Kasım 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Niyâzî-i Mısrî Edebiyat Ortamı’nda

Edebiyat Ortamı Dergisi, ruhumuzun yapıtaşı isimlerini gönül dünyamıza konuk etmeye devam ediyor. Büyük bir titizlikle hazırlandığı her satırından belli dosya konuları ile dergi, elden düşmeyecek sayılara imza atıyor. 77. sayının konuğu Niyâzî-i Mısrî. Sadece dosya konusu olarak sunulmuyor Niyâzî-i Mısrî. Kenan Erdoğan’ın hazırladığı Niyâzî-i Mısrî kitabı da derginin yanında ulaştırılıyor okuyuculara.

Derginin giriş yazısından:

“Halvetî geleneğin Mısrîyye kolunu kurmuş olan, şiir tarihimizin “İkinci Yunus”u, ıstırap ve çile dolu bir ömür yaşamış; üç sürgünün ikisini Limni’de geçirmiş olan Hz. Mısrî, cezası bitmesine rağmen, orada kalmış, “beni bukağıyla defnedin, yarın huzur-ı Resulullah’ta şâhidim olacak” diye vasiyet etmiş, kabri ise sonradan yıkılmıştır. Bugün dergâhı market, camisi ise kafe yapılmış olan ve kabrinin üzeri asfalt ile örtülmüş bulunan Büyük Bilge’nin ve dervişlerinin, “gece, yıldızlar gibi” o ıssız adaya geldiği, bizatihi kendi ifadesidir.

“Niyâzî’nin dilinden Yunusdurur söyleyen / Herkese bir can gerek Yunusdurur can bana” diyen Niyâzî-i Mısrî, Türk dilinde irfanın en derin, en özgün söyleyişe ulaştığı bir şairdir.”

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Bazı isimlerle alakalı olarak tefekkür ederken bile edep olarak adlandırdığımız bir hâl çöker insanın üstüne. Tavrınıza, oturuşunuza bile çeki düzen verme ihtiyacı içinde bulursunuz kendinizi. Yalnız olsanız bile bu hâl sizi terk etmez. Tefekkür etmeye tevessül ettiğiniz zatın ağırlığındandır bu hâl muhtemelen veya sizin tefekkür nokta-i nazarından çektiğiniz okkanın terazinin kefesini bile hareket ettiremeyecek derecede hafif, miskal zerresinde olmasındandır muhtemelen. Aynı zat ile alakalı bir iki kelâm kaleme alacak olsanız da aynı hâldir sizi bir türlü kâğıt başına ya da bilgisayar başına oturmaktan alıkoyan. Bunları kendi nefsim için söylediğimi söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ama bu sözlerin hepsi de bilhassa kendi nefsim için geçerli bir hâldir. İbn Ârabî, Sadreddin Konevî, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi zatlar (sadece birkaç isim zikrettim misal olsun diye, yoksa günümüz zatlarından da mesela Sezai Karakoç’u da bilhassa zikretmem gerekir) hakkında iki kelâm için bile olsa bir şeyler karalamaya niyet etsem bu hâl benim ayrılmaz bir parçam hâline gelir neredeyse. Eksiği var, fazlası yok bu sözlerin. Niyâzî –î Mısrî hazretleri de bu zatlardan biridir benim için.”

