Kasım 2021 dergilerine genel bir bakış-1

Kime Sığınsak; Hiç Kimse

İlk günkü gibi denir ya içindeki heyecanını kaybetmeyenler için; Yolcu dergisi de öyle. Her çıkışı ilk günkü heyecan tufanını oluşturuyor. Kapağıyla, yüreklere mıh gibi çakılan sözleri ile Yolcu, bildiğimiz gibi, ilk günkü gibi. “Kime sığınsak hiç kimse” sözü bile derginin ruhunu dipdiri turan bir ses olarak çınlayıp duruyor sessizliğe bürünen dünyanın göğünde. Yol varsa Yolcu da var şükür.

Ömer İdris Akdin’in Seyir Defterinden

“Bencilliği size kim öğretti? Dünyanın dört bir yanından bu topraklara sığınan insanlara karşı takındığınız kibrin sizi ne hale getireceğini göremiyor musunuz? Anlayamıyor musunuz belki Allah onların rızkını sizin aracılığınızla verecek ve bu hayatınıza hayal edemeyeceğiniz bir bereket katacak. Allah’ın sizi muhatap almasını önemsemiyor musunuz? Açgözlülükten kaynaklanan korkularınızın sizi içten içe çürütebileceğini fark edemiyor musunuz?

Hayatı ve ölümü elinde tutan Allah’ın insanları ne zamandan beri kinin ve ihtirasın kulları haline geldi?

Anımsıyorum, Hz. Muhammed acılı ve zor günlerinde Taif isimli bir beldeye sığınmaya çalışmıştı. Kibirle kalpleri katılaşanlar çocuklarına taşlattılar O’nu. Yine anımsıyorum, uzun bir yolculuğun sonunda Hz. Muhammed’e küçük bir kasaba kucağını açmıştı. Küçüktü, sıradan bir yerdi; adı Yesrib’di. Dün, bugün ve tüm zamanlarda ismi insanlığın aklına kazındı: Medine. Sığınak arayan o yolculuk öyle etkili oldu ki Müslümanlar takvimlerini bu olayla başlattı. Ve yeryüzünde iyiliği, vefayı, tevazuyu çoğalttılar. Cömertçe, mertçe, insanca.”

Mustafa Everdi’den Afganistan’a Dair

Dünyayı ne kadar çok ilgilendirse de bizim için ana meselelerden biridir Afganistan’da yaşananlar. O kadar bağımız var ki o topraklarla aramızdaki bağın kopması mümkün değil. Mustafa Everdi, Afganistan’a dair yazmış. Olan biteni hepimizin baktığı yerden ve içimizin sesiyle temaşa ediyor.

“Bütünlükten yoksun parçalanmış bir gerçeklikten dünyaya bakan insanlar, Afganistan’daki sorunun İslam’ın ve doğunun trajedisi diye takdim ediyorlar. ‘Dostun gül cemali cennettir bana’ diyen hiçbir insan sıcaklığı kalmadı dünyada. Her şey tek bir kimliğe sabitlendi, gerçekliğe sığmayan bir dağılma içinde. Afganistan bu dağılmanın her yönüne işaret eden bir laboratuar sanki.”

“Dünyada büyük hikâyelerin sonuna gelindiği ilan edildiğinden beri, insanlığın inanacağı, güveneceği, umut bağlayacağı bir ‘kahraman’ ‘üsthikaye’ yok artık. Medeniyet insanlığın ortak hikâyelere inanması üzerine kuruludur. Y. Emre gibi ‘en alttakini çekince’ içine düştüğümüz; kulakları sağır eden gürültü, göz gözü görmeyen toz duman. Kör döğüşle sığlaşan insanlar, kimlikler, zihinler, anlayış ve bakışlar… Herkesle görüşüyoruz dost değiliz, savaşıyoruz düşman değiliz.”

“Hikâyeler ortak iken insanlar farklıydı. Bugün bütün dünya aynılaştı. Birbirimize benzedikçe izlerimize kaleşnikofla şarjör boşaltıyoruz. Ne kadar benzeşirsek o kadar ayrı yollardayız.

Geçmiş değerler aşındı. Yeni değerler de ortak bir hikâyeye dönüşmedi henüz. Bu nedenle parçaya bakıp bütün hakkında hüküm vermeye çalışıyoruz.”

Zamansızlığın Aynasında Bir Göl Gezintisi

Hayrettin Orhanoğlu, bizleri şairlerle bu kez göl sefasına davet ediyor. Şiirlere konuk olan göllerin izini sürüyoruz. Hafif serinlik çokça huzur…

“Tabiat, hareket ve dolayısıyla değişme ritüeli üzerine kuruludur. Oysa göl gibi kimi tabiat unsurları, bu değişmeyi olanca yavaşlığıyla yaşadığından dolayı bu hareketliliği pek yansıtamazlar. Bu da insanı onlarda bir değişmezlik vurgusunun varlığına işaret eder. Dağ, olduğu yerdedir ve mevsimsel değişkenliğinin dışında kendine ait değişmeyi yansıtmamakta kararlıdır. Göl de ağaçların etrafını kuşatıp örttüğü bu vadide dostluğuna karşılık vermek istercesine yağmurun yağmadığı zamanlarda onların yardımına hazırdır.”

“Gölün durağanlığı, kişileştirme yoluyla insana da aktarılır. Baba ve devlet imgelerine kötümser bakan Ece Ayhan, şiirlerinde bu imgelerin yanına hep içe dönük, suskun, sancılı bir çocuk eklemekten de geri durmaz. Bin yılları katran ağaçları altında/ akdeniz dudaklı penceresiz sancılı bir çocuk/ babasını bir göl olarak hatırlıyor/ avuçlarında kuzeyden yosun balıklı bir göl (Okarina) Mezarya da hücre, penceresiz bir evle temsil edilirken penceresiz bir çocuk, bütün çocukluk süreçlerinden yoksunluk olarak algılanır. Baba ise göl imgesiyle tanımlanır.”

“Göldeki geçmiş vurgusuyla kozmosu hayal etmek, düşlemenin en doğal sonucudur. Göl ve geçmişle elde edilen imge evreni Lale Müldür’de belirleyici bir yöne, geçmişi düşlemlerle elde etmeye doğru evrilir. Anılar da öyle, bir gölün kıyısından geçip gidiyorsun da sanki/ dokunulmuyor bile gölün sessizliğine/ göl anlamaz sessiz geçişleri, onun olmayan sesleri. (Flemenk Ülkelerine Bir Kanal). 8 Geçmiş, göl gibi sessizdir. Sanki kimseye ait değilmiş gibi etrafındaki her şeyden uzaktadır. Nasıl ki göl atılan taşa yalnızca belirli bir süre tepki veriyorsa geçmiş de hiçbir şey olmamış gibi bilinci kendine çeker.”

Dünün Günleri

Selçuk Küpçük tuttuğu günlükleri paylaşmaya başladı. Malumdur ki klâsik bir günlük okumayacağız. Küpçük bizlere yaşadıkları ile birlikte dönemin her türlü gelişmesini, yaşananlarını da satır aralarında verecek. Arşivlik bir günlükle karşı karşıyayız. Elbette bu günlüklerin kitaplaşmasını da merakla bekleyeceğiz.

“9 Kasım 1991 tarihinden itibaren günlük tutuyorum. İlk ajanda bitip ikincisine geçtikten bir müddet sonra küçük kâğıt parçalarına yazıp defterin aralarına sıkıştırmakla yetindim. Zaten 2000’li yıllarda giderek seyrekleşti günlükler ve son 10 yıldır neredeyse tamamıyla gördüğüm, görmeyi sürdürdüğüm ve kahramanı hiç değişmeyen rüyalarımı not etmekle yetindim. Belki bütün bu günlükler sadece bu rüyaya varmak için yazıldı, bilemiyorum. Hayatın kendisine dair başka bir şey yazmanın fazlalık olduğu fikri de olabilir belki. Nihayetinde buraya geldik işte. 30’lu ve 40’lı yaşlarım bir rüyayı görmekle yetindi.”

“24 Kasım 1991/ Ankara Geçen gün Bekir geldi yanıma. “Neden benimle konuşmuyorsun, selam vermiyorsun?” gibi laflar etti. “Kimse ile dargın kalarak mezun olmak istemiyorum” sözüne duygulandım. Bugün koro çalışmam sırasında Mustafa geldi okula. Yanında başka bir arkadaşıyla. Biraz saz çalışmamızı dinledi. Sonra Mustafa’ya O’nun bana gelmem için verdiği çay biletini uzattım. İçimde o ortama girmeye dair hiçbir heyecan ve istek yok.”

“13 Aralık 1991/ Ankara Kar yağmaya başladı. Güzel. Kar, çocukluğumdaki mutlu günlerimi hatırlatır bana. Okullar tatil olunca kızak yapar ya da altımıza naylon alır kayardık. İsmet’in av tüfeği vardı. Av benim işim değil gerçi. Hiç ilgi duymadım. Ama yine de İsmet ile yaprakları düşünce yapayalnız kalan fındık dallarının arasında karlara bata çıka dolaşmak müthişti.”

4-4-2-3-5-2-4-3-3

Bir matematik işleminden bahsetmiyoruz, taktik veriyoruz burada. Hocamız Nadir Aşçı. Futbolu şiir gibi yorumlayan hoca… Onun taktiklerine biraz olsa kulak veren çıksa işler düzelecek de herkes kendi havasında. Biz Aşçı’yı dinlemeye ve takip etmeye devam ediyoruz.

“Böyle bir başlık mı olur? Kimlik numarası gibi ya da bir telefon numarası gibi… Futbola dair yazıyorsanız olur. Rakamları üçerli gruplara ayırdığınız zaman her şey ortaya çıkıyor zaten. 4- 4-2 veya 3-5-2 ya da 4-3-3… En çok bildiğimiz taktiksel dizilimler. Hani çoğu zaman, futbolun teknik taktik evresinden hiç anlamasalar da bazı futbolseverlerin kendi takımlarının hocalarına ekran başından en çok sufle verdiği mevzu… Hoca çevir şu takımı 4-4-2’den 3-5-2’ye. Bildiğimiz en eski taktik dizilimi 4-4-2… İngiliz menşeili… Bu dizilim öyle yer etti ki hafızamızda, İngilizler ve 4-4-2 deyince hep bir tuhaf oluyoruz. Dörtlü savunma, dörtlü orta saha ve çift forvet. 4- 4-2’nin havasını söndüren, onun pabucunu dama atan sitem de 3-5-2… Doksanlarla birlikte futbol hayatında yerini sağlamlaştıran ve seksenlerin 4- 4-2’sinin hükümranlığına son veren sistem.”

“Değişen ve dönüşen futbolu en rahat bu taktik değişiklik üzerinden okuyabileceğimizi düşünüyorum. Bir de buna yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir hususvar. Yeri gelmişken onu da söylemek gereği hissediyorum. Forma numaralarındaki değişiklik meselesi… Yıllar boyunca sahada 1’den 11’e kadar, yedek kulübesinde 12’den 18’e kadar bir intizam içinde sıralanan forma numaralarında dikkat çeken husus, her mevkinin bir numarası olmasıydı biliyorsunuz.”

“Futbolu ya da oyunu rakamlar değil futbolcuların kendileri oynuyor. Ben buna inanmaya devam edeceğim. O yüzden, yukarıda saymaya çalıştığım istatistiklerin hiçbirine bakmadan, kendi gözlemlerimle, elimde bir rakam olmadan oyunu okuma özelliğimi muhafaza etmeye gayret edeceğim. Türk futbolu adına üç defa… Söz… Söz… Söz…”

Abd Yenildi Çünkü Kazanamadı

Bülent Tokgöz ile yapılan bir söyleşi var Yolcu’da. Sorular Naman Bakaç’tan. Bülent Tokgöz, Afganistan izlenimlerini şahit oldukları ve yaptığı görüşmeler eşliğinde anlatıyor.

