlanan çocuk öyküleri dosyası yer alıyor. Son yıllarda çocuk edebiyatı oldukça revaçta. “Hazır pazar” olarak görülmenin verdiği bir yığılma ne yazık ki kontrolsüz bir şekilde ilerliyor. En hassas kitle olan çocuklar için her harfin özenle seçilmesi gibi bir durum ortadayken, beynimize hücum eden çocuk kitaplarının özensizliği içler acısı bir hâlde istilaya devam ediyor.

Bu dosya, olması gerekeni işaret etmesi anlamında önemli bir çalışma.

Koray Üstün’ün Sunuş yazısından…

“Çocuk Edebiyatı derslerimizin ilk haftasında konumuz hep öğrenci arkadaşlarımın çocuklukları olmuştur. Çocuğa göreliğin ne demek olduğunu anlatabilmek adına yaptığımız sohbet içerikli bu ders belki de dönem boyunca geçirdiğimiz en keyifli ders. Çocukluk çağının nasıl farklılaştığına, oyun diye andıklarımızın nasıl çeşitlendiğine ve her çocuğun aynı çocukluğu yaşa(ya)mayışına dair artan farkındalıklarımızla birbirimizi daha da iyi tanıyıp anlıyoruz. Sanırım çocuk ve öyküye dair söylenecek sözlerde de böyle bir başlangıç yapıp bildiğim yoldan gitmek, düşüncelerimi aktarırken bana bir kolaylık sağlayacak.”

“Biz de bu dosyayla çocuğun hakkını çocuğa, öykünün hakkını öyküye vermeye çalıştık. Çocuğa ve öyküye dair hem teorik hem yorum içerikli yazılarla katkı sunan çok değerli yazar ve öğretim üyelerine çok teşekkür ederiz.”

Gıyasettin Aytaş -Çocuk İçin Hikâye Yazmak Veya Çocuk Hikâyelerinin Kaynağı

“Çocuğa görelik, edebiyatın oluşumu ile ilgili niteliklerin tümü, çocuk edebiyatı eserlerinde yerli yerince ele alınması, çocuksu bir dil ve anlatım kullanılması çocuk edebiyatı eserlerinde görülmesi gereken nitelik özelliğidir. Çocukluğun ilk döneminden başlamak üzere bütün dönemlerini irdeleyen ve bu duyarlılıkları anlatan ve çocuğun ruh dünyasına ve zevklerine uygun bir anlayış çocuk edebiyatı yazarlarının ve onların kaleme aldığı eserlerin belirleyicisidir. Çocuk edebiyatı yazarı, neleri yazmalıyım sorusundan çok, nasıl yazmalıyım sorusunu kendisine sormalı, bir bütün olarak çocuğa kuşatmalıdır.”

“Çocuklar hâlâ masalsı ve fantastik anlatılardan çok hoşlanmaktadır. Çünkü bu anlatılar, ilk ve en önemli hikâyelerdir. Sözlü geleneğin ilk zamanlarında bu hikâyeler çok kısa ve akıcı bir kurguya sahiptiler. Onlar çoğunlukla nükteli ve mutlu sonla biterler. Dürüstlük ve doğruluk her zaman üstün gelir, kötüler cezalandırılırken iyi ve dürüst olanlar mükâfatlandırılır. Bütün bunlar, yukarıda bahsedildiği gibi çocukların adil olma duygusu ve ahlâkî muhakemelerinin birer yansımasıdır. Büyük ya da güçlü olan yenilgiye, bozguna uğrarken küçük çocuk, genç delikanlı ya da mini mini bir hayvan başarılı olur.”

Ayşegül Sözen Dağ - Çocuk Öykü Kitaplarına Genel Bir Bakış

“Hayatımızın neredeyse birçok ânı hikâyelerden ibarettir. Elbette ki çocukların da böyle. Bu hikâyelerin yazınsal nitelik kazanıp öykü türünü meydana getirmesi hepimizin malumu. Modern yaşamın, sosyal medyanın ve dahi içinde bulunduğumuz koşturmacanın da etkisiyle zaman zaman kısa metinler daha ilgi çekici hâle gelebiliyor. Bilhassa çocukların dikkat sürelerinin kısalması ve bir şeye uzun süre odaklanamama sorununu da göz önünde bulundurursak kısa öykülerin kıymeti bir kez daha göze çarpıyor. Günümüz çocukları sosyal medyada neredeyse yirmi saniyeden oluşan kısa film ve müzikleri tercih eder bir konumdayken onları kısa öykülerle tanıştırmak, nitelikli okuma açısından büyük bir zenginlik olacaktır. Her zaman söylediğimiz gibi kitap okumayı sevmeyen çocuk yoktur, henüz iyi kitapla tanışmamış çocuk vardır.”

Üzeyir Gündüz - Çocuk Edebiyatında Öykü Türüne Dair Bazı Dikkatler

“Dil ve anlatım açısından;
• Çocuk öyküsünün dili oldukça yalın, kelime ve kavramlar net ve anlaşılır olmalıdır. Yani metin, hedef kitlemizin bilgi birikimine uygun söz dağarcığından inşa edilmelidir. Dahası, çocuğa özgü özel bir dil dizgesiyle yazılmalıdır.
• Dil akıcı olmalı ve Türk dilinin sanatsal güzellikleri metnin tamamında hissedilmelidir.
• Dile kıvraklık kazandıran deyimler, terimler ve atasözleri çocuğun bilişsel gelişimini göz ardı etmeden, yerli yerinde kullanılmalıdır.
• Yaşayan Türkçe kullanılmalı; yapay ve zorlama bir dil kullanımından uzak durulmalıdır.”

Necdet Neydim - Çocuk Edebiyatında Öyküyü Dayanılmaz Çekici Kılan

“Çocuğa dönük öyküde estetik kaygı güderek imgesel anlamlar yüklenmiş metinler oluşturmak yerine onu düşünmeye ve karşılaştırmalı sorgulamaya, deneyimlerini harekete geçirecek ve bunları kullanıma sokacak sorgulama becerisini artıracak, dilsel özenini artıracak, dile yaklaşımını olumluya dönüştürecek ve daha estetik bir dil kullanma sürecini güçlendirecek öykü onu en basit tanımıyla daha insani olmaya yönlendirecektir. Salt estetik kaygıyla yazılmış, güzel cümlelerle bezenmiş ancak hiçbir anlam yükü taşımayan metinler, güzellik kaygısı taşıyanları mutlu edebilir ama anlam arayışında olanlar boşlukta hissedebilirler kendilerini. Ancak kendi içinde bütünlüklü bir söylem taşıyan ve aynı zamanda estetik açıdan da güçlü olan bir metin çocukla iletişim kuracak onun sorgulama, eleştirme ve yeniden anlam kazandırma becerisine katkı yapan bir öykü metni olarak onu zenginleştirecek yazınsal yanını da daha bir üst düzeye taşıyacaktır.”

Abdullah Harmancı İle Söyleşi

Son zamanlarda çocuklar için yazdığı kitaplar ile çocukların kalbine dokunmaya devam ediyor Abdullah Harmancı. Ayşe Sözen Dağ, Harmancı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Konu, çocuklar için yazmak.

“Asla planlayarak yazmam. Ne yazacağımı bilmem. On ay boyunca tek satır yazamayıp iki ayda iki çocuk kitabı yazdım mesela. Geçen aylarda oldu bu. Bu iş bir mühendislik işi olamaz. Testide ne varsa dışarıya o sızar. Bendeniz çocukları hayret duygusuna yönlendirmek derdindeyim. Metafizik olana açmak istiyorum. Elbette eğlendirerek, heyecanlandırarak, tadını çıkartarak! Derdim çocukları bir yerden alıp bir yere götürmek değil. Ama beraber bir yerden çıkıp bir yere yürümek.”

“Hayatım dünyada ve Türkiye’de üretilen edebî metinleri okuyarak geçti. Bunu yapmazsanız çok kolay eskirsiniz. İnsanlar burun kıvırır. Acımaz. Hep yüzeyde kalmak lazım. Son bir buçuk senede çok şeyler öğrendim. Ama kitaplardan değil. Okullardan, öğrencilerden, öğretmenlerden, sohbetlerden.”

“Ben Muzaffer İzgü öneririm. Neden mi? Çocuk öyküsü denince aklıma o geliyor. Nicelik ve nitelik olarak... İzgü, öykü anlatmanın ve çocuk öyküsü anlatmanın yolunu biliyor. Mevlâna İdris’i de analım. Mevlâna İdris, beni büyüledi. Sardı sarmaladı. Rodari var. Sümeyra Turanalp var. Feyza Kartopu var. Tuğba Coşkuner var. Doğukan İşler var. Yeni nesil gümbür gümbür geliyor.”

Edepsizlik!

İbrahim Demirci’nin yazısının başlığı bu; Edepsizlik! Eylül ayında aramızdan ayrılan N. Ahmet Özalp’e yapılan bir edepsizliği anlatıyor Demirci. Yapılan düpedüz hırsızlık. Emek hırsızlığını en sakin haliyle edepsizlik olarak nitelendiriyor Demirci.

“Palto Yayınlarının Haziran 2014’te yayımladığı ve kapağında “Hay Bin Yakzan / İbn Tufeyl / Çeviri: Babanzade Reşid” yazılmış olan 128 sayfalık kitabı okumaya başladığımda duyduğum şaşkınlığı ve öfkeyi anlatamam. Çünkü karşımdaki metin, N. Ahmet Özalp’ın metniydi ve bu, düpedüz emek hırsızlığıydı. Bu cürmün failleri: “Genel Yayın Yönetmeni: V. Hüseyin Kaya” ile “Editör: Serkan Ozan Özağaç” adlı iki kişi. Bu işi yaparken N. Ahmet Özalp’ın alicenaplığına mı yoksa hukuk yokluğuna mı güvendiler, bilmiyorum.”