“Tasavvuf ehlinin, daha doğrusu Allah yolunda yol yürüyenler için Allah kelâmı dışında başka hiçbir kelâmın onları bağlamadığını anlatır menkıbeler bize. Ne hikmetse bu menkıbeler her devirde her kesimden insan tarafından anlatılmış olmasına rağmen, hakkında iktidar ile ilişkisi hususunda menkıbe anlatılan her tasavvuf erbabı zatın mağdur edildiğini, iktidar sahiplerinin / muktedirlerin ise hep kaybettikleri hâlde bu mağduriyetlere sebep olduklarını kayıt altına alır tarih. Mesela Mısrî hazretlerinin Edirne’den gönderildiği sırada meydana geldiği menkıbelerde anlatılan hadiselerle alakalı da aynı şeyleri söylemek mümkün. Padişaha ve vüzera tayfasına sahip olduğu varsayılan celalini cemale tebdil etmesiyle alakalı anlatılan menkıbede Mısrî hazretlerinin “evladım bizim celâlimiz bâkî kalsaydı kudret –i ilâhiye ile bütün şehir zîr ü zeber olurdu” dediği ve rivayetlerden birinde bir mezar taşını sallaması ile birlikte, diğer bir rivayette ise ayağını yere vurmasıyla Edirne’de zelzele olduğu anlatılır. Bu hadisenin doğru olup olmadığı önemli değildir. Önemli olan Allah dostunu kızdırmanın veya onun kalbini kırmanın hem kızdıran / kıran kişiler için hem de o şehir için pek de hayırlı olmadığının izah edilmesidir. İktidar sahipleri / muktedirler her devirde zulmetmişler veya zulmedilmesine ya zemin hazırlamışlar ya da zulmedilmesine seyirci kalmışlardır. Mazlumların ise cinsiyeti de milliyeti de dini de önemli olmamıştır. Mazlum her daim muktedirlerin öfkesini üzerine çekebilmeyi başarmıştır ne yazık ki.” Ali Sali

“Sufi şairin sözü, incedir, narindir ve örtülüdür. Sadece sufinin sözü değil, her hangi bir şeyi açıklamak için söylenen sözün, aynı zamanda o şey için örtü olabileceği bir gerçektir. Ben buna, söyleyerek sırlamak diyorum. En büyük sır saklayan, bana sorarsanız, en fazla konuşandır. Mesela Mevlânâ, Mesnevî ve Divân-ı Kebîre rağmen sırlı bir zattır. Mesnevî’yi her şerh çabası, o sırrı anlama veya çözme teşebbüsü değil midir? Sırlıdır, çünkü ayenbeyan hakîkat ve marifete ilişkin bilgiler ancak yaşanır, tadılır ve tecrübe edilir. Tecrübe biriciktir; ne muhtasar ne de mufassal bir lisan ile bihakkın anlatılabilir. Daha doğrusu, ârifler duygularını başkalarına nakledemezler. Ancak benzer şeyleri tecrübeye başlayanlara sembollerle aktarırlar. Bu yüzden olsa gerek, eskiler, “mâşukâya mestûrelik yakışır” derler. Nitekim Niyâzî, tasavvufi kavramları, hal ve durumu en iyi anlatan bir şair olmakla birlikte herkesin kendisini anlayamayacağını söyler. Diyor ki:

Lafz u sûret u cism ile anlamak isterler bizi
Biz ne elfâzız ne sûret cümle mana olmuşuz

Baştan sona mana olduğunu söyleyen şairi, kastettiği mana itibariyle anlamamız pek mümkün değil. Çünkü biz, tam da burada, şairin sözünü ettiği anlama faaliyeti içerisindeyiz. Onun söylediklerini, geride bıraktığı söz mirasıyla yani lafızdan yola çıkarak anlamaya çalışıyoruz. Oysa o, aynı beytin geçtiği gazelin matla’ beytinde, “mana’da anka” olduğunu beyan eder. Der ki;

Tâ ezelden biz bu aşk içinde rüsvâ olmuşuz
İsmimizdir söylenen mânada anka olmuşuz

Mısr’îyi, Zat-ı Hakk’da mahrem-i irfân ve ilm-i sır’da bahr-i bi-pâyân olanlar anlayacaktır. Peki, nasıl mahrem-i irfân olacağız? Nasıl bahr-i bipâyân olacağız? Bu soruları burada sadece soruyorum; ama Mısrî’nin irfânını anlama bahtiyarlığına eren kişilerin temel niteliklerini, “olan anlar bizi” redifiyle birlikte burada zikretmek isterim:

Vech-i Bâkî hüsnüne hayran olan anlar bizi
Her taraftan yıkılıp vîran olan anlar bizi
Varlığından soyunup üryân olan anlar bizi