“Bir tek havalimanına binlerce insanın yığılmasına engel olacak düzenekleri dahi kuramadı, işletemediler. Laf dinletemedikleri kalabalıkları öldürerek pistleri temizlemek zorunda kaldılar. Apaçi helikopterlerinden insanların üzerine ateş açtılar. Nihayet DAİŞ kaosu bir mahşer provasına çevirmeye kalktığında canlı bombadan sonra paniğe kapılıp onlarca namlu Afganların üstüne ölüm kustu. Dünya liderliği iddiasının surlarında gedik açılmadı, iskambil kâğıdı gibi devrildi o imaj. Uçaktan düşerek can veren insanları tişörtlere basıp piyasanın bir parçası haline getirdiklerinde medeniyet namına söyleyecek bir sözleri olmadığını da ikrar etmiş oldular. Öte yandan bir süper güç, Afganistan gibi bir ülkeyi rakip süper güce altın tepside armağan eder mi? Bunun varsa bir rasyonalitesi oldukça garip bir şey olsa gerektir. Sovyetler Afganistan’dan çekildikten kısa bir zaman sonra kaşla göz arasında yıkılıp gitti. Amerikan imparatorluğu yapısı gereği böyle bir yıkıma maruz kalmayacak olsa bile Afganistan ricatı onun için de bir milat olacak. ABD için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

“Geldim geleli Peştuluk bahsini açıyorum, Taliban yetkililerinden en klasik Peştu olanlar dahi son derece ihtiyatlı biçimde Peştu kavramından uzak duruyorlar. Bu net ve bilinçli bir tercih. Kendilerini Peştuların değil tüm Afgan halkının meşru temsilcisi olarak görüyorlar. Afgan vurgusu o kadar bariz ki bir Peştu olsam bunu endişeyle karşılayabilirdim. Taliban Afgan kimliğinin yaygınlaşması adına elinden geleniyapmaya hazır görünüyor. Bu da onu yeni bir ulus-devlet modeline mahkûm edecek başka bir serüvenin hızlandırıcısı olacağa benziyor.”

“En büyük tehlike tanınmama. Tanınma gerçekleşmezse yatırımlar gelmezse, yardımlar gelmezse ülkenin çöküşü akıl almaz boyutlara varacak, bu da Taliban’ı radikalleştirecek, radikalleri güçlendirecektir. El-Kaide’yi, DAİŞ’i aratmayacak yan kollara ayrılıp intikama yönelebilirler ki belki birilerinin istediği de budur. Taliban’ın en büyük imkânı, savaşla sınanmış ve pişmiş güçlü kadro yapısı.”

“Kadın hakları konusundaki yaklaşımı hiç de batı medyasındaki sunulduğu gibi tek biçimli değil. İçlerinde tüm İslamcıların, insanlığın oturup konuşabileceği son derece açık fikirli çok sayıda seçkin kadrosu var. Yalnız bırakılmamalı bu insanlar. Ben propagandadan da lafazanlıktan da tiksinen biriyim.

Derdim Afgan halkının felahı. Tüm diğer konular benim için bir detay. Taliban bu detayların en büyüğü. Onun mevhum veya müşahhas kusurlarını öne çıkarak Afgan halkının vahim gerçeğini ıskalamaksa basiretsizliğin en büyüğü. Analitik ve merhametli olmak niye bu kadar zor, bilmiyorum ki.”

Gönlümüzle Aklımız Arasında Bir Dost Olarak Hüseyin Ayçiçek

Ölümün inanılmaz bir yanı var. İnsan bir süreliğine de olsa ölüm gerçeğini kabullenemiyor. Sonra akışa kaptırıyor kendini. Hüseyin Ayçiçek de sır oldu. Selam verip hal hatır sorduğumuz günlerin ardından birden bire denen bir ölümle ayrıldı aramızdan. Rabbimden rahmet diliyorum. Biz ondan razıydık, Rabbim de razı olur inşallah. Mustafa Karaosmanoğlu bir dostun gidişini yazmış. Hüzün dolu, anılarla yüklü bir yazı.

“Hüseyin hayatı içinde envaiçeşit kelimeler yer alan kalın bir kitap gibi görürdü. Bu durumda her insan o kitabın bir cüzü oluyordu. Belki de oradan ötekine gitmek çok kolay görülmese de doğruluğu diğer yönelimlerin daha üzerinde kalan bir şey. Aslında her insanın kendine has bir içeriği kullandığı, kelime ve kavramlardan oluşan bir kitaptı öteki denilen şey. Elbette kavramla kelimenin değeri aynı değildi, burada rutini paylaşan insanlar daha çok kelime olurken, içeriği yüklü, oylumlu bir şeyler söylemeye aday insanlar da kavramlaşıyorlardı onun düşünce dünyasında. Onun için de evetle hayırın arasında kalınca ziyadesiyle hayıra başvurma eğiliminde bir kişilikti. Bu onun adalet duygusuna halel getirmez aksine başkalarının itirazını sakladığı yerde onun hayır kelimesini yapıcı bir unsur olarak kullanmasından kaynaklanırdı.”

“Hırslıydı rekabet ortamlarında galip gelmeyi seven bir tarafı vardı. Son birkaç yıl içinde tavla oynadığımızda sürekli olarak beni yener ve bu galibiyetinden buruk bir sevinç duyduğunu bana hissettirirdi. Ağabeyiydim ya yenmenin zevkinin yanında onu bir ağabeye karşı yasallaştıracak dozajda hüzün burulmaya yeterli bir şeydi. Aslında beni tavla üzerinden kızdırmak ve tavlaya karşıt söylemlerimi dinlemek onun Şaban Sağlık’tan devraldığı bir miras gibiydi. Ortak dostumuz Enis’le bir dönem hemen hemen her akşam tavla oynadıklarında Enis’in ona göre ters gelen ve bu terslik içeren oyun stili ile asla almaması gereken oyunları alması onu rekabet duygusunun sınırlarında yakalanan kendine kızma, kendini öteki kılma pozisyonuna kadar itiyordu.”

“Diyorum ya Hüseyin konu başlıkları altında anlatılacak biriydi, dünyaya farkındalıkla bakan insanların kuşandığı bir zihin dünyası vardı. Orada bazen bir olguyu çıplak bir şekilde yakalardı bazen bir cümleyi diğerine üleştirirken yorulan kelimelere bakıp anlamı alt dudağında ısıran muhteva avcılarına benzer bir durum takınırdı. Ne diyeyim bizden bir dünya kopardı kendini kopardı ve öyle gitti sonsuzluk mülküne. Ne diyeyim önden gidenlere ve İsmail Dervişoğlu’na selam söylemesinden gayrı.”

Tengiz Abuladze’ye Gecikmiş Bir Bakış

Cem Gençoğlu, Tengiz Abuladze hakkında kaleme aldığı yazısı ile Yolcu’da. Abuladze’nin sinema dünyasına Aliya’nın rehberliğinde giriyoruz. Rehber Aliya olunca bu filmler mutlaka izlenmeli listesine alınmayı hak ediyor.

“Aliya İzzetbegoviç yaşam öyküsünü anlattığı “Tarihe Tanıklığım” ve hapishane okuma notlarından oluşan “Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar” adlı kitaplarında Sovyet uyruklu Gürcü yönetmen Tengiz Abuladze’nin (1924- 1994) Pişmanlık (1984) adlı filminden bahseder. Aliya, bu filme her iki kitabında atıf yapma nedenini, komünist ülkelerde hukukun hukuk eliyle işlevsiz hâle gelişine iyi bir örnek olduğu gerekçesi ile açıklar. Stalin döneminde yaşanan toplumsal trajediyi alegorik/absürt bir dille anlatan film, halkın çoğunluğu tarafından beğenilir ancak bir grup istisna. Çoğunluğu bahsi geçen dönemde görev yapan yargı mensupları yani o dönemin failleri, bu filmle yüzleşmeye yanaşmamaktadırlar. Aliya, buradan hareketle “Bazı insanlar bu tür sistemlerde doğru ve yalan arasındaki ayrımı asla öğrenmeksizin ölürler.” der. Aliya, filmden ve yönetmeninden her iki kitabında sadece bu konu ve bu sınırlı açıklama ile söz ediyor. Bu sınırlı ancak ısrarlı ilgi bende Abuladze’ye ve Pişmanlık filmine karşı bir merak uyandırdı. Çünkü filmin merkezine oturan yüzleşme hem bireysel anlamda hem de tartışılmaz bir yönetim erki olarak devletin kendisiyle yüzleşmesinde sanatın aracı gücünü tartışmaya açmak ve bunu Sovyetlerde yapmak her yiğidin harcı olmasa gerekti.”

Sevda Masalı

İbrahim Birgül, ruha huzur veren bir sevda masalı ile Yolcu’da. Demli bir çay kıvamında, selamı bol, huzuru içinde saklı bir masal. İnsan yeter ki yaşamayı bilsin, yaşamak işte o zaman bir sevdaya dönüşür. Masalsa o zaten yaşadığımızdır.

“Yaşam, beş harflik bir kelime ama uzun solukla okunabilecek bir cümledir. Yaşam kavramının içini dolduran temel öğeler vardır. Tarih, kültür, coğrafya, şive… Bütün bu ve buna benzer öğeler, bizi diğer toplumlardan ayıran, bizi biz yapan değerlerdir. Biz bu değerlerin birer parçasıyız.”

“Sonra bir Eylül yağmuru yağar belki dışarda. Bu yağmur kendini dantel gibi işler bedenimize. Bir ses iner büyük harflerle. Bu ses ürpertir kalbimizin çocuk yanlarını. Yurdum insanının kalbinde oluşan dualar, şiir olur çıkıverir dışarı...” Rahmet pekiyiyağdı”. Çünkü gözler asılı kalmıştır göklerde. Bunu anlamaz belki kalabalık şehirde yaşayanlar. Yağmur sonrası güneş, yeniden göz kırpar bize. Bir gökkuşağı selam verir. Yeni güneşlere göçesimiz gelir. Yeni mevsimlere kucak açmak isteriz. Rüzgârın yüzümüze ipeksi bir o kadar kadifemsi dokunuşuyla beraber bademliği koruyan tel örgülerin içinden ketirlere gireriz.”

“İçimizde demlenen duyguların esaretinde Ali Tepesinde uzun süre oturabiliriz. Birazdan tanıdık bir ikindi ezanı sesi sarar tüm bedenimizi. Çetmi mezarlığı bizi yüzleştirir ölümle bir kez daha. Eski, yıkılmaya yön tutmuş evlerin arasından geçeriz. İçinde ilk sevmeleri, ilk korkuları barındıran bu sokaklar kocaman bir hayat gibi durur karşımızda. Kim bilir bu evler, duvarlar, ayşeneler, buhariler, nelere şahit oldu? “Dili olsa” diye başlar en özlem dolu hikâyeler. Dili olsa konuşsa keşke...”

Yaşa ve Kahrol

Bülent Sönmez hayatı yine en can alıcı noktasından yakalayan bir yazı ile dergide yer alıyor. İhanet kavramına yoğunlaşıyoruz. Toplumun yaşadığı uç çizgilerde gidip geliyoruz daha çok. Kutuplaşmaya dair önemli notlar var yazıda.

“Bir toplumun uğradığı ihanet ile bu toplumun sorunları arasında mutlaka bağ vardır. Ne kadar büyük sorunlarınız varsa o kadar büyük ihanetlere uğrarsınız. Sorunların çözümsüzlüğünde ise büsbütün kabuller ve büsbütün redler bulunmaktadır. Mevcut iktidar ne yaparsa yapsın marazi bir biçimde eleştirenlerin bu eleştirileri (hatta düşmanlıkları) mevcut statükoyu destekleyenler tarafından komplo ile izah edilmeye çalışılır. İşte bu çözüme değil çözümsüzlüğe ve kutuplaşmaya kapı açar.”

İdeolojik ve duygusal ayrışmalar varoluşsal ayrışmalara da dönüşebilir. O da şu şekilde olabilir: ideolojik alanda ideolojiler mutlak iman ilkesi olarak algılandığında, duygusal alanda ise uzlaşma “teslimiyet olarak algılandığında ayrışma varoluşsal bir probleme dönüşür. Bu da toplumun bir arada yaşayacağı zemini ortadan kaldırır. Burada muhalif düşmana ve ötekiye dönüşür. Buluşulacak ortak zemin yoksa topyekün bir yıkım içten içe gelişir.”

