Kasım 2020 Dergilerine Genel Bir Bakış-3

İbrahim Kalın Muhit’te

11. sayısına ulaştı Muhit. Dergi olarak yapılmak istenenleri İbrahim Tenekeci, giriş yazısında “Bir Muhit Oluşturmak” başlığı altında kaleme almış.

Bir muhit oluşturma gayretimiz, derginin yanına yayınevini de eklemek suretiyle devam ediyor. Muhit Kitap daha ilk eserleriyle dikkat çekmiş, ilgi uyandırmış görünüyor. Dergide olduğu gibi yayınevinde de kuşatıcı bir çabanın içindeyiz.

Dergimizin kasım sayısı Prof. Dr. Erol Göka’nın yazısıyla açılıyor. Bu yazı, Doğu Akdeniz’den Karabağ’a kadar bütün bu yaşananları ve haksızlıkları anlamamıza yardımcı olacaktır.

Bu sayımızda Prof. Dr. İbrahim Kalın ile kıymetli bir söyleşi yaptık. Sorularımızla onun eserlerini ve emeğini karşılamaya çalıştık. Söyleşide insanın iç alemi ile dışımızdaki dünya beraber ilerliyor.

Müslümanlar olarak topyekûn zor zamanlardan geçtiğimiz, birçok alanda zayıf düştüğümüz ve iyice dağıldığımız şu günlerde, İbrahim Kalın söyleşisi, bize yeni ufuklar açıyor: “Kendi kavramlarını üretmeyen bir medeniyetin değerlerine sahip çıkması mümkün değildir. Düşünce dünyamız fakirleştikçe kavram üretme kabiliyetimizi de yitiriyoruz. Başkalarının aynasına bakarak kendimizi ne kadar tanıyabiliriz?”

11. sayının söyleşisi İbrahim Kalın ile yapılmış. Sorular Kazım Özkardaş’tan. Sözünün kıymeti olan isimlerdendir Kalın. Tespitleri, Türk ve dünya siyasetini okuma becerisi bizlere çok katkı sağlayan ender kişilerdendir. Bu söyleşide de yine ufuk açıcı tespitleriyle Muhit’te. Söyleşideki  “kendimiz olmak” kavramı üzerine dikkat çekiliyor.

“Kendini öteki karşıtlığı üzerinden tanımlayan her özne sorunludur. Ben kendimi bilerek ya da farkında olmadan batı-karşıtlığı üzerinden tanımlarsam, kendime ait bir varlık ve öznelik alanı inşa edemem. Karşı çıktığım ötekine ömür boyu bağımlı olurum. Kültür emperyalizminin alt etmenin yolu sürekli ona bağırıp çağırmak değil, onu yok sayacak ve umursamayacak kadar birikim ve öz güven sahibi olmaktır.

Şunu demek istiyorum: Batı kendini İslam yahut doğu karşıtı olarak tanımlarken ne kadar hatalıysa, biz de kendimizi batı, Avrupa yahut doğu karşıtı olarak tanımlamaya başladığımızda aynı tuzağa düşeriz. Ben, beni bir başkasının tanımlamasına izin verirsem artık kendim olamam.”

“Biz önce kendimiz olmaya karar vermeliyiz. Kendimizi dünyaya kapatmadan, bizim gibi olmayan herkesi ötekileştirmeden, şeytanlaştırmadan, kriminalize etmeden “ben kimim ve bu dünyayı başkalarıyla nasıl paylaşabilirim?” sorusunu samimi bir şekilde sormalıyız. Batı yeknesak bir bütün değil. Tıpkı bizim gibi onların da içinde farklı kimlikler, eğilimler, bakış açıları, yaşam biçimleri ve farklı muhataplar var. Bu nüansları akılda tutarak ortak iyide buluşmak mümkün.”

“Medeniyet statik bir kavram değil. Ortaya çıkışı, kimliğini bulması, yaşaması, devam etmesi, etki alıp etki vermesi bir büyük eko-sistemin eş-zamanlı olarak çalışmasına bağlı. Fakat benim asıl vurgulamak istediğim nokta şu: Büyük medeniyetlerin varisi olan milletler kendilerine neyin emanet edildiğini iyi anlamak zorundalar. Nesiller boyunca ortaya konan değerlerin yaşatılması için bugün daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor. Bu ise her sabah kalktığınızda bir büyük yürüyüşün içinde olduğunuzu her gün yeniden hatırlamak demektir.”

“Her şeyin maddeye indirgendiği bir çağda maddenin ötesini ifade eden metafizik kavramı miadını doldurmuş gibi görünebilir. Fakat bu bir yanılsama. Ne kadar maddi ve dünyevi olursa olsun hiçbir dönem metafizik hakikati bütünüyle ortadan kaldıramamıştır. Bunun temel bir sebebi var. Metafizik, maddeyi ve fiziği inkâr etmez. Onu büyük varlık dairesi içinde ait olduğu yere koyar. Böylece ona daha doğru bir anlam yükler. Varlığın manasını maddeye, atomlara, nötronlara yahut hücrelere indirgemek sözün manasını harflere ve seslere indirgemekten farksız. Sesler ve harfler bir araya geldiğinde sadece nicel bir artış olmaz. Niteliksel bir dönüşüm yaşanır ve mana dediğimiz şey ortaya çıkar. Bu ise seslerden, harflerden, işaretlerden daha fazla bir şeydir.”

İbrahim Tenekeci’den İbrahim Kalın’a Dair

“Yirmi yedi yıl olmuş. Dün gibi fakat değil. Sevgili kardeşim ve arkadaşım İbrahim Kalın’la Safer Efendi’ye giderdik. Kâğıthane’den Karagümrük’e. Otobüs pek yoktu. Yolun bir kısmında minibüse biner, kalanını yürürdük. Şikâyet kusurdu bizim için.

Beraber bir şiir yazdık. Yolda, herkesin duyacağı şekilde onu söylüyoruz: “Safer Efendi’ye sefer eyledik / Kendimizi hakka nefer eyledik.” Şiirin tamamı aklımdan çıkmış. İbrahim biliyordur mutlaka. O unutmaz.”

“İbrahim, Seyyid Hüseyin Nasr’a asistan oluyor. İki kez Türkiye’ye birlikte geliyorlar. Karşılıyoruz. ‘Hasret gidermek’ ne güzel bir hâldir.

Sonra Malezya yılları. Uzaklarda ilim ve edep tahsil eden bir talebe. Meşakkatli bir mücadele. Çekilen nice sıkıntı. Bildiğim: Herkes ömrünün tek öğrencisidir.

Büyüyoruz. Emeğimizin mahsulü olan kitaplar çıkmaya başlıyor.

Allah, “ilmi isteyene veririm” buyuruyor. İbrahim’deki ilim aşkına yakından şahitlik ettim. Tutkusuna, isteğine, azmine. Öğrenme ve öğretme becerisine…”

Kendini Bilmek, Kendini Görmek

Dursun Çiçek, hayata hem gönül gözünden hem de objektifin arkasından bakan bir yazar. Hayata dair de objektifiyle ölümsüz kareler yakalıyor yani renklerle, ışıklarla da yazıyor yazısını. Muhit’te Kendini Bilmek,  Kendini Görmek isimli yazısında evrenin insanı kuşatan muazzam sahnelerinden gönle düşen ayrıntıları anlatıyor. Dikkat çektiği nokta önemli; ne olursa olsun kendini bilmek.

“İbn Arabi alemdeki hiçbir şeyin Allah’tan bağımsızlaştırılarak bilinemeyeceğini ve dolayısıyla görülemeyeceğini belirtir. Varlıkta sadece Allah var olduğuna göre mümkün varlıkların bakması ve görmesi, bilmesi ve düşünmesi asıl varlıktan zorunlu olarak bağımsız olamaz. Bağımsızlık gayretleri ise sadece bir dilek ve temennidir, gerçekliğe tekabül etmez. Gözün nuru, eşyanın ziyası marifetin ve imanın nurundan ayrı değildir. Nurun imandan ve Allah’tan olduğunu bilen eşya ve hadiseleri Hakkın gözüyle görmeye başlar. Nurun hakikatini bilmeden ziya ortaya çıkmaz. Bunun için de müşahede mertebesine çıkmak ve onun hakikatini bilmek gerekir. Onun hakikati ise tevhit delilleriyle eşyayı görmek, keşfetmek ve Hakkı eşyada görmek ve bilmektir. Müşahede hali artık yakîn halidir.”

“Görmenin Allah’ın gözleri ve gönülleri aydınlatması ile ilgili olduğunu belirten İbn Arabi “Kulu Rabbi sevdiğinde, Rabbi onun kendisiyle duyduğu kulağı, kendisiyle gördüğü gözü olur” hadisi şerifini belirterek sevmek ile görme arasında da bir ilişki kurar. İnsan sevdiğini görür. Dolayısıyla seven de ve sevilen de görür.”

“Alem insanla tamamlandığı gibi onun vasıtasıyla korunur. İnsanın halife olması âlemi Hak adına anlaması ve anlamlandırması anlamına gelir. Öyleyse insanın alemi, kendini ve Hakkı bilmesi “ego”sunu değil varlığı ve varoluşundaki Hakkı bilmesidir. Yani O’ndan geldiğini ve O’na gittiğini idrak etmesidir. Kendini bilen Rabbini bilir sırrı burada anlaşılır. Kendindeki Hakkı gören Rabbini bilir demektir bu. Başka bir deyişle Hak kendini görmen için senin aynan, sen de isimlerini görmede ve bu isimlerin hükümlerinin ortaya çıkmasında Hakkın aynasısın. Hakkın eserinde kendini görmesi, insanın eserde Hakkı görmesi…”

“Tabiatın içine girdiğimizde binlerce fotoğrafla ve resimle karşılaşırız. İnsanın gönül gözü bunu sürekli hisseder. Hatta her gördüğünde hayıflanır. Sanki ezelde gördüğü bir yeri hatırlatır ve çağrıştırır. Bu anlamda âlem nasıl bir ayna görevi yaparsa, fotoğraf da bir ayna görevi yapabilir. Çektiğimiz ve baktığımız fotoğraf vasıtasıyla anlamı görebilme imkânına sahip olabiliriz.”

İbn Arabi’den Yunus Emre’ye; kelimelerin kanadında

Leyla İpekçi, kelimelerin kanadında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Kelimelerin gücüne ve büyüsüne dair göndermeler var yazıda.  Harften kelimeye, kelimeden kâinata uzanan bir koyu çizgi üzerinde sürüyor yolculuk.

“Tek tek kelimelerin peşin den giderek manâ avcılığı yapanlar bilir. Kelimeler hangi dilde olursa olsun zamanın ve mekânın sonsuzluğuna açılır. İnsanlığa ait dil kültürü, kadim manâsını yeryüzüne her devirde kimi zaman aleni, kimi zaman örtülü olarak kelimelerin yolculuğuyla yaymaktadır. İçimizde susan ve konuşan tüm diller iklim veya coğrafya gibi farklı şartlara göre dönüşerek geçmişi bugüne getirir, yaşayan dil güncellenir durur.”

“Nelere kadirsiniz” ey kelimeler dedim durdum hep. Hayret ve hayranlığımı dile getiren farklı bağlamlarda onlarca yazı yazmışımdır. İbn Arabi hazretlerinin Şam’daki türbesini 2004 yılında ziyaret etmek nasip olduğunda mucizelerin ardı arkası kesilmiyordu. Kelime arayışlarım beni bir surenin bir ayetine götürmüş, o ayetin peşinden giderek tevhid ilminin iç yüzüne işte anlattığım gibi İbn Arabi’nin nefesinden dalmaya başlamıştım. Halbuki harf ilmine dalana kadar kelimeler her şeyden önce köken demekti benim için. Kökten gövde ve sınırsız ek çıksa da kök çekirdekti. İbn Arabi’yle birlikte özde nefes olduğunu, harfin temsil ettiği manaların gönül diline nakşolunduğunu idrak etmeye başladım. Bir romancı için müthiş bir imkândı bu. Romanlarım “aman bu dinci oldu” veya “aman bu bizim mahallede ne arıyor” gibi sığ algıların kurbanı oldu, oluyor. Fakat yazarak yaklaşma eğilimime hiç ket vuramadı. Nitelikli okurların art niyet ve ezberlenmiş yargıların ötesine geçen okur olduğunu öğrenecek kadar çok tecrübe biriktirdim.

“Anadolu’nun gönül dili dediğim veya Hak erenlerin remizli, mecazlı örtülü dili dediğim Yunusça’nın nefesle gönülden gönüle nakşolunduğunu, insanın manâsının kişiye anadilinde açıldığını işitmemle ilgiliydi sanırım. Evet, bunu söylerken ispatı gerekirdi kuşkusuz, ama ne olursa olsun, şu netti: Yunusça dediğim, Yunus Emre’den sonraki dönemde onun gönül çocuğu olan iki bin küsur zatın bıraktığı dil mirasına dayanarak söylersem; vahiy hakikatini anadilimde tercüme eden gönül diliydi. İşte ki yine kelimelere muhtaçtık. Yunus’un “Kendi Kur’an olmuş, Kur’an kendi içinde” sözü benim gibiler için işittiğimizi ancak kendimize dönüştürerek (yazıya dökerek) öğreniliyordu.”

Neyi bilmemiz gerektiğini, diğer uzmanların neyi bilemediklerini anladıkça bize örtülü olsa da mayamızda capcanlı duran “gizli hazine”nin kıymetini bilmeye başlıyorduk. Emaneti muhafaza etmenin ilk yolu kendimize dönüştürerek, nefsimizden geçirerek yaşantımıza, tavırlarımıza, ilişkilerimize ve elbette yazıp çizdiklerimize üslup, edep katmak değil miydi? Bugünün sesiyle, ruhuyla, bu kadim nefesin “ol”uşunu içinden güncellemek değil miydi?

“İbn Arabi’nin Ağaç ve Dört Kuşun Kitabı adlı eserini Fransızcadan okurken bir şeyi daha anladım: Hakikat ehli nasıl da örtüyordu. Hangi dilde olursa olsun Muhammedî sırrı barındıran kelimeler ehlinin dilinde kendilerinin metaforuna dönüşüyordu. Onları ancak emaneti teslim alan ehli “oku”yabiliyordu. Ve bir kez daha anladım ki, canlı söz, yani gerçek, ancak kâmil makamdakinin dudaklarının arasındaydı. Evet, İbn Arabi’nin kitabında kuşlar ötüyor, hakikat Yunusça her dilde örtülüyordu.”

Haluk Dursun’un Ardından

Muhammed Enes Kala, geçen yıl aramızdan ayrılan Haluk Dursun hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile Muhit’te. Dursun’un gençlere tavsiyelerini ve Haluk Hoca’nın; Haluk’un Defteri Gençlerle Hayat Bilgisi kitabını merkeze alan bir yazı.

“Haluk Hoca, önemini hiçbir zaman yitirmeyeceğini düşündüğümüz son dersini Malazgirt’te verdikten sonra yine hizmet aşkıyla koyulduğu yolda 19.08.2019 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. O, hoca olduğu kadar, çok kişi için bir ağabey ve musahipti. Ağabeyliğe ve musahipliğe bakışı bugün bize aslında çok şeyi yeniden hatırlatacaktır. Ağabeylik, o kadar önemli bir sosyal kurumdur ki, denizdeki fener, gemiler için neyse ağabey de kardeşler için odur. Ancak ağabey kardeşlerini mankurtlaştırmayandır, onların üzerinden ikbal kaygısı gütmeyendir, onlara karşılık beklemeden hayırhahlık yapandır. Haluk Hoca’nın kızı Nilay Dursun Hanım’ın hazırladığı ve hocanın vefatından sonra değerli ilmi terekesinin bir kısmını görebildiğimiz Haluk’un Defteri Gençlerle Hayat Bilgisi kitabında Haluk Hoca, ağabeyliğin nasıl olması gerektiğini Şehit Sedat Yenigün üzerinden çok veciz şekilde dile getirir.

“Ağabey sizi sadece kendine ve camiasına bağlamayacak. Yol gösterici olacak, yol açacak ama tek yol şudur (benim yolumdur) demeyecek… Ağabey dediğin yanında olmazsa bile sana yol gösterecek. Ama senden bir şey beklemeyecek.” Zikredilen bu husus o kadar önemli ki, sosyal zeminde yollarını ve yurtlarını kaybetmekte olan gençlerimize gerçek manada ağabeylik yapacak insanlara ihtiyacımız her zamankinden daha lazım hale gelmektedir.”

“Kitapta birbirinden değerli çok başlık var. Her bir başlık gençlere candan tavsiyelerle dolu. Mesela can kulağıyla dinlemek üzerinde durur Hoca… Buna o kadar değer verir ki… Can kulağı göze yansır da bir şeyler öğrenmenin iştiyakıyla gözler parıldar. Yine bir vazife verildiğinde o vazifenin en iyi şekilde yerine getirileceğine ilişkin güven gözlerden harekete geçerek muhatabı emin kılar. Ona göre okuma eğitimi kadar dinleme eğitimi de çok değerlidir. Kaliteli bir öğrenmenin yolunun iyi eserleri iyi şekilde okumak kadar, işi iyi bileni en iyi şekilde yani can kulağıyla dinlemekle mümkün olduğunun farkında olmamız gerektiğini hatırlatır.”