Vech-i Bâkî’nin hüsnü, bitmeyen, tükenmeyen, değişmeyen ve dönüşmeyen mutlak güzelliktir. Bu güzellik, bu âlem aynasında arz-ı endâm eder, ama onu görebilmek için benlik duvarını aşıp aslî öze (fıtrat) ulaşmak gerekir. Bu yüzden olsa gerek, Ümm-i Sinan da, ‘âlem-i nâsut ehline” benim satacak malım yoktur der. ‘Âlem-i nâsut ehline yokdur benüm bey’im şirâm Ehl-i vahdet ‘âşıklara gizli irfân satar dilim” Bilal Kemikli

“Mısri’nin yalınlığa yönelik bu dil tutumunun edebi kaygılara matuf bir şey olmadığından sanıyorum şüphe edemeyiz. Ancak bunun, toplumsal ve kültürel bir arka planının olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar saray erkânıyla ilişki kurmuş bir mutasavvıf şair de olsa, Mısri’nin aristokrat bir kültür ve sanat anlayışı içinde olmadığı çok aşikâr. Sadece bir şair değil, şiirle hayatını ve düşüncesini birleştirmiş bir kişilik. Tasavvuf şiirinin genelinde olduğu gibi şiir, insan-ı kâmil olma yolundaki cehte ve sürece ayna tutmanın, onu kıvama getirmenin bir vasıtası olarak rol oynuyor. Hikmetli sözün ve seyrü süluk hallerinin bir ifadesi olarak ortaya çıkıyor. Buna karşılık, tasavufi şiirin zirvesi olan Şeyh Galip’teki sembolizm dünyasının ve lirik zenginliğin onda ortaya çıkmaması şiiri en basit anlamıyla retorik bir araç olarak kullanmasının bir sonucudur. Yalınlığı buradan gelir, başka deyişle gündelik konuşma diline ve mantığına olan yakınlığından ileri gelmektedir. Gücü de buradadır diyebiliriz. Bu yönüyle Mısri’nin şiiri, Divan Şiiri’yle halk arasında köprü kurma cehtini ve -nispeten dahi olsa- başarısını göstermiş sayılır. Havasın takdirini kazanma, beğenisine hitap etme gibi bir kaygıdan uzak, hak ve hakikati en açık dille söylemeyi kendisine dert edinmiş bir şahsiyetin ifadesidir.

Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni
Günahını bilmeden gufranı arzularsın

Ne söylediğinden bağımsız olarak Mısri’yi büyük kılan en önemli özelliği de kanaatimce budur. Dahası o, bu büyüklüğünün bedelini ödemekten sarf-ı nazar etmemiş, sürgünlere maruz kalmayı göze alacak kadar sağlam bir duruş sahibi olmayı bilmiştir. Bu açıdan şiiriyle hayatı arasındaki örtüşme, onu sahici bir kimliğe kavuşturmakla kalmayıp bizi gayet tabii etkilemekte. Böylelikle Mısri, anti-konformist ruhun, Nef’i, Nesimi gibi Divan Şiiri’ndeki bir kaç örneğinden biri haline gelmiştir. Ol dilberin Mehdî adı sükker durur halka tadı, Mısrî çeker bu mihneti ol râhatı Rahmân görür.” Ali K. Metin

“Derman”, “Aramak”, “Dert” ve “Ben” sözcüklerinden ve 16 heceden oluşan tek dize bize o kadar çok şey söylüyor ki, üzerine düşünüldüğünde bu dizenin şerhinden bir kitap bile çıkarabilirsiniz. Türkçede elbette az sözcükle kurulan çok çağrışımlı, çok güçlü dizelere rastlamak mümkün. Özellikle Yunus Emre’nin şiirlerinde insanın varlığına ve dünya hayatına ilişkin benzer dizelerle sıkça karşılaşıyoruz. Yunus Emre’nin yolundan giden, onun en güçlü takipçisi ve “taşıyıcısı” olarak gördüğümüz Niyazi Mısri’nin bu iki dizesine dair 16 çıkarımda bulunacağız.

