Kasım 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Edebiyat Dünyamıza Yeni Bir Soluk: Yitiksöz

Kahramanmaraş deyince aklımıza gelen sayısız çağrışımın en güzeli de edebiyat ve şiirdir. İçli bir beste gibi gökyüzüne yükselen şiirlerin sesi bu şehirde kulaklarınızdan hiç eksik olmaz. Şiiriyle, şairiyle bir başkadır Kahramanmaraş.

Şimdi bir güzellik daha çaldı kapımızı. Duran Boz hocamın kaptan koltuğunda yer aldığı Yitiksöz Dergisi yıl:1 sayı:1 diyerek yayın hayatına başladı. Dergi Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi uhdesinde çıkıyor ama belediye sadece bu çalışmaya destek veriyor. Elimizde bir basın bülteni falan olduğu sanılmasın.  Her şeyiyle bir dergi kazandı edebiyat dünyamız.

Hacmiyle, içeriğiyle göz dolduran bu çalışmaya imza atan herkesi can-ı gönülden kutluyorum.

Derginin giriş yazısından:

“Her başlangıç bir umuttur insan için. Bir silkiniş, bir tazeleniştir. Çürümelere karşı varoluşunu koruyucu zırha bürünmektir. Yitiksöz, Anadolu’dan hız alan bir yürüyüşün karşılığıdır. Bugüne ve yarına bir mektup gönderme arayışıdır. Yola çıkanları, yolda katılanlarıyla birlikte topluca bir umudu büyütmenin adresidir.

Yitiksöz, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu aşısıyla üstlendiği bir okuma biçiminin yankılanışı olarak toprağa düşer. Diriliş göklerinden süzülerek bugünlere uzanan ışığı yakalamaya çalışır. Edebiyat güzergâhına eklenmeyi seçen tutumuyla Mavera ülkesinden Hece’ye, Yedi İklim’e sevdalar bitirmek için sayfalarını açar. Şiirin, öykünün, denemenin, eleştirinin özgün örneklerine odaklar dikkatini.

Yitiksöz, Nuri Pakdil’in Hamle’sinden bugünlere şavkı düşen genç yetenekleri keşfetme girişiminin adresi olmayı umuyor. Okumayı, yazmayı, düşünmeyi, özgün yaşantılar biriktirmeyi seçenlere ses veriyor şimdi. Topluca dokunsun yüreklerde: çağı anlamaya, kavramaya, yorumlamaya harlanan şiirden hayatlar.”

Karabağ Şikestesi

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Atıf Bedir’e ait Karabağ Şikestesi isimli yazıdan olacak. Güncel bir konu Karabağ. Kalbimizin attığı, aklımızın fikrimizin orada olduğu, aldığımız iyi haberlerle gönlümüze su serpilen Karabağ’ı bir türkü eşliğinde ele almış Bedir. Çok içli, hasret dolu, özlem kokan ve bir şair elinden çıktığı her halinden belli bir yazı bu.

“Allah’ın insanlara yurt olarak yarattığı yeryüzü, göklerin altında milyonlarca yıldır öylece durur. Yaşadığı toprağın ağacını, taşını, suyunu, çiçeğini, rüzgârını severek kendisine önce yurt, sonra da vatan edinen insanoğlu buralara bir şekilde kalbiyle de bağlanır. Kopmak istemez. Şayet gün gelir oradan kopar uzaklara giderse, bunları da kendisiyle götürmek ister. Ama bu mümkün değildir. Giderken arkasında bıraktığı yer sıla, gittiği yer gurbettir artık. Sonra o bıraktığı yere ağıtlar yakar, türküler söyler, şiirler yazar. Bunların hepsinde biraz hüzün, biraz özlem, biraz hasret, biraz hatıra vardır. Yaşadığı, doğduğu topraklara bu denli bağlanan başka hiçbir canlı yoktur. Hele bir de o topraklardan sökülüp atılmışsanız, silahla, zorla sürülmüşseniz en acısı da budur. Artık oraları bir daha görememe, bir daha geri dönememe duygusu, türküleri, şiirleri, ağıtları daha bir hüzünlü yapar.

Karabağ Şikestesi de böyle türkülerden biridir. Muğam türündeki türkü yeryüzünün bir parça toprağına yakılmış hüzünlü bir ezgidir. O türkünün yakıldığı topraklar üzerinde hak iddia eden iki ülke arasında bitip tükenmeyen anlaşmazlığın sonucunda işgal edilmiş, orada yaşayan insanlar bu topraklardan çıkarılmıştır. Ama tüm dünya bilmektedir ki o topraklar oradan sökülüp atılan insanlarındır. Tek başına Karabağ Şikestesi bile bu toprakların asıl sahiplerinin kim olduğunu anlatmaya yeter. İlla ki topraklar kanla vatan yapılmaz. Bir türküyle, bir şiirle de yapılır. Karabağ Şikestesi, Karabağ topraklarına asıl sahipleri tarafından türküyle vurulmuş bir mühürdür.”

“İnsanlar savaşla birlikte yaşamaya alışmışlar artık. Üç kilometre öteden gelen top seslerine rağmen günlük yaşam devam ediyor. Kadınlar evlerin önlerinde oturmuş konuşuyorlar, her an tepelerine bir top mermisinin düşme olasılığını bile bile. Nitekim biz Ağdam’a varmadan bir gün önce, gündüz vakti, insanların sokaklarda, pazar yerlerinde bulundukları bir sırada kasabaya füzeler düşmeye başlamış. Çarşı merkezinde üç kişi ölmüş. Bu füzelerden birinin isabet ettiği bir evi görüyoruz; ev harabeye dönmüş.”

Evliya Çelebi’nin İstanbul’u ve Ayasofya’sı

Sultan Polat’ın romanlarını beğenerek okuyorum. Tarihi sevdiren, gizemli kapıları aralayan, içten bir anlatımı var Polat’ın. Yitiksöz’de yer alan Evliya Çelebi’nin İstanbul’u ve Ayasofya’sı isimli yazısından paylaşım yapacağım.

“Eserinde İstanbul’a iki cilt ayırdığı halde, neredeyse her gittiği yerde İstanbul’u anar, adını tekrarlamaktan haz duyduğu bir sevgili gibi sözü türlü bahanelerle İstanbul’a getirir. Bir Ayasofya’yı anlatmalara doyamaz, bir de gördüğü şaheserleri Süleymaniye ile kıyaslamadan duramaz.”

“İstanbul’un altıncı kurucusu olarak zikrettiği Rum Kayzeri’nin şehri tamire başladığını anlatırken, dünyanın ilk Hak din mâbetlerinden birinin, bugün Ayasofya’nın bulunduğu yerde olduğunu tekrar vurgular, Çelebi’ye göre ilk Ayasofya, ilk Süleyman Mâbedi’nin yıkıntıları üzerine, şehrin yedinci kurucusu Vezendon devrinde inşa edilmiştir.”

“Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’yle tanışalı beridir, günümüze ulaşan son Ayasofya’nın açılışında İmparator Jüstinyanus’un “Seni geçtim ey Süleyman” derken, büyük peygamberin hangi mâbedini kastettiğini merak ederim; Ayasofya’nın temellerinin altında yıkıntıları bulunan ilk mâbedini mi, yoksa Kudüs’tekini mi?”

Şair ve Memleket Meselesi

Meselesi memleket olmak. Bu ifade bile başlı başına şiirdir. Mehmet Sümer, Şair ve Memleket Meselesi isimli yazısında bu konuyu ele alıyor. Yazıya şairler de eşlik ediyor. Memleket meselesi kavramının edebiyata yansıyan yüzüyle karşı karşıyayız.

“Memleket meselesi, şairlerin, sanatlarını Tanzimat’tan beri kimi zaman gönüllü kimi zaman mecburî kurban verdikleri büyük ve karanlık ilâhenin adıdır. Memleket meselesi sokaktaki adama kadar herkesin ilgilendiği ve bildiği, fakat iki kişinin bile üzerinde anlaşamadığı şeydir. Şairler içinse biraz daha değişik biçimlerde görünür. Çoğu zaman sanatıyla arzu ettiği makama veya en masum şekliyle arzu ettiği kalabalıklara ulaşamayan şair, siyasetin o baştan çıkaran diline ve memleket meselesinin davetine uyar. Uyanların çoğunluğu ise memleketin ne tür bir meselesi olduğu konusunda aslında doğru dürüst bir bilgiye bile sahip değildir. Düpedüz kalemlerini her yeni gelen gücün emrine vermek itiyadında ve bu itiyadlarını da “memleket meselesi” gibi sihirli bir fırçayla boyamaktadırlar. Edebiyat tarihi bu açıdan bakıldığında bir yığın hikâyeyle doludur.”

“Bütün olası eksik ve yanlış anlamalara rağmen diyeceğim o ki şairin biricik meselesi şiirdir. Şiir, bütün gündelik siyaset dalgalarının ulaşamadığı bir enginlikte durur. Şiir, memleketin en hakiki meselelerini kendi divanında değerlendirip çözen büyük kudrettir. Çoğu zaman memleketin sun’î meseleleri peşinde koşanların bu kudretten haberleri bile yoktur. Şiir, bir toplumun gerçek kimliğini yaratan, onu çağların girdapları içinden çekip çıkaran güçtür. Bugün Anadolu Türk’ü, 13. ve 14. asırların birbiri ardından gelen beyliklerinin ve hakanlarının değil, ümmi bir derviş olan Yunus’un şiirleri sayesinde kendini bulmaktadır.

“1910’ların kudretli devlet adamı Cemal Paşa, Yahya Kemal’e “Bize maddeten değilse mânen muzahir olmanızı sizin gibi münevver bir insandan ricâ ederim” der. Yahya Kemal’in herhangi bir maddi ve fiili katkısı olmasa bile bir şair ve entelektüel olarak yazı ve şiirleriyle politikalarına destek vermesini ister. Yahya Kemal, memleketin hakiki menfaatinin günlük politikanın dümenine girmeyen şiirde ve fikirde olduğunu bilen biri olarak Cemal Paşa’ya şöyle cevap verir: “Beyefendi, zât-ı âlinizi temin ederim ki, ben vatanımı idâre etmeğe harîs değilim. Vatanımın başına geçirilmek teklifine maruz kalsam bile bu şerefi uhdeme almaktan istinkâf ederim. Yeryüzünde yegâne ihtirasım milletimin lisanında istediğim gibi birkaç manzume vücûda getirmektir.” Bu sözlerde, her zaman siyasi iktidarların her şey gibi şiiri de elinin altında tutmak isteyen gücüne karşı şiirin alanını koruma mücadelesi veren bir şairin tutumunu görürüz. Bugün bu tutumudur ki Yahya Kemal’i İttihatçıların müflis siyasetine kapılmamış bir büyük şair olarak yaşatıyor. Yoksa onu devrin pek çok ismi gibi ancak edebiyat tarihlerinin tozlu sayfaları hatırlayacaktı.”

Şiirlerdeki İnanç ve İnançsızlık

Hayrettin Orhanoğlu, inanç ve inançsızlık kavramlarını şiirleri ve şairleri örnek alarak işlemiş yazısında.  Hassas bir konu bu. Hatta dengeleri bile sarsacak kadar ince noktada yer alıyor. Orhanoğlu, birçok şairin şiirleri ışığında konuyu derinlemesine ele almış.

“İslam estetiğinde insanın bakışı, varlığın görünürdeki nesnel gerçekliğine odaklanmaz. İnsanın derunî gerçeklikle yüzleşmesi, aynı zamanda insanı, hayat olgusuyla karşı karşıya bırakır. Sezai Karakoç, merhamet duygusuyla insanın hem hayatla hem de hayatın görünmeyen yüzündeki anlamla karşılaşmasını zorunlu kılan değerleri gün yüzüne çıkarmak ister. Bunun için insana ait somut değerleri, metafizik değerlerle eşitleyerek dengeleme arayışına girişir. Hayat, bu dengeyle ilerlerken asıl mutluluk, bireyin bu dengeyle bulduğu ebedî mutluluktur. Hayatın anlamı da bu düğümün çözülmesinde saklıdır. Bunun için insanın asıl amacı, bu düğümü çözebilecek çabayla en üst noktaya ulaşmak olmalıdır. Sezai Karakoç, dizelerinde bir kul olarak Allah’a tam teslimiyeti özellikle vurgulamak ister.”

“İkinci Yeni’de dikkat çeken bir ayrıntı özellikle İlhan Berk, Edip Cansever ve Ece Ayhan’da öne çıkan İncil ve Tevrat ilgisidir. Anlatımcı bir üsluba sahip bu kitaplardaki kimi trajik peygamber anlatıları bu şairlerin de ilham kaynağıdır. İlhan Berk’in önemle üzerinde durduğu kaynaklarından birisi de İncil’dir. Dil bakımından etkilendiği İncil’den konu bakımından da faydalanır. İncil’deki olaylara mitik bir özellik kazandırır. En azından onlara farklı bir bakış açısı vardır.”

“Tasavvufta devamlılık (İmtidat), geleneği ve geleneğin temel imgesi olan Allah fikriyle temellenir. Hilmi Yavuz’un imgeleminde imtidat, “yararlanma” ölçüsünde karşımıza çıkar: “Benim Vahdet-i Vücut veya Vahdet-i Mevcutçu bir doktrinle ilgim yok. Ama dili beni cezbediyor. Hem felsefe hem şiir birarada, Nietsche’nin Sokrates öncesi felsefede aradığını, ben bir anlamda tasavvufta arıyorum”5 Hilmi Yavuz’un şiirlerinde din, yolculuk imgesiyle okura sunulur. sonra ol bir bahara…. nerde kalmıştık? –baha/ biçilmez kumaş, denk denk ve tiftik;/ dokunmuştur, örtülmek üzre sabaha;/ yolculuktuk, gitmek için giyindik,/ ben ölürsem yapayalnız kalacak olan Allah’a .(Çöl, Yollar, Hırka) Varlığı itibariyle tek olan Allah’a ait bir hakikati güzel bir sebebe bağlama arzusu olan Hilmi Yavuz, bunu bir dil oyunuyla kendi ölümüyle ilişkilendirir. Onun şiirlerindeki Allah’a ait tasavvurunda “ben” vurgusu dikkat çekicidir.”

“İsmet Özel’in Üç Mesele adlı kitabında İslâm, yalnızca bir din değil aynı zamanda bir yaşama biçimidir de. Batı’nın sınıflaşma ve maddenin egemenliği ile uhrevi olandan uzaklaştıran ve nihayet insanın yalnızca bedene hapsolmasının getirdiği boşlukları tanımlayan bir tavır söz konusudur.”

Yitiksöz’den Öyküler

Selvigül Kandoğmuş Şahin - Senden Daha Güzeli Yok

“Sararan yapraklara, iri gövdeli ağaçlara, yürümekten ezilmiş yeşilliği kaybolmaya başlamış sarıdan koyu kahveye dönen ezilmiş otlara baktı.

Yorgundu. Bedeninden ziyade yüreğine çöreklenmiş bir yorgunluk vardı sanki üzerinde. Üsküdar’ın inişli yokuşlu yollarında yürümüş, dinlenmek için köşedeki bu küçük parka çöküp oturmuştu işte. Karşıdaki ağaçların dibinde oturan birkaç kadın nasıl da iştahla, muhabbetle dolu dolu bir sohbetin içinde kaybolmuşlardı. Ellerinde çaylar, yan bankta bir piknik sepeti ve çay termosu bu muhabbeti tamamlıyor gibiydi.

Öylece dalıp gitti kadınlara, onların birbirleriyle hararetli konuşmalarına. Daha sonrasında ise, sararan yapraklara, uzaklarda çok uzaklarda evlerin, ağaçların arkasından görünen denize mütemadiyen uzun uzun baktı. Denizin maviliği karmaşa içinde kalmış yolların, birbirine yaslı evlerin sonunda duru, ışıltılı bir mavilikle akıyor gibiydi. Baktıkça içine bir serinlik yürüdü sanki. Şimdi kalkıp gitse, otursa sahil kenarına,” deniz gamı alır” derler, ama gücü yok işte, gücü hiç yok.”

“Duvarlar üstüme geliyor, her gün aynı yemekleri yapıyorum. Alışkanlık oldu artık. Oysa öyle miydi önceleri, çeşit çeşit yemekler yapardım. Baban aç, iştahlı otururdu sofraya, beni de severdi, yemeklerimi de. Reyhan’la sen kimselere özenmeyesiniz diye, fırın sütlaçlar, kömbeler, ıspanaklı börekler açar, katmerler yapardım. Okuldaki herkes özenirdi size. İşten gelirdim, ama sizin sevginizle canlanan bedenime bir diriliş aşısı vurulur, yorgunluk nedir bilmezdim. Çalışırdım, daha çok, daha çok çalışırdım, İngilizce hocası, özel matematik hocası daha çok gelsin diye evimize. Babanın fabrikadan aldığı neye yetecek.”

“Mezarlık görevlisi olmak böyle bir şeydi işte. Aniden her bir şeyle karşılaşabilirdi insan. Akşamın karanlığa evrilen demlerinde yaslandığı direkten sızan ışığın yansımasıyla gördü ve tanıdı evet oydu... Aşağı mahallede oturan usul usul her Cuma gelip, eşine sessiz dualar eden o güzel teyzeydi.

Genç adam derin bir nefes aldı, İstanbul’un sonbahar yüklü nemli havası ciğerlerine dolarken neden sonra gözleri nemlendi. Bir heykel soğukluğunda, ellerinde toprak rengi yün eldivenler, sıkı sıkıya tuttuğu ayna ile eşinin mezarı dibinde artık nefes alamayan yaşlı kadına baktı.”

Merve Büyükçapar - Şarkının Sözleri

“Müziğin parmaklarını hareketlendirdiğini hissetti. Elleri, taş konağın duvarlarını yükseltirken aynı zamanda makamları icracıya gösteren bir şefin elleriydi. Kendisi için gizli bir aralık inşa etmesine gerek yoktu. İşaret parmağıyla dokunduğu bahçe duvarının arasından kendini içeri attı. Kırmızı, siyah, mavi iplikler bir karnaval yerinin süsleri gibiydi. Yüzüne, saçlarına değiyorlardı yürüdükçe. Bu hoşuna gitti. Adımlarını yavaşlattı. Bahçe kapısıyla konak arasındaki yolu işlememişti henüz. Durup düşündü. Bir çimenlik, birkaç basamak taşı, ya da bir patika buraya çok yakışırdı. Gerisingeri dönüp çıktı kasnaktan.”