“Haluk Hoca gençler başta olmak üzere kendisine kulak kabartanlara önem ve değer ayrımının ehemmiyetini hatırlatır. Önemin makamdan değil, değerin adamlıktan gelmesi gerektiğini vurgular. Şahsiyet önemlidir. Şöhret ve servet, şahsiyet yokken kişiyi bulursa, onlar onu mahveder, ancak şahsiyet sahibi kişi onlara kavuştuğundaysa imkânlarını insanlık faydası için kullanabilir.”

Muhit’ten Öyküler

Selma Aksoy Türköz - Serçelerin şarkısı

“Yürüyorum. Üzerine bastığım yarı kristalleşmiş kar kalıntıları ayağımı içine çekiyor, bir sonraki adım için tedirgin ediyor beni. Yol, solmaya yüz tutmuş ışık ve gölge dilimleri arasında akıp gidiyor, akşamın griliği gize bürüyor her şeyi. Gözümün görebildiği en son nokta pusla örtülü, orası meçhul bir nokta, oraya bakmak korkutuyor beni. Ağaçların şefkatli dallarına sığınan yalnız bir kuş, tüylerini kabartmış, hareketsiz duruyor. Uyuduğunu düşünüyorum. “Bir kuş gibi uykuya dalmak, başını altına sokabileceği kanada, kimselerin erişemeyeceği asılı bir yuvaya sahip olmak…” İki genç geçiyor yanımdan; kız, bel kısmını sıkıca saran siyah deri kabanı içinde kıvrılarak yürüyor, başını oğlanın omzuna yaslamış, ara sıra eğilip gözlerinin içine bakıyor, duyamadığım bir şeyler fısıldıyor kulağına. Örtülü cümlelerine gülüşleri eşlik ediyor. Oğlan, kolunu kızın omzuna atıp sıkıca sarıyor onu. Tek bir gövde gibi yürüyorlar. Onları seyrediyorum bir süre. Gözden kaybolana dek bakıyorum arkalarından.”

“Daha önce görmediğim kara bir kedi kapının önünden ayrılmıyor, ısrarlı miyavlamalar… hava çok soğuk, içeri alıyorum. Önüne biraz süt koyup her gün yaptığım gibi kızımın odasına çıkıyorum. Sadece kapıdan bakmakla yetinmek… onsuz odaya adım atamıyorum. Her şey eskisi gibi, prenses figürlü gardırop, sımsıkı kapalı perdeler, duvara dayalı gitar… Son bir senedir yatağın ayakucunda duran terlikler anlam veremediğim şekilde ters dönmüş odanın ortasında yatıyor. Birden garip tıkırtılar geliyor aşağı kattan, yere düşen bir tabak sesinin yankısı. Kedi olduğunu düşünüyorum. Tam o sırada ayaklarımın arasından geçip kedi giriyor odaya, kulaklarını dikmiş öylece bana bakıyor. Sesler devam ediyor alt kattan; bir şeyler yere düşüyor, ardından kapı gıcırtısı. Kedi gerinerek kamburunu çıkarıp kuyruğunu dikiyor, ön patilerini kendine doğru çeke çeke merdivenlerden inip gözden kayboluyor. Başım dönmeye başlıyor, bulantı içimde dalgalar halinde kabarıyor, ağzımda acımsı bir tat.”

Münire Daniş - Yüz ikide bir sabah

“İstanbul’da onun için çile olmayan ne vardı ki… Bir binanın bilmem kaçıncı katında, dört duvar arasında insanın alnına gün mü doğardı. Bir mahpus gibi uyumanın ya da uyanmanın arasında ne fark olacak! Oysa köyünde uyanmak böyle mi? Kerahatten önce alnını secdeye açmak, sonra kuş sesleriyle, doğmaya başlayan güneşin ilk huzmeleriyle hareketlenmek. Uyanır uyanmaz başındaki gökle, ayağının altındaki toprakla, cümle mahlûkla birliğini hissetmek… Bakır tasta içilen beyran çorbasıyla bedene gelen kuvveti duymak. Zahter çayıyla keyif denilen hoşnutluğu tatmak… Sonra kendi zamanının, hevesini kaybetmeden sarıldığı işlerin, parçası olduğu hayatın huzuruna ermek…”

“Sabah namazından sonra uyumamıştı abdesti vardı ama yeniden aldı, kıyafetlerini giydi ve salondaki yerine kuruldu. Dün akşam her zamankinden az yemişti midesi gurulduyordu. “Midemin balkınmasını duyuyor musun?” diye sordu gelinine. Gelini güldü. Niye gülüyor acaba, diye düşündü ama cevap bulamadı.”

“Onun gibi işine dört elle sarılmakla, çalışmakla mutlu olan biri için günleri, ayları hiçbir şey yapmadan oturarak geçirmek kabir azabı gibi bir şeydi. Oğlu bunu anlıyordu. İhtiyar adam hep derdi; insan emeğiyle hayatta olduğunu hisseder, çalışarak zamanda yer alabilir. Hareketten, emek vermekten gelen tatmini ne sağlayabilir? İnsan gayrette takdir ve saygı, atalette küçümseme ve değersizlik bulur... Ama işte yaşlılık insanın elinden her şeyi alıyordu; mücadele bitti, oyun bitti, masal bitti artık siz ne derseniz deyin. Dilindeki Allah zikrinin sermayesini arttırmak tesellisi de olmasa yaşlılığın kahrı çekilir gibi değildi… Dalıp gittiği düşüncelere içleniyor gizliden, bir el yapışmış gibi boğazı kurudu, kesik kesik öksürdü.”

Selime Kahraman – Ihlamur Hanım

“Bugün tam on yıl oldu.

Kocaman dalları olan bir ağacım artık. Mevsimim geldiğin - de ve dallarım çiçeklerle bezendiğinde kokum mezarlığın her yerini sarıyor. Birkaç ziyaretçiden başka kimse duymuyor kokumu. On yıldır başucunda serpilip duruyorum. Köklerim onun yattığı yere doğru uzanıyor. Ben büyüdükçe o, toprağa karışıp kayboluyor. Rüzgâr estiğinde yapraklarımın söylediği şarkıyı da duyamıyor, bedenimden yayılan rayihayı da. O beni hiç tanımıyor, ben onu hatırlamayı, hâlâ onu tanımaya çalışmayı seviyorum. Onu gördüğüm ilk günü hiç unutmuyorum. Çökmüş avurtları ve yorgun gözlerine rağmen rengârenk çiçekleri gördüğündeki neşesini çok iyi hatırlıyorum. Menekşeler ve sardunyalar almıştı. Bilmeden kendi mezarına çiçekler mi seçtin?”

“Mezarlıkların hepsi böyle midir bilmiyorum ama bu küçük köy mezarlığının üstü ağaç dallarıyla örtünmüştü. Adeta bir ormanı andırıyordu. Ağaçtan ağaca zıplayan sincaplar, dallardaki meşe palamutlarından, çam fıstıklarından nasipleniyorlardı. Bir süre mezar taşlarının arasından dümdüz gittik. Biraz ilerleyince sağa doğru döndük. Kalabalıklardan uzakta, kenarda bir mezar taşının yanına bıraktı beni. Durdu, durdu. Baktı, baktı. Ağır adımlarla aynı yolu geri tepti. Bir mezarlığa dikileceğimi hiç düşünmemiştim. Her türlü ihtimali ve detayı düşünmüştüm. Ama hayır, mezarlık hiç aklıma gelmemişti. Şaşkındım ve ürkmüştüm.”

“Yıllarca başucunda bekleyip gölge oldum üzerine. Büyüdüm, ıhlamur hanım oldum da tanışamadık. Tanışamadık ama ben başka bir ağaca değil de bu yüce gönüllü kadına imrendim hep. Nasıl yüce gönüllü olduğunu gölgemde oturup da anlatanlardan öğrenmiştim. Bir kere görmekle nasıl böyle hissettim bilmiyorum. Aynısı insanlarda da oluyormuş, bir ıhlamur ağacının böyle hissetmesi de sanırım abes kaçmaz.”

Zeki Bulduk – Doktor

“Günlerdir Doktor Hamid’i nasıl yazarım, nasıl anlatırım diye düşünüp duruyorum. Yalnız kalmalıyım, dedim. Her şeyden, herkesten, her sesten uzak bir kenara çekilirsem ancak yazabilirim, diye düşündüm. Alemdağ’a sığındım. Çarşıdan alacaklarımı alıp, bir daha da Hamid’i yazana kadar dışarı çıkmam diye kurdum. Çarşıdan eve gelirken A’yı gördüm. Boş bir kablo makarasının üzerine oturmuş geleni geçeni izliyordu. Beni görünce gözleri parladı. Utana sıkıla elimi öpmek için eğildi. Belki de on beş sene önce mezun olurken elimi öpmüş, onu bir daha da görmemiştim. Zaman zaman arkadaşlarından haberini alıyor, üzülüyordum. Uyuşturucuya başlamış, kavga dövüş derken içeriye düşmüş. Salgından dolayı dışarı bırakmışlar. ‘Ne yaptın, bari bırakabildin mi mereti?’ dedim. Her zaman dürüsttü: ‘Yok hocam, illet kanıma işledi. Eve de almıyorlar. Bulursam hurda satıyorum, orada burada kalıyorum işte,’ dedi. Dedi ya, ben orada kalakaldım. Futbolu güzel oynardı. İyi çalım atardı ama hayatın attığı çalımla olduğu yerde kalmıştı. Okula başka mahalleden gelirdi. Bizim mahallenin çocukları rahat vermezler kavga ederlerdi onunla. Birkaç kavgasını ayırmıştım ama uyuşturucuyla olan kavgasında yardım edemedim. ‘Hocam, okuldan sonra düzen kuramadım,’ dedi. Gözleri, dönüp duruyordu. Sanki bin yıldır uyumamış gibiydi gözleri. Uyuyacak, sığınacak bir yuva arayan iki yavru kuş gibiydi gözleri. Dönenip duruyorlardı.”

“Kabil Uluslararası Havalimanından dernek merkezine geçtiğimizde üniversite öğrencileriyle sohbet yapıyordu. Sohbet Türkçeydi. “Afganistan, bulunduğu coğrafi konum itibariyle stratejik bir ülkedir.” Bu cümleyi duyduğumda az kalsın gülecektim. Afganistan yerine Türkiye kelimesini bin kere duymuştum aynı cümlede. Her ne kadar sohbetteki stratejik cümlelere takılmış olsam da onun rehberliğinde Celalabad’a, İmam Rabbani Yetimhanesi’ne gittiğimizde önümde başka bir yol açıldı: Feleğin Kapısı. Ben Afganistan’a tam da o kapıdan, Doktor Hamid’in açtığı Feleğin Kapısından girdim.”

“Babasız büyüyen çocukların bildiği bir sır vardır. Ben bu sırrı şimdi buraya yazıyorum ya; babasız büyüyen çocukların dışındakiler okuduktan sonra çabucak unutacaklar. ‘Allah, bildiğimizden daha yakındır bize.’ Babasız büyüyen çocuklar güçlerini tam da buradan alırlar. Feleğin çarkı döner, Pol-e Çarhe (köprünün çarkı) döner ve masumları öğütür. Her öğütülen un olmaz ağabey! Hamid’i yaralayan Pol-e Çarhe idi ama tamir eden feleğin çarkıydı.”

Muhit’ten Şiirler

Gecenin içinden geçen bir sabah
Uyanıp yürümek güneşle birlik,

İlk defa geldiğim dünya ilinde

Sana yakın bir yer bulurum belki.

Bildiğim her şeyden hayli uzakta,

İnsanın gönlünü alan bir bakış

Ömrüm boyunca pek görmediğim,

Tek kalmış eşler gibi hayatta.

İbrahim Tenekeci

Yağmuru çekilmiş bir toprağın konusu

Ruhunu yitirmiş metalik ağızlarda, ışıltılı grafiklerde

Tuşlara dokunan parmakların baştan çıkaran ritminde

Dokunan ama dokunamayan öldüren ama ölemeyen

Saçları ağartan bir yaşamak korkusuyla

Ağlamak için gözlerini arayan kim

Kim kimi arıyor kim kimi buluyor

Kimi doğsak ölmüyor kimden uzaklaşsak

Kendimizden kendimiz kendi kimimiz

Helezonları dağılmış bir kadranın içinde

Sabahtan akşama hepimiz müteselsil bir diaspora

Ahmet Edip Başaran

akıbet ki onların dirim sandığı asma 

kullanılmış ruhları kabuklar bağlamadan 

sütünü akıtacak ehven-i şer yerine 

o ağır tebessümün kopup yaralarından 

hiperaktif mutsuzluk manyetik hassasiyet 

metafizik hendese yükünü dağıtmadan 

derin bir süzülüşle sokul içsizliklere 

sırnaşık tanrıların oyunu başlamadan 

Süleyman Unutmaz

İnsan gibidir

Şehirler de

Duyurmazlar seslerini

Sevmeyenlere

Sevince İstanbul’u

Farklı bir şarkıdır

Her yeri

Mustafa Ruhi Şirin

Türkülerde toprak kokusu

Çekip içime dedim

Kaldırıp kabuğunu evlerin

Geçmişe doğru

Sonsuzluğu solu kalbim

Gazeteler kalsın, yok satanlar
Ve bütün duvarları

Bırakıp avuçlarına

Hatırasını çaldıran şehrin

Şarkılarını…
 

Omuzlayıp getir masalları

Tanınsın diye erken

Tamah, daha sesinden
Ve sor destanlara gidip
Ortak tanıdıklarını halkın şimdi

Emel Özkan

Bütün arkadaşları ölen asker

Sağ mı döner yurduna

Yüzü eskir, delik büyür
Zeval güneşi derler buna

Aynur Dilber

Sen beni sırtına onca kitabı yük edinirken de

Sen beni bir anda taş kesilirken de düşün

Kim kimi kurtarabilmiş; kim, kimin için şefaat...

Çocukları düşün ömrünce.

Beni koca gören, sakallı korkunç gören çocukları.

Bir tetiğin hiçlikle karşılaştığı en güzel ânını...

Bir şiir yaz mesela, klişelerle dolu olsun

Adına ister bireysel desinler ister toplumcu;

Ama bil ki beklesen de nebevi bir ses, boşuna

Tüm ilhamını doğadan alacaksın çünkü sen.

Eray Sarıçam

Karabağ’ın Türk Mimarlığı

Şehir ve Kültür Dergisi, 76. sayına ulaştı. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Kamil Uğurlu’nun Karabağ’ın Türk Mimarlığı isimli yazısından olacak.  Gündeme dair yazıların dergilerde yer alması önemli. Dergilerin, yaşanan anı geleceğe taşıyan bir özelliği de olduğu gerçeği bu tür çalışmalarla pekişmiş oluyor.

“Karabağ, Müslüman Türklerin bölgeye hakim olmasından sonra bugünkü adıyla anılır oldu. Türkler bölgeye Arap hâkimiyetinden daha önce kuzeyden gelerek yerleşmişlerdi.

Hâl böyleyken bu topraklar üzerinde bir başka kavim nasıl hak iddia edebilir?

1064’te Gürcistan seferinden dönen Sultan Alparslan, kışlak olarak Karabağ’ı seçti ve orayı vatan eyledi. Onun oğlu Melikşah Sultan 1076’da burasını baştan başa Türklerle iskân etti. Melikşah Sultan’dan sonra, Sultan Berkyaruk’tan ikta olarak Gence’yi alan kardeşi Muhammed, kısa zamanda tüm Karabağ bölgesini ele geçirdi ve imâr etti.

Ebül Gazi Bahadır Han’a göre, Oğuz Han’ın üçüncü oğlu Yıldız Han’ın büyük oğlu, Afşar’ın çocuklarından Cevanşir’e burası, atasından kalma bir mülktü. Hülâgu Han ile beraber Türkistan’dan Anadolu’ya göç eden Türk aileler, ayrıca daha sonra Timur Han tarafından Karabağ’a getirilen Türkler buraya iskân edildiler. Bunlar Afşarlardı. Afşarlar daha sonra Akkoyunlular döneminde Güney Azerbaycan’ın merkezi ve batı bölgelerine toplu olarak yerleştirildiler.

Tarih böyleyken bu topraklar üzerinde bir başka kavim nasıl hak iddia edebilir? İlhanlılar Devleti’nin (1256-1336) yazlık yönetim merkezi Karabağ’dı. Bu dönemde Moğollarla birlikte gelen Şaman inanışındaki Türkler de yine topluca buraya yerleştiler. Timur Han döneminde de burası tamamen Türklerle meskûndu 1400-1402’de Anadolu seferinden dönüşte Suriye ve Türkiye’den getirdiği 50 bin Türk ailesini, Karabağ merkezine ve civarına yerleştirdi.

Karabağ’daki Türk nüfusu, Safevîler döneminde de devamlı arttı.