  1. Dizedeki zaman kullanımına bakıldığında derdimizin dermanımız olduğu bilgisinin kesinliği, derdimize derman arama eylemimizden önce geliyor.
  2. Bu kesinliğe ulaşmak, yani, aslında derman aradığımız derdimizin, derdimizin dermanı olduğu bilgisine sahip olmak için derdimize derman aramak gibi bir zorunlulukla kayıtlıyız.
  3. Derdimizin derman olduğu bilgisi derdimize derman arama eylemimizin bir sonucu değil, bu eylemin fark ettirdiği ayrı bir bilgi olarak yer alıyor dizede.
  4. Derman aradığımız derdimizin aynı zamanda derdimizin dermanı olduğu bilgisi, bizim kazanımız değil, o kazanım doğal haliyle derdimizin içinde var… Mehmet Aycı

“Hazret-i Mısrî’nin; hece ölçüsü ile Yunus Emre, aruz vezni ile Nesimî ve Fuzulî etkisinde yazdığı şiirlerinden oluşan muhteşem bir divanı vardır. Yunus Emre gibi âşıkların piri olan Niyâzî Mısrî’nin dîvanı yüzyıllar boyunca her meşrepten tarîkat ehli ve Hak âşıkları tarafından okunup zevk edilmiş, ilahî feyzlerin membaı bir eserdir. Bu divan için kimileri tarîkat ilmihali demişse de bu ifade doğru olmakla birlikte nâkıs bir ifadedir. Çünkü Mısrî dîvanı sadece bir tarîkat ilmihali değildir. Aynı zamanda bir hakîkat ve ma’rifetullah ilmihalidir. Bazı mürşitlerin, dervişlerine mertebesine göre Mısrî divanından şiirler vererek tefekkür ettirmek suretiyle irşat ettikleri bilinmektedir. Yeri gelmişken şunu da ifade etmek gerekir ki, her tarîkat insanı hakikate ve ma’rifetullaha götürür. Bu nedenle irfansız tarîkat yoktur. Derviş, irfana ya hamlığından erişemez ya da mürşidi olan zât kâmil değildir, eriştiremiyordur.

Mısrî divanını rehber edinen bazı meşayihten de şerh yazanlar olmuştur. Bunlardan Seyyid Muhammed Nûrul Arabî’nin yaptığı şerh en meşhurlardandır. Mısır’da dünyaya gelen Seyyid Muhammed Nûrul Arabî, irşat için Rumeli’ye gitmiştir. Bu gün Makedonya ve Kosova olarak iki farklı ülke olan bölgede birçok müridi vardı. 1875-1879 tarihleri arasında Niyâzî Mısrî Dîvanı’nı muntazam derslerinde şerh etmiştir.” Mikail Türker Bal

“Prof. Dr. Kenan Erdoğan’ın Niyâzî-i Mısrî Dîvânı adlı çalışması, 1993 yılında savunduğu doktora tezinden oluşturulmuş ve Akçağ’ca yayımlanmış bir kitap. Üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, Hz. Mısrî’nin yaşadığı yüzyıldaki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel durumu ve edebi hayatın varlığı üzerinde duruluyor. Oldukça hareketli ve karmaşık olan bu yüzyılın bilgileri detaylı bir şekilde veriliyor. Erdoğan’ın ifadesiyle bu yüzyıl ile Hz. Mısrî’nin maceralı hayatı arasında ilginç benzerlikler bulunuyor. İkinci bölümde, Hz. Mısrî’nin hayatı, edebî kişiliği ve eserleri hakkında bilgiler veriliyor. Hayat öyküsüyle ilgili bölüm, doğum yeri ile başlayıp eğitimi, tarikat yolculuğu, evlilikleri, seyahatleri, sürgünleri ve vefatı bilgilerini kapsıyor. Edebi kişiliğinde ise şiirlerinin konusu ile şekilleri, üslubu ile fikirleri, edebi halef ile selefleri ve bestelenmiş şiirleri konuları ele alınıyor. Eserleri kapsamında, Türkçe yazdığı Divân’ı, mecmuaları ve risaleleri, şerhleri, mektupları, ona isnat edilen risale ile tefsirler ve son olarak Arapça eserleri hakkında bilgiler aktarılıyor. Üçüncü bölümde de kitap, karşılaştırmalı bir divan çalışması olduğu için nüshaların tanıtılması ve değerlendirilmesi yapılıyor.” Arafat Deniz