“Duvarı iyice yokladı. Salih’in sesi bu; şarkı söylüyor. Haberi yok dışarda olup bitenden. Bu ses, genç kızı bugüne kadar heyecanlandıran tek şey; ona dair bütün bildiği. Genç adam sevinçli mi, üzgün mü anlayıverir. Çünkü Salih kendisiyle ilgili her şeyi sesinde gizler.”

“Ceplerini yokladı. Ucu eğri nakış makasını aradı. Bazen cebinde unuturdu ama yoktu işte. Tertipli hali demek makasını da kutusuna koyup kaldırmıştı işi bitince. Sonunda ucu yanmamış bir düğüm buldu. Yolun sonuydu nerdeyse. Konaktan epeyce uzaklaşmıştı. Genç kız, elini uzatıp yokladı tekrar. İyice emin olmalıydı. Kalbi çarpıyor, elleri titriyordu. İki elini uzatıp tırnaklarıyla çözdü düğümü. Başını kaldırıp derin bir nefes aldı. Kendi tarafında olan ucu kasnağın üstüne çıkardı. Beline bağladı sıkıca. Bir sonraki düğümün nerede olduğunu duvara ulaşıp ulaşamayacağını. Şimdi yapabileceği tek şey hatalarına güvenmekti. Belinden yukarı doğru uzanan ipe sımsıkı tutunup boşluğa attı kendini. Geçtiği yerlerde kızıl bir parıltı bırakıyordu.”

Şule Köklü - Fate’nin İmtihanı

“Fate dört çocuğuyla hamamın kapısından girdiğinde körpe kızlar al yanaklarını soğutmak için serinlikte kıkırdaşıyordu. Kucağındaki çocuğu yere indirmeden natırlardan biri yetişti. “Gelin hamamı var, dışardan müşteri alamıyoruz bacı.” Fate bavul elinde kalakalmıştı kapının önünde. Gözü hamamın sahibini aradı yoktu.”

“Hamamcı başıyla tamam, der gibi işaret edince kederli yüzleri güldü. “Sıhhatler olsun analar,” diyerek kızlarını ihtiyarların ellerini öpmeye yolladı. Anasının ardına saklanan oğlan açığa çıkmış, portakal kokusuna doğru hızla yürüyordu. Öptükleri elin hediyesi olarak şeker ve portakalı kapan Fate’nin yanında aldı soluğu. Bavulun içinden çıkardığı örtüyü muşamba sedirin üzerine yaydı. İki büyük kız kıyafetlerini çıkarıp kollarını göğüslerine bağlayarak bir köşeye büzüştüler. Küçük kız ve oğlanı soyunduran Fate hamamın tahta takunyalarından bir çiftini ayağına geçirerek hamamcının peşine takıldı. Ortanca kızın aklı, sıralı tahta takunyalarda kalsa da giymeye cesaret edemedi.”

“Okula gideceklerin ağzına her geleni tıkıyordu. Eğlenceyi bırakıp gitmek istemeyen kızlar analarına sırnaşarak ağzını aramış boylarının ölçüsünü alarak havlulara sarınıp giyinme odasına doğru istemeye istemeye yollanmışlardı. İçeri girdiklerinde ortaya kurulan sofraya şaşıp kaldılar. Damadın babası hiçbir masraftan kaçınmamış pirzolalar pilavlar döktürtmüştü gelinin yoluna. Gelin hamamına gelenler çeşmenin başına üşüşmüş el yüz yıkama derdine düşmüşlerdi. Sofranın etrafına dizildiler.”

“Yıkanıp paklanan kızlar ütülü siyah önlükleri, kolalı yakaları ve pırıl pırıl parlayan yüzleriyle hazırdı okula. Fate mutluydu. Şapkalarını takıp gocuklarını giydirerek onları yolculadı. Sabahçı çocuklar gelmeden birkaç parça çamaşırı yıkamanın derdindeydi. Küçük kızı ve oğlanı kapıp hamama döndü. Gelin kızın sınanma vakti gelmişti. Narin kollarıyla oğlan tarafının başlarını sürmeye kaynanadan başlamış, nazikçe köpürtüyordu saçını. Fate’nin gözü kurnaya dirseğini dayamış hüzünlü gözlerle gelini seyreden kadına takıldı. “Anadan başkası bu gözle bakamaz,” diye aklından geçirirken göz göze geldiler. Kederini gizlemeye çalışan kadın tası suya daldırıp kafasına boşalttı.”

Ali Necip Erdoğan - Avlanıyorum

“Av, çetin mesele. Çetin çocukluk arkadaşım. Dün akşam bize uğrayıp, yarın Koçaklığa ava gideceğiz sen de gel, dedi. Koçaklık, köyün birkaç kilometre dışında, civar köylerin de kullandığı engebeli arazi üzerinde bir koruluk. Lakabı Koçaklar olan komşu köyün en eski ve en geniş sülalesi tarafından köylüler istifade etsin diye bağışlanmış bir koruluk. Koruluk diyorum ama insan kendini biraz zorlasa orman diyebilir, öyle büyük. Ortasında da küçük bir göl var. Genellikle tavşan, keklik, bıldırcın, karatavuk, karabatak, yaban ördeği avlamak için gidiyor oraya gençler.”

“Koruluğa vardığımızda Çetin hem kendi tüfeğini hem de benim tüfeğimi kontrol ediyor ve tüfeğin emniyetini, onu nasıl tutmam gerektiğini, ayaklarımın pozisyonunu gösteriyor ve sakın diyor başına buyruk hareket etme ve benim yanımdan ayrılma. Tamam diyorum. Koruluğun arazisi engebeli olduğundan bazı yerlerde kar beş-on santim kadarken bazı yerlerde yarım metreden fazla. Ağaçların dalları kardan kırılacak kadar eğilmiş. İlk tepeye kadar bata çıka ilerliyoruz, çizmelerimin içi karla doluyor. Arada bir durup onları temizliyorum.”

“Koşuya başlamadan önce bacak ve kol kaslarını gerdirerek açan bir koşucu gibi ağzını iyice açıyor kurt ve keskin dişleri tüm korkunçluğuyla çıkıyor açığa. Bir iki adım daha yaklaşıyor, başı dik göğsü ilerde bacakları yay gibi gerilmiş. Bu sefer açık açık Nurdan diyorum hiç çekinmeden ve kurt tüm gücüyle atılıyor üstüme. Bir patlama sesi yankılanıyor zihnimin derinliklerinde. Bir kuyunun içine düşüyormuşum gibi… Koruluğun içindeki kuşlar kanat çırpıyor içimde. Kuş sesleri diyorum. Kuyunun dibine ulaştığımda her yer kararıyor ve yeniden sessizliğe gömülüyorum. Nurdan son bir kez bana bakıyor omuzları üzerinden.”

Yitiksöz’den Şiirler

yapraklardan kayıyor yağmur

yapraklar benden kayıyor

acının ağacıyım ki sorma gitsin

kışa hazırlanıyorum

kuşlara inat

rüzgârın bedelini ödedim

yağmurun da

sırtın sırtımdaydı

ruhun ruhumda

kapanmaz aşkın defteri

kederleri güneşe serdik

Arif Ay

güneşe çıkarırken toprak yavrularını

kurtlarını kuşlarını dirilerini ölülerini

sabaha kusarsın yılan sarılmış uykularını

yazmaz not defterinde kimleri korku alır

haz seni harladıkça şeylerin rüzgarıyla

Mehmet Narlı

Bir ayna buluruz yolda

Durur birlikte bakarız

Ben masalında bir oğlan

Sen masalımda bir kız…

Yalnızlığı silmek için

Bakışlarından bir silgi

Boyun yetiştiği kadar

Boynun: İyi!

Hangi sözcük üşüyorsa

Vaktim var daha öpmeye

Tanrı yaratmış hayatı

Teneffüs diye…

Mehmet Aycı

Kurşun yarasından daha ağırdır

tene değmeyen bir bıçağın yarası

her gün terleyerek uyanmak kan uykudan

açıkta kalmış gibi dünyanın kambur sırtı

Mustafa Könecoğlu

Yol ortasında kalmış kör bir yavrunun

Kalbinden aksın bengi sular

İncinmiş kalplerle dolu bir meydandan bakalım göğe

Yaralı bir güvercin tedirginliğiyle dönsün

Yaralı bir hayvan iniltisiyle insin merdivenler

Kavisler çizilsin havalara

Kurdun parçaladığı kuzu seslerinden

Mustafa Aydoğan

ama ben buradayım

günüm geçmiş, kavmim hain, kurt yaralı

kimliğim yok, ödünç alınmış gibi hep dışarıda

bir kuşu göğe kırılırken gördüm, o günden beri hayat muhayyel

bana bakıp iç geçiren o bahar çoktan gitti

buradayım ve yenik ve kin tutmaya meyilli

ama ben yine de buradayım

bir çocuk taramalı silahların gölgesinde ölmemeyi deniyor

rabbiyle konuşmayı istiyor bir kadın

gövdesinde yasemin ve çocuk izleri

bense dalgın seferler düzenliyorum içime yakın yerlere

benden değil bu dünya, hızla çöken gök nereye düştü acaba

buradayım ve hazin son müheyya ve yağmura karışıyorum adımla

Cengizhan Konuş

Dolaşıyor çarşıda, pazarda, gırtlağınızda

Fransızca bir şarkı söylüyor

Hilenin jandarması kesilmiş J harfi

Dedem cenderme diyor, türküler cenderme

“Karşıki dağlar cenderme”

Türkçe bir çiçek açıyor karşıki dağlarda

Hilesiz hurdasız bir yuva kuruyor karıncalar

Kanatlanmış atların sırtında bulutlara uzanıyor

Bulutlara Türkçe bir çiçek çiziyor çocuklar

İbrahim Gökburun

iskele bakışında şehir

boğuşan gürültüsüyle yer ve gök

mezar gelini ufuk

beşik tazesi gece

kaldırdı başını zâkir

dili kült bir sevinçle mundar

elleri yosma çığlıklarında mahpus

attıkça karalar üzerine adımını

şaşkın ve bitap çehresi açılır

anası köprüdür nehrin kıyısında

nihayet gidecekse gittiği yere

korku kaçar durduğu zamandan çünkü

derisi tuzludur, bakışı gam

Yunus Emre Altuntaş

Daha hızlı akmak isteyen bir nehirdir ruhum

Ölümlerden, çürümelerden ve ırmaktaki çizgileri dünyanın

Akşamı benle buluşturan büyük bir taş değildir

Çok şey söyleyen evsizlerin altındaki duygusal hislerim

Saatlerim, takvimlerim, hayalim ve mermim.

Dudak okur iki göz aralığında dilim

Kâfirin inkârıdır cehennemim

Falsolu bir ses sonat parçasından

Geri dönmüştü yorgun, bir kerahet vaktinde

Yürek büyür bir sese çarpardı

Ağır ışıklar arasında beklemediğim

Yüzümdeki rüzgârda, beni boğazladığında bir ağaç…

Bir orman bakışı, bir orman gibi konuş

Yorulmuş bu zamanda yolcunun bu sabrı başka

Ya da kendini hazırlayan bir deniz gibi insana

Ahmet Tepe

Hangi kökler tutabilir topraklarımı?

Nefesinden kırıldı nazenin yapraklarım

Bilmem ki kandilini yakar mı güneş sönen ruhumun?

Nurdan vadilerde seni çağırır dudaklarım

Sormayın kalemlere ki şiir gönüllüyüm ben

Aktıkça kalbime yar olur gözyaşlarım

İnci Okumuş

sesli düşün

kuşlar üşümesin

aksın zaman ırmağı

sonsuzluğa,

ne varsa

toplasın

bir kervan gibi

taşısın yükünü

içimizin labirent

yollarında,

yollar tenha

yollar tekin değil

tutmuş

köşe başlarını

haramîler

dört bir koldan,

yolcu yeğnik gerekti

ve yolcu yolunda

menzil-i maksudaydı

hedef,

kapılmadan

seline dünyanın

sağlam basmalıydı

ayakları yere

direncini yükseltmeli

kavi tutmalıydı,

büyük umutla..

Hüseyin Gök

Kelime ve Kavram Namusu

Mahalle Mektebi Dergisi 56. sayısı ile karşımızda.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım, Muhammed Enes Kala Hocanın Kelime ve Kavram Namusu isimli yazısından olacak. Kelimelerin ve kavramların ifade ettiği anlamların çağrışım dünyamıza yansıyan yönüne değiniyor Kala. Açıklık ve anlaşılır olmaya dair tespitler var yazıda.

“Bu yazı kelimenin mümkün hikâyesine dairdir. Anlamak, kavramın; anlatmaksa kelimenin işidir. Anladığımızı anlatmak, anlatılanı anlamak isteriz. Bu talebimiz bizi kelimenin ve kavramın limanına bırakır. Dil ve tarih, insanı ilgilendiren her bir konunun hem zeminini hem de zamanını tayin eder. Güçlü bir zeminde anlama ve anlatma işi kolaylaşır, dahası zenginleşir ve güçlenir. Kelime ve kavramların, tarihe tutunduğunu da göz önüne aldığımızda onların zaman ve mekânla mukayyet olduklarını görürüz. Burası aynı zamanda bir trajediye işaret eder. Zaman ve mekânla kayıtlı olmak, onları durağanlığa mahkûm etmek isterken, kelime ve kavram “daha”yı ve “öte”yi hedefler. Zaten ilim, sanat ve felsefede mevcut bulunan cevvaliyet de bu ufukta gizlenmiştir.”

“Kavram, kelimelerimizin taşıdığı mana yükü ve zihnimizde o kelimeyle adlandırdığımız varlığın temsilidir. Kelime, ne kadar güçlü olursa, taşıyacağı mana yükü de o kadar fazla olabilir. Zayıf, yetersiz ve çağrışım gücünden mahrum kelimeler yolda manaları zayi ettiği için, tam ve güçlü kavram oluşturmakta zorlanılabilir. Kavramın, felsefe tarihinde özellikle Descartes tarafından ileri sürülen iki özelliği bulunduğuna işaret edilmiştir. Bunlar, seçiklik ve açıklıktır. Bir kavramın seçikliği dendiğinde, o kavramı diğer kavramdan ayırt edici tarafı kastedilir. Kalem, kelimesinin işaret ettiği nesnenin zihindeki temsili veya manası, o kelimenin kavramını oluşturuyorsa, o kavramın içeriğinin, kitap kelimesinin kavram içeriğinden ayrılabilmesi, kavramın seçikliğini meydana getirir. Birisi, kalem dediğinde, zihnimize kitap değil, kalemin gelmesi bununla alakalıdır. Açıklık ise bir kelimenin kavram karşılığının kendi içinde açıklığına, cevvaliyetine ve derinliğine işaret eder. Kitap kelimesinin kavram karşılığı kitap okumayı hiç sevmeyen bir kişinin zihninde, kitap okumayı çok seven bir okuyucunun zihninde ve çok sayıda kitap telifi olan bir müellifin zihninde kuşkusuz aynı mana yüküne işaret etmeyecektir. Ancak üçünde de kelime ortak dikkatin yöneldiği aynı varlığı öne çıkaracaktır. Bununla birlikte vurgulandığı gibi, hayatını kitaplar arasında geçiren kişi ile kitap görünce korkup kaçan kişinin zihninde kitap aynı mana zenginliğine sahip olamayacaktır. İlkinin zihninde kitap kelimesinin kavram karşılığı çok daha yetkin, berrak ve niteliklidir. Dolayısıyla o kişide kitap kavramının açıklığı diğerine nazaran çok daha berrak, net ve dakiktir.”

“Kavramın seçikliğinin nispeten sabit, açıklığının ise oldukça cevval bir çehreye sahip olduğunu dile getirebiliriz. Kavramın dinamik tarafı da onun çoğunlukla “açıklığı”yla ilgili okunabilir. O halde kelimenin namusunu (yasal küresini) dilin ifade gücünde aradığımız gibi, kavramın namusunu da özellikle “açıklık”ta beliren kapılardan hareketle ifade edebiliriz. Kavramın “açıklığı”nda beliren ilk kapının b/ ilim kapısı olduğunu söyleyebiliriz. Bu kapıdan girildiğinde, vazifemiz tasavvur yetimizi kullanmak suretiyle hem mümkün varlık zemininde şuura yeni varlıklar çıkarmak ve bunları isimlendirmek, dahası varlığın keşfinin kendisinde de bitimsiz olduğunu fark edip, eldeki varlığı daha yakından ve tam tanımaya çalışmak olacaktır. Her ne kadar tanımanın ve anlamanın sonu olmasa da geçmişe ve hale nazaran daha iyi ve tam anlamanın imkânını kullanmak oldukça makul görünür. Bilim tarihindeki gelişim de böylesi bir makuliyet zeminini bizlere sunmaktadır. O halde bu zemindeki gelişime vesile olmanın kavram “açıklığı”nda tezahür eden namusun ilk boyutuna tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Burası gerekliliği oluştursa da yeterliliği meydana getirmez.”

Gündelik Anlam Deyip Geçmeyin

Necdet Subaşı, bizleri gündelik hayatın içine davet ediyor. Yaşadığımız hayatın bir kesit gibi bize düşen yanına bakıyoruz hep birlikte. Gördüğümüz, görmediğimiz, görmezden geldiğimiz bir gündelik hayat var aslında.

“Gündelik hayat kavramını biraz üniversite sistemi içerisinde kazandığımız bilgileri de devreye sokarak ama daha fazla da ironi yaparak bazı şeylerle de biraz matrak geçerek anlatmak istiyorum.