III. Murad döneminde Karabağ resmen Osmanlı hâkimiyetine geçti.

Herkes bunu bilirken bu topraklar üzerinde başka bir kavim nasıl hak iddia edebilir?”

“Azerbaycan’ın, özellikle Karabağ ve yakın çevresinde bulunan ve Türk eseri olan yapılardan küçük bir bölümünü hatırlatalım: Fuzuli bölgesinde Şeyh Yakup’un (XII yüzyıl) türbesi, Koç Ahmetli Cuma Camii, Hacı Alesker Camii, Aşağı Veyselli köyündeki Mir Ali (XIV. yüzyıl) ve Ahmedallar köyündeki türbeler KAYNAKÇA 1-Nihat Kaşıkçı ve Hasan Yılmaz, Aras’tan Volga’ya Kafkaslar. T.C. Kültür Bak. ve Türk Metal Sendikası Araştırma Bürosu Yay., 1999-2000, İst. 2- A.g.e. 3- A.g.e. 4- Kasım Hacıyev, Tarih Doktoru, Araştırma Notları. 5- Kasım Hacıyev, a.g.e. 6- Kasım Hacıyev, a.g.e. 7- Kasım Hacıyev, a.g.e. (XIV. yüzyıl), Şeyh İbrahim türbesi (XVII. Yüzyıl), Ahmet Sultan türbesi, Celâl türbesi (hicri 1307), Horadiz köyündeki Cuma Camii, Yukarı Karabağ topraklarında Askeran Kalesi, Cebrail bölgesindeki “Kız Kulesi”, Cebrail’ın Şıhlar köyünde türbe (1308) ve diğer türbeler, Ağdam bölgesinde Haçın Derbent köyü yakınlarında 12 köşeli türbe, Ağdam Cuma Camii (1870), türbeler, Ağdamın Abdal-Gülablı köyünde hamam binası (XX yüzyılın başları), Ağdam’da Şahbulak camii, Bedre kentindeki Terter nehri üzerinde 12 köşeli köprü (XIV. yüzyıl), “Bedre”, “Aksa baba” türbeleri (XIV. yüzyıl), Hocalı mezarlığını zırhlı askeri araçlarla yerlebir ettiler. Hocalı’da ve Şuşa’da bu barbarlık en had safhaya ulaştı. Ünlü HocalıGedebey kültürünün asıl beşiği sayılan Hocalı höyükleri ortadan kaldırıldı. Şuşa’da anıtlara taramalı silahlarla ateş ettiler. Şuşa müzelerini yağmaladılar. İnsanlığın atalarının yaşadığı ilk mekânlardan olan Azıh mağarası Ermeniler’in askeri mühimmat deposuna dönüştü. İslâm anıtları tahrip edilerek yok edildi. Ablan Hıristiyan anıtlarıysa şu an Ereni sahtekarlığıyla karşı karşıya. Azerbaycan tarihinin önemli bir sayfası olan Elysee Tapınağı’nda, Hasanriz Tapınağı’nda ve diğer anıtlarda bulunan Ablan yazıları silindi. Bu anıtlardaki Albanlar’a ait eşyaların kaderi bilinmiyor. Elysee Tapınağı’nda bulunan Ablan hükümdarı III. Vaçakan’ın mezarı ve duvarındaki yazı tamamen imha edildi.”

Sevda Tepesinden Beykoz’a Yol Gider

İstanbul’u Mehmet Kamil Berse rehberliğinde adımlamaya devam ediyoruz. Bir sevdanın karış karış yaşanmasına şahitlik etmiş oluyoruz. Berse, derginin kapağındaki seslenişi taşıyor yazısına; Sevda Tepesinden Beykoz’a Yol Gider.

“Dünyanın en güzel su yolunda sağlı sollu iskeleler, her biri tarihi vesika gibi size kimlik gösterirler uğradığınızda… Her iskelenin ve yerleşim yerinin farklı demografik yapısı sosyal konumu mevcut eski dönemlerde…Üsküdar, elbette bütün yolların kavşağı, başlangıç noktasıdır..Kara yolu ile devam edilecek yerlere buradan aktarma yapılır.. Beylerbeyi semti daha farklı, bölgeye has anlatılan hikâyelerden birinde şöyle denir; Rumeli Beylerbeyi (Vali) Mehmet Paşa’nın deniz kıyısına yaptırdığı yalı dolayısıyla Beylerbeyi olarak anılmaya başlamış. Osmanlı döneminde daha ziyade sayfiye yeri olan semttir… Vapur Beylerbeyi iskelesine yanaşırken görünen manzara şudur; Beylerbeyi Camii’nin önündeki teras kalabalık. Birkaç kişi sohbet hâlinde; bankta oturmuş gazetesini okuyanlar ve az ilerideki kahvede çaylarını yudumlayanlar bu manzaranın tadını çıkarıyor. Etrafta yeşile karışmış bir deniz kokusu. Bir de hikâyeler var tabii; her semtin kendine has sözlü tarihi.”

“Sahil boyunca gelirken eski Kuleli askeri lisesinin ve Kandillinin üst taraflarında bir güzel tepeye uğramamız, selam vermemiz lazımdır… Sevda Tepesi isminin ilginç ve acıklı, ancak benim için çok farklı bir hikâyesi vardır. Hikâyeyi anlatan, hikâyenin kahramanının dedesinin arkadaşı olduğunu ifade ederek bugünlere nakleder..” 1920 li yıllarda, bugünkü "sevda tepesi" olarak bilinen tepenin az aşağısındaki Kuleli Askeri Lisesi'nde öğrenci olan Vahit,(aynı zamanda dedemin sınıf arkadaşı) dönemin ünlü jönü Valentino'ya benzerliği sebebi ile nam-ı diğer Valentino Vahit, boğazın karşı kıyısındaki Amerikan Kız Koleji öğrencisi güzeller güzeli Belkıs'a aşık olur, fakat Belkıs'ın varlıklı ailesi, kızlarının müstakbel bir subayla evlenmesine olur vermez; zira o günlerde askerlik; bugünkünün aksine, pek gözde olmayan, maaşı ve sosyal imkanları yetersiz bir meslektir. Aşklarının kabul görmemesi üzerine bunalıma giren çift, Göksu - Anadoluhisarı sırtlarındaki tepede, her ikisinin okullarını ve muhteşem manzarayı gören bir noktada birlikte intihar ederler; Rivayet oldur ki, bu güzel tepede son kez buluşurlar, birbirlerine yazdıkları mektupları ve şiirlerini yazdıkları kâğıtlarını küçük küçük parçalara ayırırlar ve bir tepe yaparlar, birleşme umutlarını yitirdiklerine inanarak oracıkta intihar ederler, akabinde de oraya defnedilirler; Hatıraları da sonsuza kadar onların aşklarından ismini alan tepede yasamaya devam eder…”

“Ahmet Mithat Efendi’nin Mısır Çarşısı’nda başlayan çok renkli bir hayatı var. Buradan sonra kendi kitaplarını basmak işin kendi matbaasını kuruyor ve hayatı muazzam bir mücadeleyle geçiyor, Mithat Paşa’nın tavsiyesiyle Fransızcayı bile çok iyi öğrenerek dünyayı takip ediyor… İsmail Bey Gaspıralı Kırım’dan geldiğinde Ahmet Mithat efendinin yanında çok şey öğreniyor, Kırım’a dönüşte Tercüman gazetesini burada aldığı ilhamla çıkarıyor... Ahmet Mithat Efendi İstanbul’da yaşamının erdemini bilen bir insan… Daha sonra yaşamak için Beykoz’u seçiyor. Akbaba Köyü’nde bir çiftlik arazi satın alıyor ve ziraatle ilgilenmeye başlıyor. İlk defa kuluçka makinasını kullanan adam olduğu gibi ziraatta da modern teknikleri araştırıp ilk defa uygulayan adam. Aynı zamanda Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’ni çıkararak yıllarca aksatmadan yayınlamıştır. Yüzlerce sayfa tutan birçok eserini Beykoz-Sirkeci arasında Şirket-i Hayriye vapurlarındaki özel kamarasında kaleme almış. Akbaba’da arazisinde çok kaliteli bir su bularak Dersaadete pazarlama sistemi kuruyor ve bu suyun adını Sırmakeş koyuyor. İstimbotla Beykoz’dan Sirkeci’ye su taşıyor. İnsanlara iş kapısı oluyor bu girişim. Beykoz’un tüm ahalisinin dertleriyle ilgileniyor, bütün insanlarına yetişiyor. Yalıköy’de bulunan Yalıyı yaptırıp oraya taşınıyor. Bugünlerde Burak Kut’un oturduğu yalıyı Ahmet Mithat Efendi adeta bir mektebe çeviriyor. Yalıya tiyatro sahnesi yaptırıyor…”

On Numara Yirmi Yıldız Şehrimiz Bizim

On Numara Yirmi Yıldız Şehrimiz Bizim diyerek Balıkesir’i anlatıyor Fahri Tuna.

“Ayvalık tost, Bandırma vapur, Burhaniye festival, İvrindi kolonya, Gönen hikâye (Ömer Seyfettin) ve kaplıca, Manyas kuş cenneti, Havran hâlis zeytinyağı, Savaştepe köy enstitüsü/öğretmen, Erdek tatil, Susurluk ayran demektir Balıkesir’de.”

“Yörük ve Manav memleketidir Balıkesir. Birazcık da Muhacir. Bu özellik türkülere deyimlere atasözlerine de yansımıştır; örnek olsun diye birkaçını alayım buraya: Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek. / Çocuklar oynamaktan, gençler işlemekten, ihtiyarlar söylemekten yorulmaz. / Herkesin aklı bir olsa, koyuna çoban bulunmaz. / Mal mala girer, dal dala. İki keklik bir kayada ötüyor / Ötme de keklik derdim bana yetiyor /Annesine kara da haber gidiyor. (Nakarat:) Yazması oyalı kundurası boyalı / Yar benim aman aman, yar benim / Uzun da geceler yar boynuma / Sar benim aman aman, sar benim. Bu türküyü duyalı ve seveli yirmi yıl olmuş benim için. Orhan Hakalmaz’ın o Balıkesir gibi duru, sade, düz, gösterişsiz, edepli, saygılı, güvenli sesinden dinleye dinleye. Sonra öğrendim ki bu güzel türkümüzü Muzaffer Sarısözen büyüğümüz Balıkesir’den derlemiş. Ne de yakışıyor Balıkesir’le bu türkü birbirlerine. Her insan bir şehirde doğar. Kader işte. Eyvallah. Ya sonra? Sonra, hayatına giren üç beş şehir daha vardır. Benim doğduğum vilayet Sakarya, mâlumunuz. Ya sonraki şehirlerim? Sıkı durun: Yetmiş gün resmen, otuz üç gün fiilen kaldığım, ikinci şehrim Balıkesirdir benim. Hem de on sekiz yaşımdayken. Sonra Denizli, sonra Mardin, sonra Edirne ve hep İstanbul.”

“Otuz üç yıldır Balıkesir damadı olan ve her sene yaz tatilinin yarısını Balıkesir’de geçiren, mühendislikten sınıf arkadaşım yakın dostum Gürsel Kaya’ya Balıkesir denilince ilk aklına gelen üç şey? diye sordum, bakın cevabı ne oldu: İstanbul’da gez, İzmir’de eğlen, Balıkesir’de evlen. Ben bu söze uydum, memnunum. İkincisi Cumartesi pazarı. Üç, taze börülce salatası, nefistir gerçekten. Balıkesir, can dostum Profesör Cevdet Avcıkurt’un şehri, can yeğenim akademisyenim nur yüzlüm Nur Yıldız'ın’şehri.”

Halkalı Ziraat Mektebi Ve Mehmet Akif

Erbay Kücet, milli şairimiz Mehmet Akif’i Halkalı Ziraat Mektebi bağlamında anlatmış. Bu konu çok da ele alınan bir mevzu değil. Akif’i her yönüyle tanımamız gerekiyor. Bu yazıda da birçok önemli not var.

“Binlerce yazar, sanatçı ve düşünce insanının hayatı ve sanatı hakkında bilgiler edebiyat tarihimizde mevcuttur. Bunlar arasında lider konumunda bulunan şahsiyetlerin bile sözleri ve davranışları arasında tezatlar olduğu halde çok az sanatkâr ve fikir adamının düşüncesi ile kişiliğinin örtüştüğü gözlenmektedir. Özü sözü bir, hayatında tezat bulunmayan, söyledikleri ile yaptığı bir olan, şahsiyeti, eserleri ve düşünceleri üzerine çok şeyler yazılan Mehmet Akif’in Halkalı Baytar Mektebi’nde okuduğu ve öğretmenlik yaptığı okulla ilgili hatıralarının azlığından olsa gerek, o yıllara ait bilgilerimiz azdır. Yirmi yıla yakın veteriner hekim olarak hizmet eden Akif, tamamen mesleki endişeden istifa yoluyla görevinden ayrıldığında Veteriner İşleri Genel Müdür Yardımcısıydı.

Mehmet Akif, ilk sivil veteriner okulunun ilk mezunlarındandır. Bu ilk mezuniyet daha sonra onun meslek hayatında başka ilklere de imza atmasının başlangıcı olmuştur. 1908 de kurulan ilk veteriner derneği “Osmanlı Cemiyet-i İlmiye-i Baytariyesi” nin kurucusu, yine ilk veteriner dergilerinden biri olan “Mecmua-i Fünun-u Baytariye”nin yayın kurulu üyeliği görevinde bulunmuştur. Bu tarihi okulun kapılarını biraz aralasak nasıl olur;

1847 de İstanbul’da açılan öğretim kurumu, Osmanlıların ilk mesleki ve teknik öğretim kurumu Ziraat Talimhanesinin devamı olarak, tarım alanında idadi sonrası öğretim vermek üzere kurulmuştur.”

Rıhle

Sıddıka Zeynep Bozkuş, Rıhle isimli yazısı ile Şehir ve Kültür’de.

“Eskiden rıhle vardı. “İlim Çin’de de olsa, gidiniz.” Hadisi düsturunca yola revan oluyordu talebe. Talebe: Talep eden – bilgiye erişmeyi- arzu eden kimse. Kâinatta neyi gerçekten istedik ve tüm benliğimizle o yolda gayret sarf ettik de bütün mahlukat Rabbinin “ol!” emrini doğrular gibi ayağımıza serilmedi? Elbette burada saf bir niyet ve hırslardan arınmış bir arzuyu kast etmekteyiz. Kişisel gelişim eğitimlerinde, tasavvufta, felsefede, psikolojide ve daha birçok ilimde, nereye giderseniz gidin kararlı ve ne istediğini bilen insan için kapıların açılacağı, açıldığı ifade edilmektedir. Rıhle kelimesinde; Yola koyulmak, bir şeyin sırtına binmek, şeklinde bir sözlük anlamı bulunmakta. Burada hadisle ilgili bilgiye ulaşma amaçlanırken onu asıl kaynağından, yerinden almak için ciddi bir çaba göstermek söz konusu. Günümüzde internetten her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşmak mümkün. Bunun yanı sıra tam bir bilgi kirliliğinin mevcut olduğu da aşikar.”

“Bugün hava bulutluydu dostlarım! Önce perdeyi araladım ve sonra okumalara daldım. Bir yanda hadis metinleri, diğer yanda okul öncesi temel değerler eğitimiörnek- setleri, öte yandan incelemeye almak üzere tekrar ve detaylıca okuduğumuz “Simyacı”, masamızda ev hali gereçler, arka odalarda uzaktan eğitim gören evlatlarımızın online öğrenme telaşı, haberlerde dünya ateşi...”

Pisa Şehrine Kuleden Bakış

Şifanur Özçelik Şirin, her ay şehir yazıları ile dergide yer alıyor. Şirin’in yazılarını takip ederek bir dünya turu atacağız herhalde. Anlatımı da içten ve oldukça renkli. Bu sayıda Pisa şehrine bir kuleden bakıyoruz.

“Vakitlerden İtalya’ydı, Pisa şehrini ziyaret etmek için düştük yollara... Şehri mayıs ayında ziyaret etmek nasip oldu. Çok güzel bir vakitte gittiğimi bizzat yaşayarak anlamış oldum. Bu dönemde hava ılıman ve bölge çok daha sakindi. Ekimden sonra yoğun yağmurların görüldüğü bölgede, kış mevsimi de oldukça nemli geçtiği için, nisan, mayıs, haziran, eylül ve ekim ayları en uygun aylardır. Rahat bir gezi programı düşünüyorsanız mutlaka mevsime dikkat etmelisiniz. İtalya’nın batı kıyısında bulunan Pisa, bana göre ülkenin en hoş şehirlerinden birisiydi. Ligurya Denizi’ne sadece 20 dakika uzaklıkta olup ülkeyi ziyaret eden turistler genellikle Floransa şehrine giderken Pisa’ya uğrarlar. Pisa bulunduğu konum itibariyle mükemmel ulaşım bağlantılarına sahip bir şehirdir. 11. yüzyıldan başlayarak tarihi sahnede kendine iyi bir isim yapmayı başaran Pisa şehri, denizcilikte ismini en üst sıralara çıkardı. Denizcilikle birlikte şehirde nüfus artışı, altyapının ve şehrin gelişmesine sebep olmuştur. Bugün hala 12. yüzyıldan ayakta kalan ünlü anıtlar şehri süslemeye devam etmektedir.”