“Kamplaşmayı ortadan kaldıracak ortak zemin varoluşsal zemindir. Bu zemin ne inançtır ne kültürdür; ortak vatan ve birlikte yaşama iradesidir. İnancımız farklı olabilir, anlayışımız farklı olabilir, mezhebimiz farklı olabilir, ırkımız farklı olabilir ama ortak yaşama mekânında birlikte yaşamak zorundayız. Bu mekâna ve bu iradeye dönük saldırıları normal karşılayan her anlayış düşmandır ve ötekidir. Bunun hiçbir istisnası söz konusu değildir.”

Korkun Bizden

Hikmet Kızıl’dan yürek ferahlatan bir yazı. Biz burdayız dediğimiz zamanların sesinden. Siz kimsiniz diyen heybetli bir sesle ve yürekle…

“Bizler ölümden dahi korkmuyoruz…

Sizin ölmemek için korktuğunuz her şeye balıklama dalıyoruz bizler…

Ey çağdaş dünyanın aşağılık veletleri

Azize Manukyan’nın evlatları

Kabilin çocukları…

Kırlarda topladığımız papatyaları şehirlerin caddelerine serpeye geliyoruz…

Yakamızdaki kırmızı karanfillerden ağzımızın tütün kokmasından tanıyacaksınız bizi…

İncire, zeytine, tütüne, asra yemin olsun ki

Yıkacağız düzeninizi…

Yerle yaksan olacak kurduğunuz barikatlar…

Yıkılacak Telaviv

Yıkılacak Washington

Yıkılacak Paris…”

Yolcu’dan Bir Öykü

Gürhan Yazıcı – Sayısal Loto

“Reşadiye’nin eşrafları, ilçe merkezinde Halis Ağa’yı yakalayıp ona, dertlerini anlatmaya başladılar. Sözü bir o aldı bir bu… Her birinin şikâyeti aynı husustaydı. Halis Ağa’nın yegâne mahdumu Kerem’den ikrah etmişlerdi. “Kızlarımızda ar namus bırakmadı bu deyyus, perişan etti bizi. Milletin yüzüne bakacak halimiz kalmadı. Her gün birimizin kızıyla takılır, gönlünü hoş ettikten sonra çeker gider. Söyle Halis Ağa, sen olsan ne yaparsın bu azgın domuzu! Aslında çoktan domdom kurşununu hak etti de arada senin hatırın var diye kendimizi tutuyoruz.”

Halis Ağa, bu sözleri duydukça kendinden geçti. Önce, boncuk boncuk terledi. Sonrasında yumurtlama zamanı gelmiş tavuğun ibikleri gibi kıpkırmızı oldu. Kaşı gözü seğirtmeye başladı. Ufaldıkça ufaldı. Kâbil’den bu yana işlenmiş bütün cürümlerin faili, kendisiymiş gibi hissetti. Yüzü yere düştü.”

“Ertesi sabah, Halis Ağa uyandığında kapının açık olduğunu gördü, üstelik anahtar da üzerindeydi. Evin her köşesine leş gibi alkol kokusu sinmişti. Anahtarı kilitten çıkarıp cebine attı. “Şimdi yaktın çıranı hergele!” deyip üst kata doğru yol aldı. Koku, git gide daha kesif hale geliyordu. Kerem’in odasına varınca en yüksek mertebeye ulaştı. Burnunu tutup içeri girdi. Rakıyı fazla kaçıran oğlu, horul horul uyuyordu. Halis Ağa, avurtlarının içinde biriktirdiği bütün tükürükleri bir puuuuuu sesiyle birlikte Kerem’in suratına yapıştırmıştı. Kerem, bir şok halinde uyanmıştı.”

“Niksar’dan çıkıp Akkuş’a doğru yola koyuldu. Kafasındaki düşünceleri susturmayı başarmıştı. Zaten olumsuz hiçbir şeyi uzun uzadıya düşünmeyi sevmezdi. Halis Ağa’nın gölgesinde, olumsuz pek bir şey yaşadığı da söylenemezdi.”

“Ünye’den sola döndüler. On sekiz tabela saydılar. Elif’in olduğu köye gelince yol kenarında durdular. Halis Ağa, köyün ahalisinden birine muhtarın evinisordu. Adam, arabaya binip onlara eşlik etti. Evi gösterip yoluna devam etti. Halis Ağa, kapıyı çaldı. Kapıyı muhtar açtı. Tanımadığı bu simaları görünce biraz afalladı ama yine de içeriye buyur etti. Salona geçtiler. Halis Ağa, utana sıkıla söze başladı. Hayırlı bir iş için Reşadiye’den kalkıp geldiklerini ifade etti. Kerem’in bu köyden Elif adında bir kıza vurulduğunu, hayırlısıyla onu istemeye geldiklerini söyledi.”

“O geceyi kahvede, oyun masasının üzerinde pinekleyerek geçirmekzorunda kaldı. Sabah olunca gidip bir gazete aldı. Dün gece gerçekleşen çekilişte hangi rakamların çıktığına göz attı. Kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı. Herhalde yanılıyorum dedi. Yanındakilere de kontrol ettirdi. Herkes aynı rakamları görüyordu. Kerem’in oynadığı 1-6-15-18- 25 ve 42 rakamları şanslı rakamlardı ve Kerem büyük ikramiyeyi tutturmuştu. O heyecanla kahveden dışarı atıldı. Tutturdum, tutturdum diye naralar attı. Eve doğru yol aldı, gözü elindeki kâğıttaydı. Bunun için karşıdan gelen arabayı göremedi. Araba son sürat Kerem’e çarptı. Onu altına aldı. Tekerleri boynunun üzerinden geçti. Elindeki kâğıt, kazayla birlikte savruldu ve rüzgârın da etkisiyle havalanıp ilerideki çöp tenekesinin içine düştü.”

Yolcu’dan Şiirler

budanarak ilerliyor kırık kalpler ormanı

ışıltılı makinalar elmas şarkılar mırıldanıyor

keskin dişlilerin kan emiciliği için sabahlar bile yorgun

parmaklarımda ağır bir pişmanlığın akışkanlığı var

damlayarak birikiyor yoksulluğun kan göleti

kim kurtarıcıya inanıyor kim çürümüş eyleme

serçe sürüsünü öperek savaş başlatabilecek olan da kim

iliklerini güneşte kurutsan da iksir çoğalsa

Kenan Çağan

eksiltili tebessümlerin çizdiği aynalardan

kaldırmak mümkün uzakları

-kuşların ve çocukların gittiği uzakları

dört kız kardeşin bekleştiği

evin avlusunda

en zor veda

kendine uzaktan bakmakmış

Fatih Tezce

vaizin soğumuş çayı

kitleyi teğet geçmiş kıssadan hisse

şüpheli abdest, ıslanmayan kulak memesi

seyrek saf, omuz soğukluğu

sosyal mesafe, maskeye alışık yüzler

yumruk yumruğa selam, masadan zengin kalkışı

sofrada üç öğün bir Ömer boşluğu

barkodlar, kasiyer kızları çok sever

asgari sevinçler biriktirir öğle molasında

dokuz doksan dokuz indirim varmış hayatta

file çok mu nostaljik, kese kağıdı da var mıydı

mezar taşı mezatta, mermercide bir kuyruk

maskeliyken açık vermiyor gözler

kasa fişinde görünmezmiş mutluluk

Ahmet Şevki Şakalar

Bana baharın resmini çizer misin Abidin?

Bir yanı çiçek bir yanı huzur

Güneş olsun sabahında,

Bir kahve fincanı koy şöyle kenara

Kafesinde aşk nağmeleri şakıyan kanarya

Balkon kapısını aç Abidin

Baharın renkleri sofralara buyursun

Toprağa can geldiğini, yüzümüze kan

Serçelerin haykırışları duyursun

Bana huzurun tablosunu çizer misin Abidin?

Bir yanı böcek bir yanı bahar

Gökyüzüne bulutları yay şöyle genişçe

İkindi vakti melankoli bir sevdaya salsınlar

Kucaklarındaki tüm gözyaşlarını

Öksüz oğlan çiçeği koy mutlaka

Tablonun tam da ortasına

Yusuf Tüfekçi

Okundukça Çoğalan Metin: İstiklâl Marşı

2021 yılı İstiklâl Marşı’nın ve Mehmet Âkif’in adının hakkıyla anıldığı bir yıl oldu. Söz de kalmamış oldu böylesine kıymetli bir konunun belirlenmesi. Yapılan programlar, dergilerin sayfalarında yer bulan çalışmalar devam ediyor. Türk Edebiyatı dergisi de birçok sayısında bu konulara hassasiyetle eğildi. 577. sayıda da Vahdettin Oktay Beyazlı, Okundukça Çoğalan Metin: İstiklâl Marşı yazısı ile İstiklâl Marşı’nın anlam derinliğine doğru bir yola düşüyor. Kavramlar üzerinden konuyu işleyen Beyazlı, özellikle “istiklâl” kavramına yoğunlaşıyor.

“İstiklâl Marşı, büyük bir samîmiyet ve ciddiyet ile yazılmıştır. Evet, samîmîdir çünkü îman dolu bir kalbin sahibidir Âkif. Ciddiyetini ise hiçbir onursuzluğa ve zorbalığa eyvallah demeyişinde görürüz. Sırf bu iki özellik sayesinde bile İstiklâl Marşı, bizim kendi öz eserimizdir. Âkif nasıl bizden biriyse eseri de öyle bizden emâreler taşır.”

“Âkif, ilk şiirini 1895’te Kurân’a Hitap adıyla yayımlar. Yaşadığı dönemin baskın edebiyat ve şiir görüşüne îtibar etmez. Ailesinden aldığı eğitim, onu debisi hiç dinmeyecek bir ırmağa dönüştürmüş olmalı ki biz ona hep “Kurân şairi” demişiz. Ömrünün sonuna kadar önünü aydınlatan Kurân’dan hiç ayrılmamıştır. Haliyle İstiklâl Marşı’nın giriş kelimesini oluşturan “korkma” kavramı da dinî bir temele dayanıyor.”

“Âkif’in, şiirin genelinde hâkim olan yüksek sesine rağmen gerçek hayattaki mütevazı duruşu takdire şayandır. Sürekli tekrar edildiği gibi, marş için konulan armağanı Âkif’in almaması pek de şaşırtıcı değildir. O ki yüzlerce şiir arasından gelen bir eserin sahibi olarak marşın, Millet Meclisinde okunması esnasında, başını önüne eğmiş ve olgun bir başak vakarıyla sağlam duruşunu göstermiştir.”

“Millî Marşımız adındaki “İstiklâl” ile başlayıp son mısrâdaki son kelime olan “İstiklâl” ile bitiyor. Türk demek İstiklâl demektir. Genel anlamda dinî ve millî referansları yansıtan bazı kavramların irdelendiği bu yazı bağlamında, her sözcüğün yapı, âhenk ve anlam açısından müthiş bir uyum ve kuvvet sağladığı görülmektedir. Geçmişi ve geleceği ile her Türk neslinin ortak bir değerini yansıtan ve bağımsızlığın yazılı halini oluşturan İstiklâl Marşı; nitelikli ve eleştirel her okuma ile “okundukça anlam ve îtibar çoğalmasını” devam ettirecektir.”

Hececilerin Hedefindeki Şair: Ahmet Haşim

Modern şiirimizin kurucusudur Ahmet Hâşim. Bugünkü şiirimizde dahi onun etkileri vardır. Şiire getirdiği yenilikler ve söyleyişteki özgünlük şiirimize yeni bir ivme kazandırmıştır. Şiirlerini aruzla yazar Haşim. Hececi şairler onun bu tavrını eleştirmişlerdir. Harun Ceylan, bu konu hakkında kaleme aldığı yazısıyla Türk Edebiyatı’nda.