Gündelik hayat kavramı hem çok sıradan bir kavram hem de özellikle yeni yeni oluşmaya başlayan ve ciddi bir disiplin havası yaratan özgün bir alan, hoş bir kavram. Yani sıradan bir düzeyde konuştuğumuz zaman hepimizin kendine özgü bir gündelik hayatı var. Tüketiyoruz, koşturuyoruz, sabah kalkıyoruz, uyanıyoruz, yüzümüzü yıkıyoruz, ortalığı topluyoruz, her gün aynı şeyleri yapıyoruz aslında. Rutine teslim edilmiş bir şekilde kendi gündelik hayatımızı tüketiyoruz. Akşam olduğunda eve geliyoruz, yorgunluk, dinlenme, dedikodu, muhabbet, çekirdek çitleme, ekran dizilerini birlikte izlemek, konu komşuya gitmek, orada birlikte geyik yapmak, komşunun kuyusunu kazmak, hepsi bizim gündelik hayatımızın birer parçası. Bundan nasıl bir bilim çıkar diye düşündüğünüz zaman orada durmanız gerekiyor. Adamakıllı bir disiplinle karşı karşıyayız, muhatabımız hiç de basite alınacak gibi değil.”

“Gerçi Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında muhafazakârlık dediğimiz şey bugün anladığımız manada eklektik bir yapı değil. Hatta dinî bir perspektifi içerdiği de söylenemez. Oradaki muhafazakârlık daha çok geleneksel sabiteleri, verili ikonları, yaygın ve saygın idolleri korumaya yönelik bir zihniyet arayışı olarak görülebilir. Mesela Semiha Ayverdi’ye baktığımızda o dönemin düşünce yapısını çok daha iyi anlamak mümkün. Yahya Kemal biraz ironik, biraz da orada olup bitenleri anlamaya yönelik bir soru soruyor ve mealen diyor ki: “Gündelik hayatını Frenk hayatının değerleriyle inşa edenlerin, gündelik hayatın akışını batılı prensipler eşliğinde kurgulayanların sabah namazına kalkması mümkün müdür?” Bence bu soru hem çok radikal hem de çok can alıcı bir sorudur. Bir yazar, yaşamın işleyişini seküler etkilerle ilişkilendiriyor ve tam da bu zaviyeden aynı insanların sabah namazına nasıl kalkabileceğini sorguluyor.”

“Eğer toplumu yeniden kuracak, ona yönelik birtakım müdahalelerde bulunacak, onunla ilgili bir niyet ya da iddianız varsa en başta onun bilindik yollardan başkasına sapmamasını, kendi istediğiniz yönde ilerlemesini planlamalısınız. Bunun için de her şeyden önce sabırlı olacaksınız ve var olan sürecin akışına gündelik hayatın işleyiş biçimini bilerek cesaretle müdahale edeceksiniz. Bildiğim kadarıyla bizim tarihimizde gündelik hayatın kodlarına yapılmış en radikal müdahale Cumhuriyetle birlikte gerçekleşmiştir. Ondan sonra ciddi bir müdahale yapıldığını sanmıyorum. Yahya Kemal’in söylediği de bu nedenle çok uyanık bir şekilde formüle edilmiş yaratıcı bir cümledir. O böylece gündelik hayatını Batı’nın yaşam tarzlarına adapte etme yarışında olan bir toplumun sabah namazıyla ilişkisini ne zaman keseceğini sorgulamaya çalışır.”

Halide Nusret Zorlutuna Özelinde Roman ve Hayat

Ömer Yalçınova, hayatını romana yansıtma bağlamında Halide Nusret Zorlutuna ve romanlarını ele aldığı bir yazısı ile Mahalle Mektebi’nde.

“Halide Nusret Zorlutuna, hayatını olduğu gibi romana dâhil etmek için uğraşmaz. Yaşanmış bir olayı bölüp parçalayarak, uzatarak, renklendirerek, ona yeni diyaloglar katarak, başka ifadeyle değişimden geçirerek romanlarında kullanır. Belki de Halide Nusret Zorlutuna’yı roman yazmaya sevk eden unsurlardan biri de, yaşanmış olayların bu şekilde boyutlandırılması, derinleştirilmesi, üzerine bir kez daha düşünülmesi ya da farklı açılardan yeniden değerlendirilmesine dönük duyulan ihtiyaçtır. Zorlutuna romanını, yaşadığı olayları yayarak kurgular da diyebiliriz. Diğer ifadeyle bir bakıma romanın sebebi, kurgusu, iskeleti o olaydır. Diğer diyalog, yolculuk ve olaylar ise, bu olayın anlatımı, daha net okuyucuya aktarımı için tasarlanmıştır. Bu yüzden Zorlutuna’nın romanları üzerinden biyografik, sosyolojik ve tarihsel çalışmalar yapılabilir.

“Zorlutuna, Maraş Kurtuluş Savaşı kahramanlarından teğmen Muharrem Bayazıt’la birkaç ay kadar süren nişanlılıklarını Bir Devrin Romanı’nda anlatır. Aslında bu konunun hatırat kitabında geçmesini istemediğini, fakat ısrarlara dayanamayıp yazmaya karar verdiğini belirtir. Sonuçta Zorlutuna muhafazakar, gelenekçi bir düşünceye bağlıdır. Daha doğrusu, döneminde atağa geçen ve herhangi bir tecrübe sonucu ulaşılmamış, sadece Batı etkisinde ortaya çıkan feminist anlayışın Türkleri huzursuz edeceğine, buna mukabil gelenekçi, muhafazakar anlayışın insanları huzura kavuşturacağına, onlara dürüst, temiz, insanca yaşanılır bir hayat sunacağına inanır. Evlilikle sonuçlanmamış bir nişanı anlatmak, onun düşünce yapısına, örf adet anlayışına uygun değildir. Böyle düşünürken sadece kendini hesaba katmaz Zorlutuna. Karşı tarafı yani nişanlısını ve onun ailesini de rencide etmekten, üzmekten çekinir. Bu yüzden olsa gerek o, Muharrem Bayazıt’tan “M.”, Maraş’tan ise “Kahraman ‘M…’ vilayeti” şeklinde söz eder.”

Aykut Ertuğrul ile “Bellek ve Başka Tuzaklar” Üzerine

Aykut Ertuğrul ile yeni kitabı Bellek ve Başka Tuzaklar üzerine bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular Kamil Karapınar’dan. Ertuğrul, öyküye mesai harcayan ve ele aldığı işlerde titizliği ön planda tutan bir yazar. Kitabın merkezde olduğu söyleşinin satır aralarında Ertuğrul’un iç dünyasına da bir yolculuk var.

“Uzun bir süre Cins dergisinde düzenli olarak yazı yazdım. Köşemin adı “Şehirler ve Şeyler” idi. Bu köşede bazen Calvino’nun Görünmez Kentleri’ne selam gönderen şehir yazıları bazen de “şeyler” üzerine yazılar yazdım. Bu yazılara başlarken belli belirsiz bir kurgu vardı aklımda. Şöyle özetleyebiliriz: Zihnimi kurcalayan, hakkında düşünmeden edemediğim kavramları kendi belleğime yolculuklar yaparak ve hikâyenin sınırlarında dolaşarak anlamaya çalışacaktım. Hacim olarak dişe dokunur bir toplam oluşunca, pandemi döneminde evde oluşumuzun da verdiği cesaretle şöyle baştan sona yeniden okudum. Şehirler pek içime sinmedi ama benim için bir bellek yolculuğu sayılan “şeyler” “Bellek ve Başka Tuzaklar”ı oluşturdu.”

“Eskisine göre daha az odaklanıyoruz, daha az derinleşiyoruz, kendimizle daha az başbaşa kalabiliyoruz, gitgide biraz daha alıklaşıyoruz gibi geliyor bazen. Bu karamsar bakış. Öte yandan insanlık, hep bir yolunu buldu. Yine bulacaktır belki de. Biz geçiş dönemi insanları olduğumuz için olanlar bize garip geliyordur belki de. Bu yeni nesnelerle, bu yeni bilgi çeşidiyle, bu yeni dünya düzeni ve algısıyla dünya yeniden kurulacak (her yeni şeyle olduğu gibi) ve insan yine insan olmanın yollarını bulacaktır herhalde. İnşallah. Umarım.”

Parçalanma: Sürgünlük ve İkametgahını Kaybetmek

Sürgün edebiyatı diye anılan bir kavram var. İnsanların yaşadığı en keskin yol ayrımlarından biridir sürgün. Toprağını terk etmek zorunda kalmak yani parçalanmak. Feyza Şule Güngör, sürgün konusunu ele aldığı bir yazı ile Mahalle Mektebi’nde. Çağımızın yaşadığı bir yürek yangınına derinlemesine eğilmiş Güngör.

Kadim bir mesele olan sürgünlük, siyasi, sosyal, kültürel, tarihi ve ekonomik dinamiklere sahip disiplinlerarası bir konu olmakla birlikte edebiyat ve felsefe sürgün insanın salt kendi varlığına odaklanmaları nedeniyle farklı bir perspektife sahiptir. Sürgünlük konusunda felsefe ve edebiyatın kesiştiği en kritik nokta, felsefenin sürgünlük için uygun bir dil bulma ihtiyacıdır. Bugün sürgünlük retoriği denilebilecek metinler, bir kovulma tarihini teorik olarak çeşitli argümantasyonlarla temellendirmekte ancak insan burada bir mantığın içine yerleştirilmeye çalışılan bir veri olmaktan öteye gidememektedir. Edebiyat ise bir yaşam tecrübesi olan sürgünlüğü bir anlatı haline getirmekle, sürgünlüğün varoluşsal/fenomenolojik analizi için felsefeye bir anlamda veri sunmaktadır. Bu bağlamda sürgünlüğün deneyimsel boyutunu düşünsel bir konu olarak sorunsallaştırmada edebiyatın rolü göz ardı edilemez; sürgünlüğün bir grameri oluşturulacaksa sürgünlüğün yaşayan metinleri olmadan bu gramer bir dil oluşturamayacaktır.”

“Sürgünün aldığı yol yanmakta olan kanatlarla alınan bir yoldur. Kanatları yakan esas ateş ise hatırlamak ve unutmak arasındaki sınırları zorlamaktır. Sürgün geldiği yeri belleğinde sürekli canlı tuttuğunda olduğu yer ile arasındaki frekans bozulacak, olduğu yerin yaşam ritmine ayak uyduramayacaktır. Unutursa da geçmişi onu terk edecek, yaşam belleksiz ve kimliksiz bir “hayatta kalma” rutinine dönüşecektir. Unutma ve hatırlamanın ağırlığı sürgünün varlıkta kalma çabasını tinsel anlamda zorlaştıracaktır. Sürgünün tüm pathosu zaten bu geri dönüşsüzlükte gizlidir. Sürgün için zaman ölçekleri alışılmışlığın dışında şekillenmektedir. Bu açıdan kavuşmak, şimdiki zamanda bile geçmişi ve geçmişin sürgünlüğünü taşımaktadır; o yüzden hala yaslı olabilir.”

“Fiziki sürgünlüğün yanında manevi sürgünlük insanın bir yer ve zamanda konumlandığı dünyada kendini zihnen de yersiz yurtsuz hissetmesine neden olur. Kendinin bıraktığı boşluğun boşluk olarak kalmayışı, varlığının oradaki ağırlığının ve anlamının zamanla usul usul silinişi duygusal ve düşünsel köklerin kişinin elinde kalmasına neden olur. Achebe: “Bir adamın yeri, bıraktığı şekilde sonsuza dek onu beklemezdi. Daha gider gitmez bir başkası çıkıp doldururdu… Klan tıpkı bir kertenkele gibiydi; kuyruğunu kaybederse çok geçmeden yenisini çıkarırdı.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Müzeyyen Çelik - Tekno Çelik

“Kulakları çınlıyordu. Durmaksızın hem de. Sekiz senedir.
Çın çın çın
Bazen daha uzun
Çıııın
Çııııııııııın

Deli ediyordu bu durum onu. Gitmediği doktor kalmamıştı. Girmediği görüntüleme cihazı. Gittiği doktorlar tahlilleri, emar ve tomografi sonuçlarını beğenmiyor yeniden istemde bulunuyorlardı. Sayısız kez girip çıkmıştı o tabut görünümlü kötü sesli cihazlara. Bütün bunlara rağmen bir sonuca ulaşılamaması ise git gide ümitlerini yitirmesine sebep oluyordu. Çaresizce hastalığına şifa, derdine derman arıyordu. Kulak çınlaması yüzünden yaşadığı hayattan zevk alamaz hale gelmişti. Halbuki parası vardı ve mutluydu. Meslek lisesinde metal işleme bölümünde okurken stajını çelik işleyen bir fabrikada yapmış, orada çok sevilmiş, yıllarca yanlarında çalıştıktan sonra palazlanmış ve kendi işini kurmuştu. Pek çok çalışanı vardı. İşinde titiz ve disiplinli idi. Benim ürettiğim çelikleri insanlar senelerce kullanacak, ben kaliteli işler yapacağım diye malzemeden kısmaz hep iyi ürünler ortaya çıkarırdı. Çalışanlarına da sık sık tembih ederdi bunu. Ürettikleri çelik tencereler, tavalar, mutfak gereçleri, kepçe takımları, sanayi tipi kazanlar hep çok kaliteliydi. Halk da kısa sürede kaliteyi gördü ve üretimleri hızla arttı. Allah, yürü ya kulum demişti resmen. Fabrikanın girişinde ürünlerini sergiledikleri bir stant vardı, orada bütün ürünler ayna gibi parlıyordu ve onları gördükçe gururlanıyor, kıvançla doluyordu. Kıvanç duydukça bindiği araba da değişti, oturduğu ev de giyimi kuşamı da. Para insanı değiştirir bilirsiniz. İnsanın kişiliğini parayla mesafesi belirler aslında. Karısını değiştirmedi ama. Her şeyi değiştirdi bir o duruyordu.”

Zeynep Sayman - Bulgur Tekke'nin Kuşları

“Kahvaltı biter bitmez sapanımı alıp televizyonun karşısına geçtim. Bir taraftan çizgi film izliyor, bir taraftan da sapanımın lastiğini değiştiriyordum. Lastiği biraz daha uzun olursa uzak mesafelerden de kuş vurabilirdim. Biraz sonra arkadaşlarımla buluşup ava çıkacağımızı düşündükçe heyecanlanıyor, keyifleniyordum. Ama hayallerimi baltalıyordu annemin sesi. Beni Bulgur Tekke Camisine götüreceğini söylüyordu. Ne kadar itiraz edersem edeyim kaçışımın olmayacağını biliyordum. Çaresizdim.”

“Annem yine beni çekiştirerek yürüyordu. Geri geri giden adımlarımla Bulgur Tekke’nin yolunu tuttuk. Neymiş; hocanın nefesi kuvvetliymiş, şifa bulmayan olmamış şimdiye kadar. Yol boyunca karşıma çıkan ağaçlara takılıyordu gözlerim. Dallarına tüneyen birkaç kuş görüyor, evde bıraktığım sapanımı düşünüyordum. Lastiğini gerdirip en iyi açıdan taşı fırlattığımı hayal ederken hocanın yüzü canlanıveriyordu zihnimde. İrkiliyordum. Tam unutmuşken biraz ileride bir ağaç daha çıkıyordu karşımıza. Gözüm yine kuşları arıyor, yine onları nasıl vurabileceğimi hayal ediyor, hocanın yüzü ile tedirgin oluyorum. Bir ağaç, bir ağaç daha… Kocaman bir atkestanesi ağacı çıkıyor karşımıza en sonunda. Başımı yere eğiyorum, ne kuşları ne de sapanımla onları vurabildiğimi hayal edebiliyordum. Annemin eteğine sımsıkı tutunmuştum.”

Mustafa Aplay - Düştüm Düştüm İşte Yuvarlak

“Bir yuvarlağın içindeyim. Bir süre buradan çıkmam yasak. Duramam lan ben burada. Canım sıkılıyor. Hayallerden bahsediyorum. Hayallerinizin peşinden gidin gibi şeyler. Kimsenin sizi engellemesine izin vermeyin gibi şeyler. Her zaman bir çıkış yolu vardır gibi şeyler. Bir yandan çok inandığım bir yandan da olur muymuş lan öyle dediğim şeyler. Bu yuvarlakta böyle şeyler söyleniyor. Bu yuvarlağa yuvarlak diyorum ben evet. Ne işim var burada da diyorum ama onlara böyle yanlış şeyler söylemekten korkuyorum. Olmayınca olmuyor demekten korkuyorum. Nasip biraz da demekten. Başarılı olmak çok da şart değil demekten. Bazıları bazılarından daha zekidir ya da bazıları bazılarından daha şanslıdır demekten. Böyle şeyler söylenmiyor burada. Daha başka şeyler söyleniyor. Taktik maktik yok bam bam bam deniyor, ara ara gülünüyor. Bazen ağlanıyor. Bazı hikayeler anlatılıyor. Bazıları ise asla anlatılmıyor. O anlatılmayan hikayelerden birini anlatacağım size şimdi. Bismillah deyip yuvarlağın ortasına sertçe vuracağım ayağımı. Delik açılacak ve ben aşağı düşeceğim. Delik tekrar kapanacak. Seyirciler şaşıracak önce ama sonra büyük bir alkış kopacak. Ne kadar da anlamlı denecek, çok anlamlı, çok derin. Böyle şeyler söylenecek. Ben o sırada çok derinlerde, size o yuvarlağın içinde anlatılamayacak bir hikayeyi, kendi hikayemi anlatıyor olacağım.”