“Pisa Kulesi, Santa Maria Assunta Katedrali’nin ardından, 12. yüzyılda inşa edilmiştir. Kısa sürede temellerin dengesiz olduğu ve binanın eğilmeye başladığı anlaşılmış. Pisa kulesi, 56 metre yüksekliğinde, 6 sütün üst üste oturtularak inşa edilmiş, yapımında sadece mermer kullanılmış, 8. Katında çan bulunan 294 basamağı çıkarak kulenin en üstüne çıkılabilir. Kule hala eğilmeye devam ediyor ve çökmemesi için önlemler alınmış durumda. Kule ile ilginç fotoğraflar çekmek mümkün. Mimari açıdan çok güzel bir yapı olarak görmeye değer bir eser.”

“Fantastik mimari ile üst düzey toptan alışverişin bir tümünü birden arıyorsanız Borgo Stretto sizin için ziyaret edilmesi gereken enfes bir yer. Bu keyifli cadde, şehrin kalbinde yer almakta ve Ponte di Mezzo’nun yanındaki Piazza Garibaldi’de başlıyor. Bu sokakta çeşitli tasarım mağazaları, butik mağazalar ve şirin kafeler bulabilirsiniz. İtalya’nın Pisa şehrinde yer alan Pisa Kulesi ve etrafındaki katedral, anıt mezarlığı ile vaftizhane UNESCO Listesi’nde yer alıyor. Tüm gezi severlere tavsiye ediyorum…”

Kemalettin Tuğcu

Ihlamur Dergisi 96. sayısına ulaştı. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Nemika Tuğcu’nun “Kırgın Bir Çocukluktan Yazarlığa Uzanan Meşakkatli Bir Yolculuk; Kemalettin Tuğcu” isimli yazısından olacak. Nemika Tuğcu, Kemalettin Tuğcu’nun yeğeni. Onu yakından tanıyan bir isimden okumak daha bir kıymetli olsa gerek.

“Kemalettin Tuğcu, 94 yaşında hayata veda etti. Kim bilir kaç kuşağa okumayı söktürdü, kitap sevgisi verdi, duygu dünyamızın eğitmeni oldu. Geride çoğu çocuklar için 400’ü aşkın roman bıraktı. 1940’lı yıllardan 1980’li yılların ortalarına kadar çok okunan bir yazar oldu. Bugün hâlâ okunuyor, anılıyor. Hele yaşları 50’nin üzerinde olanlar adını duyduklarında heyecanlanıyorlar.

Kemalettin Tuğcu, sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma, merhamet duygularını işledi romanlarında. Çalışkanlığı, dürüstlüğü ve sabrı işledi… Bugün bu duygulara çok ama çok ihtiyacımız var.”

“Kemalettin Tuğcu 20 yaşında Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde ameliyat olur ve bir ayağının sakatlığı düzeltilir. Canı öyle yanmıştır ki ikincisinin ameliyatına asla razı olmaz. Ne var ki artık bastonla yürüyecektir. Köşkün sınırları içinde okuyarak, yazarak, buhranlarla 25 yıl geçirmiş amcam. Cumhuriyet’in ilanından sonra Latin harflerine geçildiğinde yeni harflerle okumayı ve yazmayı çabucak öğrenir ve Çengelköy’de bir fırında açılan kursa öğretmen olarak gider. Hamurkârından pişiricisine, tablakârına, at sırtındaki satıcısına kadar yedi sekiz kişiye okuma yazma öğretir. Eskiden atın sırtına yüklenen bir sandık içinde ekmek satıldığını, Sebzecilerin küfelerini eşeğine yükleyip kapı kapı dolaşarak sebze, meyve sattığını hatırlayanlar vardır. Bir türlü iş bulamamıştır artık delikanlı olan Kemalettin. Kısa süreli işler yapar. Tespihçilik, marangozluk, duvarcılık, gramafon tamirciliği yapar. Boş durmaz. Saz ve keman yapar, tahta oymacılığını dener. Bu arada dayısıyla Fransızca çalışır. Öğrenme kabiliyeti olağanüstüdür. Bir kimya kitabı tercüme eder. İstanbul’da iş bulamayınca dayısının aracılığı ile Ankara yakınlarında Irmak – Ildızın demiryolu ray yapımında depo memuru olarak çalışmaya başlar. İstanbul’dan Anadolu’ya ilk çıkışıdır. Savaştan yeni çıkmış bir ülkenin yoksul insanları, bir lokma ekmek parası kazanmak için çırpınan demiryolu işçileri, Cumhuriyet’in ilanıyla aftan yararlanıp çıkan hükümlüler ve köylülerle yaşadıkları, gözlemleri daha sonra kitaplarına yansıyacaktır. Bu görevi uzun sürmez. O yıllarda yaygın olan sıtma hastalığına tutulur ve İstanbul’a döner.”

“Kemalettin Tuğcu, okurlarını ağlatmakla, duygu sömürüsü yapmakla suçlandı çok kez. Oysa okurları ağladıkları için vicdanlı insanlar oldular. Kemalettin Tuğcu merhamet duygusu, dürüstlük, çalışkanlık, saygı ve sevgi aşısı yaptı okurlarına. İyilerin mutlaka kazanacağını, çalışkanların mutlaka başaracağını, güçlünün değil, haklının kazanacağını yazdı kitaplarında.

Ömrünü çocuklara adadı; çocuk ruhunu kaybetmemişti çünkü. Anadolu’daki kitapçılar adetle değil, çuvalla kitap istiyorlardı o yıllarda... On beş çuval, yirmi çuval. Bir baskı on beş bin adet oluyordu. Aferin Yaşar, Ağaçlar Uyanıyor, Altın Bilezik, Ah Bu Çocuklar, Aradaki Demir Kapı, Annemin Hikâyesi, Sokak Çocuğu, Bir Çırağın Öyküsü ard arda gelir.

Yayınevleri zengin olur ama Kemalettin Tuğcu kitaplarından hak ettiğini alamaz. Üstelik özensiz baskılarla, dizgi, baskı yanlışlıklarıyla üzerler onu.

Kimileri sen bizdensin diyerek onu sağ’a ya da sol’a çekmeye çalışır. “Hayır” der. “Ben çocuklardan yanayım.” Romanları senaryolaştırılarak film ve diziler yapıldı. “Üvey Baba” adlı romanın belki bir iki bölümü kitaba uygundu; sonrasında içki içen, kumar oynayan, üvey çocuğunu döven, vicdansız tiplemelerle izleyicilerin beyinlerine korkunç bir Kemalettin Tuğcu imajı yerleştirildi. Hele genç kuşaklar asla benimsemedi Tuğcu romanlarını.

Tuğcu, sevgi, dostluk, merhamet, yardımlaşma, dürüstlük gibi insani değerleri benimsetmeye çalıştı romanlarında. Yazmak onun için avunmaktı, hayata tutunmaktı. “Ben yazma hastasıyım, edebiyatçı değilim” demiştir söyleşilerinde. Bedensel engeli nedeniyle yalnızlığı seçmiş Kemalettin Tuğcu. Çocukluğu savaş yıllarında korku ve endişeyle geçmiş. Kurtuluş Savaşı’nın yıkıntılarını onarmaya çalışan, yoksullukla savaşan yeni kurulmuş bir Cumhuriyet’in gençlerinden biri olarak hayata atılmış, 94 yaşına kadar hem çocuklara hem anne babalara öğretmen olmuştur.”

Fahri Tuna’dan Suavi Kemal Yazgıç Portresi

Ihlamur’da Fahri Tuna, “Doğru Meczup O, En Hasından Hem de” diyerek anlatıyor Suavi Kemal Yazgıç’ı. Yakından tanıdığım isimleri Fahri Tuna’dan okumak ayrı bir keyif. Hem de yeni bilgilere ulaşma anlamında da oldukça faydalı bu yazılar.

“Kalbiyle okyanusu taşırabilecek şair.
Kelimelerle resital yazıyor. Resitaller hatta.
Dünyaya sobeleyen adam.  Ayraçla dediğine bakmayın, cümlelerle. Hece hece, kelime kelime, cümle cümle yaptı bunu.
hayırsızada’da asılacak adam.  Denize düşen gül için elbette. Yeryüzünün bütün gülleri için.”

“İnançlı bir kalem o, haykırışı da isyanı da bunadır, buncadır, bundandır sömürüye karşı: azat olsun iki dünya borsa endekslerinden / gayrı safi milli hasıla yükseldikçe / yükselmesin yalanların bayrakları. Dört çocuk vardır onun içinde. Dört çilekeş çocuk. Biri boşnaktır çocuğun, diğeri filistinlidir. Üçüncüsü uygurdur. Dördüncü çocuğun ismi şehri ülkesi belirsizdir, isimsizliğini bütün mazlumların hizasına yazdıran çocuktur o. Suavi Kemal’in kalbi, dünyadaki bütün mazlum çocukların yurdudur dize dize, mısra mısra, satır satır, öykü öykü, şiir şiir deneme deneme. Böyledir bu.”

“O tarafı pek bilinmez, iyi deneme yazarıdır Suavi Kemal. Söylemesi ayıp, denemeden komşuyuz onunla. Huuu, komşu komşu. Ülke Dergisinde (1997) sayfalarımız kaç sayıda karşı karşıyaydı Suavi Kemal ile. Bakmayın ruberu / yüz yüze 2014’te tanıştığımıza. Zaten o da ilk ve tek görüşmemizdi(r) Sky Lifeta. Sezgin Çevik sağ olsun. Müeddep bir edası vardı o gün. Müeddep eda, maruf bakışlar, muzip tebessüm. Durgun ve durağanlık bir de. Sorsan cevap verirdi, o kadar. Benim kadar ablak olmasa da, muhacir yüzlü bir ablaklık hâkimdi çehresine, bildim! İyi denemecidir, evet. Zaten bütün şairler, deneme de yazıyorlarsa iyi metinler üretiyorlar. Okunur, zevkli, zekice, lezzetli metinler. Suavi Kemal de öyle. Öyleydi. (Yine yazmalı.)”

“Editördür de. Hep merak etmişimdir; editörlerden üretken yazar çıkabilir mi diye. Cevabım hayıra yakındır çünkü. Zira meslekî deformasyona, yıpranmaya, yorgunluğa duçar olmak kolay mı bir ömür. Düşünün; sabahtan akşama, güngegün, aybeay, yılbeyıl hep metinler oku düzelt yaz, yetmedi raporla. Sonra da akşam eve git şiire dal, öyküye gömül, deneme deryasında kaybol. Kolay mı? Bu isteksizlik ve iştahsızlığı aşabilen iki güzel kardeş gördüm ben, altmış yıllık ömrü hayatımda: Biri Güray Süngü, diğeri Suavi Kemal. Helal olsun onlara. Vallahi helal olsun. Başka da isim varsa ben bilmiyorum.

Bir ara 212 farklı dergide yazdığı için dergilik fuarı en çok dergide yazan yazar ödülü verilmişti ona. Şimdilerde bu sayı 250’yi geçti. (Aman Mustafa Uçurum duymasın.)”

İlham Değil Şiir Perisi

Halit Yıldırım, şiirle olan muhabbetini şiir perisinin kanatlarında anlatıyor. Şiirin huzur veren sesi var yazıda.

“Şiir için edebiyatın anası derler. Bu sözü duymayan yoktur. Aslında şiir edebiyatın giriş kapısıdır desek de yanlış olmaz. Bildiğimiz birçok yazar, edebiyata şiirle başlamıştır. Adı bugün romancı, hikâyeci olarak geçen ünlü yazarların da ilk göz ağrıları şiirdir. Ömer Seyfettin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Sait Faik bunlardan ilk akla gelenler…

Gerçekten de edebiyata bulaşanlar genellikle şiirin kapısını çalıyor ilk önce. Şiir de her kapısını çalanı cömertçe içeriye buyur ediyor. Kimseyi geri çevirmiyor. Bu kapıdan girmekle her şey bitmiyor tabi ki. Yani kısaca bu kapıdan her giren gerçek anlamda şair olarak çıkmıyor dışarı. Kimi daha bu bekleme salonunda iken içerisinin ihtişamından korkup bırakıp kaçıyor. Bakıyor ki bu iş çok zahmetli, çok çileli bir yol. Önünde devasa basamaklar var. Bir gençlik hevesi olarak yazılan üç beş mısra ile veda ediyor şiir denen bu güzele…

Kimisi ise ben bu işi yaparım diyor ve başlıyor merdivenleri tırmanmaya. Lakin merdivenler bir anda labirente dönüyor. Zavallı heveskâr, kendisine göz kırpan şiir perisinin ayak seslerini takip ederken bir iniyor bir çıkıyor bu merdivenleri. Önceleri yükseldiğini zannediyor ama bu labirentte bir birinci kata çıkıyor, bir zemin kata iniyor farkında olmadan. Kan ter içinde çıkışı ilk gördüğü anda kendisini dışarıya zor atıyor.

Kimi de gerçekten mesafe alıyor ama bir gökdelen gibi çıktıkça bitmeyen merdivenlerin daha yarısında bitap düşüyor. Henüz yarı yolda iken bir ses duyuyor. Sesin sahibi diyor ki “Arkadaş sen bu perinin peşini bırak. Bu sana yar olmayacak. Ama çok da emek verdin. Kaleminden bir şeyler çıkıyor. Gel bu kadar emeği heba etme. Sen iyi bir öykücü, iyi bir denemeci, iyi bir romancı olabilirsin. Bu perinin peşini bırak ama kalemini bırakma.” O da bu sese kulak veriyor ve bir de bakıyorsunuz iyi bir öykücü, iyi bir romancı, iyi bir denemeci vs. olup çıkıyor.

Lakin şiir perisi bir virüs gibi bünyeye girdiğinden siz onu bırakmak isteseniz de o sizi bırakmıyor. Tıpkı şımarık bir sevgili gibi ne bırakıyor, ne de şairin oluyor. Bir mani de olsa size bir şeyler yazdırıyor. Sonra da karşınıza geçip sizinle dalga geçiyor “bu da mı şiir?” diye...

Peki, herkes böyle mi oluyor? Elbette hayır. Arada bir müstesna ve cins kafalar zirveye çıkıyor. Şiir perisinin saçlarını kalemlerine dolayıp gözlerinin içine baka baka mısralarını terennüm ediyorlar. Onları da saydığınız da bir elin parmaklarını geçmiyor. Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler ve Abdurrahim Karakoç gibi.”

“Üniversite sonrası bir nekahet dönemi yaşadık. Peşinden Aşkın E Hali Dergisi maceramız başladı. Derginin sahibi Av. Kenan Yaşar’ın teşvikiyle edebiyata geri dönmüştük. Şiir de yazıyorduk, öykü de, deneme de. Derken bir de baktık serbest şiir denemelerimiz de olmuş. Peşinden kitaplar geldi. Ama şiir o kadar sabır ve işçilik istiyordu ki bu çile bizi yormuştu desem yalan olmaz. Şiir perisi, tam ondan kaçacakken bir görünüyor, gelip kulağımıza bir şeyler fısıldıyor bizi yine kendisine bağlıyordu. Geldiğimiz mesafeyi ölçmek için aşağıya baktığımızda bırakıp gittiğimizde heba olacak kadar bir mesafe kat ettiğimizi görüyorduk. Ama başımızı kaldırıp zirveye baktığımızda maalesef zirve hâlâ görünmüyordu. Tek bir adım atacak hâlimizin kalmadığından oturduğumuz yerde hikâyeler, romanlar karalamaya başladık.

Arada bir şiir denen peri gelip yine kulağımıza bir şeyler fısıldıyor. Hemen heyecanla kaleme sarılsak da olduğumuz yerde bekliyoruz. Bakalım akıbet ne olacak?”

Türküler Ses Coğrafyamızdır

Türküleri de türkü üzerine yazılan yazıları da severim. Türkü demek bir keyif halinin ötesinde benlik meselesidir de. Ersin Bayram, Türküler Ses Coğrafyamızdır isimli türkü tadındaki yazısında türküden, türkücülerden, derlemeden, sesin türküde öz olduğundan bahsediyor.

“Türküler uzakları yakın eder ve kültürümüzü yansıtır. Onlar konularına göre kâh bir âşığın dilinden, kâh bir kına gecesinde genç kızın ve kızların ağzından, kâh bir düğün günü eğlencesinden, kâh bir asker uğurlamasında anaların, kâh bir acıda, bir elemde, bir kederde gözü yaşlı kadınların, kâh kundaktaki bebeğini uyutmaya çalışan tazenin dilinden konuşur. Hatta türküler çocukların; dağların, yaylaların, ormanların, akarsuların, denizlerin, hayvanların, çiçeklerin; savaşların, göçlerin, bağ bahçenin, tarla tapanın dilinden, iki kişinin atışmasından bir oyunun içinden konuşur.1 Bu yüzden türküler her yerde, ama illâ içimizde, gönlümüzdedir. Onlar buram buram Türk kokar. Ve onlar Bedri Rahmi’ye: “Ah bu türküler/ Türkülerimiz/Ana sütü gibi candan/ Ana sütü gibi temiz” mısralarını söyletmemiş midir?”