Prof. Dr. Kenan Erdoğan ile Söyleşi

Yunus Nadir Eraslan, Prof. Dr. Kenan Erdoğan ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Erdoğan’ın doktora tezi, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı üzerine. Elbette söyleşinin merkezinde de Niyâzî-i Mısrî var.

“Niyazî Mısrî, önce Malatya’da Hüseyin Efendi’ye sonra Mısır’da bir Kadiri şeyhine bağlanmış ve kimi tasavvufi eğitimler almışsa da en son Uşak’ta tanıştığı ve rüyasında gördüğü Ümmi Sinan Elmalı hazretlerinden el almış ve mezun ve mücaz olmuştur. Yani icazet (irşat izni) almıştır. Elmalılı Ümmi Sinan’la ilgili Bursa ve Uşak civarında görüldüğü söylenen bir rüya ve menkıbe şöyle anlatılır: Niyazi rüyasında güğüm yahut ibriğini kalaylatmak için bir kalaycıya gider. Kalaycı müşterilerle dolup taşmaktadır. İbriği kolayca ikiye böler içini ve dışını güzelce kalayladıktan sonra yapıştırarak “dışını herkes kalaylar maharet içini kalaylamakta” der. Bilahare Ümmi Sinan’la görüşmelerinde iç dünyasını temizleyecek, kalbini arıtacak kalaycının o olduğunu anlar. Uşak’ta Ümmi Sinan’la görüşen Niyazi’nin onunla beraber Elmalı’ya gittiği ve birçok menkıbenin başına geldiği; riyazat ve çilelerle, kıllet-i kelam, kıllet-i taam ve kıllet-i menamla (az konuşup, az yeme ve az uyuma) birçok manevi feyiz ve fetihlere, derece ve makamlara ulaştığı anlatılır. Zaten Mısır’da El-Ezher’de yetişen bir âlim olarak dergâhta kendisinden fiili olarak istifade edildiği; şeyhin oğlu ve diğer talebelere ders vermesi, imamlık ve hatiplik gibi görevler verilmesinden anlaşılmaktadır. Bu arada Yunus’un dergâha odun getirdiği gibi Mısri de dergâha odun getirir, değirmende çalışır, un ve buğday taşır. Birçok çile ve erbain çıkarır. Bir gün dağda bir ayının hücumuna uğrar. Az kalsın ayı onu helak edecektir. Şeyhinin yardımıyla kurtulur. Şeyhi, oğul bu taşradan (dışardan) değildi. Bu ayı nefsindendi, git mücahedene devam et, der. Mısri menakıpnamelerinde Elmalı’daki seyr-i süluk günleriyle ilgili buna benzer pek çok menkıbe nakledilmektedir.”

“Mısrî denmesi Mısır’da eğitim almasından dolayıdır. Bu sanki bir lakab gibi (Hani Kore gazilerine bazen Koreli derler ya) Mehmed Niyâzî’nin üzerine yapışmış ve böyle anılır olmuştur. Ancak bazen Mısri’yi mahlas olarak da kullandığını görüyoruz. Niyaz, yalvarıp yakarma; Niyâzî de bununla ilgili, dua ve niyazla ilgili, niyaz eden, yakaran, niyazkar gibi kullanılıyor. Tabii ki Mısrî’nin mahlası. Eski gelenekte ebced ve cifir, gaybdan haber ve işaret veren önemli bir ilim gibi görülmüştür. Niyâzî’nin de ebced hesabı 78 olan Niyâzî’yi, vefat yaşı olduğunu keşfettikten sonra kullandığı rivayetlerde geçmektedir. Hatta Arapça mülemma bir ilahisinde “Yetmişsekize erdi yaşum eyledik/ İhteyere yehteyirü ihtiyâr” yani 78 yaşına geldik ve artık (ölümü) yolculuğu seçtik manasında ölümünü vefatından önce kerametiyle keşfettiği ifade edilir.”