Şiirde Çağlayan Nehirlerin Dili

Ömer Aksay, İhsan Süreyya Sırma’nın “Nehirlerin Dili” kitabından hareketle şiirlere uğrayan nehirlerin çağıltısına kulak veriyor. Şiir ve nehir o kadar çok benziyor ki birbirine. Şiirin ritmindeki çağıltı ile nehirlerin sesleri…

“Nehirlerin dilini gerçekten anlıyor muyuz? Nehirlerin bize anlatmaya çalıştığı şeylere kulak veriyor muyuz? Onları işitecek bir kulağımız var mı? Cemal Süreya’nın çok sevdiğim, sık sık okuduğum Sıcak Nal’daki (1988) şiirlerinden biri: Karacaoğlan. Kendimle dertleşirken okuduğum şiirlerden biri de budur. Şiiri son okuyuşumda bir beyte takıldım. Önceki okuyuşlarımda bu beytin anlamı üzerinde durup düşünmediğimi fark ettim. Diyor ki Cemal Süreya o beyitte:

Ülkemin ırmakları dışarı akar
Neden bilmem can havliyle akar

“Ülkemin (Anadolu’nun) ırmakları neden can havliyle dışarı aksın? Bir baskı mı var ülkemde ırmaklara yönelik? Irmaklar ülkemi terk etmek zorunda mı kalıyor? Cemal Süreya’nın kimliğini, ailesinin yaşadıklarını göz önüne alırsak “ırmak” imgesine hangi anlamı yüklediği, ne anlatmak istediği okur için hiç de kapalı değil. Fakat bu anlamlandırma şaire göredir. Nehir yönünden baktığımızda ise çok başka bir anlamlandırma yapılabilir. Nehirlerin dilini anlamak hiç de kolay değil. Neredeyse bir ömür boyu uğraşmak, yol kat etmek, yorulmak gerekiyor. Dicle’nin Kürtçe konuştuğunu, Nil’in Kıptî diliyle karışık tuhaf bir Arapçayla konuştuğunu sanıyorsak yanılıyoruz. “Cennet Nehirleri”nin aynı dili konuştuğunu öğreniyoruz İbn Arabî’den.”

Hece Taşları’nda N. Ahmet Özalp Var

2022’de ne çok değerimizi yitirdik ardı ardına. Her ismin ağırlığı nesiller üzerinde o kadar etkiliydi ki kaybettiğimiz sadece bir beden ya da isim değil, sağlam duruşlar ve yürekleri onaran sözler burcunun sonsuz etkisiydi. N. Ahmet Özalp da 24 Eylül 2022’de aramızdan ayrıldı. Ardında bıraktığı birbirinden kıymetli eserleri onun adını gök kubbede dalgalandırmaya devam edecektir.

Arif Ay - Selam Olsun Önden Gidenlere

“İnsanı yiğitlik, özgüven, cömertlik, dayanışma gibi değerlerle buluşturması yanında, tek ve gerçek dayanağımızın Yüce Rabbimiz olduğu bilincinin de belleklerde yer etmesini sağlayan metafizik bir yanı da vardır Hz. Ali Cenkleri’nin. Bu kitabın çocukluk belleğimde bıraktığı izlerden biri de Allah’a samimiyetle iman edersen, senden güçlü kimse yoktur duygusudur. Kitap boyunca müminlerin girdikleri savaşlarda galip gelmeleri bunun en somut delilidir. Sevgili N. Ahmet Özalp, bu kitabın senden bir armağan olarak hep başucumda olacak. Yüce Rabbimizin rahmeti üzerine olsun. Seni sevdikleriyle komşu kılsın inşallah.”

Ali Ulvi Temel - Ahmet Özalp’ın Binbir Gece Masalları

“1972-73 öğrencilik yıllarında Ahmet Özalp’ı Balıkesir’de tanımıştım. 1976’dan sonra Ankara’da yollarımız bir daha çakıştı. 1970’lerin sonuna doğru Akabe Yayınları’nın Zafer Çarşısı’nda açtığı kitabevini yönetirken daha sık karşılaşıp görüşmeye başladık. Edebiyat dergisi ve yayınlarını kitabevine bırakmaya gittiğimde zaman ve zemin uygunsa sohbet ederdik. Aynı günlerde ben Bayındır Sokak'taki öğrenci evinden taşınınca benim yerime o bu eve gelmişti. 1980’lerden sonra İstanbul’da yürüttüğü yayın ve kitap çalışmalarını uzaktan gıptayla izledim.”

İbrahim Demirci - Halka Mesafeli, Hakk’a Yakın, Aziz Ve Mübarek İnsan: N. Ahmet Özalp

“Öğretmen N. Ahmet Özalp’ın ilk görev yeri, Kars’ın Arpaçay ilçesiydi. Erzurum’dan birkaç arkadaşla –burada Muhsin Bostan kardeşimizi de rahmetle anıyorum- ziyaretine gitmiş, bir iki gün o bekâr evinde kalmıştık. Bize gösterdiği konukseverliği şükranla hatırlarım. Ankara’da çalıştığı Akabe Kitabevi'nde de görüşmüştük. Birlikte bir yurt dışı yolculuğumuz da oldu: N. Ahmet’in “Nûr-i Ahmet” olduğunu o zaman öğrendim. Yayın ve siyaset dünyasından kara tabloların yanına Enis Batur ve hele Nuri Pakdil ışıltılı ak resimler çizivermişti.”

Ali Göçer - Arpaçay’a Hiç Gitmedim

“Ahmet Özalp, Nuri Pakdil’in suskunluk dönemini bitirip yeniden fiilî olarak alanlara döndüğünde hepimiz gibi o da Pakdil’in dönüşünden büyük bir mutluluk duymuş ve çok yararlı bir Nuri Pakdil kılavuz kitapçığı hazırlamıştı: Anayol Göstericisi Bir Usta ve -Süren- Uzun Yürüyüşü. Bu kitapçık hepimiz için ve özellikle Nuri Pakdil okumak isteyen gençlere gerçekten bir kılavuz kitapçık olmuştu. Nuri Pakdil’in doğumundan itibaren yaşadığı hayatı, aile çevresini, hayatı algılayışını çoğunlukla Pakdil’in kendi yazdıklarından yola çıkarak hazırlamıştı.”

Âtıf Bedir - Ahmet Özalp’tan Bir Nuri Pakdil Risalesi: Anayol Göstericisi Bir Usta Ve -Süren- Uzun Yürüyüşü

“Ahmet Özalp, katkıda bulunduğu, gün ışığına çıkmasına vesile olduğu onca kitabın yanı sıra yazdığı 32 sayfalık bir risaleyle Nuri Pakdil için yapılmış en özgün çalışmayı ortaya koyarak asli yurduna göç etti. Anayol Göstericisi Bir Usta ve -Süren- Uzun Yürüyüşü başlığını taşıyan küçük ama değerli eser, Nuri Pakdil’in daha çocukluğundan başlayarak yaptığı yürüyüşün yönünü, güzergâhını, duraklarını işaret ediyor. Onun bu yola hangi amaçla çıktığını, yola çıkarken yanına kimleri aldığını ve insanlara inandığı ve yürüdüğü anayolu göstermek için neler yaptığını kısa ama öz cümlelerle anlatıyor. Bu küçük eserin bana göre en anlamlı bölümü Edebiyat dergisinin çıkışıyla yürüyüşün kazandığı yeni boyutu anlattığı bölümün girişidir.”

Hece Buluşmaları

Hece Buluşmaları bu kez Stephen King’in Yazma Sanatı adlı kitabını Hatice Bildirici yönetiminde konuşmak üzere toplanmış. Tuba Dere, Ayşe Hicret Aydoğan, Sema Bayar, Rüveyda Durmaz Kılıç, Aslıhan Keleş Kurtoğlu yer alıyor buluşmada.

Tuba Dere- Hayat, Hikâyenin Neresinde?

“King, Yazma Sanatı adlı kitabına kişisel hikâyesini anlatarak başlıyor. Hem de ta baştan, çocukluk yıllarından. Yazmak üzerine bir kitapta CV bölümünün bu kadar uzun olması ilginç değil mi? Söz konusu King’se değil. Sıra dışı bir yaşam öyküsüyle karşı karşıya olduğumuzu hemen anlıyor hatta King gibi bir yazarın zaten böyle badireli bir yaşam öyküsünden doğabileceğine çabucak ikna oluyoruz. Çocukluktan itibaren yaşadıklarının komik, tuhaf, ürpertici olduğunun farkında King, hatıralarını samimi ve ironik bir üslupla anlatıyor. Kitap, elimize alır almaz akıp gidiyor.”

Ayşe Hicret Aydoğan - Yazara Ne Lazım?

“King’in en fazla üzerinde durduğu konu özgün olmaktır. Bu bakımdan ilk önerisi, yazarın kendi alet çantasına sahip olmasıdır. Yazar, yazdıkça beslenecek, güçlenecek ve sonunda neye ihtiyacı olduğuna kendisi karar verecektir.

Gizli bölmelerin zaman zaman bakımdan geçirilmesi, aletlerin ne işe yaradığının ve hangisinin güçlendirilmesi gerektiğinin hatırlatılması yazma yolculuğunda sık sık tekrarlanması gereken ögeler olarak belirtilir.”

Sema Bayar - Kimse Dili Sormuyor

“Fiil konusunda edilgen fiillere de en az zarflar kadar diş bileyen yazar, pasif cümle yapısına bağımlılığı yazarın çekingenliği ile ilişkilendirir. Edilgen fiili, yazarın güvensizliği olarak yorumlar. Onun için yazmak devasa bir binada canının istediği kapıyı açma hürriyetidir ve çekingenlik göstererek bu kapıları sınırlandırmanın anlamı yoktur. Fakat King kendi tercihini idealize ederek istendik bir “yazma biçimi” sunarken yazarı bir başka açıdan sınırlandırır, o devasa binanın kimi kapılarını bile isteye kilitler.”

Rüveyda Durmaz Kılıç-Yazma Nedenleri

“Stephen King’in yazmaya dair anılarını bir araya getirdiği Yazma Sanatı kitabı, okuru için özel bir yere sahip. Kitap değerini içtenlikli anlatımı, yazma konusunda gerçekçi, işe yarar tavsiyeleri ve anlatıdaki dil rahatlığından alıyor. Elinize aldığınızda bırakamayacağınız keyifli, akıcı, çok içerden konuşmalara sahip bir yaşam ve tecrübe kitabı.”

Aslıhan Keleş Kurtoğlu-  Sanata Cüret

“Yazmak söz konusu olduğunda çok okumanın kişinin kendi sesini bastıracağı konusunda kaygı duyanlar var. King, bir eseri okurken “yazarının üslubunu sahiplenme”yi doğal buluyor. Buradaki “sahiplenme”lerde etkilenmenin endişesini bilip taşıyanlar muhtemelen en az etkilenecek olanlardır. Harold Bloom’un da dediği gibi her eser önceki örneklerinden inşa olur. İyiyi benimsemek kadar vasatı eleştirebilmek de yazma sanatının inceliklerindendir.”