“İnsan yaşadığı çevreye kayıtsız kalmaz. Duyduğu, gördüğü veya bildiği bir olay onun dilinde can bulur, unutmaz, unutturmak da istemez. Onu dinleyen, anlamaya çalışan canlı bir tarihi keşfeder. İnsanımız yer ismi, atasözü, bilmece, tekerleme, deyim, lakap, nesilden nesle aktarılan hatıra, bir halı deseni, el işi bir eşya, yeme içme şekli, adabı ve âdetleri, ekim dikim vs. hayatın her türlü hâlini kültüre ve dile nakleder. Bunların içinde en müstesna mevkii türkülerimiz işgal eder. Onlar serapa kültürdür. Yakılan her türkünün mutlaka bir hikâyesi vardır ve türkü her sözüyle bize bir şeyleri anlatır, hatırlatır. Kültür tarihi ve mahallî tarih çalışmaları için türküler biçilmiş kaftandır. Türküyü okumasını bilirseniz eğer yörenin tarihine dair bir kırıntıya da kesinlikle ulaşırsınız.”

“Türküler her halleri ile bizimdir, biz de onlarınız. Ne onlar bizsiz yapabilir ne biz onlarsız oluruz. Okundukları her yerde biz de varız. Bedenen olmasak ne gam. “Uzaklarda bir yerlerde söylenen türküler”in sesi, efil efil esen yellerin sırtına yüklenerek bizlere ulaşır da gönüllerimizi serinletiverir. Ve yıllar sonra uğradığımız, dedelerimizin kabri ile süslenmekle beraber elden çıkmış vatan parçasını damarlarımızda dolaşan kan kadar hayatî kılan hep türkülerdir. Türkünün tınısını işitir işitmez, o coğrafyalara mıhlanıveririz. Artık oranın havası, suyu, dağı ve taşı bir başka dilden konuşmaya başlar, zaman mefhumu kaybolur. Asırların sesleri ile dolup taşıveririz. Bu sebepten türkünün anlattığı ve okunduğu yer vatandır. Türkülerimiz hudutsuz ve kadim ses coğrafyamızdır. Bizim asıl ve kadim sınırlarımızı türküler çizer.”

Zamanın Ve Mekânın Şeffaf Yüzü

Hatice Köse, Ihlamur dergisinin kapak temasını tamamlayan bir yazı ile dergide. Elçin’in Kafa romanından hareketle Azerbaycan’ın mücadelesini anlatıyor Köse. Tarihe, edebiyata, kültüre dair göndermeler var yazıda.

“Azerbaycan Edebiyatı, diğer tüm Türk Dünyası Edebiyatlarında olduğu gibi egemen ideolojinin baskısına maruz kalmış, özgürlüğünü elde ettiği Ekim 1991 yılından bugüne kadar da çok hızlı bir şekilde edebiyatını şekillendirmiş ve geliştirmiştir. Tarihinde birbirinden değerli ilim adamlarının, şairlerin, güçlü masalcıların yer aldığı Azerbaycan, köklü kültürel birikimini uzun yıllar süren Sovyet zorbalığının ardından daha belirgin şekilde ifade edebilmiştir.

20.yy’a kadar edebî türler konusunda özgün eserler veren Azerbaycan Edebiyatı, Sovyet Birliğinin kurulması ile birlikte mevcut diktatörlüğün kurallarına uymak zorunda kalmış ve 1960’ların başına kadar kayda değer nitelikte eserler üretememiştir. Fakat 1960 yılı siyasi olayları ile – Stalin’in ölümü- yönetimdeki ufak değişimler ve hareketlenmeler Azerbaycan’ı ve Edebiyatını da etkilemeye başlamıştır. Zaten belli bir birikime ve kültürel geçmişe sahip olan Azerbaycan Edebiyatı bu süreçte ivme kazanarak âdeta bir devrim gerçekleştirmiştir.

Postmodern Edebiyat, son dönem dünya edebiyatlarını da etkilemeye başlamıştır. Her edebiyatın roman türünü etkisi altına alan bu tür, geçmiş ve günümüz arasında bir köprü niteliği göstermiş ve geleneğin, gelenekçiliğin modern bir üslupla yansıtılması sağlanmıştır. Usta Azerbaycan romancısı ve Dilbilimci Elçin Efendiyev’in son romanı da Azerbaycan Edebiyatının geldiği son noktayı ve hatta Azerbaycan’ın tarihindeki gelişmeleri masalsı bir incelikle bizlere aktarıyor.”

“Roman bir bilinç akışı tekniği ile başlıyor. Başlarda ne ya da kim olduğu anlaşılamayan bir bilincin yansımalarını görüyoruz. Roman kurgusal bir olay örgüsüne sahip gibi görünse de birebir kronolojiyi takip ediyor. Rus Çarlığının en heybetli dönemi olan 19.yy başlarında, Bakü’de başlıyor her şey. Azerbaycan Hanlıklar tarafından yönetiliyor o vakitler. Henüz Türk Birliği söz konusu değil, zaten Türk Birliği hiçbir zaman söz konusu değil. Elçin tam olarak da bu eksikliği haykırıyor aslında eserinde. Türk’ün Türk’e kırdırıldığı yıllar, büyüklü küçüklü iktidar savaşlarının, toprak kavgalarının, veliaht rekabetlerinin ardı arkasının kesilmediği bir dönem.

Rus ordularının gözlerini diktiği Türk diyarlarında ünlü Başkomutan Knez Pavel Dmitriyeviç Sisianov’un zafer elde ettiğini düşündüğü bir anda “başına” gelenler ve ardından başta Hanlıklar olmak üzere tüm Avrupa ve Rusya’nın etkilendiği olaylar silsilesi. Kimi gerçek kimi kurgu karakterlerin çocukluklarından yetişkinliklerine kadar olan hayat hikâyelerinin de hatıralar şeklinde aktarıldığı ustaca kurgulanmış bir eser “Kafa”

“Bir Dilbilimci, bir Edebiyat Profesörü, bir Politikacı olan Elçin Efendiyev’in son romanı Kafa, birçok açıdan Azerbaycan Edebiyatının gelebileceği mükemmelliği bizlere göstermektedir. Tarihin tabiri caizse tozlu sayfalarını aralayarak masalları, efsaneleri ve gerçekleri okuruyla buluşturan bir eserdir. Elçin Efendiyev’in ne kadar usta bir yazar olduğunu, bir toplumun kendi öz vicdani muhasebesini nasıl yapması gerektiğini ve ne yazık ki tarihin eğer gerekli dersler alınamazsa kendini sürekli olarak tekrar edeceğini sayfa sayfa vurgulayan bir eserden bahsediyoruz.

İnsanlığın geldiği noktaya bakılırsa ne geçmişten ders alınıyor ne de geleceğe dair korkular geçiyor, ânın içinde var olabilmek de sanırım yalnızca küçük bir güruha kısmet oluyor. Acı olayların, kederlerin olabildiğince uzak olması ve bilginin ışığının bizimle olması dileğiyle.”

Ihlamur’dan Bir Öykü

Muhammet Kayhan – Chaplin

“Aceleci adımlarla caddeden karşıya geçti. Bir elinde iç içe geçmiş iki adet tabure vardı. Koltuğunun altında sıkıca kavradığı şövalesi ile parmaklarının ucundaki sallanan siyah çantası. Rıhtıma doğru yürürken onları düşürmemek için kollarıyla iyice sıkıştırdı. Kadıköy iskelesinin önündeki seyyar simitçilerden birine doğru yöneldi. Her zaman aynı simitçiden alırdı simidini. Taze, gevrek simidi ayak üstü yedikten sonra tekrar geriye döndü. Hızlı adımlarla yolun karşısına geçti. Akmar Pasajının alt katına indi. Henüz açılmıştı pasaj. Kalabalık değildi. Heavy metal gruplarının siyah deri kıyafetler içindeki karanlık, koyu renk makyajlı, uzun saçlı yıldızlarının posterleri asılıydı dükkânların camlarında. Metallica, Nirvana ve İron Maden posterleri her taraftaydı. Takı dükkânlarında, kasetçilerde ve hatta girdiği kırtasiyecinin camlarında bile. Resim kağıdı almak için girdiği kırtasiyede tezgahtar kız kahvaltı yapmaktaydı. Onu görünce tezgâh arkasındaki sandalyesinden kalktı. Kızdan A3 kağıdı istedi. Bir kutu da kuru boya kalemi aldı. Teşekkür ederek çıktı. Pasajın giriş kapısı önünde seyyar sahaflar, kolilerini açmaya başlamışlardı. Eski plaklar, dergiler, kitaplar naylon çuvallar üzerine diziliyor, gelişi güzel istifleniyordu. Tekrar caddeye çıkıp biraz yürüdükten sonra durdu, ellerindeki malzemeleri yere bıraktı. Yorulmuştu aceleyle koşuşturmaktan. Bir müddet iskele tarafına baktı, sonra kararını değiştirip ara sokaklardan Osmanağa Camiine yöneldi. Caminin cadde üzerindeki giriş kapısını gözüne kestirmişti. Cami ziyaretçileri çok olurdu. Kapının sağ tarafına, kaldırıma, önce şövalesini yerleştirdi. Sonra taburelerden birini şövalenin arkasına, kendi oturacak olduğunu da önüne koydu. Çantasından çıkardığı resimlerini yanındaki duvarlara yapıştırdı. Az sonra kalın bir iple omzuna astığı sandıktan bozma boya kutusuyla bir çocuk geldi yanına:

- Oturabilir miyim abi? Rahatsız etmem, söz, dedi.
Çocuğa tebessüm ederek baktı: - Otur tabi. Resim yapmadıktan sonra ayakkabılar üzerine, sorun yok, dedi.
Küçük çocuk, boya kutusunun içinden fırçasını çıkardı, kutunun üzerine vurarak bir ritim tutmaya başladı.”

“Taburelerini, şövalesini, çantasını alarak cadde boyunca yürümeye başladı. Hava serinlemişti iyice. Bulutlar, rüzgâr ve suratına çarpan yağmur kokusu birazdan yağmur yağacağının işaretiydi. Cadde üzerindeki bir seyyar satıcıdan pembe bir pamuk şeker aldı. Çantasına pamuk şekeri de koyduktan sonra minibüs durağına yöneldi. Gelen minibüs boş sayılırdı, cam kenarına boş bir koltuğa oturdu.”

“Koltuğa uzandı sırt üstü. Gözleri kız kardeşinde bir müddet izledikten sonra yavaşça kapandı gözleri. Kulaklarında sadece kız kardeşinin mırıldanmaları vardı kendi kendine. Bir de sokakta oynayan çocukların neşeli çığlıkları…”

Cengizhan Orakçı Türk Edebiyatı’nda

565. sayısına künyede bir değişiklik ile girdi Türk Edebiyatı. Derginin yazı işleri müdürü değerli şair ağabeyimiz Cengizhan Orakçı oldu. Bu değişimin hem dergiye hem de Orakçı’ya hayırlar getirmesini diliyorum.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Recai Özcan’ın Masumiyet Müzesi’nde Tanpınar’ı “Hatırlamak” isimli yazıdan olacak.

“Bazı romanları okurken başka romanlardan görüntüleri, sesleri, duygu ifadelerini, kahramanları öyle sık hatırlarız ki hangi romanı okumakta olduğumuzu karıştırırız. Bazen bir cümledeki birkaç kelime bile daha önce okuduğumuz bir romanı düşünmemize yetebilir. Çoğunlukla tesadüfle açıklanabilecek bu çağrışıma dayalı hatırlamalar, okur olarak bizim o zamana kadar karşılaştığımız metinlerle ilişkilidir. Zihnimizin romanlar arasında gidiş gelişleri kendimize, yazara, esere sorduğumuz cevabı güç soruları üretir. Okuduğumuz yazar, kendisinden önceki romanları/romancıları hatırlatarak bizi “postmodern” bir oyunun içine mi çekmek istemektedir yoksa etkilendiği yazarların sesini eserinde “kısmayı” başaramamış mıdır? Bunun cevabını bir anda vermek, yazarlar/eserler arasındaki etkileşimin sınırlarını belirlemek dönemin edebiyat anlayışı, yeni eğilimler, üslup denemeleri gibi hususlar hesaba katıldığında kolay değildir. Belki de her romancı eserinde, bir başka romanı/romancıyı “hatırlayarak/ hatırlatarak” ondan aldığı okuma hazzını “yazma hazzı”na dönüştürme isteğiyle böyle bir arayışa girer; hayran olduğu bir romancının işlediği temayı “derinleştirerek” bu hazzı yaşar ve okuyucusuna yaşatmak ister. Bu yaklaşım “intihal”den farklı düşünülmelidir. Çünkü bazı yazarlar, ustalığını kabul ettikleri bir romancının eserindeki bazı unsurları, onların temel özelliklerini koruyarak bugünün okurlarına aktarma yoluyla, metinler arasında “edebî akrabalık” inşa etmeye niyetlenir. Kanaatimizce Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde bu bağı gerçekleştirmeye çalışır. Denememizin amacı, -Orhan Pamuk’un Romanlarında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İzleri”nin detaylı incelenmesi gerektiği kaydını düşerek- Masumiyet Müzesi’yle Sahnenin Dışındakiler romanı arasındaki “edebî ilişkiler”e dikkat çekmektir.”

Bilindiği üzere aşk hikâyelerinin en önemli Orhan Pamuk unsurlarından biri de “rakip”tir. Özelliği her ne olursa olsun rakip aşk duygusunun güçlenmesine bir şekilde katkıda bulunur. Sahnenin Dışındakiler’de rakip kahraman “Muhtar”dır ve onunla Masumiyet Müzesi’nin Feridun’u arasında kayda değer benzerliklerin altı çizilebilir. Sahnenin Dışındakiler’de Muhtar, Sabiha’nın evlenmek zorunda kaldığı kişi olarak şöyle tasvir edilir: “yirmi iki, yirmi üç yaşlarında sarışın, ince, sarı bıyıklı, dar alınlı, daima kısık gözkapaklarının arasından etrafa bir nevi istiğna ile bakan bir delikanlı”. Hovarda, vurdumduymaz, sorumsuzluk vasıflarıyla öne çıkan Muhtar’ın “kötü” bir insan olacağı çocukluğundan bellidir. Cemal’in babasının anlattığına göre Muhtar: “on on iki yaşlarındayken sokakta bacaklarına sürtünen ve kendisini o kadar seven bir köpeği, kör bir kuyuya” atacak kadar acımasızdır. Bu özelliklerinin yanı sıra tiyatro oyun yazarlığıyla da ilgilenir. (SD, s.164-165). Sabiha’yı gerçekten sevmemekle birlikte onun hayatında engelleyici roldedir. Bir Rus kadını ile Sabiha’yı aldatır. (SD, s.217). Masumiyet Müzesi’nde Kemal’in rakibi Feridun’un Muhtar’a benzerliği şaşırtıcıdır. İç güveyisi olan Feridun Bey, “yirmi iki” yaşında olup, sinemaya ve edebiyata meraklıdır. Feridun da tıpkı Muhtar gibi oyun yazarıdır. Ayrıca Yeşilçam’a senaryolar yazar. (MM, s.263). Sevgilisini aldatma konusunda da Muhtar’la benzeşir. Zira Kırık Hayatlar filminde başrolleri paylaştığı Papatya’ya meyli Kemal tarafından hissedilir: “Papatya ile Feridun arasında bir aşk, en azından ciddi bir ilişki olduğunu o gün hissettim. Ama tam da emin olamadım. Yanlarında gazeteciler varken, bütün yıldızlar ve yıldızcıklar birileriyle gizli aşk ilişkisi yaşadıkları havasına giriyorlardı.” (MM, s.432).