“Doğrusu ben Limni’ye gitmiş değilim. Malatya belediye başkanı ve valisiyle bir ara sanatçı ve bilim adamlarından oluşan bir gurup Limni’ye gitmişler ve oradan da bazı idareciler buraya gelmişler ve bazıları yazılarında bu durumu açıklamışlardır. Yazılardan anlaşılan Mısrî’nin Dergâhı, türbesi ve camisi ile medrese, tevhidhane, muvakkithane, çilehane, şadırvan ve hazire ile bir külliye halindeki yapının neredeyse hemen tamamı yıkılmış ancak bazı duvarlar ile avlu kapısı korunmuş ve kafe ve market haline getirilmiştir. Malatya ve Bursa’dan bazı idareci, hoca ve sanatçıların ziyaretlerinde kabrin meydana çıkarılması ve ihyası gibi konular ele alındıysa da herhangi bir sonuca ulaşılamamıştır. Ülkemizdeki farklı medeniyet ve kültürlere özellikle Roma ve Yunanlılara ait tarihi kalıntıların nasıl korunduğu ve turizmin hizmetine sunulduğu herkesin malumudur. Ancak Batılı ve modern olduğunu söyleyen ve AB’ye alınan Yunanistan’ın bu konuda sicili maalesef hiç de iyi değildir. Daha düne/bir yüzyıl önceye kadar yüzlerce hatta binlerce Osmanlı eseri ayakta iken Bugün bunların nerdeyse tamamı barbarca yok edilmiş ve yıkılmıştır. Niyazi’nin türbesi, cami ve dergâhı etrafında bir külliyeye dönüşen bu yapıların yeniden ele alınarak ortaya çıkarılması, hatıralarının yaşatılması elbette en büyük arzumuzdur. Ancak mezar yahut makberin Malatya veya Bursa’ya taşınması, üzerinde düşünülmesi gerekli konulardır. Sonuçta bu şahsiyetler kaderin sevkiyle oraya bir şekilde damga vurmuş olduğu önemli şahsiyetlerdir. Oralarda kalan çok az sayıdaki Müslüman ve Türkler için de orada çevresinde toplanabilecekleri böyle sembol şahsiyetlere ve yapılara ihtiyaç vardır. Dolayısıyla belki bunda da bir hayır vardır.”

Nuri Pakdil’in Afrika’sı

Âtıf Bedir, Nuri Pakdil üzerine kaleme aldığı bir yazı ile Edebiyat Ortamı’nda. Nuri Pakdil’in Afrika’sından bahsediyor Bedir. Afrika’nın ve Afrikalıların Pakdil’in düşünce dünyasındaki etkilerine dair önemli notlar var yazıda.

“1972 yılında Paris’e gittiğinde ilk kez karşılaşır Afrikalılarla. Onlarla aynı seminere katılmışlar ve orada tanışmışlardır. Paris sokaklarında da sık sık Afrikalılarla karşılaşır. Onlarla ilgili yaptığı gözlemlerini ise Batı Notları kitabında şu cümlelerle ifade eder: “Karşılaştığım Afrikalılarla konuşuyorum bağımsızlık sorunlarını. Hepsi de heyecanlı, hepsi de gergin ve mutlu. (…) İlgi duymalıyız Afrika’daki bağımsızlık hareketlerine. Kaldı ki, oralar hiç de yabancı yerler değildir bizim için. Tarihsel yönden Afrika anılar yurdudur. Peygamber’in yanında, onun buyruğuna uygun olarak, Tanrı Öğretisinin bildirisi ezanı, ilk kez okuyan, Afrikalı Bilâl değil midir? Peygamber’in bu seçiminde, ezanı alenî olarak ilk kez Afrikalı bir Müslümana okutuşunda, Müslümanlar için Afrika’ya bir işaret, Afrika’ya dikkat ediniz bilgeliği yok mudur?”