Mehmet Yılmaz ile Güzel Hata Üzerine

Mehmet Yılmaz ile ikinci şiir kitabı Güzel Hata üzerine Mehmet Tepe bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yılmaz’ın şiir dünyasına ve özellikle yeni kitabına derinlemesine bir yolculuk var söyleşide. Sorular da bir şairden gelince ortaya şiir tadında keyifli bir söyleşi çıkmış.

“Öncelikle ilk kitapta biraz daha öznel meselelere yöneldiğimi görüyorum. Birey olarak hayattan aldığım etkileri çok fazla yansıtmış olmak öznelliği ağır basan bir eser ortaya çıkarmış. Ayrıca bazı şiirleri tam olarak ayıklayamadığımı, fazlalıkları tam anlamıyla gideremediğimi fark ediyorum. Sanat ve edebiyat bir tekâmülün ürünü oluyor. Belki Güzel Hata’ya dört yıl sonra baktığımda da bazı eksiklikler, içime sinmeyen şeyler göreceğim. Bunun olumlu bir durum olduğunu düşünüyorum. Sanatçının eserini hep bir ileri aşamaya taşıyabilmesi için acemi kalması gerekiyor. Turgut Uyar’ın belirttiği “Korkulu Ustalık”, şiirin bir tekâmül içinde ilerleyip kendini geliştirmesi ve ilerleyebilmesi için şairde bulunması gereken bir ruh hali belki de acemilik.”

“Gerek ilk kitapta gerekse Güzel Hata’da yer alan şiirlerin belli bir duygu yoğunluğu taşıdığı fikrine katılıyorum. Ben şiirin fikirlerden ziyade duygularla yazıldığına inanan bir insanım. Şiirdeki fikirlerin de bir duygu kisvesi altında, bir estetik forma dönüşerek verilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Aksi takdirde şiir için gerekli olan etkilenmeyi okurda yaratmak pek mümkün olmuyor. Bunu sadece okuru etkilemek için söylemi yorum. Yazdığım bir şiiri okuduğumda herkesten önce ben etkilenmeliyim, tüylerimin diken diken oluşunu yaşamalıyım. Kuru fikir düzyazıya biraz daha yakın duruyor.”

“Hayatın akışı içinde, aynı doğrultuda düz bir çizgide kalamıyoruz. İster istemez sağa sola kaydığımız, benliğimizi unuttuğumuz anlar oluyor. İşte bu anları fark ettiğimiz anda, eyvah diyoruz. Ne oluyor, aslında ben bu insan değilim, şu şekilde olmalıyım diyoruz. Bu noktada doğruya bir adım atıyoruz, tren raydan çıkınca doğru yolda kalmanın ne kadar önemli olduğunu fark ediyor.”

Kişinin Kendisine Doğrulttuğu Silah: Selfie

M. Ali Özdoğan, fotoğrafın serüveninden anlatıma başladığı yazısını cep telefonlarına daha sonra da selfieye getiriyor. Adı selfie ya da özçekim, çok da önemli değil. Ortaya çıkan durum gösteriyor ki insan en çok kendisinin taşıyor yanında. Hem de her haliyle.

“Fotoğraf makinesinin gerçekliğin öznelleştirebilmesi ve nesnelleştirebilmesi gibi çift taraflı yeteneği, şeffaflık ve gösteri ihtiyacını ideal bir şekilde karşılamakta ve pekiştirmektedir. Fotoğraf makineleri, gerçekliği (yöneticiler için), bir gözetim ve (kitleler için) bir gösterim aygıtı olarak tanımlanmaktadır.”

“Akıllı telefonların yüksek çözünürlükte fotoğraf çekme kapasitelerinin artmasıyla insanlar, objektifleri çevresinin yanında kendilerine de yöneltmişlerdir. TDK’ye göre kamerası olan cep telefonu veya tablet kullanarak kişinin kendi kendini ya da kendisiyle birlikte bir grubu çektiği fotoğraf demek olan özçekim (selfie), bir anda dünyanın gündemine girmiştir. 2013 yılında Oxford Üniversitesi’nin selfieyi yılın kelimeleri arasında göstermesiyle akıllı telefonların gelişen fotoğraf çekme özelliklerinin yanında bu fotoğrafların sosyal medyada paylaşımının popülerlik kazanması birbirine denk düşmektedir.”

“Mathew Brady’nin 19. yüzyılın sonlarında söylediği “kimse bana neye mal olduklarını bilmiyor, kimi fotoğraflar neredeyse hayatıma mal oluyordu” sözünün üzerinden geçen bunca yıl fotoğraf ve ölüm ilişkisi sıcaklığını korudu. Nihayetinde Berger’in fotoğraf bir silah olarak kullanılabilir ifadesini bir adım öteye götürerek şu tanımlamayı yapabiliriz: fotoğraf makinesi silah ise selfie, kişinin kendisine doğrulttuğu bir silahtır.”

Hece’den Şiirler

Entübe olursam kim yardımcı olur, burun

deliklerim nasıl korunur

korkusu yöneltmişti beni iki bin yirmide jilete.

Dokuz kasım gece yarısı tir tir titremiştim yatağın

ortasında. Hiç şaşırmadım nedense, bekliyordum

demek ki. Gördüm ki o soğukta ana

baba günü öksürükten geçilmeyen hastane bahçesi.

Orda herkes Godot’yu bekliyor sanki.

Jiletle makas bu yüzden araya girmiş

sabahın erken saatlerinde siyah

beyaz çiçekler açmıştı yüzümde.

Anosmia ve ageusia geldi, gitti.

Allah’tan hepsi bu kadarmış!

İhsan Deniz

Benim başım bulutlarda gezerken,

Gönlü gök kadar engin ve derin,

Kucağı yer kadar geniş anaları, sekiz çocuğumun,

Ya bahçede ipe çamaşır asıyordur,

Ya ağaç buduyordur,

Ya ayrıkotu ayıklıyordur

Ya da yerden küçük taşlar alıp, onları

Bazen ceviz ağacına dadanan kargalara,

Bazen de çiçeklerin dibine, (söylemesi ayıp)

pisleyen kedilere atar gibi yapıyordur.

Cahit Koytak

Evet, çok acı çekeceğimi biliyorum.

Çünkü bunca zamandır çektiğim acıların

Yanına, yani karşı tarafına da acılar

Koymam gerekecek.

Yığınların arasından çekip çıkardığım

Hüznümü de yanıma almam gerecek

Daha lirik bir ezginin kopuşunu

Yüreğimden duyacak insanlar

Adım adım yaklaşacak yalnızlık

Güneş doğacak, bahar gelecek.

Eminim artık bir şeyler olacak

Yüzyılım, korkulu rüyam, sevgilim.

Nurettin Durman

bilmeme izin yoksa yanılayım

sözümü düzelten sesin gelsin

anne bebeğini duyarmış gibi

köpük suya dönermiş gibi

çalıya geçermiş gölge

şehir uyanırmış gibi ağır gövdesiyle

çünkü gittikçe yükseliyor

kendimle konuşmanın duvarı

Mehmet Narlı

ağmur damlalarından otlar,

çiçekler

yeşillikler

sonsuz bahçeler

yeşil bir ufuk sığdırdı gözlerime

yağmur birikti ışıktan

sınırı geçen ovanın bitişiğinde

bir dağ göründü

kapı aralandı ellerime merhem oldu sis

su yuttum

boğazımdan geçti

bütün ağrılar hücum etti

kalbimde

birikti

dünya sancısı

Şakir Kurtulmuş

Bir ayet şimdi inmiş gibi sanki toprağa

Yerinden oynuyor kemiklerimiz yeniden

Kur’ân’ı yüzünden okuyan çocuk geçiyor

Çocuğun gözlerindense bir sahabe zımnen

Devrildi kaldı cümlemiz orada öylece

Sahte hesaplar, fiskos örtüler ve fincanlar

Yaşamak diyorlar, kapalı gişe sinema

Dönünce oğullar, bir onluk zaten elde var

Nadir Aşçı

insanlar takvimlere göre

yaşamıyor artık

kıştan bahara oradan son yaza

tüm mevsimler perişan

sırtında dünyanın bütün yükü

eskiyor zamanla göğün mavisi bile

kayıp bir nehre karışan yalnızlık

anıtı gibi -mahzun- duruyor insan.

yarına ne kalır?

o eşsiz uğultusu çölün

sentetik gülüşler, estetik bakışlar

boynumuzda lepiska urgan,

maktul rüyalar

sehpası çatılmamış dünya!

Ercan Ata

Her geçip gidenin bıraktığı izlerden

Düş ile gerçek arasında bir ince çizgi

Gel içimde ünle şarkılarını desem de

Sesim boğulur kaybolur şiirler girdabında

Kırık dökük üzgünlükler bırakmasaydı anılarımız geride

Belki bir gün selam verirdik aynı göğe

Belki gök gülümserdi bize tüm maviliğiyle

Ayşe Sözen Dağ

Mühürlenmiş yerler

Ilık ılık kararmış meydan

Sığışıp kenarına kalbimin

Zorla ağırlatıyorum kendimi

Uykunun misafirhanesinde

Uyanıyorum az zaman sonra

Ağzımda

Babam kızmış gibi bir acı tat

Annem koşturuyor etrafta, elleri hamurlu

Sinan Sakit Karadaş

Kurşunlu Dergisinde Medeniyet Dosyası

Yeni tanıştık Kurşunlu dergisiyle. Mevsimlik çıkıyor. 4. sayısına ulaşmış. Birçok tanıdık ismin yanında yeni isimler de var dergide. Elbette bu, iyiye işaret. Yeni isimlerin ocağı olacak dergilere ihtiyacımız var. Bende ilk intiba olarak olumlu izler bıraktı dergi. Şiire ve hikâyeye boğulmamış dergi. Birçok dergide ne yazık ki göremediğimiz düşünce yazıları dergide önemli bir yer tutuyor. Yazıların işaret ettiği merkezi göz önüne alırsak Kurşunlu dergisi, kendi toprağının sesine kulak veren ve ne yaptığının farkında olan bir ekip tarafından çıkarılıyor. Ben dergiye uzun soluklu mevsimlere ulaşmasını diliyor, emeği geçen herkesi canı gönülden kutluyorum.