“Aşk biraz da/çoğunlukla âşığın sevgilisini beklemesidir. Bu zamanlar, onun açısından “gerçek zamanın” durduğu; başka, “tahammül edilemez” bir zaman diliminin yaşandığı anlardır. İki romanda bizi şaşırtan âşıkların beklemesinden çok, bu bekleyiş anlarının ifadelerindeki benzerliktir. Cemal’in Sabiha’yı beklerken hislerini ifadesi şöyledir: “Sabiha’yı görmemekliğim, beni tahammül edilmeyecek şekilde rahatsız ediyordu. Evime geleceğini söylemiş olması yüzünden, bütün hareket hürriyetimi kaybetmiş gibiydim. Sabahları evden çıkmıyor, akşamları çok erken dönüyor, her kapı sesine kendim koşuyor, İstanbul’a indiğim veya mektebe gittiğim zamanlarda karşımızdaki sütçü vasıtasıyla telefonla durmadan haber soruyordum. Garip bir sinirlilik içinde hayatın lezzetini kaybetmiştim. Bazen Sabiha’nın sıhhatinden, hatta hayatta olduğundan şüphe ediyor, bazen artık yakından bildiğim ıstıraplarına rağmen ona kızıyor, hayatında zaten ne idim ki?.. diye içleniyordum. ”(MM, s.312). Sahnenin Dışındakiler’den alınan bu paragrafta sadece Sabiha ismini Füsun’a dönüştürerek yukarıda değindiğimiz “edebî akrabalık” bağını kurmamız mümkündür. Ya da aşağıda Kemal’in ağzından dinlediklerimiz, onun Cemal’le “duygudaşlığı”nın ne kadar bariz olduğunu görmemiz açısından kayda değer: “Böylece Temmuz ortasına kadar her gün saat ikide Merhamet Apartmanı’ndaki daireye gittim. Füsun’un gelmeyeceğine ikna olduktan sonra çektiğim acının gün geçtikçe azalmasına bakarak, bazan onun yokluğuna kendimi yavaş yavaş alıştırdığımı zannederdim, ama hiç mi hiç doğru değildi bu.” (MM, s.177).”

“Masumiyet Müzesi’nde Tanpınar’ı “hatırlamamızın” kuşkusuz önemli nedenlerinden biri, iki metnin de evrensel bir duygu olan aşkı işlemiş olmalarıdır. Âşık, sevgili, rakip gibi klasik üçlü her aşk hikâyesinin asli unsurlarıdır. Nihayetinde bütün aşk hikâyeleri birbirine benzer. Bu nedenle aşk hikâyesi anlatmak, aslında yazarın risk alması demektir. Romancıyı özgün kılan daha önce anlatılmış hikâyenin üzerine farklı hangi unsurların eklendiğidir.”

Evde Olmaya Ve Mustafa Ruhi Şirin’in Çocuk Edebiyatına Dair

Şener Şükrü Yiğitler, farklı bir açılım yakaladığı yazısı ile Türk Edebiyatı’nda. “Evde olmak” uzun zamandır gündemimizden düşmeyen bir kavram. Oradan yola çıkarak çocuk edebiyatına ulaşan bir yazı kaleme almış Yiğitler.

“Hepimizin evlerde olduğu bugünler, “ev” imgesi etrafında üretilmiş ve “ait olmak” sorununa bir cevap niteliğindeki edebiyat üzerinde daha fazla düşünmeye iyi bir fırsat sunuyor. Bunlar arasında dünyayı evi olarak gören de var, kapılara duvarlara sığmayan da. “Gelişim elimde olsaydı, dünyaya gelmezdim / Gitmem de elimde olsaydı, nasıl giderdim?” diye soran Hayyam da, “İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece” diyen Âşık Veysel de hep bu “aidiyet” meselesinden bakar varlığa. İnsan nereye aittir? İnsanın evi neresidir? Bu sorular ve nostaljinin ve melankolinin insan zihninin çok derinlerinde yatan içgüdüsel kökenleri de bununla ilgilidir. Nostalji sözcüğünün kendisi de bunu doğrular. 1688’de Johan nes Hofer’in Yunanca “yuvaya dönüş” anlamına gelen “nostos” ile “acı” anlamına gelen “algia”yı birleştirerek icat ettiği bu sözcük Yunancada bulunmaz. Kaymaklı köy sütünün ve inek çanlarından oluşan gürültünün Fransa ovalarında görev yapan İsviçreli askerlerde nostaljik tepkiyi özellikle tetiklediğini tespit eden ve eve dönme isteğini bir hastalık olarak gören Hofer, hastalıktan mustarip olanlar için Alplerde bir tatil, sıcak uyutucu merhemler, afyon veya sülük tedavisi önerir. 20. yüzyıl geldiğinde insan psikolojisi artık daha iyi anlaşılıyordur ve Freud yuvaya dönme arzusunu imkânsız bir arzu olarak niteler: Ona göre, insanlar sonsuza dek çocuk kalmazlar, en sonunda dışarıya, “düşman yaşam”a gitmek zorundadırlar ve eve dönmek yuvanın sıcaklığı ve güvenliğiyle özdeş ana rahmine dönmek anlamına gelir. Bu, imkânsız bir arzudur çünkü Benjamin’in dediği gibi, evden kırk sekiz saatliğine kaçan çocuk için her zaman güvence olarak açık pencerenin pervazında duran “Evine dön! Her şeyi affettik!” çağrısı orada değildir artık.”

“İlkel bir basitliğin ve saflığın eserlerine uğramadığı Rembrandt, Bach, Dostoyevski, Tarr gibi her biri kendi alanında tartışmasız birer otorite olan sanatçılara haksızlık etmek pahasına, yukarıda anılan sanatçıların ve onların eserlerinin içinde yaşadığımız dünyanın bulantısını daha katlanılır kıldığı iddia edilebilir. İçinde çocuk bakışının, çocuk estetiğinin, hadi biraz daha büyüterek diyelim ki, çocuğun kendisinin olduğu bütün sanat eserlerinin insan üzerinde iyileştirici, terapi edici etkileri var. Çocuk edebiyatına, bu anlamda, çocuklardan çok yetişkinlerin ihtiyacı var. “İçimizdeki çocuk”, tabii hâlâ yaşıyorsa, gece uyumadan masal dinlemek isteyen bir çocuk gibi kendi saatini bekler durur. Bir masal, bir hikâye veya bir şiir karşılığında verdiği şey ise umuttur.”

“İster (büyük/küçük) okur olsun ister (genç/ yaşlı) araştırmacı olsun, çocuk edebiyatıyla ilgilenenlerin yakından tanıdıkları Mustafa Ruhi Şirin, çalışmalarının büyük kısmı edebiyatla ilgili olmasına rağmen, çocuklara adanmış bir edebiyattan çok, çocuklara adanmış bir hayat üslubu peşindedir. Bunu, yetişkinlere yönelik araştırma/ inceleme yazılarında her açıdan ortaya koyan yazarın asıl başarısı, çocuk kitaplarında da bu estetik duruşunu sergileyebilmesindedir. Örneğin, dünyayı bir oyun arkadaşı gören bir çocuğun gözünden anlattığı Dünya Kardeş Sobe! adlı kitabının alt başlığında şu soruyu soruyor Şirin: “Çocuklar Ne Zaman Oy Verecek?” Çocuğun hayal âlemi, çocuğun zamanı, doğayı ve her şeyiyle hayatı algılayışı, çocuk gözüyle varlığa bakışını yalın bir gerçeklikle ele aldığı şiirlerinde bir “çocuksu” dünya kuruyor. Özellikle “Büyük bir çocuktur babaannem” adlı şiirinde çocukluğu zamansız ve evrensel bir değere dönüştürüyor. Kitabın son bölümünde yer alan “Yoksulluk dünyada en büyük kıta”, “Çocuklar ne zaman oy verecek?” ve “Dünya kardeş, sobe!” adlı şiirlerde modernleşme ve kapitalizmin el ele ortaya çıkardığı en ciddi konuları çocukların anlayacağı dilden anlatıyor; bugünün büyüklerinin dünyanın başına sardığı belaları çocukların önüne bir ev ödevi gibi koyuyor.”

“Bizde çocuk edebiyatı eleştirisinin bir hayli cılız olduğunu kaydeden Şirin’e göre, eleştiriye değer görülmeyen çocuk edebiyatının temel amacı olan edebiyat işlevi giderek azalıyor. Çocuk edebiyatının temel işlevi olan okuma kültürü kazandırıcı ve edebiyat okuru yetiştirme kaynağı olma niteliği zayıflıyor. Çocuk edebiyatı ‘çocuğun öncelikli yüksek yararı’ dışındaki amaçlar için araçsallaştırılıyor. Çocuk edebiyatı her geçen gün bir yandan popüler çocuk kültürünün, öte yandan eğlencelik çocuk medyasının görsel-işitsel enstrümanına dönüşüyor. Çocuk yayıncılığı içinde çocuk edebiyatı yayıncılığının payı artsa da toplam içinde çocuk edebiyatının oranı ve Türkiye çocuk edebiyatı alanında kültürel merkez olamadığı için Türk çocuk edebiyatının öteki dillere çevirisi hâlâ zayıf kalıyor.”

Âyinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz

Feride Turan, denemesinde “ayna”yı birçok yönden ele alarak karşımıza sırlı bit metafor ile çıkıyor. Çağrışımı zengin olan aynaya şiirler eşliğinde bakıyoruz.

“Yaşadığı dönemdeki sadakat ve riyakârlıkları, insanın zaaflarını şiiriyle yansıtan Ziya Paşa; “kişi” ile ilgili en temel kriteri “ayna” imajını kullanarak ifade etmiştir:

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Kişinin aynası iştir, lafa bakılmaz. Şahsın aklının rütbesi, derecesi; eserinde görünür. Bu durumda lafla peynir gemisi yürütenlerin, on parmağında on kara olanların, her işe hile karıştırmayı iş görmek sayanların aklının rütbesine şairin verdiği not bellidir. Yalnız bu sözleri söyleyen sadece bir şair, bir edebiyatçı değil; aynı zamanda Sultan II. Abdülhamit Han’ın vezir rütbesiyle taltif ettiği bir “paşa”dır. Hem bürokrat hem şair kimliği ile insanların “rütbe-i aklı”nı; ürettikleri “iş”le, “eser”le ölçmesi, kişiye değil işine bakması önemlidir elbette. Ama daha da önemlisi, bu dizelerin; yüksek insani değerlerle kuşanmış bir medeniyetin de aynası oluşudur.”

“Tasavvuf kültüründe ise derin ve “sır”lı bir mevzu olan “ayna”, Hakk’ın tecelli ettiği gönüldür. Ve gönülleri cilalamak; hırstan, kinden, fitneden arındırmaktır aslolan. Özellikle; “Mümin müminin aynasıdır.” hadis-i şerifi; tasavvuf düşüncesinde türlü mecazlara kapı aralamıştır. Ayna gibi derin ve sırlarla dolu olan tasavvufî yorumlara geçmeyeceğiz fakat bu hadis-i şerifin temel mesajı ekseninde iki soruyu sormadan da geçmeyeceğiz: Yüze dost, kalpte hainler “ayna”lık edebilir mi mümine? Ayna değillerse “Mümin müminin aynasıdır.” cümlesinin “özne”si olabilirler mi?”

“Dış dünyayı görmeyi çok arzu eden insanoğlu, gözlerini iç dünyasına çevirse, öz benliği ile yüzleşse bütün dünyayı kendi gönül aynasında görecektir zaten. Lakin dünyada olup biten her şey, her gönle farklı farklı yansır. İki taraflı bir akış demeti vardır yani. Nasıl ki hareketlerimiz, olaylar karşısındaki duruşumuz, ürettiklerimiz gönlümüzün aynasıysa dış dünyadaki her şey ve herkes de gönül aynalarına göre başka yansır. O hâlde iç dünyamıza ayna tutmak gerek önce. Necip Fazıl Kısakürek, bu aynayı her “ben”liğin yerine kendi “ben”i ekseninde tutmuş ve bakın ne görmüştür:

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!”

“Vaktiyle Eskişehir Polis Radyosu’nda haftalık canlı yayınlar hâlinde hazırlayıp sunduğumuz Şiirli Sohbetler isimli programlarımızdan birinde aynaların bizim de yolumuzu kesmesi ümidiyle şöyle demiştik: “Gönlümün süsü Efendim! Sensiz dünyaları neyleyim! Merhamet dilenirken kalemim, aynalarda görünen bir gölgeyim. İsmin gönül aynamın cilası, yunsun da arınsın gönlümün kiri, pası. Cemalin cemalime yansısın. Ta ki vuslatına ereyim sırrında aynaların.”

Aynaların yolumuzu kesmesi ümidiyle…”

Türk Sineması Ve Masumlar Apartmanı

Nadir Aşçı, TRT’nin son günlerdeki en gözde dizisi Masumlar Apartmanı’nı Hece’deki şiirinden sonra Türk Edebiyatı’nda da bir yazı ile taçlandırdı. Bence diziden iyi bir rolü hak etti Aşçı. Bir şair olarak dairelerden birini gönül rahatlığıyla Aşçı’ya verebilirler. Apartmana tertemiz Türk şiirinin nefesi de sinmiş olur.

Yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Türkler, sinema ve dizi filmlerle uyutulan, uyuşturulan, gözlerine perde indirilen bir millet mi? Nerden baktığınıza bağlı olarak değişebilecek bir cevabı var bunun. Bayağılaşmanın tam içinden klasik bir mafya dizisi, Güneydoğu ya da Karadeniz gibi ağız özelliklerine, kültürel paradigmaya bolca batırılmış ya da ezberlenmiş bir aksiyon içeren dizi çekiyorsanız farklı bir şey düşünürsünüz; Küçük Ağa, Kuruluş, Diriliş, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi prodüksiyonlar ortaya koyuyorsanız farklı bir şey düşünürsünüz.”

“Türk sinemasının kırılma noktası olarak Eşkıya filmi gösterilir. Yavuz Turgul’un perspektifi Şener Şen’in muhteşem oyunculuğu ile birleşince ortaya muhteşem bir sinema filmi çıkmıştı. Artık yetmişlerin ve nispeten seksenlerin çok uzağındaydık. Bunu çekim kalitesi ve prodüksiyon bağlamında hemencecik fark ediyorduk. Doksanlarda başlayan bu dönüşümün işaret fişeği olarak seksenli yılların TRT’sinde büyük bir başarı olarak gözümüze çarpan Küçük Ağa ve Kuruluş gibi hatta Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi dizi filmleri mi görmek gerekiyor diye düşünüyorum. Millî sinema deyince aklımıza ilk gelecek isimlerden olan Yücel Çakmaklı’nın seksenlerin ortasında ve o zamanın TRT’sinde Kuruluş gibi bir yapımı ortaya koyması büyük cesaret gerektiren bir işti doğrusu. Darbe döneminden yeni çıkıyor olmamıza rağmen sinemada atılan bu adımın böyle devam edeceğine dair umutlanmıştık ama doksanlarla birlikte özel televizyon kanallarının çoğalmasıyla birlikte millî sinema projesi akamete uğrayıp yerini salon filmlerine ve dizilerine bırakmıştı tekrar. Çünkü ortada bir sermaye vardı ve buna ortak olmak isteyen ticari zekâ devreye girmişti çoktan.”

“Şimdi buradan yeni başlayan ve neredeyse ülkenin hepsini kendine çekmeyi başaran Masumlar Apartmanı adlı diziye nasıl geçiş yapacağım, onu düşünüyorum. Fakat millî sinema projesi bana yardımcı olacaktır. Dizinin ilk bölümünü defalarca seyredince, seksenlerin ortasında Kuruluş ile karşılaştığımda hissettiğim şeyi yeniden hissettim. Doksanlardan sonra evlerin içinde geçen dizilerden; bildiğimiz, alıştığımız mafya dizilerinden; bolca şive ve ağız sosuna batırılmış yöre dizilerinden çok farklı olduğu ilk seyretmede hemen anlaşılmıştı. Zaten Türkiye’de hemen hemen her evde izleniyor olması, toplumun bir usanmışlığından başka bir şey değil. Yıllardır bize sunulan, “Toplum bunu istiyor.” yalanını tuzla buz eden bir dizi film oldu Masumlar Apartmanı kısa sürede. Toplum aslında kaliteliyi kalitesizden, nitelikliyi niteliksizden ayırmayı çok iyi biliyor. Burası hadisenin başka bir boyutu… Peki, niye bu kadar makes buldu Türk toplumunda bu dizi film? Sanırım en başa, bizim hikâyemiz olduğu maddesini yazmamız gerekecek. Evet, bizim hikâyemiz Masumlar Apartmanı. Elbette dizideki karakterlerin, her gün karşımıza çıkan insanlar olduğunu ya da her an görebileceğimiz insanlar olduğunu söylemeye çalışmıyorum bizim hikâyemiz derken. Başka bir şey söylüyorum. Etiyle kemiğiyle bizim hikâyemiz bu. Zaten bu nokta itibariyle millî sinema projesine dâhil etmekte bir beis görmedim. Senaryonun farklılığını, prodüksiyonun mükemmelliğini, bütün oyunculukların kusursuz olmasını da, sıkılmadan izlenebilirlik mevzuuna dâhil edebiliriz.”

“Son söz yerine… Farah Zeynep Abdullah’ın babasının Irak Türkmeni, annesinin Bosnalı olması, onun Türkiye’de doğması, Türkiye’de yaşıyor olması, bunun yanında Birkan Sokullu’nun ailesinin de Bosna göçmeni olması gönül coğrafyamızın ne kadar muhteşem olduğunu göstermeye yetiyor. Nasıl ki Masumlar Apartmanı bir dizi film olmasına mukabil, her bölümünü bir sinema filmi olarak mülahaza ediyorsam, Farah Zeynep Abdullah’ın ve Birkan Sokullu’nun aile yapılarını da millî sinema projesine dâhil etmekte bir beis olmaz sanırım.