“Liseler arası hentbol turnuvası çeyrek final maçına hoş geldiniz. Sayın ilçe milli eğitim müdürümüz… Roa, dünya kupasından birkaç ay sonra futbolu bıraktığını açıkladı. 2000 yılında kıyametin kopacağına inanıyormuş, ibadet edecekmiş. Televizyona kitlenip kaldım. Mahallede topları kurtarırken hangi ismi söyleyecektim şimdi? Önce bunu düşündüm. Sonra daha önemli bir sorunun varlığını fark ettim. Baba dedim. 2000 yılında kıyamet mi kopacak gerçekten? Eniştem televizyondan kafasını çevirmeden… Saçmalama oğlum dedi, ne kıyameti?”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Bildiğimiz gün

Çocuğun kalbinden

Allah’a gidileceğini

Büyüklere bırakacağız

Geçmişi

Geleceği ve dünyayı

Çocuklara

Belki başlar o zaman

İ N S A N L I K

Çocukların

Büyük sorularını dinlemeye

Belki yüzer kuğular gibi

Aynı okyanusta

İnsanlık Gemisi

Belki alıştırır bizi

Yeni hayat ağacı

Kardeşliğin alfabesine

Belki…

Mustafa Ruhi Şirin

Ne zaman çıkıp o mavi suya baksan

Ellerinle ne yapacağını bilemezsin

Acemisin hiç ölmeyenler karşısında

Bu kamışlı rüzgâr, yosunların karmaşık dili

Kalbin arıyor şen dolaşan kabirleri

Sarı yaldızlar saçan birikmiş koylar

Bu ağaçların gizli gürültüsü

Sadece bir sahne değil

Gelibolu’da, şehitler kumsalında

Silahını ayna gibi tut

Belki görürsün gerçekten yaşayanları

Kadir Korkut

sere serpe seversin yakındığın tanrıyı

o senin kendindir, insan kalma sanatın

kimseler fark edemez, bence sen bir melektin

sessiz çığlığın var, burada koptu kanadın

biliyorsun, hiçbir kent yoktur ki aldatmasın

gecelerce hissettiğin bir başka gerçektir bu

ama olur ya bazen, öylece anlayamazsın

kentinde kim ölü, kimlerle yaşıyorsun

Bayram Zıvalı

aynı şemsiyeyle geçilen mevsimler

dizildi vitrinimize

gri gri gri gri gri gri

her şey uslu

bulantımı gizliyorum güneş gözlüklerime

masada bir çerçeveye durayım

ölünce

beni ekrana gömme

Ayşe Nur Kaymak

Siyasi İktidar- Fikri İktidar

Dil ve Edebiyat dergisi, edebiyat ve düşünce dünyasının tartışılan konularını sayfalarına taşıyarak önemli bir işlevi yerine getiriyor. Dergilerin sadece edebî metinler yayımlayan bir aracı olmasını hiçbir zaman doğru bulmadım. Dergi aynı zamanda çağına da tanık olmalı. Dil ve Edebiyat bunu başaran dergilerimizden.

143. sayının giriş yazısında Üzeyir İlbak, siyasi iktidar ile fikri iktidar kavramlarının kesişme ve ayrılma noktalarını yazmış.

“Tanzimat'la başlayan Batılılaşma/Garplılaşma çabamız, Cumhuriyet’in ilanı ile Batı’ya teslim olunarak Batı lehine köklü değişiklikler yapmaya dönüştü. Bunun tarihî okuması, "devam fikrîni terk ederek uygarlık değiştirmek" ve Doğu’ya, İslam'a, kültürel mirasa yüz çevirmekti. Doğulu köklerimizle İslam'a yaslanan Selçuklu-Osmanlı mirasımız reddedildi ve "Yeni Türkiye" Batı uygarlık dairesine eklemlendi. Batı’ya ve Batı'nın değerler hiyerarşisine büyük umutlarla bağlanan Cumhuriyet nesli, kültür ve medeniyeti redd-i miras ederken; işbirliği yaptığı Batılı dostlarına imparatorluğun borçlarını ödemeyi kabul etti. Cumhuriyet nesli büyük bir çelişki ve yanılgının kurbanı oldu. Batı için, kurulan bütün ilişkilerde Batı'nın çıkarları ve ekonomisi her şeyden önce gelir.”

“Fikrî İktidar” ifadesinin siyasal ve kültürel hafızamıza eklenmek üzere seslendirildiği üniversite ve diğer üniversitelerimizin yapısal ve fikrî durumu, düşünme kapasitesi, düşünmeyi düşünerek fikre dönüştürme imkânları var mı? Mensubu oldukları inancın/dinin sabiteleri bağlamında çağlarının sorunlarına, krizlerine ve buhranlarına çözüm üretmeleri mümkün mü? Felsefî ve kelamî mirasımızın kurucuları Kindî, Razî, Rüşt ve Farabî’nin miladi ikinci asırdan itibaren yaptıkları zihnî ve fikrî tefekkürün 21. asır yorumunu yapma kapasiteleri var mı? Bu sorulara yeterli ve doğru cevaplar vererek, üniversitelere düşünce ve felsefe dersleri koyarak ve düşünebilen yeni bir nesil yetiştirerek “fikrî iktidar”a ulaşmak mümkündür. Doğal bir eğitim süreci ile düşünen ve ülkesi için fedakârlıkla çalışacak bir nesil yetiştirerek yeni bir zihin ve nesil tarifi yapacak bir dönüşüme ihtiyaç var. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk kadrolarının başaramadığını mevcut iktidarın ve gelecek siyasal iktidarların başarması mümkün değildir, doğru da değildir.

Gündem olan “fikrî iktidar” konuşmasında Sayın Recep Tayyip Erdoğan, “Fikrî iktidarı siyasi kadrolar değil, ilim, sanat ve hikmet insanları inşa eder. Siyasi kadrolar ancak onlara ihtiyaçları olan zemini sağlar. Dolayısıyla bu konudaki sorumluluğun bir kısmı bize aitse, önemli bir kısmı da ilim ve fikir adamlarımıza aittir...” tespitini yaptı. Peki bu mümkün mü? Fikir adamları, aydınlar, yazarlar, sanatçılar tartışabilecekleri bir iklimde mi yaşıyorlar? Trol diye tarif edilen medya tetikçilerinin egemen oldukları bir ortamda, düşünebilen insanların ideolojilerine takılmadan bu soruya evet denmesi pek mümkün görünmüyor.

Türkçesi Varken

Ekrem Sakar, “Türkçesi Varken” diye sorgulayıcı bir bakış açısıyla soruyor hepimize.  Dil üzerine, daha doğrusu dile yapılan müdahaleler üzerine kaleme alınmış bir yazı bu. Kelime örnekleriyle konu somutlaştırılıyor.

“Türkçesi varken” namı altında verilen kelime listelerine mutlaka rastlamışsınızdır. En azından az da olsa sosyal medya kullanıcısıysanız, bu konuda paylaşılan resimleri görmüşsünüzdür. "Bunu kullanma, şunu kullan" tarzında tepeden inme sözcük emirleri ve yasakları bana biraz 1984 romanında yazılanları hatırlatıyor. Esasında ilk bakışta dilimizi yabancı etkilerden koruyan bir hamle olarak algılandığı için yerli ve millî damarımızı okşayan, gayet yararlı duyarlık gibi görünüyor olabilir. Ancak üzerinde biraz kafa yorunca yapılan şeyin çok da masum yahut faydalı olduğunu söylemek, hiç olmazsa benim adıma kolay değil. Bu tip listelerde Türkçesi varken kullanmamamız öğütlenen ve alt alta sıralanan kelimeleri iki gruba ayırabiliriz: Dilimize oturmuş, kullanageldiğimiz fakat Türkçe kökenli olmayan sözcükler ve Türkçeye yeni yeni girmeye başlayan Batı kökenli sözcükler. Karşılarında da özbeöz Türkçe olduğu iddia edilen kelimeler duruyor.

Dilimize yerleşmiş olan bazı kelimelerin sırf Türkçe kökenli olmadığı için kullanılmaması zihniyetine dair söyleyecek çok şeyimiz yok; zira yaklaşık bir asırdır bu hususta bayağı yazıp çizenler oldu. Bir sözcüğün kökeninin Türkçe olmaması durumunda o kelimeyi Türkçe saymamanın bir çılgınlık olduğunu birçok yazar ve uzman dile getirdi. Bu konu hakkında hiçbir şey okumamış olsak bile İngilizce, Arapça gibi büyük dillerin hiçbir şekilde “köken kompleksi”ne düçar olmadığını, etimolojik sözlüklerine bakarak anlayabiliriz. Yani elalem dilini zenginleştirmeye çalışırken bizim lisanımızı fakirleştirmeye gayret etmemiz epey üzücü bir durum. Mesela Yunanca kökenli ‘efendi’yi ve ‘fırtına’yı, Arapça kökenli ‘kitap’ı ve ‘sayfa’yı, Farsça kökenli ‘bahçe’yi ve ‘ayna’yı, İtalyanca kökenli ‘bilye’yi ve ‘bavul’u lisanımızdan atarsak elimize hiçbir şey geçmez; bilakis kelime varlığımızdan çok şeyi yitiririz. Geçmişte böyle şeylere teşebbüs edenler, yani Türkçe kökenli değil diye kelimeleri kovanlar yüzünden ufkumuzun nasıl daraldığını tecrübe ettik. Çünkü yıllar yılı şiirde, şarkıda, türküde kullanılmış bir sözcüğü ortadan kaldırmamız, onun geçtiği bütün atasözlerini, deyimleri, karşılık geldiği tüm anlamları ve diğer kelimelerle olan nüanslarını itibarsızlaştırmakla ve yok etmekle sonuçlandı. Maalesef bu tip muzır eylemleri devam ettirmek isteyenler hâlâ mevcut. Oysa ki ‘cevap’a ‘yanıt’, ‘imkân’a ‘olanak’ ya da ‘fark’a ‘ayrım’ demekle dilimiz daha millî (aynı mantıkla ‘ulusal’ mı demeliyim?) olmuyor.”

“Türkçe kökenli karşılığı bulunmayan binlerce sözcük var. Aslında hadiseye Türkçenin ne kadar kozmopolit bir dil olduğu, yabancı kökenli kelimeleri nasıl ustaca bünyesine kattığı nokta-i nazarından bakıldığında, insanları, hedef gösterilen sözcükleri kullanmaya/kullanmamaya zorlamanın akıllıca olmadığı idrak edilebilir.”

Yûnus Emre ve Ahilik-Fütüvvetçilik

Yunus Emre hakkında kelam ederken genelde sevgi, muhabbet, dil, gönül konuları merkeze alınıyor. Karşımızda Yunus Emre gibi bir derya varken sınırları çok da daraltmamak gerek. Lütfi Bergen, Ahilik ve Fütüvvetçilik açısından ele alıyor Yunus Emre’yi. Bunu yaparken de birçok düşünce adamının fikirlerini yazısına taşıyor. Bu yazıdan sonra Yunus Emre’ye ve ahilik müessesine daha farklı gözle bakmak mümkün olacak çünkü birçok katı sınırları zorlayan açılımlar var yazıda.

“Ahilik zihniyetini yeni bir paradigma ile ele almak mecburiyeti bulunmaktadır. Bu paradigma değişikliği sağlanırsa, bir yandan Ahmet Yesevî→ Hacı Bektaş-ı Velî→ Taptuk Emre→ Yûnus Emre silsilesi, diğer yandan Evhadüddîn-i Kirmani→ Ahi Evren→ Taptuk Emre→ Yûnus Emre silsilesi üzerinden “Anadolu fütüvvetçiliği” temelinde bir tarih dizimi inşa edilebilecektir.

Dikkat edilirse burada iki farklı coğrafyadan Anadolu’ya giren silsilelere işaret edilmiştir. Bu silsilelerden ilki Bağdat fütüvvetçiliğidir; Irak bölgesinde Ayyâr ismi verilen, sadece avret yerlerini örten, başlarına hurma yaprağından yapılmış başlık koyan, boyunlarına çan, yular veya ip takan serseri fityan grubu düzene karşı tavır takınarak, yağma ve çapul gibi toplum düzenini bozucu faaliyetlerde bulunmaktadır. Halifenin döneminde Bağdat fityanı Ruhhasiyye, Haliliyye, Mevludiyye, Nebeviyye, Şahiniyye gibi farklı gruplara ayrılmıştır. Cahiliye Arap döneminden beri gelen bu fütüvvet toplulukları sûfi âlim Ömer Sühreverdi’ye “fütüvvet risalesi” yazdıran ve H.575- 622/M.1180-1225 yılları arasında hilafet makamında kalan Abbasi Halifesi Nasır Li Dînîllah tarafından yeniden teşkilatlanmıştır. Halife, fityan toplulukların lideri Şeyh Abdülcebbar ve oğlu Yusuf’u saraya davet edip onlarla görüştükten sonra şeyhin elinden fütüvvet şalvarı giymiştir. Nasır Li Dînîllah 604/1207 yılında kendisini bütün fityan gruplarının başı ilan etmiştir. Halife, kendisine tâbi olmayan bütün fütüvvet gruplarının ilga edildiğini bir fermanla ilan etmiş, bütün fityan gruplarını birleştirip “Seyyidü’l-Fityan” olmuştur.”

Sezai Karakoç, Yûnus Emre’nin tarikat silsilesinde “Babaî” dervişlerin bulunduğu iddiasını reddetmekte, onu Mevlânâ’dan etkilenmiş bir derviş saymaktadır:

“Anadolu’nun yeniden kuruluşunda, Mevlâna Celaleddin, metafizik planın mimarıdır (…) Mevlâna, Anadolu’nun, hatta bütün İslâm dünyasının, Doğu’nun ‘tabib-i manevî’si olur. Yedi yüzyıl sonra 20. yüzyılın büyük İslâm düşünürlerinden İkbal’in düşüncesini Mevlâna’ya bağlaması boşuna değildir. Mevlâna, Batı’nın karşısına doktriniyle öyle güçlü olarak çıkmıştır ki, görüşlerinin bugün Batı’da bile yankıları olmaktadır (…) Yûnus, Mevlâna’ya son derece saygılıdır ve onun büyük yerini son derece idrak etmiştir: ‘Mevlâna Hüdavendigar bize nazar kılalı / Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.’ diyor Yûnus. İşte Yûnus’a ait olduğunda şüphe olmayan ve Yûnus’un Mevlâna hakkındaki fikrini içinde taşıyan ve beytin dışında yorum aratmayan eşsiz beyit. Yûnus, bıçak kesimi bir buluşla, Mevlâna’nın metafiziğini ‘Görklü nazar’ olarak isimlendirmiş ve vasıflandırmıştır. Evet, Mevlâna’nın metafiziği ‘muhteşem bakış’ felsefesidir. ‘Işık’ felsefesi”

“Yûnus Emre’nin hayatını ahilik/melâmet/fütüvvet ekolü içinde ele almak, Yûnus Emre’nin şeyhi Tapduk Emre’nin mürşidi Evhadüddîn-i Kîrmânî’nin ahi teşkilatı kurucusu kimliğinin gereği kabul edilmelidir. Mikail Bayram’a göre Yûnus Emre’nin şeyhi Tapduk Emre’nin mürşidi Evhadüddîn-i Kirmânî’dir. Necdet Tosun’un da Tapduk Emre’nin mürşidinin Evhadüddîn-i Kîrmânî olduğuna dair görüşü naklettiği görülmektedir. Bu durumda Evhadüddîn-i Kîrmânî’nin hem Âhi Evran ile “âhi Teşkilatı”nı kurduğu, hem de Anadolu Selçuklu hükümdarlarına “fütüvvet kuşağı” bağlayarak fütüvvetçiliği devlet politikası hâline getirdiği, ayrıca Tapduk Emre gibi müritleriyle İpek Yolu üzerinde “sûfi karakol” hizmetini düzenlediği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Hz. Âdem’den gelen “feta hareketi”nin Anadolu’da 1- Âhi Teşkilatları 2- Âhi Evran Fütüvvet Teşkilatları (Taptuk Emre-Yûnus Emre) 3- Ahilik-musâhiplik toplulukçuluğu (Hacı Bektaş-ı Velî) olarak hareket bulduğu söylenebilecektir. Ancak Hacı Bektaş-ı Velî’nin Yesevî’den gelen yeni bir programla Anadolu’yu şenlendirdiği ve “feta hareketi” yeniden örgütlediği söylenebilecektir.”

“Bazı yazarların iddia ettiğinin aksine Ahilik günümüzde yaşamamaktadır. Yani kimi bedestenlerde esnafların sabahları toplanıp toplu dua ederek dükkanlarını açması “ahiliğin yaşadığı” yargısını haklı çıkarmamaktadır. Ahiliğin “haram yemeyeceksin”, “zina etmeyeceksin”, “yalan söylemeyeceksin”, “çalmayacaksın” gibi Hz. Âdem’den bu yana tüm peygamberlerin toplumlarına götürdükleri “tevhid ahlâkı”na dair prensiplere sahip olması ve “zanaatçı alım-satım” faaliyetinde bulunmaları, kimileri tarafından onların “iktisadî kültür adamları” oldukları şeklinde yorumlanmıştır. Son tahlilde Hz. Âdem’den gelen üç feta oluşumu [1-Ahilik Teşkilatı, 2-Fütüvvet Teşkilatı, 3-Toplulukçu Ahilik] günümüzde yaşamıyor.”

Goethe ve Hz. Muhammed

Şakir Diclehan, Goethe’nin Peygamber Efendimiz için yazdığı şiirleri konu alan bir yazısı ile Dil ve Edebiyat’ta.

“Dünya edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olan Göte (Johann Wolfgang Von Goethe), 28 Ağustos 1749 tarihinde Frankfurt’ta dünyaya gelir. Edebiyata olan ilgisi henüz çok küçük yaşlarda iken başlar. Aydınlanma Çağı’nın esintileri içinde bir çocukluk geçirmiş olmanın izlerini her zaman taşımış olan bu Alman yazar, çok küçük yaşlarda, ilköğrenimi aldığı sıralarda Latince, Yunanca, İtalyanca, İngilizce ve Fransızca gibi yabancı dillerin yanında piyano ve çello dersleri de alır.

Toplumsal kişiliği ve edebiyat alanındaki kariyeri ile pek çok kişide derin izler bırakan bir yazar olan Göte (Goethe), insanlara ait olan her duygunun doyasıya yaşanması gerektiğine inanan ve yaşamını da bu düşünce doğrultusunda şekillendirmiş bir yazardır.

Bu noktada bizi ilgilendiren en önemli özelliklerinden biri ise, İslam’a ve Hazret-i Peygamber’e duyduğu muhabbet ve bu yolda yazdığı şiirlerdir. Genellikle Batı’da Hazret-i Peygamber hakkında yazılan tüm eserlerin ön yargılı ve taraflı oldukları görülür. Bu kitaplarda Hazret-i Peygamber, iktidar düşkünü, şiddet yanlısı bir peygamber olarak tanıtılır. Buna rağmen, Göte (Goethe), mütecessis deha gücü, sezgisi ve müthiş zekâsıyla bu olumsuz kitapların ve önyargılar cürufunun içerisinden “fışkıran bir neşe pınarı” olan Hazret-i Peygamber’e ulaşmayı başarmıştır. İşte muhteşem şiirleri ve aşağıya alacağımız bu olağanüstü kasidesi, böyle bir tecessüsün eseridir.”