Medeniyet dosyası hazırlamış dergi. Yetkin yazılarla beraber tam isabet diyeceğim bir söyleşi bekliyor Kurşunlu okurlarını. Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile gerçekleştirilen bir söyleşi var dergide. Hira’da başlayan bir medeniyet halkasının izini sürüyoruz. Okumak, anlamak, anlamlandırmak üzerine altı defalarca çizilecek ifadeler var söyleşide.

“Peygamber Efendimizin ahlakı hanımı Ayşe’ye sorulduğunda “o yürüyen bir Kuran’dı” diye cevap vermesi, Kur’an ve İnsan beraberliğini bize hatırlatıyor. Ancak modern zamanlarda sekülerleşmenin tesiri dini ilimlerde de görülmüştür. Biz sekülerleşmeyi sadece siyasi bir proses zannediyoruz, oysa dini ilimlerde de sekülerleşmeler ve temayülleri bulunmaktadır. Kitab’ı insandan ayrı değerlendirdiğiniz zaman, ki bunun uzantısı bazı akımlar da var, ne gibi: “esas gaye Kur’andır, esas kitaptır, biz her şeyi kitaba uydururuz, kitaba uymak zorundadır. Peygamberlere teşekkür ederiz. Peygamberimiz’e de teşekkür ederiz. Ancak onun hadislerinde oynamalar var. Peygamber sadece postacıdır, bir aracıdır” yaklaşımı, ülkemizde “Kur’an’cılar, mealciler” gibi bir akım şeklinde bugün dahi devam eden bir yaklaşım tarzı. İlk duyduğumuz zaman sanki makulmüş gibi gelse de bu söylem, bizim geleneğimizdeki özellikle irfan geleneğimizdeki Hz. Muhammed anlayışını tam kavrayamamayı beraberinde getiriyor.”

“İslam” söylevinden bir başlık açmak gerekir. Peygamberimiz zamanında “İslam” denildiği zaman bir (tek) şey anlaşılırdı. Maalesef Peygamberimizin zamanından bugüne biz o kelimeyi epey kirlettik. Bugün kafa kesen, kol kesen de “Müslümanım” diyor. Herkes Müslümanım diyor. Ancak ben burada “sufi İslam” diye bir şerh koymak istiyorum. Modern zamanlara gelinceye kadar tüm İslam dünyasının kökeni sufi İslam’dı. Başka tanımlara gerek yoktu. Balkanlar’ın fethi bu sayede olmuştur. Arnavutlar gibi inatçı bir millet, kılıçla Müslüman olmazdı. İşte bu tasavvuf düşüncesi onları cezbetti. Biz iki anneden süt emdik: İbni Arabi ve Mevlana. Onların görüşleri ve onların çizigisinde olan ariflerin Osmanlı’yı yıkamasıdır. Saymaya kalksak yüzlercedir arifler... Aziz Mahmud Hüdailer, Yunus Emreler, İsmail Hakkı Burseviler… ve daha niceleri. Bunların yorumladığı İslam anlayışıdır bizim zihniyet dünyamızı bir araya getiren Selçuklu – Osmanlı çizgisi.

“Fransız Devrimi’nden sonra yayılan ve bize de gelen ulus devletlerle beraber, metafiziğin dışlanması neticesinde bir ikame değer gerekiyordu. İslam’ı kaldırdığın zaman yerine bir kutsal şey oturtman lazım. O da ırk. Şu an mesela modern Türkiye’deki Türklük, Osmanlı algısındaki Türklük değildir. Şu anki Türklük metafiziktir. Sanki bir dine mensubiyet gibi bir hale gelmiştir. Bu da beraberinde problemleri getirmiştir. Çünkü biri de kalkmıştır “ben o dinden değilim” demiştir. Bu da toplumsal problemleri getirmiştir.”

Dergideki medeniyet konulu yazılardan

Dergide medeniyet konulu yazılardan birkaç örneği buraya alıyorum. Devamı, derginin 4. sayısında.

Prof. Dr. Mehmet Topal- Medeniyet Vadisinde İnsan Ve Mekan

“Medeniyet kavramının ne anlama geldiği konusunda sözlükler, şehirlilik, adalet dairesinde insanca yaşam, ilim ve sanatta tekâmül gibi tanımlar yapmaktadır. Bunun zıddı ise aşağılık, vahşet ve ahlaksızlık anlamına gelen “deniyet” kavramı ile izah edilmektedir. Yani medenilik şahsi bir haslet olmaktan ziyade insanın cemiyetle olan ilişkilerine işaret eden bir hususiyet olarak görülmektedir. Bu tabirin tarihsel güzergâhı iki kanal üzerinden beslenmektedir ki bunlar kültürel gelenek ve teknik gelenektir. Teknik gelenek insan hayatını kolaylaştırmaya dönük gelişme ve çabaları ihtiva ederken kültürel gelenek yüzyıllar boyunca insanoğlunun biriktirdiği değerler manzumesine vurgu yapmaktadır.”

“Beraber yaşama anlayışının ikame edildiği şehirlere gelince, karşımıza üç önemli mekân çıkmakta ve bu mekanlar sosyo-kültürel ve iktisadi hayatı şekillendirmektedir. Bu üç mekân, cami, pazar ve çeşmeler insan ve sair canlıların hayatına dokunmakta, mahalle ve şehirler bu yapıların etrafında vücut bulmaktadır. Sadettin Ökten, şehir, şehirli olmak, şehri biçimlendiren medeniyet tasavvuru üzerine yaptığı konuşmalarda, “İslam medeniyet tasavvurunda şehir çok önemli çünkü topluma bir mesaj veriyor. Hak ve hakikatin mesajını verirse güzel bir toplumsal yapı ortaya çıkıyor.”

Prof. Dr. Fahrı Yetim - Medeniyet Kaybı Ya Da Büyük Resmin Flûlaşması

“Her şeyden önce İslam medeniyetinin, klasik görünümüne göre XIX. yüzyılda yapısal bir kriz içine girdiğinin altı çizilmesi gerekir. Tanpınar’ın, “Modern Türk edebiyatı medeniyet kriziyle başlar” tespitine de bu açıdan bakmak gerekir. Bu bağlamda en büyük kırılma noktası olan Tanzimat, krizin başlangıcı olarak görülebilir. Şüphesiz ki XVIII. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan dinamikler ve sonrasındaki gelişmelerle Tanzimat, adeta geliyorum diyen bir krizin başlangıcıydı. Tanzimat bu anlamda girilen medeniyet krizinde bir “eşik”ti. Medeniyette bir makas değiştirmeydi. Öncesi ve sonrasıyla yaklaşık bir asır süren bir tereddütten sonra Tanzimat’la başlayan bu eşikte bekleme süreci, Cumhuriyet’le aşıldı. Bu döneme kadar daha ziyade askeri, teknik ve ekonomik alanlarda hissedilen sıkıntılardan sonra artık Batı, düşünce ve bilgi edinmede de referans olarak kabul edilmeye başlamıştır. Dolayısıyla Tanzimat, ucu medeniyet değişikliğine kadar uzanan bir zihniyet değişiminin de başlangıcı sayılır. XIX. yüzyılda iktisadi ve siyasi yapıdaki olumsuzlukların tetiklediği değişim, dil ve edebiyattan, mimari ve sosyal hayata kadar hemen her alanı etkileyerek zamanla topyekün zihniyet değişimine yol açmıştır.”

Bilal Eser – Hangi Medeniyet?

“Bugün Avrupa’yı medeniyet beşiği sayanlara sormak isterim: Dünya üzerinde var oldukları günden bu yana, önce kendi içlerinde birbirini yemekle uğraşıp buna da “Yüzyıl savaşları” adını veren, sanayi inkılabı diyerek insanlığı modern köle haline getirip sömüren bunlar değil midir? Yükselmek için gelişmemiş toplumların üstüne basmak mı medeniyet? Başkalarının sofrasındaki lokmayı çalarak; çözemediği her sorunda kaba kuvveti şiddeti ve kan dökmeyi meşru saymak mı insanlık? Bugün Afrika’da özellikle elmas madeni olan bir bölgeye gidip oradaki yerel halktan biriyle konuştuğunuzda size şunu söyler: “Beyaz adam geldi, bize kitap verdi. Sonra elmasımızı alıp gitti!” Bu Avrupa hayranlarının ilk hayran oldukları mevzu teknolojik ve ekonomik gelişmişlik düzeyidir. Peki, o noktaya gelene kadar insanlığın üzerinden silindir misali kim geçmiştir? Eğer ölen kendi din ve ırklarındansa insan hakları nutukları atarlar. Ama öldürülen kendi ırkına ve dinine mensup değilse, hele bir de Müslümansa üç maymunu dünya üzerinde en iyi oynayan yine bunlar değil midir?”

Yozlaş(Tır)Ma

Toplumun tüm kesimlerinde yaşanan büyük ve engellenemez bir yozlaşma yaşıyoruz. Köklerimizden kopuşumuzun ayak sesleri bunlar ne yazık ki. Olması gereken terk edilince, yerine gelen de yoz bir kültürün ürünü oluyor. Elbette bunların tümü bilinçli eller tarafından yapılıyor.

Ahmet Urfalı, yaşadığımız yozlaşma – yozlaştırma üzerine yazmış.

“Yabancılaşma, ayrışma, mankurtlaşma, başkalaşma, sömürgeleşme, dönüşüm, izmihlâl, çöküş, çözülüş, değerleri inkâr ve aşağılama gibi kavramlar yozlaşmanın birer neticesi olup ‘’milletin bekâ sorunu’’ tehlikesine maruz kalacağının birer işaretleridir. Altın kâseler içinde sunulan nifak ve fitne zehri, toplumlarda her zaman yerleşeceği ortamlar bulabilmektedir. Verilen ve sağlanan dış desteklerle bu kasıtlı ve düşmanca girişim; öz değerleri kendilerine ‘’ölçü’’ yapamamış, şuursuz kişi ve toplumu kolayca ağına düşürmekte, onların istediği sonucu almalarına imkân sağlamaktadır. Yapılan ihanet, failleri tarafından kişi ve toplum gözünde allanıp pullanarak çok önemli etkenler olarak algılatılmaktadır. İşin aslı ise, kişi ve toplumların sömürgeleştirilmesidir. İngiliz yazar Thomas Macaulay, egemenliklerini devam ettirebilmek için sömürge halkın algı operasyonuyla nasıl bir eğitimden geçirilmesi gerektiğini şöyle belirtir: “Hükmettiğimiz yerlerde idaremiz altındaki milyonlarca insanla bizim aramızda iletişimi sağlayacak bir insan tipi ve sınıfı oluşturmalıyız.”