Dâhil ettim öyleyse.
Malkoçoğlu’ndan Masumlar Apartmanı’na bir gönül coğrafyası değil mi zaten temaşamız? Ne demişti Esrar Dede:

Gören sanır ki safâdan sema-ı râh ederim
Döner döner bakarım kûy-i yâre âh ederim.”

Semerkand’a Akşam İnerken

Ayşe Göktürk Tunceroğlu bizleri Semerkand yolculuğuna davet ediyor. Attığımız her adımda içimizin açıldığı o eşsiz coğrafyayı gezmek ruha da bedene de şifa oluyor. Bu kesin.

“Afrâsiyâb sıcak eylül günü ılık bir akşama yaklaştığı sırada Semerkand istasyonunda durdu.
Çok hızlı ve çok konforlu Afrâsiyâb… Semerkand istasyonu Hive ve Buhara istasyonlarıyla ile benzer üslûpta ama ikisinden de çok daha büyük, yepyeni bir bina.
Artık alıştık! İstasyon önünde bekleyen taksilerden biriyle anlaşıp otele yollanıyoruz.
Modernize edilmiş bir başka kervansaray…
Valizlerimizi odaya attığımız gibi sokaktayız.
Köşebaşında bir kahve var, oturan adamlar…
“Registan ne tarafta?”
Böyle gidin dediler elleriyle de göstererek. O tarafa doğru mümkün olabildiğince hızlı yürüyoruz. Sanki Registan bir yerlere kaçacak, yakalamalıyız!
Burada da sokaklar boyunca su kanalları.
Registan bir yere kaçmayacak ama güneş kaçacak. Güneşin ışıkları pembeleşmeye başladı. Bugün bitmeden Registan’ı görmek şarttır!”

“Tam karşıda Tillâkâri Medresesi. Bize göre sol yanda Uluğ Beğ Medresesi. Sağ yanda Şirdâr Medresesi. Tasvir etmekten acizim. İhtişamlı, gösterişli, şatafatlı, zengin binalar çok gördüm dünyada. Burada başka bir şey var! Bu sıfatlarla ifade edilemeyecek bir şey. Heybetli desem? Fakat bu heybette aynı zamanda anlatılamaz bir zarafet var.

Bakü’de Azadlık Meydanı’nda eski Dom Sovyet binasını gördüğümde, cesameti ve azameti karşısında, komünist felsefenin ferdi ezmek üzere bu ebatta binalar yaptığını düşünmüştüm. Registan’ı görünce Rusların bu devasa mimariyi Timurlulardan öğrendiğini düşünüyorum. Fakat Bolşevik zevki sadece ebadları almış ve insanın üstüne abanan, çullanan, insanı ezen, ürkütücü binalar dikmiş. Burada ise boyutlar o kadar büyük olmasına rağmen binalar ürkütücü değil, insan altında ezilmiyor; aksine kanatlanıyor, dünyadan ayakları kesiliyor.”

“Meydanın üç medresesi U şeklinde dizilmiş diyebiliriz. U’nun açık ucunda bizler. U’nun tabanında, tam karşımızda Tillâkâri Medresesi. U’nun bir kolunda Uluğ Bey Medresesi, karşısında, öteki kolda Şirdâr Medresesi. Bu üç medreseli mimarî kompozisyon, binaların tek tek muhteşem ve muazzam olan manzarasını üçe katlıyor. Onların her birini farklı yerlerde tek başına görseydik, üzerimizde bıraktıkları etki bu kadar olmayabilirdi.”

“Taç kapılar, ön duvarlar, yan duvarlar, güldeste tipi minareler, başta ayağa, tepeden tırnağa çinilerle kaplı. Uluğ Bey Medresesi’nde yıldız motifleri ağır basıyor. Üçünde de kûfi, sülüs hatlar. Âyetler, hadisler. En ziyade, kûfi üslûpta yazılmış “Allah” kelâmı güldestelerin gövdesinde döne döne yükseliyor. Tillâkâri Medresesi adından da anlaşıldığı gibi altın işlemeli medrese. İçerideki altın rengi baş döndürücü.”

“UNESCO 2001 yılında Semerkand’ı Dünya Kültür Mirası listesine almış. Bu kararı neden aldığını açıkladığı ve şehri tanıttığı sayfasına “Kültürlerin Kavşağı” başlığını atmış. Milâttan Önce 7’nci asra kadar giden bir tarih. Afrâsiyâb, nâm-ı diğer Alp Er Tunga, Persler, Büyük İskender, Grekler, Soğdlar, Saka Türkleri, Akhunlar, Göktürkler, Emeviler, Abbasiler, Sâmâniler, Karahanlılar, Selçuklular, Harzemşahlar, Cengiz Han, Moğollar, Ruslar… Temel taşı olarak hep Türkler… Buralarda tarih “Cengiz Han’dan Önce-Cengiz Han’dan Sonra” diye yazılıyor. Cengiz Han’ın harabeye çevirdiği şehri ayağa kaldıran Emir Timur…

Sual eylen bizden evvel gelene,
Kim var imiş biz burada yoğ iken.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Öykü

Murat Uzunkaya – Açın Pencereleri

“Şimdi balamcan, ben anlatayım sen yaz. Benim hikâyem, senin kaleminden ulaşsın kâğıtlara. Bilirim, her yazılan geleceğe yazılır. Bu yazgısı karalı ömrümün hikâyesi de gelecekte yaşasın. Sen yaşat onu balamcan, yaşat ki okuyanlar da kara atlı şeytanlardan olmasın. Onların da yüreklerinde merhamet sararıp solmasın.

En çok da acının ihtiyacı vardır iyi anlatılmaya. Bu yüzden, daha çok korkuyorum, çekilen onca ıstıraba ses verememekten. İyi bir anlatıcı değilim çünkü. Sözlerim, sarp yamaçlardan baş aşağı koşar gibi akıp gitmez coşkuyla. Çoğu zaman yeni yürüyen bir bebek gibi ürkek ürkek adımlar yolunu. Sazımın tellerinden biri kopuktur balamcan. Biçare arar durur ezgisini, arar durur da bir türlü bulamaz.”

  1. nasıl gittim, danaları nasıl buldum hiç hatırlamıyorum. Yamaçta, keçi yolundan aşağı doğru iniyorduk. Önde üç tane alaca dana, arkalarında ben. Danalar aniden durdu. Korku içinde köyümüze baktım. Gözlerim yırtıldı. Yüzlerce kara atlı köyümüzün etrafını sarmıştı. Kara atlara binmiş yüzlerce şeytandı onlar balamcan. Merhameti yoksa insanın, o şeytandır. İnsandan değildir.

O kara atlı şeytanlar dörtnala hücum ettiler. Dağlar ezildi ayaklarının altında. İlkin köpekler karşıladı onları. İlk önce onların feryatları yayıldı gökyüzüne. İlk önce onların cansız bedenleri düştü toprağa. Sonra kadınların ve çocukların çığlıkları, o uzun kayalara çarpıp çarpıp büyüdü. Kurşun sesleri, gülle sesleri, tıpkı Azrail gibi gezindi ortalıkta. Alevler içinde kaldı evlerimiz. Alevler içinde çırpınarak can verdi.”

“Artık üçüncü evimdeydim. Aydemir yanı başımda… Günlerin hep böyle sakin ve mutlu geçeceğini sanmaya başlamıştım. Meğer geçmişim, beyaz köpükler içinde dörtnala yaklaşıyormuş balamcan. Hamileydim o zaman. Doğuma çok az kalmıştı. Kapının önünde köpeklere yal çalıyordum. Baktım, yolun kenarında al bir atın üzerinde bir adam durmuş, bana bakıyor. Gözlerini benden bir an bile ayırmadan yanıma geldi. Atından yavaşça atladı. İnce uzun söğüt dalı gibi bir adam. Kaşları kara kara. Buyur efendi, dedim. Hiçbir şey söylemeden atın yularını bırakıp iyice yaklaştı bana. Gözleri nemli nemli “Abla, ablam!” dedi. Yüreğimde büyük bir zelzele oldu. Dağlar yerinden oynadı. Kayalar üzerime devrildi. İçimde büyük bir deniz kabarıp kalktı. Gardaşım, diye bir of çektim. Öyle bir ağlamaya başladım ki bağıra bağıra, tırnaklarımla yüzümü yırta yırta, saçımı başımı yola yola… Ağlaştık gardaşımla. İki parçalanmış can, iki yanıp yakılmış ömür. Sanki feryadımıza anam da katıldı, babam da köyümüz de köylülerimiz de.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Kışa vurdum kendimi

Yüzüm ağarsın diye

Asırlarca yağsa da

Ağartmaz bu kar beni

Bu insan ormanında

Ağaç olmak ne mümkün

Bu karanlık gülüşler

Bu yüzler sıkar beni

Ne yıldızlar el eder

Ne toprak omuz verir

Ne bulut süt emzirir

Ne yağmur yıkar beni

Tacettin Şimşek

Kızıl bir sonbahar gidiyor önümden

İsyankâr saçlarını rüzgâra vererek

Mukadder bir kış buğusu gözlerinde

Bir ceylan misâli sekip duruyor ürkek

İki zarif omuz arasından ığıl ığıl akar

Kokusuyla baş döndüren bir kızıl ırmak

Kıvrım kıvrım bukleler sakince yağar

Sükûnet verir ruha, aşk ile bakmak

Erol Yılmaz

Ben diyorum ki

Dağ

arkasındaki

kınalı güneş

soğudu mu

Mübariz’i hırkamızın içine saralım

Hey de hey

ben soluksuz toprağın

doru atıyım

Kür Çayı’ndan daha hızlı akarım

Hazar Denizi’nden daha da derinim

İşte görüyorum

Bazardüzü at gibi kişner

çağırır beni

ve yüreğim yekinir yekinir

senin yüreğinle dağ olmak için

Bulutlarla yıkadım ellerimi

aşk ipini bağladım geme

Sarısu Gölü’nde

abdest aldım turnalarla

canım/kardeşim

biz beraber eğildik ana sütüne

ses ver yeter ki

ben çağırdım kandaşlarını/çağırdım kardeşlerini

silahımı kuşandım

yollara ıtır kokusu bırakıp

geliyorum

Yasin Mortaş

Deprem ve Biz

Depremi ve deprem gerçeğini kapağına ve giriş yazısına taşımış Ay Vakti dergisi 189. sayısında.

“Bazen bir trafik kazası, bazen bir sel felaketi, bazen de bir depremle göç ediyoruz.

Bebek-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden. Toplamadan valizleri, toparlanamadan hazırlıklı-hazırlıksız. Bir zelzele olunca önce içimiz sarsılıyor. Yıkılıyoruz, elimiz ayağımız dolaşıyor…

Yuvamız, yediğimiz içtiğimiz, yatıp kalktığımız, gece gündüzümüzün geçtiği binamız ya yerle bir olmuş, ya da büyük hasar görmüştür, kullanılmaz olmuştur.

Evet, Türkiye deprem kuşağında bir ülke, kabul edelim.

Bu yılın başlarında Elazığ ve Malatya’da depremi yaşadık.

Son olarak da İzmir sarsıldı. Milletçe üzüldük.

Devlet, vatandaşının imdadına koştu. Bütün imkânlarını seferber etti.

Sivil toplum kuruluşları oradaydı, vatandaş elinden ne gelirse yardımını esirgemedi.

Enkazdan burnu bile kanamadan çıkarılanlar oldu. Kâh bir anne, kâh bir baba, kâh bir çocuk yaralı olarak kurtarıldı.

Bunları gördükçe çok sevindik, umutlandık. Hakk’a hamd ü senanın sembolü olarak tekbirler getirdik.”

“Trafik kurallarını çiğneyerek kaza yapanlar, evleri dere, deniz kenarlarına, zemini sağlam olmayan yerlere dikenler, deprem gerçeğini dikkate almadan devasa apartmanlar, binalar dikmeye devam ediyor.

Üstelik ehliyetsiz araç kullananlar, demirden, çimentodan, kumdan, çalarak müteahhitlik yapanlar, imara uygun olmayan yerlere uygunluk raporu verenler de ders almadan üç günlük dünya hayatı için ocakların sönmesine göz yummaya devam ediyor.”

Selami Şimşek’in Deprem Yüreği şiiri de derginin vermek istediği mesajı tamamlayan bir değer olarak yer alıyor dergide.

hepsi benim yakınım kardeşim

sormaya ne hacet

insanoğlu insanım

bir ağlayan görsem ağlarım

düşmüşse ellerinden tutarım

küsmüşse yüreğinden

yürek her yerde yürektir

gökyüzü her yerde gökyüzü

güneş ayrım yapmaz kardeşim

anne ol çocuk ol da gör

enkaz altında can arayan bir baba

merhamet edene merhamet edilir kardeşim

Diriliş Neslinin Amentüsü Üzerine

Necip Asım, Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü üzerine kaleme aldığı bir yazı ile Ay Vakti’nde. Üstadın bu kitabı tam anlamıyla bir kurtuluş reçetesi. Yeter ki uygulanmak istensin.

“Zaman zaman vermiş olduğu fikri mücadele ve kaleme almış olduğu eserler dolaysıyla kimi toplum üzerinde etkili olmuş yazar, şair, düşünürler hedef tahtasına oturtulur, iftira ve yalanlarla karalanmak istenir. Bunun belki de en sık karşılaşılan örneği Üstad Sezai Karakoç’tur. Yıl geçemez ki Üstad Sezai Karakoç’un adı yine olumsuz bir çağrışımla gündeme gelmesin. Bir devlet kurumu Üstad Sezai Karakoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı eserini öğrencilere tavsiye etti. Bazı yerlerde de öğrencilere dağıtıldı. Burada geçen sağ-sol kavramları ve onlara yüklenen anlam dolaysıyla Üstad yine hedef tahtasına oturtuldu. 2020 yılında Şubat ve Mayıs ayında olmak üzere çeşitli gazete ve bazı internet sitelerinde gündeme taşındı, kitabı tavsiye eden devlet yetkilileri suçlandı, Üstad Sezai Karakoç yalan yanlış ifadelerle karalanmaya çalışıldı. Oysa kitapta da ifade edildiği gibi sağ ve sol kavramları Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere dayanarak ortaya konulmuştu. Karakoç’a göre siyasal anlamdaki sağcılık ve solculuğun zaten birbirinden farkı yoktur. Kur’an-ı Kerim’de Vakı’a Sûresinin 27. ayet-i kerimesinde sağcılar “Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!” ve 41. ayet-i kerimesinde de solcular “Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!” şeklinde geçmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Sağcılar ashâbü’l-yemîn, solcular ashâbü’ş-şimâl şekilyle yer almaktadır. Bu kavramlar Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğü içinde ele alınıp değerlendirilmesi gereken kavramlardır. Kur’an-ı Kerim’in anlam bütünlüğü içerisinde ashâbü’lyemîn, amel defteri sağ taraflarından verilenler, cennetlikler; ashâbü’ş-şimâl ise amel defterleri sol taraflarından verilenler, cehennemlikler anlamındadır. Siyasi mücadeledeki kavramsallaştırmaların çok sonra olduğu apaçık bilinen gerçeklerdendir. Bu kavramlar 18. yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da kullanılmaya başlanmıştır. Bu herkesçe malum iken sağcılık ve solculuk üzerinden yapılan tartışmalar ve atılan iftiralar düzeysizliği ortaya koymaktadır. Eğer bu kavramların tarihsel süreci hakkında bir bilgisizlik söz konusu ise bu ayrı bir fecaattir. Esasen bir şair, bir düşünür, bir ilim adamı, bir devlet adamına saldırı varsa hedef o değil, onun savunduğu fikir ve değerlerdir. Kurt lambaya saldırıyorsa hedefi koyunlardır, lamba değil. Nasıl ki koyunları kurttan ışık korumuşsa, ülkeleri, idealleri, ümitleri de şairler, yazarlar, düşünürler, alimler, devlet adamları korur. Onlar yara aldı mı, itibar suikastına uğradı mı idealleri, ülküleri de yaşatmak zor olur. Üstad Sezai Karakoç bu ülkede yaşayan herkes için hatta tüm insanlık için bir ümit vesilesidir. Zira o Batı barbarlığının tüm oyunlarını derin bir sezgiyle sezmiş, tarihi sosyolojik zeminde değerlendirmiş, hedeflerinin ne olduğunu anlamış, yıllar öncesinden günümüzde yaşadığımız kaos ortamını haber vermiş, çareler önermiş ve tek başına tüm insanlığı yok etmeye azmetmiş batıl medeniyetin karşısına tek başına dikilmiştir:

Batılılar!
Bilmeden

Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum”

İnsanlık tarihi bir hak batıl mücadelesi içinde geçmiştir. Hak da vardır, batıl da vardır, “tarih her konuda süreklidir, inançsızlık sürdüğü gibi inanç da sürüp gidecektir “ ve bunlar dünya var oldukça devam edecektir. Bu hak batıl mücadelesinde insanlığın önderi peygamberlerdir. Peygamberler daima Allah’a iman’a, hakikate, iyiliğe, doğruluğa, merhamete, insafa çağırmışlardır. Bu anlamda inanç meselesi son derece önem taşımaktadır. Tarihi süreç içerisinde insanlıktan sapmalar sahih bir inanç olmayışından ortaya çıkmıştır. Günümüzde de en önemli sorun din duygusunun zayıflamasıdır. Karakoç bu konuya önemle vurgu yapmakta ve şöyle demektedir:

“İnkâr tutsaklık, inanç özgürlüktür. Tanrısız yaşanamayacağına inanıyorum. Allah’a inanmadan, onsuz geçen saniyelerin benliğimi yok etmeğe, alçaltmaya yöneltilmiş, benliğime ekilmeye çalışılmış salt kötülük tohumları olduğuna inanıyorum. Ruhumun karamukları, zakkumları, şeytanlarıdır onlar.”