“Şiirde hece veznini benimsetme çabaları, özellikle I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında sonuç vermeye başlamıştır. O zamana kadar aruz vezni, şiirde hâkimiyetini sürdürmekteydi. Hececi şairler, hece vezninin yaygınlık kazanması gâyesiyle aruzu kullanan şairleri eleştirmişler ve daha çok etkili olmak maksadıyla onları nazım ve nesirlerle hicvetme yolunu kullanmaktan çekinmemişlerdir. Bu çerçevede 1921 yılında Millî Mücadele devam ederken, Ahmet Haşim Dergâh dergisinde yayımladığı şiirleriyle hececi şairlerin eleştiri oklarını kendi üzerine çekmiştir. A. Haşim, hececi şairlerin yanı sıra aruzla yazan şairler tarafından da böyle bir dönemde bireysel ve sembolik şiirler yazdığı ve şiirde mânâyı göz ardı ettiği için eleştirilmiştir. Bu anlamda birçok edebî mizah mecmuasında Haşim’in şiiri ile alay eden manzumeler ve yazılar yayımlanmıştır.”

“Hececilerin, şiirin konu ve şekil olarak halkın geleneksel edebî anlayışına dayandırılması hususundaki ısrarları ve Yahya Kemal, Cenap Şahabeddin, Ahmet Haşim gibi şairlerin asıl dostlarının kendileri olduğu konusundaki fikirleri, bu şairlerin millî edebiyat konusunda ikna olurlarsa yeniden birer öncü olabileceklerine olan inançlarını da yansıtmaktadır. Tarihî süreçte bu beklentileri gerçekleşmemiş, Yahya Kemal hece vezniyle sadece bir şiir yazmış, A. Haşim de yine Yahya Kemal’in yolunu açmış olduğu saf şiir anlayışını sürdürmek gâyesini taşımıştır. A. Haşim’in bu hiciv ve eleştirilere aldırmadan sanatını ortaya koyması, hececi şairler de dâhil olmak üzere, onun döneminden günümüze kadarki şairlerin takdirini kazanmıştır. Hececi şairlerin devlet politikasının da etkisiyle iyice yerleşen “millî edebiyat” anlayışının ardından A. Haşim ile ilgili değerlendirmeleri ise başka bir yazının konusu olacak genişliktedir.”

Bozkırın Oğlu Cengiz Aytmatov

Mutlaka okunması, tanınması gereken isimlerdendir Aytmatov. Romanlarıyla kültürün, geleneğin, öz benliği korumanın yapı taşlarını tek tek sıralamıştır adeta. Sadece Kırgızistan için değil tüm dünya için geçerli insani değerleri anlatışıyla evrensel bir değer haline gelen Aytmatov’u Orhan Aras, anılar eşliğinde anlatıyor.

“Onunla iki kez bir araya gelip kısa da olsa sohbet etme imkânına kavuşmuştum. Çekik gözleri, sempatik gülüşü ve sîmâsındaki insanı etkileyen sıcaklıkla hemen gönlümü kazanmıştı. O temiz ve romantik bakışlarında, Beyaz Gemi romanındaki adsız çocuğu, Dişi Kurdun Rüyâları isimli eserindeki talihsiz “Akbar”ı görmüştüm.”

“Cengiz Bey daha içeri girer girmez salondaki okuyucular onu ayağa kalkarak ve alkışlayarak karşıladılar. O, bir Manas savaşçısı tavrıyla önce salona göz gezdirdi sonra da ülkesinin bozkırlarından getirdiği bir sadelikle salondakileri selamladı. Rusça konuştu. Yanında Rus tercüman getirmişti. O, konuşmalarını Almancaya tercüme ediyordu.”

“Oradaki bir saatlik sohbetimiz sona erip de kalkmak istediğimizde; Aytmatov hareketlendi, ceplerine baktı, çantasını karıştırdı ve sonra çantasından Kiril harfleri ile yazılmış küçük bir kitap çıkardı, bana uzattı:

Zaman zaman kaldığım yerlerde, otellerde uykum kaçtığında ben bu kitabı okurum. Genç değilim ama hâlâ bu kitaptan bazı şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Ben birkaç kez okudum. Yazarı Türkistan’ın en önemli şairlerinden ve önderlerinden Abay’dır, onu sana hediye ediyorum.

Bu güzel hediye için ona teşekkür ettim. Cengiz Aytmatov gibi büyük bir yazarın elinin değdiği, gözlerinin dokunduğu kitabı bir hazine gibi korumalıydım. Bu nedenle kitabı aldım, eve getirdim, kitaplığımın en üst rafına özenle yerleştirdim ve bir süre kitaba elimi sürmedim.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Nagihan Coşkuner – Merdümgiriz

“O gün, anneme onun gibi yazar olacağımı söylediğim ve ilk hikâyemi okuttuğum gündü. Yüreğim heyecanlı ve bir o kadar da korku doluydu; çocukluğum annemin kelimeleri arasında geçerken, gençliğim onun gibi olmaya çalışmamakla geçmişti ve on sayfalık yazıyı elime aldığımda kendi kelimelerimi kılıç gibi kuşanıp en çok korktuğum kişinin karşısına geçmiştim. Sırtımdan süzülen teri, kuruyan boğazımı ve ifadesiz suratında ufacık bir mimik kıpırtısı görmeyi bekleyen gözlerimin çaresizliğini dün gibi hatırlıyorum. Kâğıtlarımı elinden bırakıp kendi kâğıtlarına dönmüş, uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra başını kaldırıp bana bakmıştı. Bu bakışlarda vazgeçmemi ve kaçıp gitmemi isteyen bir şey vardı, gitmemi istiyordu. “Bu işe hiç bulaşma.” dercesine gözlerime bakmış, gözlerimi bir kez olsun kaçırmadığımı görünce pes etmişti.”

“Sessizliğe gömülmek üzereyim. Kelimelerim tükeniyor, zaman üzerimde hain oyunlar kuruyor ve beni hiçliğe sürüklemeye çalışıyor. On senedir kendimi dünyadan öyle ustaca soyutladım ki tükenmeye başlayan kelimelerimle birlikte artık daha yalnız hissediyorum. Eskiden saatlerce yazar, annem gibi kâğıtların dostluğuna sığınıp kelimelere sarılırdım oysa şimdi sarılacak kimsem yok. Annem gibi kaybolmuş ve şefkatten uzak haldeyim. Tek farkımız benim önümde ilgimi bekleyen dört küçük çocuk yok, o yolu seçip böylesine büyük bir kötülük yapmadım. Onun yerine yalnızlığı seçtim, ne birini hayatıma aldım, ne de hayata karıştım.”

“Seyrediyorum tüm dünyayı yıllar sonra gözleri görmeye başlayan bir amanın heyecanıyla. Elimde duran boş kâğıt kefenim olmaktan çıkıyor. Annemin kaderinden tek bir seyirle sıyrılıyor, merdümgiriz ruhum yaşamın içine karışıyor. Bir seyyar satıcı oluveriyorum ansızın, elimde bir kalem beliriyor. Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum…

Yeni bir dünya yazıyor, ölümün döşeğinden dönerken bu dünyayı annemin bizden sakındığı gülüşlerinin üzerine bırakıyorum.”

Şerif Aydemir – İndim Yârin Bahçesine

“Etrafta tezce insanı sarıveren bir tatlılık var. Vaktin diri ışıkları arabanın camından girip yüzümü yalıyor, beni ferahlatıyor. Eylül ortaları. Güneşin kavurucu harı gitmiş. Gökyüzü berrak ve temiz. Güz henüz sarı yüzünü göstermemiş ama eli kulağında. Kimi yapraklara yeni kızıllık düşüyor.”

“Bahçelerin ağaç gölgelerinden kurtulmuş düzlüklerinde tek tük bostanlar, domates biber karıkları göze çarpıyor. Biliyorum, artık bundan sonra köyün girişine kadar yığma taş duvarlara gömülü karaçalılar bize eşlik edecek.

Arabayı her yanı toz tutmuş ve gövdesi çatlamış bir söğüdün gölgesine bıraktım.

Yaşlı boz köpek, upuzun yattığı yerden başını kaldırıp çipil gözleriyle beni süzüyor. Canından bezmiş olmalı, hiç umursamıyor.”

“Komşu bahçenin çiti bu yana yıkılmış. Kiraz ayında boy veren kurumuş otların üstüne doğru taş toprak yürümüş sereserpe. Yıkık duvarlara inip kalkan serçeler ve bahçe acemisi siyah benekli sığırcıklar nasıl da uysallar. Buraların tabiatını kanıksamışlar.”

“Gönlünün cezvesi taşmadan, kırlangıç sürüleri yüreğine akın etmeden dem bu demdir deyip ağzından almalıyım artık. O hâtırayı dinlemek için ne yaz bildim ne kış; gide gele, bekleye bekleye içim daraldı. İnsanın görmediği birine özlem duyması nasıl bir duyguysa benimkisi de o… Hep erteledi, hep sözün uzağına düşürdü. O erteledikçe hasretim arttı, o uzağa attıkça ben beriye çektim.”

“Dediği oldu, yaktım Ziverimi öğretmen oğlum, yaktım!.. O gece terkisindeydim, ay ışığında gördüm; soluya soluya, titreye titreye bir ceylan koşuyordu önümüzde, gördüm. O ceylan kaderimizdi.”

“Gidip köyün içine katıştık. Ben bu Ziver’le hicranlı ama izzetli bir hayat sürdüm. Bir ömür tükettim de doymadım. Bağrımıza ateş düştü kaç kere ama bir gün olsun karşıma dikilip ne dili acı söyledi ne yüzü ağu sattı. Dünya ile didişti, dünyanın kirine yüreğini değdirmedi. Dar günü genişlesin, çorağında ak gül dersin Ziverim. Ben yaramdan da hoşum, yârimden de…”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Şirin’in gönlüne od düştüğü yer

Ferhad’ın dağlarla dövüştüğü yer

Kim bilir kaç âşık seyretti nehri

Gümüşlü, yukardan süzerken şehri

Görürüm yol boyu ileri geri

Gezinti yaparken şehzâdeleri

Şu kafes ardında Bülbül Hatun var

Burada her sokak ecdada çıkar

Aksi suya düşmüş onlarca yalı

Önüne serilmiş gümüşten halı

Yorgun yalıların akşam olunca

Seyrine doyulmaz ırmak boyunca

Mehmet Fatih Köksal

Ölçülü ölümler tıraşlıyorum

Bastıbacak ihtişamın çekeceği var elimden

Kisvesi altından sızdırılmış

Yalınkat eskrim eskizlerini toplarken aradan

Bir şadırvan kahvaltısı denli Süreyaca atılırım

Radyolar nostalji formatındayken mi kamaşır gözler

Çatlamış bir cırlavuk ikindi bilinmeze tutulu

Negatifleri gizlice tab edilmiş sepyalardan bilirim seni

Bilirim nasıl vukûat raporlarının

Kalıp ifadelerine sıkıştırılır bir ömür

Bir bilgisayar oyunundan can almaya benzemez

Nasıl vasî bulundurmadan sürdürülemezse bazı haller

Râzıyım sadece hava muhalefetine

Mustafa Kubur

Süzülünce gövdeme nîrândan neşet etmiş bir sayha

Kaplar cihânı çileyle hemhal olmuş eski bir uzun hava

Ovayı sis basar dağları duman alır nehirler efkârlanır

Gece sürgün acılar eşliğinde bin bir yerinden ayrılır

Mühletleri âniden biten muhabbet vurgunu delilerin

Nefesleri tükenir canları uçar her şeyleri yarım kalır

Bir umutsuzluk yatar ki şuramda tâ şuramda

Tercümanı cânan ülkesinden bir türkünün sözleridir

Söyleştikçe buruşuk bir yaprağın yüzünde Emrah’la

Pişmanlıklarımızı dile getiren fukarâ bir müstezattır

İsmail Bingöl

Sonbaharda ilkbahar “düş”leyelim

238. sayısına ulaştı Bir Nokta dergisi. Bir sonbahar sayısı bu. Mürsel Sönmez, sonbaharda olsak da içimizdeki ilkbahar coşkusuna kulak vermeye davet ediyor bizi.