“Hazret-i Muhammed hakkında yazılmış kasidelerin en güzellerinden biri olan “Kaside-i Muhammediye”de “Bir dehanın, karakter ve düşünce gücüyle insanlara yapabileceği etkinin tümünü, aynı zamanda ne kazanıp ne kaybettiğini” göstermek istemektedir Göte (Goethe)… Çünkü Hazret-i Peygamber, hem ilahî mesajın taşıyıcısı hem de siyasî bir lider, bir başkumandan ve bir cihangir insan idi. Amacına ulaşmak için gerektiğinde savaşı bile, hile olarak kullanabilmiştir.”

Hazret-i Muhammed’in Nâğmesi

“Kayalıklardan fışkıran,

Şu neşe pınarına bakın,

Bir yıldız çakışı san ki,

Bulutlar üzerinde

Yüce ruhlar beslemiş gençliğini

Derununda koruluktaki kayalıkların

Taptaze gençliğiyle,

Sıyrılıp bulutlardan

Raks eder gibi iner mermer kayalara

Haykırır sevincini yine

Sinesinden asumana

Katmış da önüne rengarenk çakılları

Sürüklüyor dağ geçitlerinde aşağı,

Ve bir önder azmiyle

Götürüyor beraberinde,

Nice kardeş pınarları

Ölümcül Yeni

Elif Sönmezışık, “yeni” kavramını merkeze aldığı yazısında yeniden ölümcüle geçen bir keskin anlatım ile modern çağın kirli yüzünü anlatıyor bizlere. Pop, suret ve sürü kavramları bağlamında ele alıyor konuyu Sönmezışık.

“Her an gelişen daha fazla olay ve örnek, mutlak bağımsız, kuralsız ve yaptırımsız varlık gösterebildiğimiz her alanda, daima ve bir şekilde ortak huzuru temin eden çizginin aşıldığını gösteriyor. En çok da sanal ortamlarda… Çizgi aşımlarının bıraktığı hasar kamu baskısıyla yaptırımlara yol açıyor açmasına fakat sanal düzeneklerin en kıdemli gerçeği, bu noktada tam bir çelişki ortaya koyuyor. Her türlü yaptırım/kısıtlama bir çırpıda aşılabilir. Çünkü yaptırım/kısıtlama, başlı başına sanal/dijital erişimin doğasına aykırı.”

“Pop kültürünün varlık sebebi, mutlak çoğaltılabileni çoğunlukla buluşturmasıydı. 80’lerde renkli televizyonla eğlence unsurları daha görünür olmuş ve “video”nun yaygınlaşması sinemadan müziğe, konuşma biçimlerinden giyinişe dek yeni moda bir eğlence anlayışı getirmişti. Bu uluslararası temsil, genç nesillere yeni bir kültür dayatıyordu:[1] MTV kültürü. İşte Varhol’un (Warhol) o meşhur cümlesinden filmlerine, sanat felsefesinden sanat çalışmalarına dek tepeden tırnağa temsil ettiği kültürün ta kendisi…”

“Varhol (Warhol) devri pop kültürüyle yüzleşmek, bugünkü popüler kültürün dijital kaynaklı bir kısım akla ziyan uygulamalarını kendimize izah etmenin de bir yolu. O günlerde itici ve çılgın bir soyutlama girişimi olarak görünen tabloları, bugün akıldışılığa varan görünürlük bunalımının iç sesi ve başat teması gibi. Ya da çok moda olan bir eşyaya, milyonlarca kişide aynısı olduğunu bile bile mutlaka sahip olma hırsının iç sesi… Bu sorunlu, görünürlük hırsının ve ondan doğan bunalımın Varhol’un (Warhol) çalışmalarındaki kadar sade bir iç ses üretebildiğine yine de şüpheyle yaklaşmak gerekse de bir başlangıç noktası olduğundan emin olunabilir.”

“Sürü, yalnızca hayvanlar için kullanılan bir tanımlama iken psikolojik ve sosyolojik yaklaşımla insana da uyarlanmış. Burada, kişinin toplumdan ya da içinde bulunduğu topluluktan bağımsız olarak iradesini kullanmaktan yoksun kalma anlamı var. Sürü hayvanlarının dürtüleri ve tabiatı gerektirdiği türde bir sürüye tâbi olması, başka türlü hayatta kalamayacağı gerçeğine karşılık, insanın irade ve akılla hayatını insanca idame edişine muhalif bir durum oluşmasını ifade ediyor. Korku gibi insan üzerinde hâkimiyet kuran duygular sebebiyle sürüye teslim oluşu vurgulanıyor.”

Afganistan Diye Bir Yer

Engin Balcı, Afganistan izlenimlerini anlatıyor Dil ve Edebiyat’ta.

“Farklı etnik kökenden insanların yaşadığı (nüfus çoğunluğu sıralamasına göre Peştun, Tacik, Hazara, Özbek, Aymak, Türkmen, Baluch vs.) bu ülkede genel olarak Peştunlar bir adım öndedir ve kendilerini Afganistan’ın tek hâkimi olarak görmektedirler. Kendilerini tek hâkim olarak görmelerinde Ahmetşah Baba’nın önderliğinde 1747 yılında Afganistan Devleti’ni kurmalarının rolü yadsınamaz. Ahmetşah Baba ve sonrasındaki Peştun liderler, Afganistan’ı Peştunlaştırma siyaseti izlemişler ve özellikle güney bölgelerinde yoğun olarak yaşayan Peştunları sınır bölgelerine yerleştirerek diğer topluluklara karşı üstünlük kurmayı amaçlamışlardır, böylece sınır güvenliklerini sağlamayı ve ilerde oluşabilecek etnik kökenli ayaklanmaları önlemeye çalışmışlardır.”

“Kırk yıldır savaşın hüküm sürdüğü bu ülkede istatistik diye bir şey yoktur. Eldeki en güvenilir son bilgiler Sovyet işgalinden önceki verilerdir. Neredeyse Sovyet işgalinden bu yana hiçbir şeyin kaydı tutulamamıştır. Afganistan’da kaç milyon insan yaşar, nüfusun demografik özellikleri nelerdir, nüfus artış hızı, ölüm oranı, eğitim durumu gibi bir devletin mutlaka bilmesi ve ona göre politikalar üretmesi gereken bilgiler elde mevcut değildir. İlginçtir ki bu ülkede soyadı kanunu yoktur, isteyen herkes çok kısa bir süre içinde nüfus müdürlüğüne yanında iki şahitle giderek ya da rüşvet vererek istediği soyadını alabilir ya da soyadını değiştirebilir. Bunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Okulumuzdaki bir Afgan öğretmenin soyadı Naqeeb iken kardeşinin soyadı Afghan’dı.”

“Genel olarak Afgan toplumu ataerkil bir yapıya sahiptir. Erkek evin tek hâkimidir ve çoğu kez kadın sesini çıkarmadan erkeğine ve aile büyüklerine saygıyla hizmet eder. Aile birlikteliği önemlidir, genellikle Peştunlar geniş ailelerden oluşur ve onlar büyükçe bir evde yaşarlar. Evlerinde bazen on beş, yirmi belki daha fazla kişi yaşayabilir. Okulumuzdaki Afgan bir öğretmen evlerinde çocuklarla beraber otuz üç kişi olduklarını söylemişti. Evlenen abi ya da kardeş eve bir oda ilave ederek ailesiyle birlikte yaşamaya devam eder. Bizdeki gibi yeni bir ev kurma işlerine girişmezler, böylece bizim gibi gereksiz ve yüklü bir borcun altına girmemiş olurlar. Birkaç yıl sonra birikim yapabilenler evden ayrılarak başka bir eve taşınabilirler. Mutfak, salon avlu gibi yerleri ortak kullanırlar. Her odada genellikle tuvalet ve banyo vardır. Aile bütçeleri ortaktır, erkekler kazançları doğrultusunda evin ihtiyaçlarını giderirler.”

“Kadınlar, kendilerinin erkeklerden daha düşük seviyede olduklarını kabul ederler. Zavallı kadın bütün bunları öyle benimsemiştir ki yazgısının asla değişmeyeceğine inanır. Dante, "haklı bir isteğin karşılığı eylem olmalıdır" der. Ama Afgan kadınları durumlarını öyle bir kanıksamıştır ki feminizm hareketlerinin en son görüleceği yer herhâlde Afganistan’dır.”

Dil ve Edebiyat’tan İki Öykü

Serpil Tuncer- Habil ile Kabil

“İşte boylu boyunca uzandım toprağa. Otların kokusunu duyuyor musun abi? Nasıl da keskin nasıl da insanın içini geçiren cinsten. “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” derdi babamız Âdem. Hep inandım dediklerine. Gidecektim ama bu kadar erken olacağını hiç düşünmemiştim. Yaşadığım onca yıl, ölümü başka düşündüm hep. Ya dev dalgaların koynunda kaybolacaktım ya da sel sularına kapılıp boğulacaktım. Yırtıcıları da işin içine katmıştım. Bir uçurumun keskin kayalıklarından düşüp parçalanmak da ölümüm olabilirdi. Sana tuhaf gelecek ama başıma bir göktaşı ya da yıldırım düşmesini bile hayal etmiştim. Doğrusunu istersen bu kadarını beklemiyordum. Uzaklardan, cansızlardan beklediğim ölüm yakınımdaki canım dediğimden gelecekti ha! İnanılır gibi değil.”

“Ah abi! Sana abi demek gelmiyor içimden. Uzandığım yerden rüzgâra kapılmış ağaçları görebiliyorum ve gökyüzü hiç bilmediğim bir şarkıyı kulağıma fısıldıyor. Ben soğudukça ısınıyor toprak. Bende duran zaman sende koşuyor. Artık benim için bir âlem kapanırken başka bir âlemin kapıları açılıyor. Sen bana bu kötülüğü etsen de ben kötülük edenlerden değilim. Hak hukuk meselesine gelince; kul affetse bile yüce Allah, affeder mi sanıyorsun? Karga gittikçe yaklaşıyor başıma. Buyursun akbabalar da gelsin. Korkuyor deliğim ölmekten ama attığın o taşın sonlandırdığı ömrü yaşıma veremediğime yanarım.

 Abi şunu iyi bilesin! Bazısının ahı tutar, bazısı sadece ahtan ibarettir!”

“Kardeşim… Seni öldürdüm, evet. Ben ilk kan akıtanım. İlk kez, bir ölümlünün ölümüne şahit olanım. O kara karga, cesedini nasıl saklayacağımı bana göstererek ilklerime başka ilkleri de ekletmiş oldu. İlk mezar kazanım. İlk adam gömenim. İlk sır saklayanım ve bozgunculuk edip yuvasından kaçanım.”

“Babam Âdem’le ava gittiğimiz günler, öldürdüğümüz hayvanların soğuk leşlerine bakarken, ölümün de buna benzer bir şey olduğunu az çok sezinliyordum ama hayvanla insan bir olur mu hiç? Karşımda konuşan, düşünen ve duyguları olan kardeşim Habil’e ölümü kondurmak benden o kadar uzaktı ki. Bunun olabileceğini hayal bile edemezdim.”

“Kardeşim… Bazısının ahı tutar bazısı sadece ahtan ibarettir. Ahın tutmadı, hayır. O ahların ölene kadar üzerime yapıştı. Bundan sonram, cehennemin dünyaya uyarlanmış hâliyle günlerimi geçirmek olacak.

Bil istedim. Allah affetse de beni, ben affetmedim kendimi.”

Resul Topsakal- Bir Hasta

“Güneşin hareketlerine bakılırsa öğle yarısı çoktan geçilmiş, saat olsa olsa üç civarındaydı. Ünlü mimarların elinden çıktığı belli olan tasarımıyla burası, düzenli fakat oldukça soğuk görünümlü bir şehirdi. Sanki senenin her günü hava kapalıydı. Yüzlerce tonluk bacaların dumanı hiç durmuyor, herkes gün doğmadan kalkıp sokaklara dökülüyordu. Trenden inen köylüler, buraya işçi olmak için geliyordu. Bu şehirde ders karanlıkta başladığı için, koridorları soğuk okullarda beyaz ışığın altında ders işleniyordu. Sanki bu şehirde herkes hastaydı ve boğazı ağrımayan biri yoktu. Tüm sokaklar hastane kokuyordu. Betonları üşüyen evlerde aşkı gözünden geçiren bir insan dahi kalmamıştı, aşk kentin üzerinden çıkarılmıştı.”

“Daha eve girmeden, evde kimsenin olmadığını ayakkabılığa bakarak anladı. Hemen soyunup yattı. Uyandığında karısı gittiği yerden, kızı ise okulundan dönmüştü. İçerinin kuvvetli ışığı, yatak odasının kapı camından sızarak odaya loşluk veriyordu. İyice dinlenmiş hissederek saate baktı. Üç saat uyumuştu. Anne-kızın zaman zaman salondan yükselen sesleri odaya hücum ediyordu. Yataktan çıkıp terliklerini giyerken “Bunların yüzünden uyandım.” diye düşündü. İçeridekiler aile reisini görünce tartışmaktan vazgeçtiler.”

“Adam, sabah uyandığına güneş çoktan doğmuş, iş saati kaçmıştı. Gözlerini ovuşturarak yatakta doğruldu. Karısının eksikliğini hemen fark etti. Kalkıp birkaç adım atınca düne göre epey iyi olduğunu hissetti. Yatak odasının penceresinden başını çıkarıp sokağa baktı. Küçük bir çocuk, ayakkabılarının tabanına basarak geziniyor, sağ elindeki soğanlı ekmekle diğer elindeki bir ucu ısırılmış gofreti aynı anda ağzına tıkıyordu. Burnunun akıntısı kırmızı kazağını lekelemişti. Sökülmüş kol kısımları da burun silindiği için parlıyordu. Çocuk birden sevimli ve acınası halini bozarak arkadaşlarını kovalamaya başladı. Onlara kendi dilinde küfürler yağdırıyordu.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

Yürüdüğün vakit çağlayan gibi ol ki

Su gibi aziz ol deriz ya hürmeten haydi

Tertemiz bir serinlik alalım kendimize

Alnımız ak yolumuz pak gönlümüz rahat

Yol alarak bir güzel sonunda ey hakikat

Biz var oldukça var olacak olan ahdimize

Yani bir idrak fikriyatının izleğinde

Vahyin ışığında yol alana eyvallah.

Nurettin Durman

Gecikmesinde sakınca olan sevdalar yaşadım

Bütün delilleri karartılmış hüznümün

Çoktan el koyma kararı koymuşlar kalbime

Şimdi adli emanetlerde volta atıp duruyor

Bazı lekeler var hiç çıkmıyor vicdandan

Mahşerde banttan yayınlanacak yaşanan herşey

Mudarasız gidilemeyen yolları senin sayma

Etraf Tanrı'dan rol çalan şeytanlarla dolu

Mehmet Baş

göz yaşının ya da yağmurun kırılgan olması

ne kadar boş bir laf değil mi

bu yüzden asla kırağı yağmaz dilimize

uykusuzluğun kaydını tutuyor şuradaki ağaçlar

erirken ağzından asit püskürtmesi

kutup ayılarının intikamıdır tamtamlar

atomu parçalamakla övünen beyaz adam

kendini kesiyor ayak parmaklarından başlayarak

kendisi beyaz sözleri zenci adamlarsa

çete muamelesi taşıma telaşında

darağacına gülümseyen çocuklar

doğurdukça analar

Kadir Ünal

giderim ben giderim ulu bir güzergâhta

aslıma eklen ünlem çektiğim onca âhta

ben ne yandımsa yandım şifasızdım dünyada

giderken ve gelirken şaşkınım bunca âhta

ayrılık acısı da beterdir o tiryaktan

seni içtim beni sar düştüğüm şunca âhta

İsmail Aykanat

Kurtarılmış Alanlar İnşa Etmek

Temmuz Dergisi 48. sayısına Kurtarılmış Alanlar İnşa Etmek yazısı ile giriş yapıyor. Yazının ana vurgusu kültürel iktidar. Küresel bir kuşatma altında nefes almaya çalışan kültürün, yaşadığı çıkmazdan görebileceği umut ışığına dair ipuçları var yazıda. Yaşama dair mücadele, kültürel ortamlarda da devam ediyor.

“Kültür bir çevre ürünüdür. Kültür, davranışın kaynağı olarak belli bir sınıfa, öbeğe bağımlı kalmaksızın bütün sosyal tabakalara nüfuz eder. Bir kültür şablon değildir dışarıdan öğrenilemez. Malik Bin Nebi’nin ifadesiyle havanın oksijeni gibi teneffüs edilir ve özümsenir.

Kültür bir eğitim fenomeni olmaktan çok bir çevre fenomenidir. Eskiler buna “muhit” demişler. Bourdieu’nun ifadesiyle “habitus”. Muhit ya da habitus bir evren yani bir çevre. Cemil Meriç’in veciz ifadesiyle Müslümanların “muhitu’l maarifi” ise Kur’an’dır.

Herhangi bir şeyi yapmak yetmez, onu mümkün olan en kısa zamanda yapmak gerekir. Kültürün yapıcısı olarak aksiyon; ahlaki ve sosyal motivasyona, belli bir forma, bazı estetik normlara cevap vermelidir. Bu onun faaliyetinin bir şartıdır ve aynı zamanda imkânıdır.

Kültürel bir iktidarın imkânı, bir toplum tasavvuruna dayanır. Bir topluluğu bir topluma dönüştürmek için; o insan topluluğunu niteleyen bir hareket var etmek, bu hareketin vasıtalarını üretmek ve bu harekete bir yön tayin etmek gerekir.

Kültür bir yaşam pratiğidir. Kendini görünür kılma çabasıdır. Bu görünür kılma çabasını insanlar inanç, ideoloji ve değerler sistemi çerçevesinde anlamlandırır ve ona bir içerik kazandırır. Böyle olunca çeşitli kültürlerden bahseder hale geliriz. Kültür sürekli üretilen şeydir. Avcılıktan dönen insanın mağara duvarına av figürleri çizmesi kültürel üretimin başlaması demektir. Yaptığınız işin edebiyatını, kültürünü üretmeye başlarsanız iktidar yürüyüşü için adım atmaya başlamış olursunuz. Üretilen kullanılır, kullanılan dolaşıma sokulur, dolaşımda olan anlamlandırılır ve anlam dünyası inşa edilir. Beşer olmanın gereği de üretim ve yeniden anlamlandırmadır.”