Neyzen Yavuz Kenarda İle Söyleşi

Neyzen Yavuz Kenarda ile yapılan bir söyleşi var dergide. Gençlere ve sanatın her alanına yer veriyor Kurşunlu dergisi. Kenarda ile müziğe ve özellikle ney’e dair keyifli bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Ecdadımız Osmanlı, tıpkı tüm güzel sanatlarda olduğu gibi Ney sazında da çok üstün bir başarı ortaya koyarak diğer kültürlerden bizi ayırmış ve çok ileri bir noktaya taşımıştır. Ney sazına yoğunlaşacak olursak; Neyzen Fahrettin Dede, Neyzen Osman Dede, Neyzen Aziz Dede, Neyzen Salih Dede, Neyzen Halil Dikmen ve Neyzen Niyazi Sayın gibi büyük neyzenler Ney sazını geliştirerek bu musiki ilminin günümüze kadar ulaşmasını sağlamışlardır. Ney sazı sanatsal ve teknik gelişimini sağlaması bakımından Niyazi Sayın hocamız ile altın çağını yaşamıştır ve yaşamaya devam etmektedir.”

“Geleneksel sanatlar ve kadim musikimiz gelecek nesle çok ciddi bir şekilde tanıtılmalı... Çocuklarımız ney’i görüyor flüt diyor, ud’u görüyor gitar diyor... Kendimizi bilmeden yabancı kültürler ne yazık ki popülerleştiriliyor. Kendi kültürümüz ise değersizleştiriliyor. Biz kendi kültürümüze sahip çıkmıyor, çıkamıyor ya da çıkartılamıyoruz. Bir an önce proje kapsamlarında ilkokul düzeyinden başlayarak hem musikimiz hem de geleneksel sanatlarımız çocuklarımıza tanıtılmalıdır. Yoksa gelecekte unutulmaya yüz tutmuş sanatlarımızın sayısı giderek artacaktır.”

Seyyid Battal Gazi Külliyesi

Arslan Karadayı, büyük bir huyu ve hayranlıkla ziyaret ettiği Seyyit Battal Gazi Küllüyesi’ni anlatmıyor adeta yaşıyor. Onunla biz de gidiyoruz kapıdan. İçimizde asırlar öncesinden bir sevda ve özlem. İçimiz dışımız kanatlandı kanatlanacak. Cenk meydanlarının cesareti, imanın insana verdiği huzur var Karadayı’nın cümlelerinde.

“Şimdi fakir bedenimi vuruyorum yokuşa. Ne kadar geride kaldığımı duyuyorum bu sessizlikte. Sadece kuşların sesi geliyor külliyenin eteklerinde… Beyaz kayalar sanki birer insan siması gibi tebessüm ediyor. Az öteden bir damla çam kokusu düşüyor burnuma. Ciğerimin son halkasına dek çekmek istiyorum havayı. Yürüyorum. Sırtımda çocukluğum… Minareye düşen ilk nazarımda kulağıma sabah ezanı yayılıyor. Sarı sokak lambalarının aydınlattığı ilçe sokaklarında, Arnavut kaldırım döşeli yolları aşarak, elif-ba cüzünde yeni sahifeye geçmemiz şerefine, cami hocamızın armağanı olarak bahşedilen “sabah ezanında tekke’nin minaresine çıkma” muvaffakiyetinin heyecanı diriliyor zihnimde. Ürkerek ve gururla çıkıyorum yine merdivenleri… Neredeyse yerdeki karıncanın ayak izini duyacak kadar derin bir sessizlik… Kıvrılıyorum külliyenin içine doğru. Hafif bir yokuş. Üzerinde zarif ve güçlü kemerler: Esselam Ya Sultan Seyyid Battal Gazi!”

“Külliye içerisinde seyrüsefer etmeye devam ediyorum. Selçuklu yapısı görülüyor. Sanki Hacı Bektaşi Veli yürüyor orada. Seyitgazi’yi ziyaret etmesi akabinde Bursa’da Orhan Gazi’ye çıkıyor ve beldenin imarını talep ediyor. Talebe binaen Orhan Gazi, bin adet Türkmen hanesini burada iskân ederek, beldenin gelişmesinin yolunu açıyor.”

“Külliye’nin, ovaya bakan ön bölümüne geliyorum. Çam ağaçlarından sakızlar süzülmüş. Ovaya bakıyorum: Sakarya’dan Metristepe’ye, Afyonkarahisar’dan İnönü’ye bir Malazgirt selamı şakıyor şimdi alev alev! Tekrar yüzümü çeviriyorum Külliye’ye. Veda eden güneş’in kızıllığı yakıyor duvarlarını. Yaktıkça doğuyor sanki yeniden. Bu kez El Hamra şad olup gülüyor! Hep bir ağızdan Mescid-i Aksa’ya selam duruyor.”

Kurşunlu’dan Hikâyeler

Mesut Doğan – İkinci Korku

“Hastanenin bodrum katında evi olmayan personellerin kaldığı bir odada, üzeri dikdörtgen şeklinde ince beyaz tüllerle çevrilmiş (cibinlik) tek katlı demir yatağı gören herkes bunun bir sünnet çocuğuna ait olduğunu zannederdi. Yatağın başucunda her zaman mutlaka birkaç elma ve portakal, pet bardaklarda su ve hazır yoğurt, kuruyemiş, peçete ve zaman zaman değişen görüntüler yer alırdı. Odadaki diğer yataklardan bir bakışta ayrılan bu yatak, oldukça düzenli ve temiz çarşaflıydı. Etrafın tertip ve düzeni, disiplinli ve hedefi olan birisini değil de daha çok tembellik ve rahatına düşkünlüğünü eleştirecek kişilerden kendisini korumak için bir sistemin arkasına onları sıkı sıkı saklamış birisini hatırlatırdı. Yatak sahibinin eşyaları yerli yerinde olduğu gibi düşünceleri de dağınıklığı ve kendini yoracak şeyleri sevmez, en kestirme kararlara yakın dururdu. Ama herkesin bu inceliği yakalaması kolay değildi.”

“Sabahları herkes uyanıp işine giderken o işten gelir ve tüllerle kaplı yatağına yorgunlukla uzanırdı. İnsanlarla konuşurken “siz giderken ben geliyordum” cümlesiyle bir üstünlük kurması belki de bundandı. Tüm gününü uykuda geçirir, bazı geceler nöbete kalıp sabaha dek çalışmasıyla Oblomov’dan ayrılırdı. Hiç kimse onun bu yaşam tarzını eleştirmez, aksine onda sayısız hikmet pırıltıları bulurlardı. Birçok çalışanın parayla nöbetini tutar ve sıkışanlara borç para verirdi.”

“Onu camide Galip Dede’nin yanında gördüğümde gözlerime inanamadım. “Evde huzur yok, çocuklar beni dinlemiyor, tanımıyor, orda canım sıkıldı hava almak için buraya geldim” dedi. “Sen buradan hiç gitmedin ki” dedim. Yüzüme baktı, gözleri doldu, bir şey söylemedi.”

Reyhan Yılmaz – Balkon

“Benim olmayan evin, yüzüme ayet gibi inen akşama açılan balkon kapısında, sadece bana ait bir hikâye yazmaya başlıyorum. Sana artık anlatamadığım her cümle vazgeçişimle kutsanıyor. İçmeyi unutup soğuttuğum bir fincan çay gibi unutmuyorum seni, hayır. Bir yarayı unutur gibi. Bir ağrıyı. Azıcık derin bir nefes alsam göğsüme batacak gibi duruyorsun orada, öyle. Almıyorum.

Komşu balkondan düşünceme sızan seslerde bir kadın var. Sesinde nikotin pusu. Gülerken arada öksürmeye başlıyor. Henüz yazdığım ve sadece bana ait olan o güzel hikâyede kadına bir paragraf ayırıyorum. Sesiniz ne hoş, diyorum. Benimki fazla pürüzsüz. Ruhu yok gibi. Sesinizin bir ruhu var, nolur kaybetmeyin diyorum. Elimde bir fincan çay var yine limonlu, içmekten vazgeçip sehpaya bırakıyorum.”

Kurşunlu’dan Şiirler

Asırlık bir virde durmuş,
Güvercin göğsü kubbeler.
Can sırrına mühür vurmuş,
Ağzı kilitli türbeler.

Misafiri hastır ama
Vârisleri taşa benzer,
Taşın bağrındaki yara
Gözden düşen yaşa benzer.

Bestami Yazgan

Çay içelim sevgilim, belki aydınlanır dünya

Belki döneriz içimize, belki içimiz bize

Belki bir rota çizer gözlerin

Belki çıkmaz sokak!

Biraz tütün tüketip küfür üretiriz biraz

Atış alırız sonra hedefe

Tüzel kişilikler kimliksiz

Çok uluslu şirketler kafes icat etti

Kuşlar için değil sadece

Biraz gidelim, biraz yakınlaşalım

Yosun tutmuş duvarlara yaslanalım

Biraz soluyalım çelimsiz kelimeleri

Sövmeyi yeniden tedrise edelim

Ağrı içelim kâfi dozda, giyinip fiyakalı dizeleri

Saat ayarlı bir aşkın ortasında
Cihat Barış

Kafkasya dağlarında çiçekler açtığıdır;

Damarlarımda dolaşan fikrin mecrasını bulması

Doludizgin bir tarih, cilalı taşa benzemez

Böylelikle genişler cevherin bütün varlığı

Kıyasa gelmeyen hücumlar geliştirdim

sessiz ve ihtişamlı bir gelecek kavgasında

Sağmış, solmuş yaka paça unutuluyor insan olmak

hazmını zorlaştıran bütünlüğü, parçalayıp yutarak..

Muhammed Burak Tunay

Kudret helvası ve bıldırcın

Kuruyan ağzımı musluğa

Daralan nefsimi asma yapraklarına daldırdım

Doktor bilmem ne bozukluğu demeden asırlar önce

Bir bozukluk olduğunu anlamıştım

Yine de ödüm kopuyor “neyin var?” demelerinden

Bütün imtihanlarımı cebimde sakladım.