Biz; geriye, “hasbelbeşer” hayale inelim yine. Sonbaharda ilkbahar “düş”leyelim. “Ne de olsa kışın sonu bahardır”, değil mi efendim? Yaşadığımız yeryüzü halleri ve insanlık durumunda, kapandığımız/kapatıldığımız yerin duvarlarına rengârenk resimler çizip güzel sözler yazalım. Belli mi olur, “Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar”

Bir Fotoğrafın Söylediği

Fotoğrafı okumak da bir sanattır. Her duruş ayrı bir anlamı çağrıştırır. Bakmak, fotoğrafta daha bir anlam yükler kendine. Her yüz bir hikâyedir aslında. Resül Tamgüç, bir fotoğraf söylediğini bizlerle paylaşıyor anılar eşliğinde.

“Bir fotoğraf neyi anlatır. Neyi söyler. Dondurulmuş bir an… Bir duvarın dibinde beş kişi. Mürsel Sönmez’in dizesindeki gibi “bir fotoğrafta herkese yer var/yerini alırsa herkes”. Şiirdeki gibi de olmuştu, yerini almıştı herkes. İradî bir yer alış mı bu, aynı yöne yürüyenlerin yollarının birleşmesi, yolu yürümeyi zevk etmeleri, bir başka yön düşünmemeleri, bir yolda yürürken yanyana gelivermiş bulunmak. Yolun hallerinden bahis açarak tanışmak, yolcu olmaklıkla diğer yolcunun halinden anlamak, tökezleyince tutmak, ayağı burkulunca koluna girmek, umut; dolaba konulmayı unutulmuş bir marul gibi pörsümeye yüz tutarken türkülere şarkılara sarılmak, umudu çayı tazeler gibi tazelemek, yol azığını paylaşmak, yeni ay çıkıp süt uykusuna yatarken ateşin başında nöbetleşe nöbet tutmak, konuşmak öylesine sukutla da anlaşa bilecekken.”

“Bir fotoğraf neyi anlatır. Neyi söyler. Dondurulmuş bir an… Neden “Duvar da güzelmiş, fotoğraf çekelim” dedim ki. Duvar kıstırılmışlığımızı mı söylemişti de ilgimi çekmişti. Duvar üstünden atlayıp kurtulunulacak bir şey değil. Duvar tırmanıp içine girilecek bir bahçe, keşfedilecek bir vahanın başladığı yer, bir sırrın mahremi olabilme imkanı. Böylesi bir duvar hatırlıyorum Fatih Cami’ini kuşatıyordu, türbe kapısından giriliyordu, sabahtı hafif ayazdı.”

Halit Yıldırım Söyleşisi

Halit Yıldırım ile yapılan bir söyleşi yer alıyor Bir Nokta’da. Eserleri, yazma serüveni, anlattıkları, paylaştıkları ve özellikle roman yazarlığı üzerine notlar var söyleşide. Romana ilgisi olanların mutlaka okumaları gereken bir söyleşi bu. Sorular; Mehmet Pektaş’tan.

“Ben edebiyata şiirle başladım. Şiirlerimde mini hikâyeler anlatırdım. Halen şiirlerimdeki olayları kronolojik bir sıra ile yazarım. Tıpkı bir hikâyedeki giriş, gelişme, sonuç bölümleri vardır şiirlerimin. Bu durum beni hikâye yazmaya yönlendirdi.”

“Roman için elinizde öncelikle sağlam bir ana hikâye olmalıdır. Bu hikâyede olay ile beraberinde anlatmak istediğiniz bir ana fikir olmalıdır. Bu ana fikir etrafında ona uygun karakterler, tipler, zamanlama ve uygun bir mekân oluşturulmalıdır. Sonra bu ana hikâyeyi besleyen yan hikâyecikler olmalıdır. Tüm bunları zihninizde tasarladığınız gibi bu şablonu kâğıda da dökebilirsiniz.”

“Roman konularını gerçek hayattan alıyorum. Bizim insanımızın romanını yazdım hep. Türkçe yazıp da bir Batılı roman yazmadım.”

“Dil konusunda sadeliğe önem veririm. Halkın kullandığı kelimeleri kullanmaya çalışırım. Bunun yanında bir medeniyet kurmuş, binlerce yıllık bir kültüre sahip bu milletin dili olan Türkçemizi yine o medeniyetin kodlarına uygun kelimelerle zenginleştirmeyi önemserim. Bu yüzden ölmeye yüz tutan kelimeleri de kullanarak okuyucuyu biraz bu konuda zorlamayı severim. Ama çok dozunu kaçırmadan…”

Kelebek Evi

Ezgi Fatma Açıkgöz, Viyana’da bulunan Kelebek Evi hakkında kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor dergide.

“Sanatın ve tarihin sıkıca sarmalandığı Viyana’da, tabiatın güzelliklerinin büyüleyiciliğine kapılmamak olanaksızdır. Bu güzelliklerin en çarpıcı örneklerinden biri olan “Kelebek Evi” ni (Schmetterlingshaus) ziyaret edip de kendine özgü inceliklerle bezenmiş bu doğa müzesinden etkilenmeyen var mıdır acaba?”

“Kelebekler ürkek oldukları kadar, insan canlısı yapılarıyla da dikkat çekiyorlar. Sizden hem çekiniyorlar hem de meraklarına engel olamadıklarından size dokunmaktan kendilerini alamıyorlar. Üzerinize konduklarında onları ellerinizle uzaklaştırmaya çalışmanızdan rahatsız oluyorlar. Sevmeyi ve sevilmeyi seviyorlar. Tıpkı insanlar ve tüm canlılar gibi sevginin o muazzam enerjisini, farkında olmadan (belki de farkındadırlar!) yaşamak ve yaşatmak istiyorlar.”

“Kelebek Evi iki kattan oluştuğu için, tropikal bitkilerin boylarının yüksek seviyelere kadar ulaştığı, ağaçtan yapılmış merdivenlere dolanarak yemyeşil bir cenneti oluşturduğu üst kattaki bölümü ziyaret ettiğinizde, apayrı âlemler yolculuğunuzu hemen hemen tamamlamış oluyorsunuz.”

Shakespeare Niçin Büyüktür?

Mehmet Kurtoğlu, Shakespeare üzerine kitabı da bulunan bir yazar. Bir Nokta’da Shakespeare Niçin Büyüktür? sorusunun cevabını eserlerden örnekler eşliğinde arıyoruz.

“Shakespeare niçin büyüktür? Her eserinde hisse dolu hikâyeler anlattığı, mutlaka büyük laflar ettiği, bazen tek bir sözle çok şey, bazen de bir cümlede ifade edilebilecek fikri zevkli hale getirmek için uzun uzadıya anlattığı için büyüktür. Örneğin bu dünyadaki yerimizi “olmak ya da olmamak bütün mesele bu” diye özetlediği, Venedik Taciri’nde paranın iktisat ve felsefesini yaptığı, Kral Lear oyununda iktidar/yaşlılık metaforu üzerinden insanın trajedisini anlattığı, Othello’da kıskançlığın insanı sürüklediği trajediye vurgu yaptığı için büyüktür.”

“Yazmayı herkes beceremez ancak Shakespeare gibi büyük adamlar neyi, nasıl yazacağını çok iyi bilir. Bu yüzden eserleri çağları aşar ve başkalarına ilham olur. Ve neyi, nasıl anlatacağını çok iyi bildiği için Shakespeare büyüktür.”

Hazin Bir Çöküş

Bünyamin Durali, Hazin Bir Çöküş isimli yazısında Ataol Behramoğlu’nun şiir serüvenini işliyor. Geçmişten günümüze uzanan bir çizgide şairin yaşadığı değişimi ele alarak, gelinen son noktayı; hazin bir çöküş olarak adlandırıyor.

“Ataol Behramoğlu, anaakım Türk şiirinin önde gelen şairlerinden biri. Buradaki “anaakım” nitelemesini olumlu bağlamda kullanmıyorum. O’nun sol-popüler, genel-geçer şiir anlayışına denk şiirler yazdığını vurgulamak istiyorum.

Behramoğlu artık, eski Behramoğlu değil. 1960-1970’lerde yazdığı imgelem çerçevesi çok geniş, uzun soluklu, toplumculuğun hakkını estetik düzlemde de verebilen şiirlerinin epey gerisinde. O dönemlerde savsözleri şiirinin dokusunda eritebiliyordu. Günümüzde öyle değil. Savsözlere yakın, beylik ve anonim deyişler, şiirinin çeperlerini kuşatmış durumda. Dolayısıyla, şiirsel coğrafya enikonu darlaşıyor; kabası alınmamış içeriklerin biçimi alabildiğine baskıladığı bir mecrâya doğru yöneliyor. Şiirin, ne kadar varsa, bütün sermâyesi, kısır, tekdüze bir söylemciliğin girdabına düşüyor. Sonuçta, her acemi şiir meraklısının bir oturuşta yazabileceği birtakım manzûmecikler kalıyor ortada.”

“Dosdoğrusu şu ki: Ataol Behramoğlu’dan bu derece bir irtifâ kaybını beklemezdim. Yenilerde yazdıklarını eski çok güçlü şiirleriyle karşılaştırsa, bana hak verecektir sanıyorum. 80’ine merdiven dayamış, 60 yıllık bir şiir emekçisi için ne hazin bir çöküştür. Üzülmemek olanaksız.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Mehmet Pektaş – Kahve Molası

“Kahve içer misin?” dedi kadın. Adam irkildi. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışır gibi sağına soluna baktı. Kadın, oda kapısındaydı, sesini biraz daha sertleştirerek:

“Kahve yapacağım içer misin?” dedi tekrar. Adam ilgisiz bir ses tonuyla:

“Olur.” dedi. Kadın odadan çıktıktan sonra adam, oturduğu yerden arkaya doğru uzanıp perdeyi araladı, dışarıda hafif bir yağmur vardı. Sokak lambasının ışığından bunu görebiliyordu. Perdeyi kapatıp yerinden kalktı. Balkon kapısını açtı. Balkonu yıllar önce kapattırmışlardı. Burada iki berjer, bir de sehpa vardı. Eve gelen misafirlerden sigara içmek isteyen olursa burayı gösteriyorlardı. Berjerlerden birine oturup cama vuran yağmur tanelerini seyretmeye başladı.

“Adam, söze nereden başlayacağını düşünüyordu. Kadının şaşıracağından emindi ama sonrasında nasıl tepki vereceğini kestiremiyordu. İş sadece adamla bitecek olsa her şey kolaydı. Bu evi kadına bırakacak, kıyafetlerini arabaya atıp gidecekti. Araba zaten kadının işine yaramazdı. Yatırım amaçlı alınan ve şu an kirada olan evi kendisi için düşünüyordu.”

Metin hayatında ikinci defa kahve döküyordu.

 İlk döküşü Aysel’le sözlenecekleri gündü. Aysel’in ailesinden haber gelince Metin sevincinden havalara uçtu. Balkona çıkıp bir şarjör mermi boşalttı.

“Uyanın ulan! Herkes duysun Aysel’le sözümüz var.” diye bağırdı. Hemen birkaç gün sonra yakın akrabaları toplayıp çiçek, çikolatayla dayandılar kızın kapısına. Kız tarafı da yakın akrabalarını çağırmıştı. Aysel hariç evdeki herkesin suratı bir karıştı. Sıra kahve faslına geldi. Metin bir eliyle önündeki sehpayı az öteye ittirmeye bir eliyle de fincanı almaya çalışırken kahve yere döküldü. Ev sahipleri “Zararı yok.” deseler de içten içe çok kızdılar. Misafirler gittikten sonra envaiçeşit ilaçla kahvenin döküldüğü yeri sildiler. Halının üzerindeki leke Metin’in hatırası olarak kaldı.

Ayşe Yaz – Bekleyiş

“Göz alabildiğine ıssızlığın hükümranlığına teslim olmuş dereli tepeli arazide, kendisinden başka kimsecikler yoktu. Araba, arada homurtular çıkarsa da tepelere keçi gibi tırmanırken, bayırlardan uçarcasına inip, sarsılarak yoluna devam ediyordu. Akşamın alaca karanlığı bastırdığında, anayoldaki kavşaktan sapıp ıssızlığın ortasında yirmi dakika kadar daha ilerledi. Şimdi farların aydınlığında bir yokuşu hırıldayarak tırmanıyordu. O ne? Sağa sola yalpaladı, öksürürcesine çıkardığı ses içeriyi doldurdu. Varışı göremeden olduğu yerde durdu.”