Huzur Sokağı ve Yücel Çakmaklı

Mustafa Kayapınar, Şule Yüksel Şenler’in Birleşen Yollar ismiyle sinemaya aktarılan Huzur Sokağı adlı eserinden yola çıkarak Yücel Çakmaklı’ya uzanan film tadında bir yazısı ile Temmuz’da.

“İkisi arasında bir yaş var. Huzur Sokağı, Birleşen Yollar’dan bir yaş daha büyük. Benimle de yaşıt. Şule Yüksel Şenler’in yüzlerce baskı yapmış romanı iki kapak arasına girmeden, daha gazete tefrikası iken, öncü bir yönetmen tarafından filme uyarlanıyor. Yıl 1970.

Beyaz perdede o güne dek görülmemiş görüntüler, duyulmamış sesler. Mütesettir teyzeler, ablalar, sakallı amcalar, dedeler ilk kez sinema salonlarına giriyor. Karanlık salonda zaman zaman ağlama, hıçkırık sesleri geliyor. Işıklar yandığında erkekler gözyaşlarını gizlemeye çalışıyor. Karmakarışık duygular. En çok da şükran, şükür duygusu. Yönetmen mi o da kim? Bunun kahramanları Türkan Şoray, İzzet Günay, Semih Sergen değil miydi? Bütün bu duygu, düşünce seline vesile olan sessiz, mahcup, mütevazi, merhum Yücel Çakmaklı’dan başkası değil aslında. Bir saat kırk dakikalık sihirli şeritlerin arkasında öyle bir sebat, sabır, azim var ki. İnanmışlık, adanmışlık.

Sinema bizim neyimize, biz kim, film yapmak kim diyerek ezim ezim ezilenlere, biz de yapabiliriz, hem de ne yaparız umudunu aşılayan, sinema denizinde kotardığı dalga marifetiyle ardından başka dalgaları da getiren.”

“Yücel ağabey 1937’de başlayıp 2009’da sona eren bir filmin başrolünü başarılı bir şekilde kotarmış mübarek, inanmış-adanmış bir sanatçı. Niçin mübarek biliyor musunuz? Zifiri karanlık ve ıpıssız bir labirente ilk kez cesaretle daldığı için. Dalmakla kalmayıp o labirente kandiller asıp aydınlattığı için. Dahası ustalaştığında labirentin ağababalarınca takdir edilerek sayısız cazip teklifler aldığında “ben kozmopolit değil kendi değerlerimi anlatacak filmler yapmak istiyorum” diyerek elinin tersi ile ittiği için hatta kendisinden sonra gelen kabiliyetli gençlere (Salih Diriklik, Mesut Uçakan vb.) ellerinden tutarak yardım ettiği için, Bir Adam Yaratmak, Çok Sesli Bir Ölüm, Çözülme gibi kıymetli edebi eserleri yetkin bir şekilde sinemaya uyarladığı için, sabrı, tevazusu için…”

Filmlerinde şematik bir yapıdan söz edilebilir: Batı’ya özenti neticesi yozlaşma, yabancılaşma, değerlerini inkâr, kuşak çatışması ve sancılı bir süreç neticesi tekrar aslına rücu etme.

“Yeşilçam şablonları, sulu melodramlar, İslam’ı aşk hikâyelerine fon yapmak, İslami arabesk,” vs. bunları söylemek kolay. Filmin hakiki değerini teşhis ve tespit için zamanı-zeminini idrak etmeli. Hiçbir eserin kıymet-i harbiyesi tarihi, sosyal, siyasi bağlamından soyutlanarak sağlıklı bir şekilde anlaşılamaz.

Günümüzün sinema, estetik birikiminin merceğinden bakıldığı takdirde yerden yere vurulacak nice yapıt aslında kalplerde-zihinlerde zamanına göre devrim niteliğinde etki yapmıştır.”

“Kendisiyle iki yer ve zamanda kesişti hayatım. İlki, üniversite yıllarımda MTTB Sinema Kulübü’nün devamı niteliğindeki Dr. Salih Diriklik’in kurduğu, bir nevi koordinatör olarak bulunduğum Birlik Vakfı Sinema Kulübü’nde. 1989 yılında Minyeli Abdullah’ın seyirciden büyük rağbet görmesiyle film üzerine yapılan etkinlikler vesilesiyle. Diğeri ise özel TV’lerin boy göstermeye başladığı zamanlar, Müslümanca bir kaygıyla Birlik TV’nin kurulabilmesi için Türkiye’yi il il gezerek görüşmeler yaptığı süreçte. Canlı veya kayıtlardan edindiğim izlenim: Çok az konuşan, mahcup edalı, mütevazi, içimizden bir insan.”

Kafkasya’nın İstiklal Meşalesi

Tahir Günay, İmam Şamil hakkında bir yazı kaleme almış. Mücadele dolu bir yaşama şahitlik ediyoruz. Cenk meydanları ve özgürlük mücadelesi kavramlarının hakkını vererek yaşanmış bir ömür var karşımızda.

“Bir arkadaşım, Türk tarihindeki en talihsiz kuşağın 1870-1880 doğumluların oluşturduğu kuşak olduğunu söylemişti. Birçok yönüyle doğru bir tespittir bu. 1870’lerde İstanbul’da dünyaya gelen bir “bedbaht” altmış senelik bir ömür sürdüğünde; beş büyük savaş ve ölümler, sayısız isyan ve ölümler, üç rejim değişikliği ve ölümler, çöken bir imparatorluk ve ölümler, yıkımlar ve ölümler, acılar ve ölümler, kahramanlıklar ve ölümler, ihanetler ve ölümler, zaferler ve ölümler, kurulan bir devlet ve ölümler, inkılaplar ve ölümleri yaşayacak ve bunların en az birkaç tanesinin de parçası olacaktır. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, kahramanlığın ve ihanetin bu kadar ucuzladığı, bu kadar kolaylaştığı, bu kadar sık yer değiştirdiği başka bir dönem çok azdır. Her müstesna gelişmede doğru safta yer alma basiretini gösteren devlet adamı, asker, mütefekkir bulmak o kadar nadir bir durumdur ki; yüz, yüz elli yıl sonra bile kahraman bildiklerimize “hain” damgası vurmaya yahut hain diye lanetlediğimiz birçok kişiyi “kahraman” mesabesine çıkarmayı normal bir davranış gibi kabullenebiliyoruz. Etrafımızdaki pek çok şeyin “gri” olduğu bir zeminde her şeyi siyah veya beyaz hale getirmeye çalışmak çoğu zaman o dönem insanlarının hak ettiklerinden daha fazla takdir edilmelerine veya hak ettiklerinden daha fazla gadre uğramalarına da sebep olabiliyor.”

“18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinden hemen sonra Rus saldırılarına maruz kalan Kafkasya Müslümanları; Avar, Çeçen, Çerkes, İnguş, Adige, Kabardey, Abhaz, Azeri, Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay demeden bir direniş hareketi oluşturdular. Rusların “Müridizm”, Kafkas Müslümanlarının “Gazavat” adını verdiği bu hareket, etnik ayrılıkların güçlü olduğu Kafkasya’yı İslam -tasavvuf- temelinde birleştirmiş (en azından büyük kısmını) ve onlar Rusları uzun süre bu topraklara sokmamışlardır. 1832’de Gazavat’ın lideri olan Gazi Muhammed’le beraber Vladi Kafkas önlerinde iken Ruslar’ın Çeçen ve Avar topraklarında ilerleyip Gimri’ye kadar ilerlemeleri üzerine Dağıstan’a döndüler. Yapılan savaşta Gazi Muhammed şehit düşerken Şamil ağır yaralı olarak kurtuldu (1832). Ruslar Dağıstan direnişinin artık bittiğini düşünürken hareketin başına Hamzat Bek (Hamza Bey) geçerek mücadeleyi sürdürdü. Hamza Bey’in ihtilaflı olduğu Hacı Murad ve ağabeyinin Osman tarafından öldürülmesinden sonra ise 1834’te hareketin liderliğine seçildi.

Sonrası 25 yıl boyunca aralıksız devam eden gaza… Onlarca şanlı Rus generalinin yüz binlerce Rus askeri ile aldığı sayısız yenilgiler, utançlar, Petersburg saraylarında öfke nöbetleri, intikam yeminleri ve tekrar yenilgiler; ümitle beklenen ama asla gelmeyecek olan Devlet-i Aliyye askerleri, ittifaklar, ihanetler, yanlış anlamalar, küskünlükler, ayrılıklar… Naibi olan Hacı Murat’ı Tolstoy destanlaştırdı muhteşem kalemiyle. Yalnız kimsenin Şeyh Şamil’i yazması gerekmiyordu. O, iki metrelik cüssesini süsleyen ve ona devasa heybetini veren kalpağıyla Rus askerlerinin içine yalınkılıç daldığında, en uzakta olanların bile görüp dikkat kesildiği bir kahraman idi. 1859 yılında mukadder olan gelip çattığında ne İmam Şamil ne de yanındakiler asla esir muamelesi görmediler. Tarihlerini ve büyüklüklerini İslam topraklarına ve Müslüman kanına borçlu olan Rus erkan-ı harbiyesi ve Çar ailesi dâhil olmak üzere bütün Rus ya hayranlıkla bu kahramanı alkışladı.”

Temmuz’dan Öyküler

Behçet Gülenay - Babamın Ceketi

“Üniversiteyi bitirmiş, işe başlayalı henüz iki hafta olmuştu. Beş yabancı dil biliyordu. Patronuyla birlikte bir alışveriş merkezinin kafeteryasında Japon bir firmanın yöneticisiyle iş görüşmesine gidiyorlardı. Patron, kafeteryanın alt katındaki giyim mağazasına yönelip eliyle “gel” işareti yaparak içeri girdi.

Satış elemanından vitrindeki en güzel takım elbiseyi indirmesini istedi. Delikanlıya dönerek; “Yusuf, evladım üstündeki eskiyi çıkar da bunu giy, malum önemli bir iş görüşmesine gidiyoruz” dedi.

Delikanlı, mahcup bir ifadeyle; “Efendim, mümkünse üzerimdeki ceketi çıkarmak istemiyorum” diye karşılık verdi.”

“Patronu ön yargıyla yaklaştığı için utandı. Delikanlıya bir baba şefkatiyle sarıldı. Yanaklarından süzülen gözyaşları delikanlının yamalı ceketinin yakasını ıslatıyordu.”

Musa Yaşaroğlu - Ali Kemal’e Ne Oldu?

“Güneş ikindiye doğru iyice eğrilirken ikinci kez çıktı dışarı Ali Kemal. Kâh elleri üstünde kâh dirseklerine dayana dayana dudaklarının kenarlarında akan köpüklere aldırmaksızın inledi. Bilmem kaçıncı kez elinin tersiyle sildi ağzını. Ardından gelmesini beklediği cansız ayaklarını belki de yirminci defa tutup çekti eliyle. Hâlbuki daha yarım saat önce evde her zamanki gibi çekyatın dibinde, destek almaksızın oturamadığından annesine yasladığı belini ikide bir düzeltip duruyordu. Bir yandan da annesinin birkaç dakikada bir uzattığı karpuz dilimlerini iştahla yiyordu. Her karpuz diliminin ardından ağzının kenarlarına değen bezden pek memnun değildi ama ona da alışmıştı iyice.”

“Belden aşağısı tutmayan, incecik bacaklarının yükünü de yüklediği kollarında iki koltuk değneği ile hayata tutunan oğlu Ali Kemal, Saime Kadın’ın yaşama sebebiydi. Yemesinden içmesine, tuvaletinden gezmesine kadar her şeyiyle kendisine muhtaç olan bu otuz beşlik çocuk, Saime Kadın için şu hayattaki en büyük imtihandı. Diğer iki oğlu da ‘tam adam’dı ona göre. Amma gelin görün ki Ali Kemal’ine nazar değmişti. O yüzden de evladına kim haşin bakarsa kendisine düşman, kim evladını horlarsa kendisine hasımdı. Kocası Necmi’nin topallığından girip de oğlunun vaziyetini ona bağlayanlara da her daim dargındı. Zira Topal Necmi’ye çıkan adına rağmen kocası da onun nezdinde bir “tam adam”dı. Tamlık sadece Ali Kemal’ine uğramamıştı. Bu yüzden de Saime Kadın’ın bir yanı her daim yarımdı. O da biliyordu ki bu yarımlık son nefese kadar hiç tamamlanamayacaktı.”

“Günler ayların, aylar yılların içinde erimeye devam ederken Ali Kemal de tıpkı Saime Kadın gibi gücünü iyice yitirir oldu. O, her daim başına taktığı polis şapkası altında uzanan saçlarının artık iyice aklara büründüğünü anlayınca, anasının “Keselim onları” sözüne artık karşı gelmedi. Topal Necmi oğlunun saçlarına kıyarken Ali Kemal kadar Saime Kadın da ağladı. O kadar ağladı ki az gören sol gözüne beyaz bir perde iniverdi.”

Erhan Çamurcu -  Bayram Sabahı

“Yaşlı Kadın, oturduğu yerden kalkmadan karşı çekyata akşamdan özenle ütüleyerek yerleştirdiği elbiselere baktı. Kocası için aldığı pantolon, gömlek ve düğünlerinde giydiği ceketi; gelir gelmez görsün de sevinsin diye bir güzel hazırlamıştı hepsini. Bayram namazına temiz elbiselerle gitmek gerekirdi. Çocukluğunda rahmetli babasının elbiselerini de kendisi hazırlayıp koyardı başköşeye. İki çekyat, iki de koltuk vardı odada. Otuz yedi ekran bir televizyon, yerde çeyizinden kalma bir kilim, duvarda kocasıyla çektirdikleri bir fotoğraf… Odadaki tek eksik kocasıydı ve sokak lambasının ışığında onun karaltısını gözlüyordu şimdi. Büyük oğlu İsmail eşyaları değiştirelim diye kaç sefer niyetlense de; “Eşyanın üzerine bizim ruhumuz sinmiş oolum, nası gıyarım onnarı değişdirmeye!” diyerek itiraz etmişti.”

“Aklına mühim bir şey gelmiş gibi bir anda yerinden kalktı. Dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra kucağında odunlarla birlikte içeri girdi. Sobanın kapağını kaldırıp dibindeki külleri eşeledi. Yeni odunları özenle yerleştirip kapağı kapattı. İki eliyle kollarını ovuşturup aynı yerine oturdu. Tekrar perdeyi aralayıp sokağı seyre daldı. Sobaya atılan yeni odunlar çıtırdamaya başlayınca tavandaki sarı lekeye sobanın içinde dans etmeye başlayan alevlerin rengârenk yansıması eşlik etmeye başladı. Çocukluğundan beri alevleri cinlerle birlikte düşünür, ne zaman tavanda dans eden alevleri görse; “Cinlee düğün yapıyo.” diye söylenirdi. Kocasına ilk defa böyle söylediğinde kahkahalarla gülmüştü adam.”

“Köpek seslerinin bıraktığı boşluğu horozlar dolduruyordu şimdi. Komşular birer ikişer uyanıyor, bacalardan yükselen dumanlar köyün üstüne koyu bir gölge gibi oturuyordu. Yaşlı kadının gelinleri de uyanmış, kahvaltı hazırlığına başlamıştı. Cemaat, sabah namazının ardından evlerine dağıldı. Bayram namazına kadar Kuran okuyup sohbet edecek olan imamı dinlemek üzere köyün yaşlıları camide kalmıştı. Yaşlı kadın hâlâ kocasının karları yara yara gelmesini bekliyordu. Gelinler çoktan sofrayı kurmuş, ışığı söndürmüştü.”

Enes Celep -  Sel

“Tepenin üstünde kara bulutların belirdiğini görenler, biçilmiş buğdaylarını ıslanmaktan kurtarmak için koşuştular. Serili olan destelerini elbirliğiyle çabucak toplayıp yığın haline getirdiler. Yığınların üzerine ellerine geçen her şeyi örttüler. Rüzgâr savurmasın diye de örttükleri çadırların, poşetlerin kenarlarına taşlar, kalın odunlar bağladılar. Yağmur damlaları soğuk esen rüzgârın etkisiyle birer ikişer savrulmaya başlamıştı. Başka bir bölgeye çoktan yağıyor olmalıydı. Az sonra yağmur iyiden iyiye bastırdı. Köylüler, ekinlerini kurtarmış oldukları için içleri rahat bir şekilde evlerine sığındılar. Yanan sobaların içindeki közleri semaverleri tutuşturmak için kullandılar. Semaverler kaynadı. Bardaklar dolaplardan indirildi. Çayın yanına yağlı ekmekler konuldu. Göğün her gürültüsünde ahşap evlerin camları şangırtıyla titriyordu. Damlardan akan yağmur suları kilimleri ıslatmasın diye altlarına konulan kovalar, bakır kaplar çoktan dolmuştu. Boşaltıldı. Tekrar konuldu. Köyün yakınındaki derenin gürültüsü, yağmur hızını artırdıkça artmaya devam ediyordu.”

“Sami ardından acı acı bağıran bu adamın dediklerini duyar gibi oldu. Bir an duraksadı. Sonra dediklerini anlamamış gibi tekrar yürümeye devam etti. Bir süre daha yürüyünce birden koşmaya başladı. Sırtında yük yokmuş gibi yönünü dereye çevirip var gücüyle koştu. Tarlanın yanına vardı. Buğdaylar ortada yoktu. Tarlanın yarısından fazlasını dere suyu alıp götürmüş geriye koca bir yarık bırakmıştı. Sırtındaki ipe iyice sarıldı. Ne yapacağını bilemiyor gibiydi. Öylece kaldı bir süre. Gözlerini derenin aşağı yanında bulunan odun parçalarına çevirdi. Meşe odunlarından biri insan eliyle dikilmiş gibi dereye saplanmıştı. Selin üstünde çok az kısmı görünüyordu. Kalınlığından bu odunun çadırın üstüne attığı odunlardan biri olduğunu anladı. Uç kısmına takılıp kalan çiçekli mavi bir tülbent az sonra odundan kurtulup sürüklenmeye başladı. Sami iyice dereye yaklaştı. Yaklaştıkça sesleri duymaz olmuştu. Tıpkı yağmurun şiddetini bastırdığı anda çayı demleyip ekinlerin üstündeki çadırı kuvvetlendirmeye giden karısının ona “Ben bir bakıp geleyim” deyişini duymadığı gibi.”