Kudret helvası ve bıldırcın

Ve babamın başımda okuduğu diğer ayetlerden

Rahman ve Rahim olanın yalnız sen olduğunu anladım

Körkütük sevilmek için beklediğim bu yirmili yaşlarımda

Bütün ceplerimi önünde boşalttım

Beni yalnız sen sev Allah’ım.

Müyesse Ertuğrul

Yaşasın Türk Birliği!

Sözü, özü, duruşu olan bir dergi Genç Yürekler. Savunduğu davayı gür sedadan haykırıyor dergisinin her satırında. Genç yürekleri sınırsız bir coğrafyanın umut ışığı ile kuşatmayı hedefleyen bir umut var dergide. 10. sayısında da bir müjde gibi selamlıyor dünyayı; Yaşasın Türk Birliği!

Muhterem Şahin, Yaşasın Türk Milleti diyor Başyazı’da.

“Biz Türk milletine sahip çıkmayı, Türk milliyetçiliğini benimsemeyi ve onun uğrunda mücadeleyi, mücahadeyi böyle görüyoruz. Milliyetçilik fikriyatımızın özü, kökü, kaynağı; ilahidir, insanidir, ilmidir, ahlakidir. Yaşasın Türk Milleti!”

“Türk Dünyası; üç kıtaya yayılmış dilini, kültürünü, ülküsünü, varlık ve bekası için tüm emperyalistlere/sömürgecilere karşı dimdik duran alperen ruhlu, temiz milletin çocuklarının insanlık, ilim, hikmet, şeref, şan sevdasının adıdır. Onlar bulundukları topraklarda, Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarıyla, büyük ideallerin hayalleriyle, yarınlarını süsleyen yiğitlerin aşkıdır. Onlar her yerdeler: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Moğolistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs, Türkmeneli, Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Kırım, Yakutistan, Altay, Dağıstan, Gagavuzya, Hakasya, Kabardino-Balkarya, Karaçay-Çerkesya, Tuva, Doğu Türkistan, Üsküp, Batı Trakya, Arnavutluk, Kosova, Sancak, Bosna, Hırvatistan, Polonya, Bulgaristan, Belarus, Gökçay-Zangezur, Mesket-Ahıska, Acaristan, Dağıstan, Nogay, Kumuk, İnguş, Lezgi, Başkır, Talas, Karakurum, Tacik, Yakut, Saha Türkleri…”

Türk Dünyası Dosyası’ndan…

Ömer Cihad Kaya-Türk Dünyası Neyimiz Olur?

“Tarihin önümüze koyduğu olayları iyice analiz edersek, söylemek gerekir ki; günümüzde bazı güç ve odaklar, Türk dünyası kavramına karşı ciddi operasyonlar yürütüyor. Türkistan’ın, dünya olma vasfından çıkarıp yalnızca kültürel bir öge olarak kalması için ve hayaller düzeyinde yorumlanması için ve kavram düzeyinde kalarak gerçek dünyaya tatbik edilmemesi için ciddi bir propaganda yürütüyor. Elbette, siyasi arena, kültürel ve akademik hayat ve özellikle de medya bu operasyonunun önemli bir ayağı. Milletlerin, tarihteki yenilgilerden ders almamalarının, hataların tekerrürüne yol açtığını düşünüyorum. Bunun temelinde alt tabakadan yönetici sınıfa kadar siyasi tarihi bilmemek, bilse de bunlardan ders almamak olduğuna inanıyorum. Çünkü, çöküşü iyi analiz edersek, ancak o zaman geleceğe dönük bir projeksiyon ortaya koyabilir, ancak o zaman bir “dünya”dan bahsedebiliriz.”

Ali Onur Kaya - Batı Trakya’da Türk Varlığı

“Balkanlar ve Trakya’daki Türk varlığının oluşmasının Osmanlı Devleti’nin önemli komutanlarından biri olan Süleyman Paşa’nın komutasında yapılan akınlar vasıtasıyla başladığı ifade edilse de, yapılan araştırmalar sonucunda Balkanlardaki Türk varlığının 380 yılından itibaren Hunların Doğu Avrupa ve Balkanlara başlattığı akınlarla ortaya çıkmıştır.2 Nitekim Hun Hükümdarı Attila, I. Balkan (441- 442) ve II. Balkan (447) seferinde Belgrad, Niş, Sofya, Filibe, Preslav, Lüleburgaz ve Gelibolu’yu zapt ederek İstanbul’u kuşatmak için Athyra’ya (Büyükçekmece) kadar ulaşmıştır. Hunlarla Bizans arasında 1 Yusuf Hallaçoğlu - Halit Eren, “Batı Trakya”, DİA, C. 5, İstanbul 1992, s. 144. 2 Kemal H. Karpat, “Balkanlar”, DİA, C. 5, İstanbul 1992, s. 28. yapılan anlaşma sonucunda Hunların sınır şehri Niş’te ortak pazar kurulmasıyla da Türkler, Balkan Yarımadası’nda ticarî faaliyetlerle de başlamıştır.3 IV. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinden Türklerin Hun, Avar, Bulgar, Peçenek, Oğuz ve Kuman boyları Avrupa ve Balkanlara göç etmeye başlamış ve tam anlamıyla kitleler halinde yerleşip Balkanları yurt tutmaları VI. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür.”

Murat Aybirdi - Türk Dünyasının Kanayan Yarası: Doğu Türkistan

“Doğu Türkistan’da işgal ve soykırım tüm şiddetiyle devam etmekte ve Türk-İslam kimliğini bu zor şartlarda devam ettirmeye çalışan halk, Türk-İslam dünyasından ne yazık ki gerekli desteği görememektedir. Bu konudaki adımlar, o coğrafyadaki dramı dindirmeye yetmemektedir. İnsanca yaşama hakkı elinden alınan halk, tüm eziyetlere rağmen onurlu duruşundan ve Türk-İslam kimliğinden ödün vermemektedir. Vakit, birlik olma vaktidir. Doğu Türkistan’da Türklük, yok edilmeye çalışılıyor. Bilge Kağan, yüzyıllar öncesinden şöyle haykırıyor: “Yufka olanın delinmesi kolaydır.” Öyleyse tüm Türk dünyası Doğu Türkistan’ın derdiyle dertlenmeli ve birlik olmalı.”

Cengiz Aytmatov ve Beyaz Gemi

Semiha Dede, Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi romanını değerler eğitimi bağlamında ele almış. Gelenekler, değerler, köklerine bağlılık gibi birçok konuyu romandan örneklerle işliyor Dede.

“Mümin Dede, eserin dördüncü bölümünde Boynuzlu Maral Ana efsanesini anlatır. Efsaneye göre Kırgızların Buğu boyu beyaz renkli bir Geyik Ana’dan türemiştir. Yenisey boylarında yaşamakta olan Kırgızlar, bir gün ölen hakanlarını gömmek için nehrin kıyısında toplanırlar. Bu sırada düşman kabilelerden biri Kırgız halkına saldırır ve büyüklerinden izin almadan ormana giden bir kız ve erkek çocuktan başka kimseyi canlı kalmaz. Bu çocuklar düşmanların eline geçer. Topal Nineyi öldürüp Yenisey Nehrine atmasını ve onlardan kurtulmasını söylerler. Topal Nine, çocukları öldürecekken yanında Geyik Ana belirir. Geyik Ana, insanların onun iki yavrusunu öldürdüğünü ve bu çocukları evlat edinmek istediğini söyler.”

“Aytmatov, halk anlatıları yoluyla hem Orta Asya hem de Anadolu Türklüğünün geleneğini, göreneğini bugünkü okuyucuyla buluşturmuştur. Diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de hak, adalet, iyilik, saygı, sevgi, sorumluluk, vatanseverlik, dostluk, dürüstlük değerlerinin önemini vurgulamıştır. Dünyayı yaşanılır bir yer yapmanın ancak “çocuk” kendi ruhumuzu ve kalbimizi korumakla mümkün olduğunu göstermiştir. Değerler eğitimi yönüyle baktığımızda eserin öğretim programındaki değerleri yetkin bir şekilde verdiği görülmüştür.”

Gelin Olabilmek de Hüner

Keldihan Kereytova, aile olmak üzerine geleneksel değerlere yer verdiği yazısında gelin olmak üzerine düşüncelerini paylaşıyor. Gelin olarak bir ailenin içinde yer almanın inceliklerini kültürler arası bir köprü olarak görüp karşılaştırma yapma şansını da yakalıyoruz.

“Ailede gelin ile kaynana arasındaki ilişkilerin, birlikte çocuğu terbiyeleme, onu gelecek yaşama hazırlama, çevreye bakışını şekillendirme ile bağlantılı olduğunu iyi biliyoruz. Nogay’da “Uyada ne körse, uşkanda da sonı eter. (Yuvada ne görürse uçunca da onu yapar.)” gibi derin düşünceli sözler, işte aynı bu aile terbiyesiyle bağlantılı. Çocuk, evinde iyiyi, dengeliliği, yeteneği görerek büyürse yaşamda da o gerçeklikleri izliyor. Kötü, dengesiz ailede büyüyen çocuğun bahtı açık olur, demek zor. Yukarda belirttiğim düşünceleri kendi ailemizin yaşam biçimi modeliyle pekiştirmek istiyorum. Ben kendimi şanslıyım diye sayıyorum. Çünkü öz yaşamımı sevdiğim insanla birleştirip, Kereytler’in büyük, huzurlu, ağız birliği olan, insanları seven ailesine gelin oldum.”

“Ana-babası kayınlarıma dürüstlüğü, çalışkanlığı, öz modellerini öğretirlerdi. Hatırımda; kışta akşamları gençler evde büyük leğeni koyup, içine sıcak su döküp, çevresine oturup ayaklarını yıkarlardı. Sonra ayaklarından çıkardıkları çorapları, çizmeleri yıkayıp ocağın yanına dizerlerdi. Nasıl da biri birine bırakmadan yıkarlardı onlar, benim çizmelerimi! Okulda okuyan gençlerimizin ev ödevlerini kontrol eder, anlamadıklarını anlatırdım.”