“Montunun cebinden telefonu çıkardı. Rehberdeki listeden Aşılı Armut köyü muhtarı Necati yazısını bulup, aramaya dokundu. Ekranda iki tur atan arama halkası “sinyal yok’’ yazısıyla noktalandığında, Efkan’ın sırtından soğuk terler boşandı. Dişlerinin arasından savurduğu okkalı küfür, karşı tepede yankılanıp geri döndüğünde, korkuda gelip yüreğine oturdu ancak kendini çabuk toparladı. Tepenin oraya kadar tırmanıp çıplak kayaların üzerine çıkarsa mutlaka sinyal olurdu.”

“Bir an durdu nefes almak için başını kaldırdı. Aldığı nefesi, patlamak üzere olan ciğerlerinden dışarıya püskürtürken gözleri az ilerideki telefon direğine takıldı. Dakikalar önce devre dışı kalan beyni bedeninin bütün hücrelerine emir göndermişçesine koşarak direğe sarıldı.”

“Ne yapacağını şaşırmıştı. Ağzını açıp, avazı çıktığı kadar bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Hızla karar vermeliydi. Direğin tepesinde olduğunu bir şekilde aşağıdakilere duyurmalıydı. Kendisini aşağıya doğru bırakmazsa birazdan bu insanlarda çekip gidecekler, yine tek başına kalacaktı. Kurt artık yoktu. Lakin miras bıraktığı korku “çıkmayan sesi” jandarmanın onu bulmasına izin vermiyordu.”

“Güneşlerin doğmasını beklerken, soran gözlerle baktığı doktorun, ifadesiz sesinden oluşan kargacık burgacık kelimeler, “çat” diye kapanan kapının rüzgârında mandallara tutturulmuş notlar gibi öylece sallanıyor.”

Bir Nokta’dan Şiirler

damağımda tuz yangısı

gibi geldi, geldi geçti

ömür dediğim hayatsızlık

soğuyorum sevgilim

üşüyorum hücre hücre

uzuyor kelimelere ayırdığım süre

halbuki ne hızlıydı

ne kolay

seni seviyorum demek

gölgem gölgene değince inanırdım buna

hiç söylemediğim halde

şimdi her kelime bir yolu tıkıyor

söylenmediği zaman

söylendiği zaman da kelimeler

yıkıyorlar aynı yolu

yıkılmış bir yol ile

tıkanmış bir yol arasında

seçim yapmak zorunda kalıyorum

damağımda tuz yangısı

ve seni hiç öpemeyen dudaklarımda

sönmeyen ve kül etmeyen bir tuz yangısı

Suavi Kemal Yazgıç

Hazırsın kuşlar da hazır

Hatırlar gibiyim huzuru boyundan posundan

Durup durup özlerim ben huyum kurusun

Ara sıra da olsa geç sokağımdan

Sol yanıma sana benzeyen bulutlar biriktir

Bilmem bu gök hangi harflerden ürker

Dedim ki yüzünün derinliği çok ya hani

Bu yüzden dilimde bu kadar kelimeler

Hüseyin Burak Us

çiğdem kokuları döndürürdü başını

gelinciklerin yoldaşı seni!

özgün yaratıcısı “doru özlem”in

“vay sevda karam”ın ihtilâlcisi

--

sen de gittin

daha bir daraldı çevremiz çevrenimiz

sana ağıt yakacağımı hiç düşünmezdim

büyük üzgünlüklerin şiirden adamı

Bünyamin Durali

yürek burkulur sustuğu için konuşan yalnızlıktır

acının noksanlığıdır dudaktaki gülümseme

bir doyumsuzum senden ötürü başka yol yok

yanımda olsan dönüp bakmazdım şiire

umurumda değil ne zaman yağarsa yağsın yağmur

güneş batarken yaprakların kırılması bundan

biliyorsun karanlık senin yokluğundur

bir kere kır bin kere yanarım ben eşya eskir

sarkıt güneşten kemendini ben suçlanayım

dallarımda bin salıncak rahat yüzü görmedim

kelimeler arasındaki ittifak bozuldu madem

papatyalar hüsnüyusuf şeklinde kanayacak

bir yasak elmayım çiçeklerim havva

o bir var bir yok adı ezelden beri adem

bulutlarını yağmura ödünç vermiş utanarak

Kadir Ünal

Sığırcık sürüleri gidiyor Isfahan’a bir trenle, pusatsız.

Asmanın yaprağına tutunuyor kalbim, kana kan.

Kuyu, Tur, Ateş, Kurban, Gök, Meryem, Tufan…

Kuzguncuk’ta dalga sesleri yankılanıyor kıssalardan.

İmdat desem topal ağzımla, yetişecek hepsi, yarın.

Çekimli eylem bu, eylemsizlik kararı uzak sevdalara…

Yasemin Kapusuz

Abdal’ım adım Musa

Nefesim Yesevi Sultan’ın nefesi

Emre uyup Horasa’ndan Hoy’a

Daha nice yollar katederek

Rum’da zuhur eyledim

Ulu Hacı Bektaş otağında

Buldum kısmetimi Fatma Bacı’dan

Buhara’da Bursa’yı işaret etmişti şeyhim

Vakit tamam olunca

Elimde tahta kılıç başımda elifi tac

Sulucakaraköyük’ten çıkıp düştüm yollara

Kerem-i Ali, Hacı Bektaş-ı Veli

Dem-ü devranına

Huuuuuuu diyerek geldik Bursa’ya

Cenkti bizi bekleyen

Şükür gerçekleşti fetih

Sonra işaret üzere

Düştü yolum Elmalı’ya

Mustafa Özçelik

Şehir Kültür’den Gaziantep Dosyası

Şehir Kültür dergisi, yoğun hazırlanmış bir dosya konusu ile çıktı. Derginin dosya hazırladığı pek vaki değildir. Genelde Türkiye’den ve dünyadan çeşitlemeler ile bizlere eşsiz bir seyir keyfi sunuyor dergi. 88. sayıda Gaziantep’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100. Yılı münasebeti ile böyle bir dosya ile karşımızda dergi. Şehri her yönüyle tanıtan yazılar var dergide. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Mehmet Kâmil Berse – Gaziantep ve İsimsiz Kahramanlar

“Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra İngilizler tarafından 17 Aralık 1918’de işgal edilmiş. İngilizlerle iş birliği yapan Ermeniler de bu işgalde işgalci güç olarak yer almışlar. 25 Ekim 1919’da düşman kuvvetlerin aralarındaki anlaşma ile İngiliz birlikleri yerlerini Fransız askerlerine bırakmış. Antep artık 25 Aralık 1921’e kadar Fransız esareti altında inlemiş. Önemli yolların kavşak noktasında olduğu için tarih boyunca istilalara uğrayan Antep şehrinde yaşayan halk pek çok zulüm görmüştü. Ancak bu defa boyun eğilmeyecekti. Zira Antep halkı esareti kabul etmezdi. Bu iştiyakı ortaya çıkaracak bir kıvılcım gerekiyordu. 21 Ocak 1920 Cuma günü 14 yaşındaki Antepli Kâmil, annesinin yolunu kesip peçesini açmak isteyen 3 Fransız askerine karşı annesini zalimlerden korumak için bir mücadeleye giriyor. Silahı yok! Sadece taş atabiliyor. Düşman askerleri Kâmil’i süngüyle şehit ediyorlar ve fitil ateşleniyor… Antep’in tarihe geçen Kurtuluş mücadelesi Şehit Kâmil’in kahramanca girişimiyle başlıyor, 25 Aralık 1921’e kadar devam eden Kurtuluş mücadelesinde 6317 şehit verilir ve binlerce gazi… İşte Antep bu azimle işgalden kurtuldu.”

Hasan Yelken- Gaziantep’te Görülmesi Gereken Bir Abide: Rumkale

“Rumkale, Fırat Havzası’nın girişini kontrol eden bir bölgede bulunur. Doğusunda Fırat Nehir’i, Kuzeyinde ve batısında Merzimen deresi, güneyinde ise dağdan Hendek ile ayrılmıştır. Kale de terk edildikten sonra bakımsız kalmış, günümüze kadar yıkık olarak gelmiştir. Bölgede taştan evler yapıldıkça kontrol olmadığından insanlar taş ocaklarında taş keseceklerine kaledeki yapıların taşlarını taşıyıp ev yapmış, kaledeki tahribat daha da artmıştır. Restorasyonlar Baraj sularından sonra yapıldığından kıyılara yakın olan bölgeler araştırma yapılmadan su altında kalmıştır.”

İbrahim Alisinanoğlu – Kent Kültürü ve Gaziantep

“Gaziantep de şehir kültürü; dar sokaklarda, yan yana, omuz omuza vermiş eski antep evleri, evlerde yaşayan hayatlar, insanların dayanışması, paylaşması demektir. Antep kent kültürü söz konusu vatan olunca yediden yetmişe ayağa kalkıp, düşmana direnmek, ölüme meydan okuyup destanlar yazacak cesareti kendinde bulabilmektir. Konu komşu bir hafta sonu sahreye(pikniğe) gidip eğlenmek, çocukların oyunlar oynayıp yarenlik etmesi, bir kazanda pişen yemeği birlikte yiyip, birlikte yaşamanın sırlarını çözmeleri demektir. Arasada, Almacı Pazarı’nda, Bedesten’de, Uzun Çarşı’da, Kalealtı’nda, çarşıda pazarda, esnafın sabah dükkânını besmeleyle açıp, ilk satışında müşterisine “siftah senden bereket Allah’tan” demesidir. Sokağa çıktığınızda hiç tanımasanız bile karşılaştığınıza selam verip, selam almaktır.”

Zeynel Özlü- Övgülerin Odağında Girişimci Bir Şehir: Gaziantep

“Gaziantep’te ahiliğin günümüze kalan bakiyelerinden birisi de halkın zor ve önemli zamanlarda ziyaret ettikleri “Pirsefa Türbesi”dir. Halk arasındaki rivayetlere göre Pirsefa denen kişi Hamza-i bâsafa” adlı kişi olup bu kişi “gedelec” adı verilen ok kuburu-okluk yapan esnafın (esnaf-ı gedeliciyan) şeyhidir. “Hamza-i bâsafa” adı verilen ve söylenmesi zor olan bu adı halk zamanla bırakıp söylenişi daha kolay olan “Pürsefa” adını kullanmıştır.”

“Gaziantep’in zengin esnafları sadece mesleki dayanışma değil ikamet ettiği mahallede de dayanışma örnekleri sergilemişlerdir. Nitekim Gaziantep’te eskiden her mahallede “zengin odası” adı verilen yardım merkezleri oluşturulmuştur. Mahallenin yaşlı erkekleri her gece akşam yemeğinden sonra bu odada toplanıp kahve içip sohbetler yapmışlar ve mahallenin düşkünlerine gıda ve ilaç veya para yardımı yapmışlardır. Bu topluluk mahallenin zenginin başkanlığında oluşturulmuş adeta “tüzüksüz bir yardımsever kurulu” olarak hizmet vermiştir.”

Muhsin Karabay - Yolumuz Gâziantep’e Düştü

“Çok zengin bir mutfak kültürüne sahip olan Gâziantep’imizin artık unutulmaya yüz tutmuş yemeklerini, mutfak malzemeleriyle birlikte tanıtmayı amaçlayan ve ülkemizde de ilk olma özelliğine de sahip Emine Göğüş Mutfak Müzesi’nin duvarındaki güzel bir atasözümüzü de burada bilmeyenler için not etmek isteriz: “Gezen güzel, oturan gazel olur!..” Tabii ki burada size Gâziantep’imizin o lezzetli yemeklerini ve tatlılarını anlatacak değilim ancak “katmer”den bahsetmeden geçemeyeceğim.

Katmeri unuttuğumu sanmayın!.. Otelimden çıkmış, kahvaltımı yapabileceğim bir börekçi, bir pastahane arıyordum. Hemen biri gözüme ilişti ve camında da “sıcak katmer” yazıyordu. Tabi katmeri gördükten sonra kim tutar beni!.. Daldım içeriye ve hemen siparişimi verdim. Tabi ben Aydın’daki bizim bildiğimiz gibi bir katmer beklerken masama gelen içi kaymak ve fıstık dolu alıştığımızdan oldukça farklı katmeri görünce çok şaşırmıştım. İşte bunların hepsi memleketimizin birer zenginliğidir...”