Üstad Sezai Karakoç DİRİLİŞ NESLİ idealini birçok eserinde dile getirmiş ve bu nesilde olması gereken vasıflara değinmiştir. O olayları tarihi sosyolojik bakış açısıyla değerlendirip analiz etmiştir. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük medeniyeti olan İslam medeniyeti bir hakikat medeniyetidir. Her medeniyetin yükseliş dönemleri olduğu gibi düşüş dönemleri vardır. Dün nasıl ki büyük güçlere rağmen var olmuşsa bugün de İslam’ın çizdiği ilkelere uydukça yine var olacak ve tarihteki yerini mutlaka bir gün alacaktır. Çünkü insanlığın karşı karşıya olduğu devasa sorunlar ancak İslam medeniyetinin hakikat anlayışıyla çözülebilir. Çünkü İslam medeniyeti tüm varlığı bir bütünlük içinde ele alıp değerlendirmektedir. Karakoç bunu şu şekilde dile getirmektedir:

“İslam medeniyeti, insana bir cebir ve geometri mizacı aşıladığı gibi, ahlakından inancına, davranışından ruh özündeki sırra kadar bir ahenk ve güzellik yerleştirecektir.”

Kış Halleri

Sonbaharın son demlerini yaşıyoruz. Kış kapıya dayandı dayanacak. Adem Turan’dan kış hazırlığı kıvamında bir yazısı yer alıyor dergide. Bir elimizde kış sepeti, bir elimizde kış çantası. Heybemizde şiir…

“Elifle Bedia’ya da bir şey diyemem
Mademki Tunkiler’e bensiz gitmişler…

Bugün:
Elifle Bedia dönmüşler. Ah, ne sevinç, ne mutluluk hepimizde!

Otuz yıl önce, kollarında kış sepetleri (sepetlerde bez bebekleri ve annelerinin yaptığı çörekler vardı tabii ki de), el ele tutuşup (iki üç saatliğine güya), yüz metre ilerideki Tunkiler’e gitmişlerdi. Soğuk ve yer yer karlı bir gün olduğu için seke seke yürüyemeseler de, şarkı söylemelerine engel değildi bu. Gidiş o gidiş…”

“Ellerimiz öyle sıcak
Gözlerimizse yeni bir ülke çocuk
-Arif Ay

Çocuklar geçiyor penceremin altından; sırtlarında çantaları, iki büklüm. Kimileri güçlükle yürümeğe çabalarken, kimilerinin de çantalarını anneleri taşıyor; çantalar kurşun gibi ağır olmalı. Bu, çocukların çok fazla zorlanmasından belli! Yazık diyorum, yazık bu çocuklara! Bu yaşta bu ağırlığı onlara taşıtanlara içerliyorum bir müddet. Hava puslu ve soğuk; sımsıkı giyinmiş hemen hepsi. Biraz sonra yağmur bindirecek gibi. O yüzden sanırım, bazı çocukların ellerinde küçük ve rengârenk şemsiyeler var; hazırlıklılar yani. Caddede yoğun bir trafik; korna sesleri, bağırış çığırışlar. Yan tarafta, yolun biraz daha aşağısında, otuzlu yaşlarda bir simitçi, bu soğukta ve kargaşanın içinde simitlerini satmaya çalışıyor.”

Bir Ayet Olarak Koronavirüs

Yunus Emre Tozal, tüm dünyanın yaşadığı bir felaket olan salgına farklı bir zaviyeden bakıyor. Yazıda altı çizilecek birçok tespit var.

“Çin’in Wuhan şehrinde başlayan ve hızlıca yayılarak tüm dünyayı korkusu ile tesiri altına alan, hatta “Korona’dan değil, korkudan öleceğiz!” şeklinde paniğe sebep olan Koronavirüs, bugün çevrimiçi toplumun dönüşümünü hızlandırdı. Koronavirüs, kıta ayırmaksızın hemen her ülkede planlanan etkinlikleri, spor müsabakalarını, uçak seferlerini, okulları ve işyerlerini iptal ettirdi ya da erteletti. Dünya tabir-i caizse evine kapandı. Karantina sürecini evinde geçiriyor. Bu süreçte okulların eğitim faaliyetlerini online sürece geçirmesi, tüm kamu kurum ve kuruluşların, STK’ların ve en küçüğünden en büyüğüne varıncaya kadar tüm özel işyerlerinin faaliyetlerini online olarak devam ettirmesini zaruri kıldı. Artık marketlerde nasıl alışveriş yaptığımız, nasıl seyahat ettiğimiz, kendi aile ve çevremizdeki güvenlik önlemle imiz, hatta günlük hayatta kullandığımız dil dahi köklü bir şekilde değişim sürecine girdi.”

“Bugün bizler, en çok da gençler olarak Müslüman bir toplumun inşası için Koronavirüs’ün hayatımıza getirdiği yenilikleri kendimizi kaybetmeden, hakikatlerimizden uzaklaşmadan okumak ve yorumlamak zorundayız. Online toplumun doğuşuna şahitlik edecek olan bizler, aynı zamanda online toplumun birer üyesiyiz ve hayatımızın belki de önemli bir kısmını ekranlar karşısında geçireceğiz. Dilimiz, davranışlarımız, neye sevinip neye üzüleceğimiz kısacası tüm yaşamımız takip edilecek ve manipüle edilebilecek. Online toplumun inşasında eğer kendimizi yetiştiremezsek, “fe firrû İlallah”daki hikmetten uzak kalırsak, suya kapılıp gidenlerin ardından bizler de sürüklenebiliriz. Allah’a koşun emri her mümin için bir emirdir, dolayısıyla müminin bir ayağı daima hakikatte olması gerekir. Koronavirüs, hakikate, yani özümüze; “kalu bela”ya dönmek için bir vesiledir.”

Şeref Akbaba Günlükler’inden

Kıymetli büyüklerimizin yazdığı günlükleri çok değerli buluyorum. Çünkü bu satırlar geleceğe bir not olarak tarihteki yerini de almış oluyor. Şeref Akbaba’nın günlüklerinden paylaşımlar yapacağım.

Kadıköy/Oluşum
7 Ocak 1994-Cuma.
“Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı”yı merkeze alarak bir konuşma hazırladım. Kısa ve öz, dinleyenleri yormayacak, günün anlam ve önemini ihtiva eden. Veysel Akdoğan Hoca sendikanın kuruluşunda öncümüz ve onun talebiydi konuşma. Organizede yer aldım, konuşmanın bana düşmeyeceğini söyledim, ama ikna edemedim. Neticede, Eğitim-Bir’in İstanbul il başkanı İsmail Kıllıoğlu, Necip Taylan, Ahmet Karababa, başkan ve ben konuşmalarımızı ifa ettik. Katılımcılardan görüşlerini beyan eden başka arkadaşlarda oldu.
Necmettin Erişen’i de orada dinlemiş ve tanımış olduk.
Kadıköy sendikanın kuruluş yemeği.
Çamlıca, Hacegan’da.
“Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı” Nuri Pakdil’in “Edebiyat Dergisi” yayınlarından çıkan, İsmail Kıllıoğlu’nun hikâye kitabının ve bir hikâyesinin adıydı.

Bakü’den Bir Şair
2 Ocak 2011
Ay Vakti’ndeyiz.
Azerbaycan’ın ülkemizde de tanınan şairi Mehmet Aslan misafirimiz. Dergimizin gençlerinden M. Aşır Karabacak mihmandarlığında bir dizi ziyaretlerde bulunmuş, bu anlamda dergiye de uğramışlardı. Mustafa Özçelik, Nurettin Durman, Adem Turan, Mürsel Sönmez ve arkadaşları, Mehmet Şah Erincik ve Mehmet Gedizli’de bu vesileyle Ay Vakti’ndeydi.
Üzeyir’le ev sahibi olarak karşılamıştık.
Uzun zamandır Ay Vakti’ne uğramayan Adem Erdoğan için de talihli bir gündü.

Şiir ve Sır

Recep Garip’in poetik yazıları çok ufuk açıcı bir mecrada yer buluyor kendine. Şiir dersi hassasiyetinde kaleme alınmış yazılar bunlar. Sır isimli yazı da şair-gizemli- tutku gibi kavramlara açıklık getiriyor. Bu yazıdan altını çizdiğim bölümü paylaşacağım.

“Şair çokluk içinde yalnız ve anlaşılmazdır. Ömrünce ördüğü kozanın herhangi bir yerine gizlediği sırrı ifşa etmemek için, kelimelerle oyunlar kurar. Sırrın sahibi olmak, bilinmezlik zırhına bürünmektir bazen. Sır tutmak diri kalmaktır. Şair, sırlar peşinde koşan bir ceylandır. Uzun yolculuklarında yakaladıklarını bir anda harcamak istemez. O nedenle anlaşılmazlık gibi bir hakkı da vardır. İşin zor olanının peşinde olmak demek çileyle bir ömür geçirmek demektir. Çile ve zorluk ya da acı ve yoksulluk şiiri besler. Aynı zamanda sürgün, gurbet, sıla ve aşk şiirin boy veren filizleridir. Bir işin müphemliği ilgi çeker. Aşikâr olanda kıymet yoktur. Göz önünde üryan olan şey, insanda his, duygu ya da başka bir şey hissettirmez. Gizemlilik kaybolduğu için değerini yitirir. Gizemlilikte çekicilik vardır. İlgiyi üzerinde toplar. Değeri artar. Değer kaybını önlemek için belki de şair kendince okuyucuyu meşgul ederek alanını genişletir. Anlaşılmaz tabiriyle aslında kişi kendi sığlığını, yüzeyselliğini de itiraf etmektedir.”

“Şiir, güneşle birlikte toprağın uyanışıdır. Tanrı şairi desteklemeseydi şiir var olmazdı. İlhamın arka yüzü belki de Tanrıya ait olandır. Valery’nin ‘İlk dize Tanrı’dandır’ sözü burada haklı duruyor. İlahi gücün desteğini şair en başından beri almış gözüküyor. Bu bir ilhamdır başkaca bir şey de değildir. İlhamı yakalayışın gücüyle iyi şiir kendisini ortaya koyar. Aslında şair, kendi sesini duymak için şiir yazar. Kendi sesini eğitmek ve güzelleştirmek için vadilerde, dağlarda, okyanuslarda, akıl almaz yerlerde gezer. Şiirini beslerken yakalandığı yağmurlarda fırtınaları, şimşekleri göze alır. Bu durum şiirin demlenme sırasındaki aşka olan tutkusuyla elektriklenmesinden başka bir şey değildir. Bu elektrik çarpması kimi zaman yangınlara neden olur ki burada aşkın vazgeçilmez yakıcılığı şiirin kelimeleriyle hayat bulur. Böylelikle darası alınmış şiire ulaşır. Şair kendisinden başkasına yardım etmenin ötesinde aslında kendisiyle meşgul olmak için çırpınmaktadır. Şiirin toplumsal gücü, bireylere etkisinden daha çoktur. Kişileri tek başına uyandırırken toplumu ayağa kaldırabilir. Eyleme dönüşebilir şiir. Toplumsal hareketliliği ateşleyerek şiir eylemleşir. Farkında olunsun ya da olunmasın şiir, kimi zaman bir ordu gücündedir. Şiirin gücünü hafife almak savaşı kaybetmektir.”

Ay Vakti’nden Bir Öykü

Nurşah Karaca- Çıkrık

“Su gibi berrak bir gecede, hiç tanımadığım bu şehrin dar sokaklarında ne aradığımı bilmeden yürüyordum. Otele varıp, küf kokulu odamda uykuya dalmaya çalışmaktansa ışıl ışıl yıldızların altında avâre avâre dolaşmak işime geliyordu. İki insanın yan yana zor geçeceği daracık bir toprak yola girdim. Karşılıklı uzanan evler birbirine öylesine yakındı ki, biri pencereden elini çıkaracak olsa karşıdaki uzanıp tutacak gibiydi.

Nedense kendimi kör bir labirentin ortasına düşmüş gibi hissettim. Yan yana dizili ahşap evler, dar sokaklar, taş yollar, evlerin bahçesinden fışkıran hanımelleri, akasyalar, ne çok birbirine benziyordu. Gitgide daralan yol, sola doğru kavislendi. Köşeyi dönünce sokak lambasının loş ışığında oturan yaşlı bir kadın gördüm. Kadın, önündeki eski, ahşap çıkrığı bir ayağıyla çeviriyor; eğirdiği yünü de hemen oracıkta örüyordu. Gözlerini işine dikmiş, beni görmemişti bile.”

“Arabayı korkuyla evimin bulunduğu sokağa sürdüm. Etrafı taş duvarlarla çevrili, bahçeli bir evdi. Ne duvar ne bahçe ne de ev... Hiçbiri yoktu. Çıldıracaktım. İçimde kabaran öfkeyle koşa koşa şehrin sonuna gelmiştim. Her yeri selvilerle kaplı eski bir mezarlığın içine girdim. Nefesim kesilince olduğum yere yığılıp kaldım. Doğrusu burada mezarlık olduğunu bilmiyordum. Bütün mezar taşlarının üzeri Arapça yazılarla doluydu. Taşların uç kısımlarında sarık, kavuk ya da fes vardı. Bunları Osmanlı mezar taşlarına benzettim. Yerleri saran sık otlardan, dallanıp budaklanmış dev ağaçlardan mezarlığın uzun zamandır kullanılmadığına kanaat getirdim. Ne yapacağımı bilemez bir hâlde her yeri kaplamış uzun ve sık otların arasından güçlükle yürüyerek mezarlığı dolaşmaya başladım. Hayatını kaybetmiş bir adam olarak başka ne yapabilirdim ki? Biri göğsüme müthiş bir yumruk indirmiş, nefes almama engel oluyordu. Yere çöküp ellerimle toprağı yumrukladım. Başımı göğe çevirip bağırdım; isyan ettim, kızdım, küfrettim. Neden kaybolmuştum?”

“İçimden bir ses bu mezarın benim olduğunu fısıldıyordu. Attığı her ilmek beni kendi ölümüme yakınlaştırıyordu. Ben de kadının yanında öylece oturup mezarımın bitmesini bekledim.”

Ay Vakti’nden Şiirler

Dersin ki nasıl da silinmiş sevdânın hâlesi

Susmuş uyanış atardamarı, yok şarkılarım?

Yanılsamalar sihriyle çopurlaşmış çehresi

Bu yılgı cenderesinde böyle nasıl yaşarım?

Değil mi ki parlar koyu karanlıklar içinde

Varlığın en arı, en taze, en görklü sancısı

Öyle ise bırak, çelikleşsin eylemlerinde

Bilensin öç vakti için tan sökümü yarası

Adem Kandemir

kalbimin üzerine koy ellerini

sessiz bir çavlan görsün orada elin

söz et bana kimsesizliğin açık kapısını

ve seslen ayrılık ne kadar azap

ne kadar kan bir elbiseyi boyar

hangi hüzün dışarı akar orman içlerine

billur bir şarap gibi

dudaklara değen hangi kevser suyudur

içimdeki dereye akan

Müştehir Karakaya

hep zafer kazanan zamana yenik

lambaları günden güne sönük ve zayıf

geri çekilen iki kuyu gözleriniz

artık gözpınarlarınızda fosilli sular…

gülüşün sarmalıyla yüzünüz sarmaşık

acının fırtınalaşmış kamçılarıyla çatık

düşüncelerin kafataslarıyla dolu içiniz

iyileşemeyen ışın kesikleriyle örülü

yüzünüz elleriniz ve yüzünüz elleriniz…

kökler geri çağırıyor çatırdıyor aynalar

dökülüyor duvarınızın boyası sıvası

görüyorsunuz, uzak değil ölümünüz

kuru yaprak gibi çatlak mozaiğiniz

toprak ilk mayeniz son bezeğiniz

Sema Saraç

yürüdüm karaçay’a doğru. belki bin düşünle.

bir ağaç düştü önüme. dedi ki bu suçtur;

dağları tutan kesif uçurum.

ve düşündüm orda, karşımda sürekli

tekrar eden aynılığı. dedim belki de her şey

aynıdır puslu bir aynada kalabalık çoğalırken.

ne de olsa farklılık - dünyaya göre - bir hastalıktır.

ve düşünmek, biraz da her suça ortak olmaktır.

Ferhat Öksüz

YORUM EKLE

banner26