Temmuz’dan Şiirler

Anlat ona Şahmeran,

Düşlerden kaçıp kuyulara varan Belkıya’yı anlat

Aradığı peygamber ne çöldedir ne dağlarda

Ölümlü olan her insan gibi

O da veda etti herkese son haccında

Anlat ona

Suret değildir sevgiliyi görmeye sebep

Kim arafta kalmak ister

Ne oradasın ne burada

Kalbimize ayna tutarken

İhanet de değildir kötülüğe yol gösteren

Çatallanan yol mayası eksik çamuru tez kurutur

İnsan bu, aşkı da kalbi de çabuk unutur

Hayrettin Orhanoğlu

babamın elleri yıkılmış kentlerin belirtisi

azgın sular misali gürledi içimdeki sancı

tanrım hiç yaşamamış gibi olmak ne acı

yaşamamış gibi olmak, bir işçi çelişkisi.

Mustafa Halil Aydın

Cezbeye düşmüşüm

Cünuna düşmüşüm

Ne esnaflar sevmiş ne tüccarlar

Bir veba salgınıymışım karantinalarda

Ben şimdi sebepsiz ölmüşüm

Elif Lâm Râ

Beni götürüp gömün uzaklara

Taşları kırılmış mezarlara

Ne bir kimse gelsin isterim yanıma

Ne bir alçak ayak bassın toprağıma

Mustafa Yılmaz

Dövülen değil ben oluyorum bir yetişkin gibi evlere sığmayan o yaşta

Ben oluyorum o yüzden cadde boylarında

Mutsuz bir çocuk gibi olarak ıssız dolaşırken

Hacı sakallı bir amca

Doksanları güzelleştirmekle meşgul o sıra

Kaybolduğumu sanıyor

Sorduğunda kim bilir onunla vakit geçirmek istediğimden

Mahallemi söylemek yerine

Uzak bir köyü söylemiş olmalıyım ki

Uzak bir köye götürüyor beni

Dönüyorum oradan sığamadığım evlere

-lere dediğime bakma okuyucu

Sığamayınca öyle oluyor

Haklısın ama okuyucu kime ne bundan

Geçelim o yüzden

Şiiri de başlattık zaten

Sadık Koç

gece bekçileriydi melekler

onlara kalırdı meydan geceleri

yağmurlarla, ay ışığı ve yıldız tozlarıyla yıkar

öyle teslim ederlerdi bize günleri

yağmur iplikleriyle göğe çekip bulutlarda yuyar

sonra indirirlerdi yere

sevinç simleri serperek

ve soluklarında tazeleyerek verirlerdi

yerdeki dut kalıntıları, gecenin çiyi ile tazelenmiş

üzüm şurupları, vişne kıvılcımları

bunun göstergeleri

Tunay Özer

İleriii bak!

Gönlüm ürkektir benim

hatır için sevmiştim

sana dönmüş yüzleri.

Yağmurdan nefret eder

çamurlanmış nakışım.

Öğütüldü sözlerim

ruh örülmüş duvara.

Çetin bir kalabalık

cana sığmaz bakışım.

Rıdvan Kadir Yeşil

Namık Kemal Söğüt Dergisi’nde

Söğüt Dergisi’nin 5. sayısı yayımlandı. Dergi, doğumunun 180. yılında Namık Kemal’i dosya konusu yapmış. Özel dosya kapsamında yapılan röportaj, deneme ve inceleme yazıları yer alıyor dergide.

Sinan Terzi’nin kaleme aldığı giriş yazısından;

“Vatanımın nimeti kemiklerimde duruyor” diyen bir büyük adamın, Namık Kemal’in doğumunun 180. yılı bu yıl. Söğüt 5. sayısında birbirinden değerli isimlerle; büyük edip, mücadele ve fikir adamı Namık Kemal dosyasıyla çıktı. “Vicdanım vatanın toprağından, nefesim vatanın havasından…”

Bu sihir, büyü, olağanüstülük, abartı, hamaset değildir birçoklarının sandığı gibi. Samimi bir vatan evladının, milli şuura sahip bir münevverin, memleketi, milleti ve vatanı için beslediği tertemiz hislerdir. “Vatanın bağrına” dayanan hançere isyan edip hürriyeti arzulayan, “yok mudur” nidasıyla gönüllere, vicdanlara seslenen, “ana” bildiği vatanı kurtarmak üzere evlatları vaveyla ile meydana davet eden, sağırlaşmış gönüllere, kötürüm vicdanlara, hissizleşmiş ruhlara seslenen hamiyetperver bir münadidir o. Düşmanın sadece dışarıda olmadığını, senben davasının, heva ve heves peşinde koşmanın anlamsızlığını, içinde bulunduğu tüm zorluklara rağmen yüksek sesle dillendirmiş bir karakter ve ahlak abidesidir.

Her devrin omurgasız adamlarına, havan dövücülerin hınk deyicilerine, aslanlı yolların köpekleşmiş alkışçılarına gür sesle “tuttuğunuz yol, yol değil” diye haykırabilmek için yeniden, azimle Namık Kemal okumalıyız belki de. Pek yakında Ötüken Neşriyat’tan bu arzumuzu kolaylaştıracak müjdeli haberler bekleyiniz. İşaret fişeğini de Söğüt’ten ateşlemiş olalım.

Söğüt dergisinin her sayısında Türk edebiyatı için taş üstüne bir taş koyabilmek arzusundayız. Bu niyetimizi daha ilk sayımızdan açıklamış ve yola revan olmuştuk. Tüm dünyada yaşanan ve ülkemizin de etkilendiği salgın süreci kimi zaman okurlarımıza ulaşmamızı dahi güçleştirdi. Dağıtımların kapanması, kargoların adreslere çok geç ulaşması gibi aksaklıklar yaşadık. Fakat sevinerek gördük ki Söğüt yerini ve yatağını bulmuş, kök salmaya devam etmektedir. Dergisine sadık, okuyan, inceleyen, tenkit ve tekliflerini ileten, kısacası her şekilde yanımızda olan okurlarımıza şükran borçluyuz. Ve elbette yazarlarımıza da.

Namık Kemal dosyasında yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Halka politikanın ne olduğunu öğretmek onu siyaseten şuurlandırmak ve hürriyetin nimetlerinden haberdar etmekti. Burada politikacı Namık Kemal birdenbire hürriyet ve vatan şairi, hürriyet ve meşrutiyet savaşçısı, siyasi iktidar karşısında boyun eğmeyen bir aydın çehresiyle görünür. Ona göre hürriyet iki türlüdür: Fert olarak hürriyet-cem’iyet hâlinde hürriyet… Birincisi kişinin hür olması, yaşama ve insan hakları, düşünce ve ifade hürriyeti, basın hürriyeti; serbest tenkit, siyasi iktidar karşısında vatandaşın haklarını koruyan kanun teminatı demektir. Çünkü insan hür doğar. Hürriyet, Allah’ın insana doğuştan bahşettiği bir nimet, bir haktır. Ayrıca yaradılıştan hür olan insan düşünme melekesiyle doğmuştur. O hâlde düşünen, idrak sahibi olan insan hürriyeti daima isteyecektir. Düşünme olmadan hürriyet, hür olmadan düşünmek mümkün değildir. Düşünmek ise, soru sormak, sorgulamak, hesap sormak, olaylar ve insanlar karşısında pasiflikten, miskinlikten kurtularak aktif, hatta mücadeleci bir tavır almaktır. Bu en geniş manasında, tenkit demektir. Hür düşünme kendiliğinden serbest tenkide, sosyal ve politik safhada fikir hürriyetine götürür ve ne istibdad, ne zulüm, ne işkence, ne hükümet baskısı, ne insanların hükmetme hırsı hiçbir şey hürriyete, yani hür düşünmeyi, hür düşünceye, Namık Kemal’in ifadesiyle: “İdrak”i yok edemez. İnsanlık tarihi, düşünen, zekaların hürriyet uğruna yaptıkları mücadelelerin tarihidir. Bu mücadeleler yalnız hükümetlere, siyasi iktidarlara karşı değil, bütün baskıcı iktidarlara karşı yapılmıştır ve yapılacaktır.  Birol Emir

“Modern Türk edebiyatında hem dönemini hem de döneminden sonrasını Namık Kemal kadar etkileyen ikinci bir şahsiyet hemen hemen yok gibidir. Bu kadar saygı, ilgi ve takdir görmesinin satır aralarını okumak ona yöneltilen dikkatleri sivriltmekten geçer.

Kemal, her şeyden önce mill bir bakış açısına sahiptir. Onun 1876’da Abdülhak Hamit’e yazdığı bir mektupta, şair-i azamın benzetmelerine yaptığı eleştiriler, bu durumun çarpıcı örneklerindendir: “Duhter-i Hindû’yu görmedim. İhtimal ki bu mektubumu sen okurken onu da ben okumaya başlarım. Bir ibaresi hakkında reyimi sormuş ve ibareyi de mektubuna dercetmişsin ki şudur: ‘Ey benim şeb-i mehtâbda câme-pûş-ı halâvet olan çemen-zâr gibi dilber, envâr-ı mihr-i seherle tetevvüc eden dağ tepeleri kadar dilrübâ sevdiğim! Güler yüzün subh-ı kâzib gibi nâçespân-ı itimâd imiş…”

 Hamit’in, seher vaktinde dağların ardından güneşin doğmaya ve yavaş yavaş yükselmeye başlamasıyla ortaya çıkan görsellikle taç giyen sevgili arasında kurduğu ilgiyi beğenmeyen, doğru ve yerli/milli bulmayan Kemal, öğrencisi Hamit’in üzerinden etkisi bugünlere kadar gelen bir ders verir: “Dağ tepelerinin ziyâ-yı mihr ile tac giymesi ise, Avrupa’ya mahsus bir hayaldir. Ben Şarklıyım, bu teşbihte bir mülâyemet bir münâsebet göremiyorum.”

“Kemal’in bu kadar sevilmesinin/iz bırakmasının sırrınıen çok da karşılıksız vatan sevgisinde aramak gerekir. Manastırlı Rıfat’a yazdığı bir mektup, dolaylı olarak da olsa, bunu gösterir. Sürgündeyken, kırgınken, ailesinden, dostlarından, İstanbul’dan ayrıyken bile onun için önce vatan ve vatanın menfaati gelir.” Muharrem Dayanç

“En yanlış tanınan bir yönü, çeşitli uydurma fıkralarla küfürbaz gibi tanıtılmasıdır. Halbuki yayınlanmış mektuplarına bakılırsa arkadaşlarına yazdığı haberlerde de ciddidir. Küfür kullanmaz.

Devletinin geçmişine de İslam dinine de saygılıdır. “Git vatan Kâbe’de siyaha bürün” derken Kâbe de Osmanlı ülkesine dahil idi. Şimdi yurt dışına giden muhaliflerin bir kısmı kendi ülkesinin şimdiki hâline de geçmişine de ağır sözler savururken, Namık Kemal, Ernest Renan’a karşı İslam peygamberini savunmak için “Renan Müdafaanamesi” yazmıştır. Başka bir yanlış bilgi, Namık Kemal’in zindana atılmasıdır. Namık Kemal gönderildiği yerlere “mutasarrıf kadrosu ve maaşı ile gönderilmiştir. Magosa’ya gönderilişi Abdülaziz dönemindedir. Abdülhamit döneminde Midilli’ye ve sonra Sakız adasına gönderilmiştir. Sultan Abdülhamit, Namık Kemal ailesi zor durumda kalmasın düşüncesiyle oğlu Ali Ekrem Bey’i Yıldız Sarayı’nda özel sekreteri olarak görevlendirmiştir.

Abdülaziz döneminde ara sıra Horhor’daki Abdüllatif Sup Paşa konağında kaldığını okuyunca “Horhor’daki konakta ailenin hanım üyeleri var iken bu nasıl olurdu?” diye düşünürdüm. Ama şimdi otuz yıldan beri şaşırmıyorum. Çünkü Namık Kemal, annesinin babası olan Abdüllatif Paşa’nın torunudur. Suphi Paşa, Namık Kemal’in dayısıdır. Namık Kemal de Hamdullah Suphi Tanrıöver’in babasının halazadesidir. Demek ki dayısının konağına gidiyormuş. Başka bir yanlış bilgi de Namık Kemal’in görünümüdür. İttihat ve Terakki mensupları onu yakışıklı göstermek için rötuş yaparak saç eklemişler ve onu Alfred de Musset’ye benzetmişlerdir. Gerçekte Namık Kemal kumral saçları önden eksilmiş ve halim selim bakışlarla poz vermiş olan bir Osmanlı beyefendisidir.” Hüsrev Hatemi

Önder Göçgün ile Söyleşi

Tuğçe Meç, Prof. Dr. Önder Göçgün Namık Kemal konulu bir söyleşi gerçekleştirmiş.

Namık Kemal’in Türk Edebiyatındaki Yeri vee Önemine Dair’de Namık Kemal’in Türk Edebiyatı’ndaki Yeri ve Önemi, şiiri, eserleri, eserlerindeki üslubu inceleniyor.

“Tanzimat sonrası şiir anlayışına “vatan edebiyatı” çerçevesinde konuşma üslubuna yakın çizgide yüksek edalı söyleyişlerle anlam ve derinlik kazandıranların başında Namık Kemal’in geldiği şüphe götürmez bir gerçek hükmündedir.”

İlerleyen bölümlerde ise Namık Kemal’in Türklük, Müslümanlık, Osmanlıcılık
kavramlarından hangisine oturtulabileceği veya oturtulamayacağı üzerine izahatlar yapılıyor.

“Aslında, Namık Kemal’in içinde bulunduğu, eser verdiği ve ana unsurunu, özünü Oğuz Türklerinin oluşturduğu Sultan Abdülaziz dönemi İmparatorluk Türkiyesinde, “Osmanlılık” anlayışı ile devlete bağlanarak bir bütün oluşturmuş bulunan Arap, Yunan, Sırp, Rum, Ermeni, Bulgar, Macar, Gürcü, Hırvat... vs. gibi farklı din ve ırklardan, kavimlerden oluşan topluluklar karşısında şairimizden, tek başına Türklük, ya da Müslümanlık tezi ile ortaya çıkması beklenemezdi.”

“Namık Kemal’in, özellikle vatan, millet, hürriyet, hak, hukuk konularında kaleme aldığı şiir, yazı ve tiyatro eserleriyle gerek kendi döneminde gerekse kendisinden sonra gelenler üzerindeki büyük etkisi her türlü takdirin üzerindedir.

Nitekim, onun açtığı heyecan yüklü bu yolda o günlerden bugünlere çeşitli şiirlerin ve yazıların kaleme alınmış, eserlerin ortaya konulmuş olması, bunun açık bir göstergesidir. Bu çerçevede 150 yıldır Türkiye’de ve yurt dışında, Azeri-Türk Edebiyatı başta olmak üzere; Türk Cumhuriyetlerinde, Kafkaslarda ve Balkanlarda, hatta Pakistan, Afganistan gibi Uzakdoğu ülkelerinde vatan ve millet sevgisi, hak, hukuk, hürriyet konulu nazım ve nesir türündeki eserlerin tamamında konu, kapsam söyleyiş, tavır, dil ve onun kullanılış tarzı demek olan üslup yönünden şairimizin doğrudan etkisini-”Namık Kemal ekolü” denilebilecek ölçüde- açıkça görmek mümkündür.”

Yunus Emre Üzerine

Süleyman Çobanoğlu kaleme aldığı Kök/Ekin Hocalar Zahmeti Ya Da Türkçe’nin “Kağan-Aslan” Yunus Emre Üzerine adlı denemede, Hacı Bektaş-ı Veli ile Rum erenleri arasındaki çekişme üzerine düşünüyor.  Ve bu kavgayı düşünerek günümüze projeksiyonlar yapıyor;

Arş-ı âlâda neler oluyor Tanrı bilir. Ama bugünlerde yeryüzünde dönenleri hepimiz görüyoruz. Yazık ki, Horasan’dan sökün edip de gölümüze yeniden maya çalacak erenler görünmüyor ortada. Ama ne yöne dönsek, Rum erenlerinin Hacı Bektaş-ı Veli ile tutuştuğu kavganın bin beterini görüyoruz.

Eski tasavvuf ve mutasavvıflarla yeni dönem tartışmalarında sıkça adından söz edilen “tasavvuf” arasındaki uçuruma dikkat çekerken, günümüzdeki cemaat/tarikatların kahir ekseriyetinin hali pür melalini de şöyle izah ediyor:

Bugünkülerse, belki pek azı müstesna, üstümüzü hava ve ışık geçirmeyen bir demir kubbeyle kapatmak istiyorlar. Açık ki koca bir ülkenin tümünü “gassal elinde meyyit”e dönüştürmek amacındalar. Bırakın aklın ve bilimin sözünü dinlemeyi, gündelik yaşamın en sıradan tercihlerinde bile insanı ve onun iradesini istemiyorlar. Bu artık bir gönül işi, bir hakikat arayışı değil; bu bir dediğim dedik çaldığım düdük çılgınlığı.

Bugünkü dinsel söylemin sıkleti, ayaklarını basmak için; sanata, müziğe, şiire, güzelliğe, estetiğe kapılarını kapatmış, emeği ve kişiliği sömürülen, yargısını kaba propagandaya, düşüncesini sığlığa kurban vermiş yığınların omzunu arıyor. Dinden söz ederken fısıldamayı değil bağırmayı, telkin etmeyi değil dikte etmeyi seçen her yapı, bunu gündelik politikanın gönüllü aparatlığına liyakatini kanıtlamak ve bunun semeresini devşirmek için yapıyor. Tüm imgelerin, söylemlerin, sembollerin içi hoyratça boşaltılıyor. Bayrak, vatan, din, iman, aşk, kalp, vicdan… sözcüklerin kendisi bile yorgun düşmüş durumda.