Giresun; Gezesun, Kalasun, Hiç Gitmeyesun Şehir Da!

Fahri Tuna’yı sosyal medya hesaplarında bir şehirde görünce “İşte yine geliyor keyifli bir şehir yazısı.” diyorum ve bu beklentim hiç boş çıkmıyor. Tuna’yı Giresun’da görünce Karadeniz kadar dalgalı ve keyifli bir yazı bekledim ve Şehir ve Kültür’de Giresun yazısı ile karşılaştık. Efsaneleriyle, doğal güzellikleriyle, tarihiyle buyrun Giresun’a.

“Giresun girmeyesun, giresun girmeyesun; gir da! Girdim. Girdik daha doğrusu. İyi ki de girmişiz. Samimiyim bak. Yıllarca, en az on defa Samsun-Ordu-Trabzon güzergâhında gidip gelirken, Giresun sahilinden yukarılara doğru göz atmış, sonra da mesai arkadaşım Faruk Şişman’ın doğru bulduğum sözüyle hareket etmiştim hep: Bu Karadeniz şehirlerinin hepsi birbirine benziyor; fotokopiyle çoğaltılmış gibi hepsi. Bir sahil, içerilere doğru tepeler, en yüksekte de Boztepe. Girip de vakit kaybetmeyelim. Yanılmışız Faruk. Uzaktan doğru görünen tespitin, içeriden farklıymış kardeş; diyeyim sana. Geçenlerde, - edebî bir toplantı vesilesiyle - üç güzel gün geçirdim Giresun’da. (Teşekkürler TYB Giresun Başkanı iyi kalpli insan başarılı akademisyen Nazım Elmas dostum.) Kendime kızdım. Niye böyle bir şehri senelerce ıskalamışım diye.”

“Giresun dediğin, batıda Batlama Deresiyle doğuda Aksu Deresi arasında bir güzel şehir. Sahili Cenikli, yukarılar yani iç kesimler Gırıklı. Doğası ayrı güzel, yaylaları daha ayrı. Özü özeti budur söyleyeceklerimizin; güzel şehir, sakin şehir, bereketli şehir. Dün kirazın, bugün fındığın başkenti şehir, da! Giresun, gezesun, kalasun. Hiç gitmeyesun şehir. Kalbimiz sende kaldı da!”

Azerbaycan’da Deniz Petrol Kaynar

Nazif Gürdoğan, Azerbaycan konulu bir yazısı ile dergide yer alıyor. Azerbaycan tarihini her yönüyle ele aldıktan sonra ülkenin petrol yönünden zenginliklerini detaylı olarak anlatıyor.

“Gelecek yüzyılın ekonomik güç merkezi Azerbaycan, Kafkas ülkeleri arasında hem şairleriyle kültürde hem petrolüyle ekonomide önemli yer tutuyor. Kafkasların Kerkük’ü Bakü, Türk Cumhuriyetleri’ne olduğu kadar, Anadolu’ya da yüzlerce yıl yetecek petrol kaynaklarıyla, üretim gücünü sürekli büyüterek, Cumhuriyetler arasındaki konumunu sağlamlaştırıyor. Geçen yıllarda Moskova’nın Bakü’ye gelmesine, Bakü de Moskova’ya giderek karşılık verir.Ve Haydar Aliyev yıllarca, Sovyet üst yönetiminde bulunur. Bakü’de şehirle Hazar Denizi arasında geniş ve ağaçlarla dolu bir cadde uzanır. Bakü’nün neresinde olunursa olunsun Hazar, Hazar’a nereden bakılırsa bakılsın, petrol kuleleri görülür. Türk dünyasının “Petrol Ülkesi” Azerbaycan’da, Büyük Türkistan’a giden yolların taşları döşeniyor. Büyüğünden küçüğüne, başından sonuna herkesin Türkçe konuştuğu Büyük Azerbaycan’da, hiçbir sıkıntı çekilmeden yaşanılır. Tebriz Güneyde, Bakü Kuzeyde kalır, Aras iki Azerbaycan’ı, birbirinden ayırır.”

Bir Dönemin Hafızası Gönç Palas

Mekânların insanlar üzerinde büyük bir etkisi olduğu muhakkak. Yaşamlar, hatıralar, hüzünler derken her mekân farklı bir dünya kuruyor insanlar üzerinde. Memiş Okuyucu, Gönç Palas’ı anlatıyor yazısında hatıralar eşliğinde.

“Gönç Palas’ın temeli ilk sahibi Mehmet Gönç tarafından, 1950’de beş yıldızlı bir otel olarak atılmış. 1955 senesinde ise bitirilip, Gönç Palas namı ile işletmeye açılmış, hizmet vermeye başlamış. O zaman için bu otel tevazu içinde yükselen bir halk mekânı olarak faaliyet göstermeye başlamış. Bu yapının banisi ve ilk işletmecisi Mehmet Gönç bir Anadolu insanı yatırımcıdır. 1976 yılına kadar yaptığı bu oteli kendisi işletir Mehmet Gönç. O sene bu oteli, bugünkü işletmecilerin önceki kuşak nesli olan Âdem Özbey ve Ziya Nurhan’a satarak devreder. Mehmet Gönç, o tarihten sonra otelcilik işletmeciliğini sıfırdan kurduğu Sıhhiye’deki Kent Otel’i faaliyete geçirerek devam ettirir. Bugün itibariyle Mehmet Gönç varislerinin işletme hakkını devir ettikleri bu otel de Sıhhiye’de faaliyetlerine Gürkent Oteli olarak devam ettirmekte. Gönç Palas’ın yeni malikleri o zaman için 1976’da 21 senelik otel mazisi ve olumlu hafızaya dayanarak isim değişikliği yapmazlar. Otel, yeni sahiplerinin işletmeciliğinde devraldıkları 1976’dan itibaren faaliyetlerine yine Gönç Palas adıyla devam eder. Daha sonraki yıllarda önceki işletmeci Mehmet Gönç, yeni işletmecileri ziyaret ederek isim değişikliğine gitmedikleri için, yeni sahip ve işletmecilere teşekkür eder.”

“Gönç Palas, çok partili hayatla birlikte doğmuş. Çok partili hayatın halk iktidarı ile hayat bulmuş. Halk iktidarının gelişip yeşermesi ile yıllar içerisinde sadeliğin sembolizmini oluşturmuş. Halkın ve vekillerinin klasik bir buluşma mekânı haline dönüşmüş. Yıllar boyunca da bu niteliğini korumuştur. İçinde oturak köşesi olan bir otel. Şu anda bu köşe mescide dönüştürülmüş durumda. Alkol alınmayan, bir otel konseptini sonuna kadar muhafaza etmiştir. Sizlere bunun karşısında yer alan Ankara Palas hikâyesinden de kısaca bahsetmiştik yukarıda. İnsan arenasına dönüştürüldüğü bir mekân. Daha kalantor ve kodaman bir müdavim muhtevası. Üst kesime hitap eden. Gönç Palas ise işte böyle bir dünyanın arasında mütevazi yapısı, halka hitap eden konumu ile bir halk hikâyesinin yazıldığı sade bir konaklama, buluşma ve görüşme mekânı hüviyetinde hayat merkezi olmuştur. Bir başka ifadeyle halkın oteli diyebiliriz.”

Bak, Postacı Gelmiyor

Hayatımızda postacı gibi bir kavramın kalmadığı muhakkak. Artık kargocular çalar oldu kapımızı. Postacılar geliyor olsa da onlar artık faturalar bırakıp gidiyor kapımıza. Erbay Kücet, postacıların hayatımızdan kayıp gidişine dair bir veda yazısı kaleme almış.

“Tutkallı olan arka tarafını yalayıp kapattığımızda dilimizde buruk bir tat bırakan zarflar ve o zarfların içindeki mektuplarla birlikte postacılarımız da yok oldu gitti. Adına şarkılar yazarak yolunu gözlediğimiz postacılar şimdi neredeler? Bu yok oluş o kadar hızlı ve hüzünlü gerçekleşti ki… Pek çok değerimiz gibi mektuplarda tarihe gömüldü. Z kuşağı adı verilen nesil mektuplaşma zevkini hiç tatmadı.”

“Postacılarımız “Yine yakmış yâr mektubun ucunu, ‘askerlikte sevda çekmek zor diyor” yazan mektuplar yerine mahkeme ilamı, haciz evrakı, fatura gibi mazrufları getirir oldu ve toplumun neredeyse korkulu rüyası haline geldiler. Özetle ifade edecek olursak postacılarımız gelişen iletişim imkânları sonucunda eski popülaritelerini kaybettiler.”

Bir Edebiyat Ve Kültür Kütüphanesi İnci Enginün

Mehmet Nuri Yardım, İnci Enginün hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile Şehir ve Kültür’de. Edebiyat tarihi alanındaki çalışmalarıyla kaynak niteliğinde eserler ortaya koyan Enginün’ü tanıyoruz ayrıntılı bir şekilde.

“Prof. Dr. İnci Enginün Hocamızı edebiyatla ilgilenen herkes az çok tanır. Zira genelde her kütüphanede, ya kaleme aldığı bir eser veya yayına hazırladığı bir kitap vardır. Benim gibi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuma talihini elde edenler, Hocayı daha yakından tanır ve sever. Zira o, Türkoloji koridorunun aydınlık yüzü ve mütebessim çehresiydi. İlmî bir disiplin ve mesafe içinde bilgiyi paylaşmayı seven cömert bir hoca.”

“Bir sığınak olarak Kitap ve Edebiyat, Hocamızın sevimli bir eseri. “Okunan bir kitabın, seyredilen bir oyunun verdiği hazzı başkalarıyla paylaşmaktan hep hoşlandım. Bu yüzden de okuduklarımın, seyrettiklerimin üzerimde bıraktığı izlenimleri uzun yıllardan beri yazmaktayım.” diyor.. Mesela Müfide Ferit Tek’in millî romanı Pervaneler’e müstakil bir yazı ayırır. Abbas Sayar’ın Yılkı Atı’na dikkatleri çeker. Sadri Maksudi Arsal’ın fikir hayatımızdaki yeri üzerinde durur. Sabri Esat Siyavuşgil, Reşit Rahmeti Arat, Kemalettin Tuğcu, Ahmet Caferoğlu, Hakkı Dursun Yıldız, Müjgan Cunbur, Sabahattin Kudret Aksal, Prof. Ahmet Temir, Enginün’ün hizmetlerini ve eserlerini unutmadığı şahsiyetlerden birkaçı...”  

“İnci Enginün edebiyata ve kültüre bir bütün olarak bakar. Bu yönüyle geniş ufkuna sığdırabildiği bütün bilgilere erişmek ister. Bunu da kendisi şöyle ifade ediyor: “Benim alanım Yeni Türk Edebiyatı. Fakat ben Türk edebiyatını, Türk kültürünü bütünüyle kucaklamak istiyorum. Bir kişinin yapamayacağını bildiğim hâlde, büyük bir açlık duyuyorum bu alanları bilmeye.” İnci Hoca, ‘Kaplan Mektebi’nde yetişen, bu okulun dışında da kendisini yetiştiren, geliştiren, bu geleneği en iyi temsil eden kıymetli bir akademisyenimizdir.”

Sebilürreşad’da Tabiata Dair…

Dünyanın dengesinin bozulduğu muhakkak. Her gün bir yanımızı yitirerek yaşıyoruz. Doğal afetler, çölleşen dünya, seller, yangınlar derken hiçbir şeyin olması gerektiği noktada bulunmadığı muhakkak. Bunu yaşanan çağa da bağlayabiliriz, duyarsızlık denen yaftayı da yapıştırabiliriz, küresel bir oyunun içindeyiz diyerek konuyu farklı bir boyuta çekmek de mümkün. Hepsi de bir yönden tabiatın dengesini bozuyor. Değişmeyen tek faktör; insan.