Genç Yürekler’den Şiirler

Soyumun kokusu eser serinden

Güneşi batmayan şehir Türkistan

El açıp öpseydim eşiklerinden

Cennete fışkıran nehir Türkistan

Firdevs’i, Rudeki ünlü Farabi

Kadizade, Rumi, İbn-i Arabî

Yusuf Has Hacip’i renk renk türabi

Sonsuza hülyâlı şiir Türkistan

Evlad-ı Resulün Pir-i Türkistan

Kusam bin Abbas’ın nuru Türkistan

Divan-ı Lugati’n yeri Türkistan

Semerkand kokulu şâir Türkistan

Ömer Ekinci Micingirt

Ben Kerkük’üm, Çanakkale

Oğuzlardan gelmişem

Sırtıma kültür hazinemi almışam

Yetmez mi bugüne kadar

Dilimle, şiirimle, müziğimle

Horyatımla ayakta kalmışam

Ben Kerkük’üm, Çanakkale

Daldalanmışım bir kırık dala

Ben Kerkük’üm, Çanakkale

Derdime derd çatırı

Senin için ne güneşler batırı

Şehidim sende yatırı

Kalbim her an senin için atırı

Ben Kerkük’üm, Çanakkale

Şemsettin Küzeci

Ezelden ebede aşka bağlayan

Toprak olur toprak, Ay Yıldızım hey

Kutlu yola çıkıp Türkçe çağlayan

Irmak olur ırmak, Ay Yıldızım hey

Mevlânâ sırdaşın, Yunus dildaşın

Aşk alevi yakar Hacı Bektaş’ın

Sazının telinde Neşet Ertaş’ın

Bozlak olur bozlak, Ay Yıldızım hey

Âşık güler yüzlü, yâr tatlı dilli

Çaylar tavşankanı, renginden belli

Karadeniz’imde bir ince belli

Bardak olur bardak, Ay Yıldızım hey

Özgür Çoban

Şehir ve Kültür 100. Sayı

Şehir ve Kültür dergisi, istikrarlı yolculuğunda 100. Sayısına ulaştı. Yüzüncü sayı önemlidir bir dergi için. Ara vermeden, her sayı aynı coşku ve heyecanla gönüllere girmenin bir göstergesi bu başarı. Mehmet Kamil Berse başta olmak üzere dergiye emeği geçen herkesi canı gönülden kutluyorum.

100. sayıyı dair kaleme alınan yazılardan…

H. Ömer Özden - Şehir Ve Kültür Dergisi 100. Sayıya Ulaştı

“Şehir ve Kültür Dergisi, kanaatimce önemli yazılar yayımlayan önemli bir dergi. Hem Türk kültürünün, hem şehir kültürünün, hem de Türk’ün izlerinin bulunduğu tüm ülke ve şehirlerin yer aldığı adıyla özdeşleşmiş bir dergi. Dergi çıkarmanın zor olduğu bir zamanda her ay yayımlanmak, bir dergi için üstün başarı sayılmalıdır. Şehir ve Kültür, Mehmet Kâmil Berse Bey’in üstün gayretleriyle bu zorluğun üstesinden gelmeyi başarabilen bir dergi. Bu bakımdan kendilerini tebrik ve takdir ediyorum.”

Mehmet Kamil Berse - Şehir Ve Kültür’de Yüzde Yüz

“Gençlerimiz ansiklopedi duyarlılığı ile sarılıyor dergi sayılarımıza… Anavatanımız, ak topraklarımız Anadolu ve Trakya şehirlerimizi ilmek ilmek dokuyarak, coğrafyası ile iklimi, mimarisi ile bitkileri yemekleri ile yaşanmış hayatları ve yaşayan birikimleri ile eserleri ile takdim ediyoruz. Toprağın üstüde altıda bizim kültürümüzü taşıyanlarımız olduğu bilinci ile ayırt etmeksizin paylaşıyoruz… Karacaahmet’ten Ahlat’a, Meriç’ten Aras’a, Toroslardan Ilgaz’a, Süleymaniye’den Hacı Bayram’a, Bezmialem’den, Numuneye her coğrafi birim ve her içtimai kurumu önünüze serdik 100 ay boyunca.”

“Şehir ve Kültür dergimiz; Dersaadet Kültür Platformu derneğimizin bir yayın organıdır… Dergimizi daha kurumsal hale getirerek sorumluluğu paylaşmak ve bir vakıf hüviyetinde hayatiyetini sonsuza kadar devam ettirmesini arzu ediyoruz inşallah, başarabilirsek mutluluk duyacağız.”

Necla Dursun – 100. Sayı Atlası

“Şehir ve Kültür Dergimizin okumakta olduğunuz sayısının kapağının üst sağ köşesine bakıldığında “Sayı: 100” ifadesi görülür. Bu belirteç, tıpkı kontrol kesim levhasında olduğu gibi anlam barındırmaktadır. Hem de çokça… Halbuki yüz rakamı bazılarına göre; birine karşı kusurlu olduğu için ya da daha önce kendisinden birçok kez dilekte bulunduğundan artık ondan yeni bir şey istemeye utanmak anlamına gelerek; “yüzüm tutmuyor” cümlesine öğe olmaktadır. Bazıları için; gereksinim duyulan bir şeye özlem duymayı tarif ederek "tarlalar yağmur yüzü görmedi" denilir. Bazılarına göreyse; dayanamamak anlamına gelerek "Türk kahvesine hiç yüzüm yoktur" ifadesinde kendisine yer bulur.

“Her ay büyük bir çabayla meydana getirilerek okura ulaşan dergimizin yeni sayıları biz yazarlarına önce elektronik ortamda PDF olarak gelir. Mailde; derginin elektronik halinin yani PDF ‘sinin yanında çok değerli Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet Kamil Berse’nin hassas ve kucaklayıcı üslubunu arar gözlerimiz. Elektronik postanın takdim metni noktasına virgülüne okunasıdır; “Dergicilik böyle bir sevdanın ürünüdür. Her sayıda daha az hata ile çıkmak ideal olandır. Sizlerin övgüleri ve beğenileri bu işi başardığımızın göstergesidir. Selam sevgi ve muhabbetlerimle. Hoşça bakın zatınıza.” İşte bu satırlar eşliğinde çeviririz yeni sayının sayfalarını.”

Geçmişle Bugünü Kucaklayan Rüya Şehir: Antalya

M. Nihat Malkoç, Antalya’yı anlatıyor yazısında. Geçmiş, günümüz, turizm, şehrin dinamik yapısı ve daha birçok ayrıntı var yazıda Antalya’ya dair. Karadenizli bir yazardan Akdeniz yazısı okumak da ayrı bir keyif.

“Yüzünü (Ak)denize, sırtını Beydağları’na dönmüş büyülü bir masaldan uyanmış peridir Antalya. Dalgalar kıyıları döverken, rüzgâr tarar Akdeniz’in lüle lüle saçlarını…Hayat hep dinamiktir Akdeniz’in gözbebeği Antalya’da. Gün dipdiri yirmi dört saattir bu sevda ve muhabbet şehrinde… Bu şehir hep iri ve diridir zaman koridorunda. Bir yanı uyusa öbür yanı uyanıktır. Zamana direnen ve vakti kuşatandır deniz gözlü şehir. Bir şehri yaşanılır kılan her ne varsa burada fazlasıyla mevcuttur. Sılanın bile özlemini duymazsınız bu müşfik topraklarda. Zira hiç kimse bu şehrin gurbet olduğunu söyleyemez; gurbet olsaydı dünyadan ve ülkemizden bu kadar insan keyfi olarak buraya akmazdı.”

“Antalya, turizm potansiyelinin büyüklüğüyle ülkemizde bacasız sanayinin merkezi sayılır. Bu şehrin fabrika bacalarından değil, otel bacalarından kalkınmaya dair umutlar yükselmektedir. Şehrin turizm arterleri her geçen gün ülkemize adeta döviz basmaktadır.”

Türkçenin Şairleri

Erbay Kücet, TYB’nin gelenekselleşen Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenlerinin 30. yılında Bursa’da yapılan şölene dair izlenimlerini anlatmış. Ben Bursa’daki programa katılamadım ama programın Konya bölümüne iştirak ettim. Türkçenin gür sesinin dünya coğrafyasındaki en güzel örneklerini bir dost ikliminde yaşıyor şairler ve şiir dostları.

“Taşkent’ten, Almatı’dan, Bakü’den, Tebriz’den, Üsküp’ten, Lefkoşe’den, Londra’dan, Kazan’dan, Bişkek’ten, Aşkabat’tan ve ülkemizin farklı bölgelerinden gelen şair ve şiir severlerle buluşma adresimiz de aynı yerdi.”

"Uluslararası Şiir Şölenlerine şimdiye kadar 700’ün üzerinde şairin birbirleriyle duygu ve gönül köprüleri kurduğunu belirten şölen dâimi heyet başkanı D. Mehmet Doğan’ın çabalarını yakından bildiğimizi belirtmeliyim. Her biri sanat eseri olan “iştirak beratları” şölenin klasiğidir. Şölen ardından emek ve titizlikle hazırlanan Şiir Güldestelerini de unutmadık.”

“30 yıl boyunca ‘her veda bir başlangıç’ olan Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenlerinde edebiyatımızda önemli yerleri olan Mevlâna, Yunus Emre, Fuzulî, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bahtiyar Vahapzade, Ziya Paşa, Sezai Karakoç, Cengiz Aytmatov, Abay, Ahmet Yesevî, Genceli Nizamî, Abdülhak Hamid Tarhan, Yahya Kemal Bayatlı, Hüseyin Cavid, Ahmet Haşim, Gazi Bora Giray adına Ödüller Verildi.”

Şehir Kültüründe Edebiyat

Şehre değer katan edebiyattan bahisler açıyor Muhsin İlyas Subaşı. Adı şehriyle anılan, bir şehrin değeri olmuş şairler geçidini izliyoruz yazıda.

“Şehir kültürleri dile getirilirken verilen ilk övücü örnek şair ve yazarlarıdır. Bizim kültür tarihimize bakın, Mevlana’dan söz edilirken aidiyet şemsiyesini çok daha geniş tutar ve ‘Celaleddin’i Rumi’ deriz. Ahmet Yesevi,’ Yesi’ şehrinde doğduğu için bu lakabı almıştır. Farabi de bugünkü Kazakistan topraklarında bulunan ‘Farab’ şehrinde doğduğu için bu adla anılmaktadır. ‘Kaşgarlı Mahmut’, Kaşgar şehrinin yetiştirdiği ilk Türk Dilbilimcisidir. Osmanlı medrese sisteminin kurucusu ve ilk Başmüderrisi olan Davud-u Kayseri’de bu şehrin yetiştirdiği müstesna bir ilam adamı olduğu için şehriyle tanınmıştır. Bayezid-i Bistami, ‘Bistam’ şehrinde doğduğu için, Zinnuni Mısri, ‘Mısır’da doğduğu için, künyelerinde bu aidiyet unvanlarını kıllanmışlardır. Bu isimleri çoğaltabiliriz.”