Çobanoğlu yazısında        Yunus Emre’den de –tam günümüzdeki durumu özetleyen” nefeslerden yararlanıyor. Ve yazının devamında Yunus’a dair çok güzel tespitlerde bulunuyor.

Türküler Eşliğinde

Bir Türkü Güzelliği Adile Kurt Karatepe adlı yazısında Mehmet Ali Kalkan sanatçıyı tanıtıyor. Sanatçı ile birlikte türküler, şiirler, anılar, yakıyor yazıda. Bu tarz yazılar -bilmeyenler için- yeni sanatçıların, türkü v.s eserlerin keşfine vesile olur.

“Bir gün arkadaşlarla köye gittik, Muharrem saz çaldı bir kızımız da türkü söyledi. Arkadaşlardan birisi de kameraya almış. Kızımızın sesi çok güzel, bu videoyu Adile Hanım’a gönderdim. Dedi ki; “Kızımızın sesi güzel ama türkü ayak ayak üstüne atıp okunmaz, hele tevhit asla.” Bugüne kadar hiç dikkat etmemiştim. Programda Adile Hanım’a bu konuyu sordum anlattı; “O, kültürümüzü, medeniyetimizi ayağınla tepmek gibi bir şeydir, çok büyük bir saygısızlıktır. Bin yılların yaşanmışlığıdır, süzülmüşlüğüdür. İnsan geçmişine bunu yapabilir mi? Hangimiz babamızın, dedemizin, nenemizi yanında bacak bacak üstüne atıyoruz, ayağımızın tabanını gösteriyoruz? Toprağın altında yatan insanların yaktığı türküler bacak bacak üstüne atıp okunur mu?”

O günden sonra türküleri ayak ayak üstüne atıp okuyanları dinlemiyorum.

Adile Kurt Karatepe daha çocukluğunda TRT Çocuk Korosu’nda görev almış, 1988’de konservatuvarı birincilikle bitirmiş, Allah vergisi mükemmel bir sesi var, çok değerli hocaların talebesi olmuş iğneyle kuyu kazar gibi türküler üzerinde çalışıyor.”

Mehmet Aycı- Süleyman Çobanoğlu Karşı Karşıya

Edebiyat ve polemik kavramları her zaman yan yana olmuştur. Fikir çatışmaları, düşünce farklılıkları edebiyat dünyasının beslendiği kaynaklar olarak kendine yer bulmuştur. Söğüt dergisinde de Mehmet Aycı ile Süleyman Çobanoğlu’nun polemikleri aynı anda derginin 5. sayısında yer alıyor. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım. Devamı Söğüt dergisinin 5. Sayısında.

Mehmet Aycı- “Süleyman Çobanoğlu Heyhat!”

“Süleyman Çobanoğlu’nun Söğüt’teki yazılarını severek ve içim acıyarak okuyorum. Severek okuyorum çünkü benden bahsediyor: Aklım ermeden önce ölen dayılarımdan amcalarımdan biri sandığım Karacaoğlan’dan, başka bir dayım olan Dadaloğlu’ndan, Havva Ana’mın kayda geçmemiş hikâyelerini anlattığı Köroğlu’ndan, Nasrettin Hoca’dan, şiirlerini erken yaşta ezberlediğim Yunus Emre’den, “Dedem” Korkut’tan, hâsılı bizim ailenin büyüklerinden bahsediyor. Attan bahsediyor mesela, eyersiz dörtnala kaldırdığım atımız, boğulan kısrağımız geliyor aklıma. “Budunbilimin” muhtelif veri ve verimleriyle süslüyor yazılarını. Yalnızca şairlerin sezebileceği ince ilgiler kuruyor metinler arasında. Bunlar güzel de içim acıyarak okuyorum bu yazıları aynı zamanda. “Tadını aldığı” televizyonlara dizi, gazetelere köşe yazamadığı/ yazdırılmadığı için küsen, kırılan, kırılgan bir ergenin öfkesi onca güzel söze, çıkarıma sinip tadını mı değiştiriyor ne? Yazık! Bir de nasıl derin bir Osmanlı düşmanlığı o öyle! Bir de Nasrettin Hoca’yı ne zaman damda abdest bozarken görse birden sokağın başından hızlanan ve Hoca’yı utandırmaya çalışan bir “köylü”, bir “Etrak” dolaşıyor Çobanoğlu’nun satırları arasında. Türk’ün kanını canını zevk ü sefası uğruna heba eden, bu yetmezmiş gibi Türk’le alay eden bir “Osmanlı” karikatürü o güzelim fark edişleri, o incelikleri, o ince “ilgileri” değersizleştiriyor.”

Süleyman Çobanoğlu- Zorunlu Bir Yazı

“Elinizdeki sayı hazırlanırken, yazılarımla ilgili bir eleştiri yazısının geldiğini işittiğimde, bunun her durumda olumlu olduğunu/olacağını düşündüm. Zaten amacımız bu tartışmayı başlatmak, bir yeniden bakış ve görüşe yol açmak değil miydi? Ancak gelen yazıyı okuduğumda, Türkiye’nin kültür ortamından umutlu olmakta aceleci davrandığımı bir kez daha gördüm. Gelen yazı, bir eleştiriden başka her şey olabilirdi, ancak eleştiri değildi.

Eleştiri değil, çünkü iki yönüyle sakat bir içerikten ibaret: Birincisi, açıkça hakaret içeren kendini bilmez bir üslup, ikincisi de ne dediği anlaşılmaz bir itiraz yığını. Öyle anlaşılıyor ki yazar sırtına yüklendiği ajandayı daha fazla taşıyamayıp bizim kapının önüne indirmeye karar vermiş. Ama o yükü ona yükleyen ne benim ne de benim yazılarım. Salt yazı adabı bakımından, böyle bir yazıyı dergi içeriğine almaya değer bulduğu için Genel Yayın Yönetmeni Sinan Terzi’yi açıkça kınadım. Yine de, Terzi’nin bu fazlaca liberal tutumuna diyecek sözüm yok. Bugünlerde bütün ülke söz konusu yazıya benziyor, Sinan ne etsin ki!

Mehmet Aycı’nın “Süleyman Çobanoğlu, Heyhat!” başlıklı yazısından söz ediyorum.”

“Önce, yazar bilmeli ki bu başlık benim lanetim de değil, armağanım da. Yirmi beş yıl önce yazılan bir yazı ve ona bağlı bir tartışmanın hâlâ nasıl bu denli büyük ve kolektif bir karın ağrısına neden olduğunu şaşkınlıkla izliyorum. Öyle görünüyor ki, Özel’in beni övmesinin ya da yermesinin benden başka herkes için çok büyük anlamı var. Fakat kaçırdığınız bir nokta var Aycı: Ben o bildik “abisiz, üstatsız, büyüksüz, ulusuz, mahallesiz, kabilesiz” yapamayan şuara takımından olmadım hiç. İlk gençliğimde de, sonra da, şimdi de. Dolayısıyla, biraz daha uğraşmanızı salık veririm; daha yaratıcı, daha parlak başlıklar bulabilirsiniz.”

Ölülerle Yarışmak: Şiir Maratonunun Tavşan Atletleri

M.Sadi Karademir’in şair ve şiir üzerine kaleme aldığı Ölülerle Yarışmak: Şiir Maratonunun Tavşan Atletleri adlı denemesi ilk paragrafıyla “Beni okumalısın” dedirten bir yazı.

“Dünyanın neresinde gözlerini açarsa açsın, bir şair, uyandığında bir ömür yadırgayacağı yerdedir. Şaire yetmez önüne sunulanın manzarası. Ona görülenden fazlası gereklidir. Ne toprak ve su ona kâfi gelebilir ne fahişeler ne de bakireler. Dostlar da hainler de uzak gelir şairin sancısına. Hiç kimsenin yancısıdır şair dünya oyununda. Ve herkesin ortasında herkesten uzak, istediği “başka türlü bir şey”dir -bunu herkesin karşısında söyleyecek olsa da- Tanrı tarafından yaratılan her şey, aynı zamanda Tanrı’nın da yarattığı bir kelime değil mi, diye sormuştu yabancı bir şair, -kutsal kitaplarından olsa gerek- alıntılar yaparak. Şair, Tanrı tarafından yaratılan kelimeye dahi yeniden ad verebilen biri olduğuna göre, bu yalnız, üst, her türlü duygunun bambaşkasını isteyen bu aykırı adamı, hangi eğitim, eğilim, bilgi, etkilenim yahut esinlenim onu normal dünyadan ayırarak şair yapabiliyor?”

Söğüt’ten Hikâyeler

Şerif Aydemir- Kuyular Her Yerde Derin

“İki omzunu iki boz dağa dayamış, yüzünü ırmak vadisine dönmüş, bütün yapraklarını vadi boyunca döke döke giden bir yonca tarlasını andırır bu kasaba. Dağların doruğundan baktığınızda bu yonca tarlasına sessiz ve nazlı bir kelebek konmuş sanırsınız. İşte şehir odur. O kadardır. Her günbatımında bir çıtır kızıllık ufka doğru akıp giderken bu iki dağ bütün anaç tavrını giyinerek kelebeğin kalp atışlarını dinlemeye koyulur. Çünkü kendi ruhlarından birer avuç alıp kelebeğin ruhuna katmışlardır. O yüzden eski zaman adamlarının efsunlu nefesi gibi esintiler iner yamaçlardan aşağı. Ve o esintiler en dipte dokundukları esmer toprağın yüzünü arındırıp beyaza boyarlar. Yonca yaprağının düşmediği her yer beyazdır artık. Evlerin içi dışı bu beyaz toprakla sıvanır, sessiz ve nazlı kelebek solmaz beyazlara bürünür. Aslında evlere bu rengi layık gören kadınlardır. Kendi renkleridir. Tıpkı ak yürekleri gibi… Başlarına ak örtü, ak yemeni, ak tülbent kuşanırlar; düğünde toyda dernekte öne düşer, beyaz kuğular gibi yürüyüp giderler.”

“Yüzü yorgun görünüyor Asya’nın. Şirelenmiş üzüm gözleri kemikli yorgun yüzünü toparlamaya çalışıyor. Bühtan etmiş olmayayım ama kavisli kaşlarına belli belirsiz ince bir rastık çekmiş herhalde. Ne var ki, yaşlanma lekeleri gözaltlarına bekçisiz bir bahçe bulmuş da doluşmuş gibi.

Arada bir Asya’nın eteğine yapışık bekleyen kara saçlı kıza kaydırıyorum bakışlarımı. Onun da gözlerinde bir utangaçlık, bir acemi sessizlik... Lülelenmiş kara saçlarını arkalara kayıtsızca savurmuş. Yerini sevmiş söğüt ağacına benziyor serpilişi, uzayıp gitmiş boyu. Çiçekli tunik var üstünde. Genç kız olmaya erken heveslenmiş. Tipik buralı…”

Berna Güzey Yırtıcı - Hayallerde Seyr-i Alem

“Elli sene önce gelin gelmişti bu sokağa, o zamanlar insanların gıptayla baktığı bu apartmana… Sokağın ilk inşa edilen apartmanıydı. Dört katlı apartmanın en üst katına taşındıklarında kendini şehrin en yüksek kulesine yuva yapmış kuş gibi hissetmişti. Günde kim bilir kaç kere iner çıkardı taş basamakları da bana mısın demezdi.”

“Gözleri daldı. Sokakta görebildiği son eve ve Mestinaz Hanım’a selam verdi, oturduğu yerden gülümseyerek. Şimdi muhayyilesinde arka sokak canlandı. Sonra onun da arkasındaki, sol taraftan pazara doğru inen yol, dükkânlar, koşuşturan insanlar… En ufak bir detay atlanmadan birer birer gözlerinin önüne geliyordu. Hep bir koşuşturma, telaş, curcuna içinde geçmişti ömrü. Çocukları okula götür getir, yemekti, temizlikti, çocuklar büyüdüydü, evlendilerdi derken, hayat arkadaşının da âlemi terkinden sonra yavaşlamıştı zaman… Bu esnada hayat daha görünür olmuştu ona… Şimdi ilerdeki denize inen yolda yürüyordu. İğde ağaçlarının kokusunu içine çeke çeke... Mütebessim düşündü. Bacaklar işlerken gözler görmüyormuş, böyle zar zor adım atar hâle gelince de öteleri bile görür olmuş. Olsun! Pencereden sokağı seyredebiliyordu ya… Geleni geçeni, dost yüzleri görüyordu ya… Başını çevirdi. Sarımtırak solgun duvarla birbirlerine yaslanmış kendi gibi kocamış yatağına baktı. Belli ki; biliyordu başına geleceği, yarın bir gün şu yatakla ayrılamaz hale geldiklerinde şimdi en azından sokağını seyredebiliyorken, o zaman geldiğinde ancak pencerenin pervazını seyredebilecekti. Bu düşünce onu hüzünlendireceğine, güldürdü. Hiçbir şeye ne fazla dövünür ne de fazla sevinirdi. En kasvetli anlarda bile, tiye alınacak bir teferruatı yakalardı. Hep nüktedan hep güler yüzlü bir insan olmuştu. Melalden uzak durur, her soruna sızlanan, hayıflanan insanlara tahammül edemezdi.”

Aydan Algül - Kayıtlara Geçmeyen

“Kendimi tutamadım, tutmadım. Yüzümün, gözümün dağılmasına aldırmadan hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Yürüyüş hızım değişmiyordu, başımı eğmiyor, gözyaşlarımı silmiyordum. Kirpiklerimden ağır bir siyahlık iniyor, damlalara yakalanıp biraz arınıyordu. Sonra bir siyah damla daha... Boyalar acıya, acı yağmura karışıyordu. Çıplaktı, ıslaktı artık kirpiklerim. Kirpiklerimden acı düşüyordu. Tuhaf tuhaf bakıyordu insanlar yüzüme. Ağlamanın nesi tuhaftı? Bir sokakta kimsenin yakasını tutmamış mıydı bir acı? Takım elbiseli, ciddi memurlardan, suratsız politikacılardan, ayazdan ve betondan tertip edilmiş soğuk bir kent miydi Ankara gerçekten?”

“Parmak izi gibi ne çok iz vardı

üzerimizde. İzlerimizden tanınıyorduk ama kalbin kayıtlarına kimse

bakmıyor, kimse gayriresmî izleri okumuyordu.”

“Balkonun beton çıkıntısına koyduğum ıslak ayakkabıları buradan görebiliyordum ama hâlâ ayağımda gibiydiler. Öyle ıslak hissediyor, öyle üşüyor, sanki hâlâ o su dolmuş ayakkabılarla yürüyordum. Cesur bir öğrenci olsaydım ertesi sabah sınav kağıdına “Ayakkabılarım acıyla doldu.” yazardım diye düşündüm bir an. Haydi bakalım hoca, sen bul şimdi sanatları! Ya da bulma, gel, usulca omzuna yasla beni; orada saklanayım, orada ağlayayım. Hem sen ağlayanın halinden anlarsın, bilirim; anlamayan adam okutur mu “Ders-i aşkın müşkilin”i? Yıl sonunda da kayıtlara AA, CC, ne geçersen geç artık. Sen bilirsin kayıtlara geçen şeylerin ne kadar eksik, ne kadar yalan olduğunu; yeni anlayan benim. Doktorlar da hasta kayıtlarına “emboli” yazıp geçtiler. Oysa ben, o, Munis Gözlü Adam, hepimiz, bir kan pıhtısından yeniden yaratılmıştık.”

Söğüt’ten Şiirler

Yalnızlık kanırtır kabuğu düşmüş yaraları

Her şeyi boğulur gibi anlatır cömertçe akan su

Salınır o kızlar ki buğday başağı sanırsın

Sanki rüzgârda bir yaprak sallanır durur

Vakit çok dar ayağım yalın apak alnım

Şüpheye çalım atan gövdem kendini ararken bulur

Kötü bir şey olacak gibi teyakkuzda uyku

Aydınlatmıyor ayın şavkı sabahı

Okuyup unuttuğun şiir seni kurtaracak

Ve sesimin çarpışırken çıkardığı yankı

Eda Fırat

yorgunluğu limon ağaçlarının

sessizliği de anlatılabilir bazen

bir penceremizin olmayışı da

gözlerinle akran olunca zaman

yüz ormanını düşünürüm

evlere doğru büyüyen bir yolculuk

çeker canım, bir kopuştu bunu bilmek

Fatih Akça

Daha biçimini bulamamış bir umut

Beslerim içimde

Övülmüş her dizede

Döne döne ölen bir güvercin gibi.

İnanmam lal yalvaçların

Çırçıplak ayaklarına

İnanmam, binbir gözle

Uykular gözleyen şairlerin

O yalancı öfkesine!

Ayakkabı bağcıklarına yahut.

Elektroşoklara...

Belki acemi bir erin ilk kurşununa inanırım

Belki esmer ve kalınca bir çiftçinin

Onulmaz bel ağrısına.

Belki Tebriz çiçeklerine

Belki Kırmızı Kitap’a, belki hasır şapkalara...

Eray Sarıçam

Duydum ve ağır geldi rütbeleri omzuma:

Şeytana atmadığın taşı kendine sakla.

Bir kulağımdan giren öbüründe duruyor

Bir Beethoven anlar bunu bir sol yanı Vincent’in.

Benimse adımdan önce gizli bir harf var

Sağdan sayınca ilki, peygamber alfabesinin

Nokta koydum yanına saldırıda -olur ya-

Adına yakışmayan ok varsa bana değsin

M.Sadi Karademir

söylenmedik sözler getirmek için sustum

dilimi kırıp katık ettim dişimin kovuğuna

sevincimin çocukluğu geçen yüzyılda kaldı

akıl ölçeğim yorgun / yine iki bin yirmi

bayram geçtikten sonra neyleyelim kınayı

yanıldığımıza yetiyor bildiklerimiz

zelveyi kırıp bağa giren salgınlar şenliğinde

isim sürtüyor yine arkamızdan boş boğaz

Mehmet Şamil

ilişiği kör belde ipeği kurutulmuş

bir çocuk oldum kara güneşle yıkanarak

sebatmış yağmurların taşa çizdiği resim

zarları unutulmuş bir tavla gibi hayat

M.Tuğrul Çolak

YORUM EKLE

banner26