Sebilürreşad dergisi İnsanın en önemli yitiği; Tabiat Vahyi dosya konusu ile mevzuyu birçok yönden ele almış. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Hürrem Bayhan – Su ve Serencamı

Yaşamak için yiyeceğe ve yiyeceklerimizi üretmek için de temiz tatlı suya ihtiyacımız var. Doğayı temiz suya muhtaç bırakmadan yiyeceklerimizi yetiştirmeye nasıl devam edebiliriz? Tarımda suyun daha etkili bir şekilde kullanılması, bu sorunun çözümüne kesinlikle katkı sağlayacaktır.

Tarım su kaynakları üzerine ağır ve artan bir yük bindirmekte olup, su sıkıntısına yol açma ve ekosisteme zarar verme tehlikesi oluşturmaktadır. Su sürekli hareket halinde. Su aynı zamanda gemilerin, balıkların ve suda yaşayan diğer tüm hayvan ve bitkilerin hareketini de kolaylaştırıyor. Temiz suyun güvenilir tedarikini çoğu zaman hafife alıyoruz. Musluğu açıyoruz ve temiz su akıyor, kullanıyoruz ve ‘kirli’ su giderden akıyor. Şehirde su yönetimi, su dağıtım sistemleri ile sınırlı değil. İklim değişikliği, şehirlerin genişlemesi ve nehir havzalarının değiştirilmesi şehirlerde daha sık ve daha zararlı taşkınlara sebep olabilir ve resmi makamlar bu konuda giderek büyüyen bir zorlukla yüz yüze.

Ömer Özen - Fıtri Perspektif Temelinde Çevre Algısı ve Tabiat Bilinci

Yaptığımız her türlü gayret ve isabetli davranış olan cehd, sürdürülebilir olduğu sürece yani az da olsa devamlı olduğu sürece sonuç verecektir. Dünya yaratıldığı günden beri aldatıcıdır ve insanlık için mülteci vatandır. Kıyametin kendisine ait bir çarkı vardır. Bütün insanlar iyi olsalar da, bütün insanlar kötü olsalar da yine aynı vakitte kopacaktır. Sürdürülebilirliğimiz kendi hayat konforumuzla ilgilidir.

2 bininci yıllarını yaşadığımız dünyamızın rahatlarını düşünenler yüzünden rahatsız olduğuna hissedilebilir ölçüde şahit oluyoruz. Birçok felaketleri daha sık duyuyoruz. Bunlar olup biterken çözüme dair kimliği belli belirsiz seslere muhatap oluyoruz. Sınır ötesi model arayışları için çabalıyoruz. Burada da yine vahiy ikliminin serencamına tutunabiliriz.

Hüseyin Sönmezler - Birinci Su Şurası Işığında Suya Dair Her Şey

Suyun akıllara durgunluk veren mucizevi örgüsü her daim çeker bizi kendine. Onu yeniden yeniden keşfederiz. Her bir damlası metafizik bir duyuşa da kapı aralar, insanı madde boyutundan mana boyutuna hızla çeker. Çünkü insan suya müştaktır. Suyu arar… O canlılığa akan bir damla sıvı iken, düşünen kişiler için kalbin aydınlanmasına kadar uzanan bir deniz dalgasına dönüşüverir. . Çünkü o varsa yaşam var, yaşam varsa insan var…

Berat Sarıtop - Kadim Medeniyetimizin “Çevre”si

Dinimizin şanlı peygamberi “Kıyamet kopacağını bilseniz dahi elinizde ki fidanı dikin” buyurmuştur. Türk’ün hem töresi, hem asırlardır içinde benliğini erittiği kimliği ile harmanladığı mukaddes dinî doğaya, doğanın içerisinde yaşam süren varlığa saygıyı emreder. İstikbalin köklerimizde olduğunu bilerek yeniden kendimizi acilen fabrika ayarlarımıza döndürmek durumundayız. Geçen her günümüz torunlarımıza içerisinde cehennemi yaşayacağı bir çevreyi bırakıyor. Her şey “bir” ile başlar. Sorumluluğunuzun bilincinde olarak inşa ettiğimiz yeni nesli bu doğrultuda yetiştirelim. Yetiştirelim ki içerisinde huzurla yaşayacakları bir cennet bırakalım.

Selimcan Yelseli - Tabiat, Şehir, İnsan ve Zaman

İslam dininin şehir anlayışı, ilahi plana öykünerek imar edilmiş bir bütünlük ve merkezîyyet teşkil eden, mimarisinin insana devasa ürpertiler vermediği ve tabiatın, toprağın, hareketin tüm serencamını kendisinde muhafaza ettiği bir zemin üzerinde yükselir. İlliyet varlık sahasında bir hüviyet ve teklik şuuruna ulaşır böylece... Şehirlerin ruhunu imar eden insan telakkisi, kendi ruhunun köklerini de şehirlerinde bulur. Modern dünyadaki yanlış şehirleşmeler ve merkez olma hüviyetini yitirmiş şehirler bir baş dönmesi, bir kaygı yuvası haline gelmektedir... Toprak ile ilişkisini yitirmiş ve modernitenin seküler argümanlarına son çare diye sarılmış insanın, tabiata, aslına ve varlığına karşı mahcubiyeti tartışılmaz bir hakikattir... Medeniyet kavramının tabiata karşı galip gelme anlayışı ile mayasını tutturan yanlış yorumu, hiç şüphesiz bugünkü dünyanın çevre krizleri ile bunalmasının, kirliliğin ve kendisine gittikçe daha da yabancılaşan insanlığın başlıca müsebbibidir. Tabiat ile bağını bir çırpıda koparıp, insanın aslını tıpkı Albert Camus'un “Sisifos Söyleni” eserinde söz ettiği gibi "uyumsuz" bir merhaleye indiren kapital ve suni şehirleşmeler terkedilmeli, bunun yerine organik, geleneğine, tarih bilincine uygun, daha insanî şehirleşmeler tercih edilmelidir.

Çukurova’nın Bağrı Yanık Ozanı: Ferdi Tayfur

Halit Yıldırım’ın on parmağındaki marifetlerden biri de müziktir. Çalar, söyler, beste yapar. Bir de müzik üzerine yazar. Sözde değil yani uğraştığı alanlarla olan münasebeti, özünde yaşar hepsini. Dergide Ferdi Tayfur üzerine kaleme aldığı bir yazısı ile yer alıyor. Ben de Ferdi dinlerim ama Müslüm Baba’dan sonra elbette.

“Onu anlatmaya nereden başlamak lazım, tam olarak bilemesem de onun hakkında yapılan bir belgeselde sunucunun şu sözleri belki bize de bir rehber olur: “Acınız yokken acıtan, acınız varken yaranıza tuz basan… Usanmadan ve utanmadan dinlenilen nadir insanlardan birisi.” Evet onu bu şekilde tarif edebiliriz. Ama en vurucu olan tarif ise işte bu cümle: “Onu dinlemezseniz çok şey kaybedersiniz, dinliyorsanız zaten çok şey kaybetmişsinizdir demektir.” Gözyaşlarının, hıçkırıkların ve en acı feryatların ezgilerinin notasını sazına işleyen bu adam elbette Ferdi Tayfur’dur. Birçok insanın adını duyunca burun kıvırdığı, küçümsediği halde şarkıları çalmaya başlayınca gayri ihtiyari ezbere mırıldandığı bir sanatçıdır o.”

“Suat Sayın ve Orhan Gencebay’ı arabesk müziğin öncüleri olarak kabul edersek şüphesiz onu daha geniş kitlelere ulaştıran ve yaygınlaştıran isim Ferdi Tayfur’dur.”

“Sözleri acıklıydı, karamsardı ancak o dönemlerde insanlar zaten hayatın bu hüzünlü yüzü ile haşır neşir olduğu için onun sözlerini dertlerinin tercümanı olarak gördü. İçli sesi ile şarkılarını yürekten söylemesi dinleyicileri ile çok sıkı bir bağ oluşturdu.

Daha ilk yıllarında yaptığı Derbeder, Batan Güneş, Benim Gibi Sevenler, Ağlamasam Uyuyamam, Yadeller ve daha sonraları yaptığı Yuvasız Kuşlar, Sıra Dağlar, Nisan Yağmuru, Sevda Yelleri, Ben de Özledim, Koparma Gülleri, Sen de mi Leyla, Kurtuldum, Emmoğlu gibi kült eserlerinde hem müzikalite olarak hem de sözler olarak inanılmaz bir seviye yakaladı.”

“Evet, Ferdi Tayfur’u anlatmak zordur. Onu anlamak için ise ön yargısız bir biçimde şarkılarını sessizce dinleyip üzerinde sadece beş dakika düşünmek yeterlidir.”

Aliya İzzetbegoviç ’in Cenaze Töreni ve “Doğu Ve Batı Arasında İslâm” kitabına dair

Aliya, bizden biri. Ümmetin kardeş bildiği isimlerden. Duruşuyla, mücadelesi ile adı her zaman İslam coğrafyasında hatırla yâd edilecek bir yeri var Aliya’nın. İslam’ı yaşamak ve anlatmak denen hassas dengeyi yaşamış ender isimlerdendir Aliya. Her eseri bir yol ışığıdır adeta. Kâmil Tabak’ın yazısı da Aliya’yı anlatıyor. Cenaze töreni ayrıntıları ve eserleri üzerine derinlemesine değerlendirmeler var yazıda.

“Bundan 18 yıl önce vefat ettiğinde cenazesine katılmak nasip olmuştu. 20 Ekim 2003’de cenaze töreninde yağmur o denli yağıyordu ki, cenazeye katılan bizler, o güne dek sanırım hiç o denli ıslanmamıştık. Öyle ki, üstümüzde yağmurluk, elimizde şemsiye olmasına rağmen iliklerimize kadar sırılsıklam olmuştuk. Lakin dünyanın dört bir tarafından gelen esmer, sarışın, siyahi Aliya sevenleri o denli yağmura rağmen alandan bir an olsun ayrılmadılar. Yüzbinler, tekbir ve tehlil sesleri eşliğinde vasiyeti üzerine onu şehitlerinin arasına, Kovaçi şehitliğine götürürken Saray Bosna’da adeta yer gök ağlıyordu onun için.”

“Aliya İzzetbegoviç yaklaşımlarında dışlayıcı değil, bilakis son derece açık, kucaklayıcıdır. Fazlur Rahman ve Roger Garaudy ile ciddi paralellikleri var. Mesela İslâm’ın özellikle uygulamaya yönelik konularında hükümlerin amaçlarını temel alan bir yaklaşımı var. Bu yaklaşımı ile bize; klasik usûlü fıkıh sistemini sistematize ederek, “makâsîdü’ş-şerî’a (dinin gayeleri)” metoduyla, “makasıd” konusunda kendisine kadar gelen usul birikimini bütüncül ve müstakil bir sistem haline getiren, 14. yy’da yaşayan Endülüslü İmam Şâtıbî’ yi hatırlatır. Yani şekli-lafzi değildir. Teori konusunda, derinlik noktasında Fazlu-r Rahman seviyesinde olmasa da ele aldığı konuların genişliği ve eylem noktasında ondan daha ileri seviyededir.”

Sebilürreşad’dan Bir Şiir

Gönlümde gam kervanı şeb-i yeldâdan haşin,

Tez el atın yüküme düşüyor bu ruh kuşum.

Yıkılan katrelerim seyr-ü seldâdan haşin,

Tez el atın düşüme, üşüyor bu ruh kuşum.

Söndü rahvan vakitler soldu dilimde sevda,

Kalbimin payitahtı gayrı sensin süveydâ!..

Kim bilir kutlu konuk ne vakit olur peyda,

Tez imdâda gelin âh, düşüyor bu ruh kuşum.

Kâbil’in kurbanına ne çare, bir çözüm yok,

Nazarına pâk yüzüm, iftihârlık özüm yok!..

Bu dünya behresinin çehresinde gözüm yok,

Tez yetiş bâd-ı sabâ pişiyor bu ruh kuşum.

Osman Arslan

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 2 hafta Önce

Teşekkürlerimi selamlarımı muhabbetlerimi gönderiyorum kardeşim..kaleminize bereket...

banner26