“Buradan şu noktaya gelebiliriz: Şehir bir yaşama üslubu oluştururken bunun estetik değerlerini tayin eden yukarıda sözünü ettiğimiz isimler yanında aktif olarak edebiyat eseri üreten şair ve yazarların da çok büyük payı vardır. Bir şehrin cazibesini yaşanan mekân hevesine çeken şairlerin mısralarındaki şehir büyüsünü görmemek mümkün mü? Romanlarımız, hikâyelerimiz, şiirlerimiz; bütünüyle edebiyat malzemelerin hemen tamamına yakını şehirde üretilir, şehirliye takdim edilir ve şehri anlatır. Dolayısıyla şehir kültüründe edebiyat medeniyettir!”

Güzel İnsanları Kadar Vardır, Şehirler

Fahri Tuna, şehirleri bu kez edebiyatçıları ile ele almış. Şehre cümleleriyle renk katan, değer katan isimler arzı ednan ediyor yazıda.

“Yıllar içerisinde benim geliştirdiğim bir anket var benim: - Türkiye’de kaç il var? - 81. - Birini esas alalım. Mesela Adana’yı. Sıfır bir, ya. Adana denilince, akla, yaşayan veya ölmüş, kim geliyor mesela? Sayalım mı? - Futbolun imparatoru Fatih Terim, bir.- Sanayinin imparatoru Sakıp Sabancı, iki. - Arabesk müziğin imparatoru Ferdi Tayfur, üç. - Şarkıcı Murat Kekilli, dört.- Türk edebiyatının büyük romancısı Yaşar Kemal, beş. - Uzlaştık mı? - Uzlaştık. - Gelin hep birlikte üçe düşürelim: Fatih Terim, Sakıp Sabancı, Yaşar Kemal. - İkiye düşürelim: Fatih Terim, Yaşar Kemal. - Teke düşürelim: Yaşar Kemal. Evet; ne futbolun imparatoru kaldı geriye, ne sanayinin imparatoru kaldı, ne arabeskin. Kim kaldı? Bir romancı, bir yazar.”

“Sözün özü: Şehirler, yaşayanları ile güzel. Şehirler, iyi insanları ile güzel. Ve şehirlerin gerçek sahipleri, o iyi kalpli, güzel insanlar hâlâ yaşıyor. Şehirleri onlar yaşatıyor. O güzel insanlar varsa şehirler ayakta. Yoksa taş yığınından ibaret kalacak şehirlerimiz. Veya içi boş, ruhsuz, mütekebbir gökdelenlerden. Kıyamete kadar da yaşayacak şehirlerimiz, biliniz. Çünkü içinde iyiler var, ihsan var, edebiyat var. Güzel insanları kadar vardır, şehirlerimiz. Hep de var olacaklar, inanıyoruz.”

Somut Olmayan Kültürel Miraslarımız

Mehmet Mazak, somut olmayan kültürel mirasımız hakkında yazmış. Bir milleti köklerine bağlayan, ruhunu diri tutan, öz varlığının yaşadığı hissettiren ebedi bir miras bu. Yaşamak ve yaşatmak bu topraklarda yaşayan herkesin görevi olmalı. Kültür yaşadıkça bir millet köklerini en derinlere kadar salabilir. Mazak, örnekler eşliğinde bu miraslarımızın yaşaması için yapılması gerekenleri de sıralıyor yazıda.

“Bir şehri, şehir yapan unsurlar vardır. Şehre kimliğini kazandıran kültürel ögeler vardır. Şehrin belleğindeki sesleri, tınıları, tatları, mekanları canlı tutan nesilden nesile aktarılarak gelen değerler silsilesi vardır. Bir şehrin görünen, elle tutulan, dokunulan unsurlarına somut olan kültürel mirasımız deriz. Bir de somut olmayan ancak bir şehrin bir ülkenin çok özel kültürel değerleri vardır işte bunlara somut olmayan kültürel miraslarımız olarak adlandırırız.”

“Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması, kültürel unsurun yaşayabilirliğini güvence altına almakla sağlanır. Somut Olmayan Kültürel Miras hangi alanlarda ve nelerden oluşur?....Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar bulunur. Bunları şöyle sıralayabiliriz; Efsane-Menkıbe Geleneği, Atasözü Geleneği, Aşık Şiiri: Kamberlik Geleneği, Bilmece Geleneği, Masal Geleneği, Mâni Geleneği, Şive ve Ağızlar olarak belirtebiliriz.”

“Ülkemizdeki her şehrin, her kasabanın çok değerli kayıt altına alınmamış somut olmayan kültürel mirasları bulunmaktadır. Şehirlerimizde ve kasabalarımızda yaşayan kültür insanlarının çevresindeki önemli somut olmayan kültürel mirasları tesbit ederek illerimde bulunan Kültür ve Turizm İl Müdürlükleri bünyesindeki il tesbit kurulları marifetiyle Bakanlığa gönderilerek öncelikle il envanterine aldırmalı, sonra ulusal envantere aldırılmalıdır. Konya yöresinde üç ayların başlangıcı olan Recep ayının il Perşembe’sini Cuma’ya bağlayan gecede ve Regaib Kandili sabahı çocuklar tarafından yapılan “Şivlilik” etkinliği somut olmayan kültürel mirasımıza kaydettirilecek bir unsurdur.”

Erzurum Murat Paşa Camii

İsmail Bingöl, sadece Erzurum Murat Paşa Camii’ni anlatmıyor yazısında. Bir şehri hissederek yaşamanın püf noktalarını da anlatıyor. Şehirle gönül birliği kurmanın incelikleri var yazıda.

“Bir şehirde yaşamak, sadece “yaşamak” ya da öylesine yaşamak gibi kalmamalıdır. Şehri keşfetmek (tarihiyle, kültüyle, sanatıyla vs.) hayatınıza renk katar, çeşitlendirir, biçimlendirir, yaşadığınızı, bir şehrin size uzattıklarını, size yansıttıklarını paylaştığınızı görürsünüz. Ona doğru attığınız her adımda, o da size doğru gelir ve her adımda yeni bir parçasını uzatır, yeni bir parçasını görmenize izin verir, yeni bir noktasını keşfetmenizi sağlar.”

“1572 yılında II. Selim zamanı vezirlerinden Kuyucu Murat Paşa (Bazı tarih araştırmacıları sadece Murat Paşa deyip, bunun başka bir paşa olduğunu iddia etseler de sonuç yine değişmez. Eser ortadadır.) tarafından külliye (cami, hamam ve medrese) olarak yaptırılan eserin, arka tarafındaki hazirenin etrafı da açılarak, duvarları yapılmış, mezarların görüntüsü ortaya çıkmış. İsimsiz, namsız, nişansız birçok insanın ebedî uykularını uyuduğu bu, kitabeli, kitabesiz, kimi yan yatmış, kimi dik duran mezarlar, şehir içindekiler taşınırken, diğerleri gibi bir yıkımdan, burada bulunmaları sebebine kurtulmuşlar herhalde... Yoksa onların da diğerlerinin akıbetine uğramamaları işten bile değildi. Öyle ki, uzmanların söylediğine göre Erzurum’da küçüklü büyüklü kırk kadar mezarlık vardır o tarihlerde ve bunlardan bazıları küçük kümbet tipi mezarlara sahiptir. Onlar da diğerleriyle birlikte yerle bir edilmiştir. Otuzlu yıllarda yapılan bu yıkımı rahatlıkla hatırlayan Kızılay eski başkanı rahmetli Mithat Turgutcan, bu mezarlara “şâmi” mezar diyor.”

Yolumuz Hacıbektaş’a Düştü

Hacı Bektaş Dergâhı’nı anlatıyor Muhsin Karabay. Hacı Bektaş’taki izlenimlerini büyük bir heyecan ve coşkuyla bizlerle paylaşıyor Atabay.

“Hacıbektaş’a varıp bir otele yerleştikten sonra büyük bir sabırsızlıkla hemen şehri keşfe çıktık. Şehir küçük bir Anadolu kasabası büyüklüğünde olduğundan şehir içindeki turumuz pek uzun sürmedi ve kendimizi bir anda Hacı Bektaş Müzesi’nin önünde buluverdik. Hacı Bektaş Veli Müzesi olarak düzenlenmiş olan Hacı Bektâş-ı Velî Dergâhı tam bir külliye şeklinde inşa edilmiştir. Müze/ Dergâh’ın girişinde, birinci avluda 1902 yılında sadrazam Halil Paşa'nın eşi Fatma Nuriye Hanım tarafından vakfedilen Üçler Çeşmesi bulunmaktadır. Çeşme Nevşehirli Mustafa Vasfi tarafından inşa edilmiş olup üç tane birbirine paralel pirinç kurnası vardır. Çeşmenin alınlığının ortasında on iki dilimli Bektaşî tacı (Hüseynî taç) yer almaktadır. Orijinal olan kitabesinin göbeğinde ise Mühr-i Süleyman motifi bulunmaktadır. Dergâh/Müzenin Üçler Kapısı’ndan girince sağda bulunan H.1270-M.1853 tarihli Çeşme ise; 1853 yılında Mısır prenseslerinden Kara Fatma Sultan’ın gönderdiği mermer bir aslan heykeli çeşmeye yerleştirildikten sonra Aslanlı Çeşme olarak anılmaya başlamıştır.”

“Çilehane’de bulunan Delikli Taş adını taşıyan büyük bir kaya ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir. Zira kayanın bir tarafından girilerek ortasında bulunan ve bir insanın ancak sığabileceği genişlikteki kayadan çıkabilme becerisini gösterenlerin günâhsız, Allah’ın sevgili kulları olduklarına dair halk arasında hoş yorumlamalar yapılmaktadır.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 3 hafta Önce

EyvAllah aziz kardeşim..yüreğine sağlık..selamlar..dualarımla..

banner19

banner36