Ayrıca Kuzey Afrika ülkeleri yirminci yüzyılın başlarına kadar Osmanlı Devleti’nin toprakları içindedir. Onlarla inançlarımız da aynıdır. Afrikalılarla doğrudan temas ilgisini daha artırır. Annesinden dinlediği öykülerdeki insanlar şimdi kanlı canlı karşısındadır. Üstelik Cezayir’in Fransızlardan bağımsızlığını kazanmasının üzerinden daha on yıl geçmiştir. Yine Batı Notları’nda Afrika’ya ilişkin önerisini de açıklar: “Afrika sorunlarını inceleyecek, Afrika uluslarıyla kültürel ve ekonomik ilişkileri düzenleyecek, bununla ilgili yapılması gerekli atılımları hükümete önerecek bir Afrika Enstitüsü kurulmalıdır.” Peki üzerinden elli yıla yakın bir zaman geçen bu önerinin gereği yerine getirilmiş midir? Maalesef hayır.”

“Pakdil’in Afrika’ya ilgisi sadece düşünmekle sınırlı kalmaz, eyleme de dönüşür. Bir yazarın eylemi ise yazmaktır. Edebiyat dergisinde başta kendisi olmak üzere birçok isim Afrikalı yazarlardan şiirler ve öyküler çevirerek yayımlar. Bu çeviriler daha sonra Çağdaş Arap Şiiri; Güldeste ve Çağdaş Arap Öyküsü adlı kitaplarda yer almıştır. Bu seçkilerin adında Arap kelimesi olmasına rağmen Afrika ülkeleri dışarıda bırakılmaz. Başta Cezayir olmak üzere Fas, Gine, Mısır, Nijerya, Senegal, Sudan gibi ülkelerin yazarlarına ve şairlerine yer verilir. Bu çeviriler daha çok Fransızca yayımlanan dergi ve gazetelerden çevrilse de o yıllarda Afrika ve Arap edebiyatına tek ilginin Edebiyat dergisi ve Pakdil tarafından gösterildiğini düşünürsek konunun önemi ve dil konusunun ikincil bir sorun olduğu görülür. Nitekim daha sonraları Pakdil’in yönlendirmesi ile İbrahim Demirci, Turan Koç gibi yazarlar doğrudan Arapçadan çeviriler yapmıştır. Bu çalışmalar bir işarettir ve gelecek çabalar için bir yol açmıştır.”

Şiir Adağı Göçmen Konağı Arayurt

Ali Ömer Akbulut, şiirin görünmeyen yüzünden, gizeminden ve berzahtaki şiirden bahsediyor yazısında. Görünen değil görünmeyen bir alemin şiirde edindiği yeri işaret ediyor Akbulut. Şiire yüklenen anlam yoğunluğunun da adresi var bu yazıda.

“Şiirin aslı karanlıktır, karanlıktadır. “Aslı gibidir” diyebileceğiniz bir görüntü vermez şiir. Kıyaslayabileceğiniz bir imkân sunmaz. Herkesin her şeyi görebildiği iddiasıyla ferah fahur dolaştığı gündüze ve her şeyin “en doğrusu”nun bulunduğu vehmine sahip sağduyuya kapalıdır şiir. Her şeyi göze ve görüntüye yerleştiren, her şey “ortada” duygusu veren gündüz ve sağduyu zuhuru kapatır, örter ve kalbi karartır. Karanlık şiirin vazgeçilmezi gibidir. Şiir, kendi sınırsız [biçim üstü], karaşın yurdunda özgürce hareket eder ve göreli gerçekliklerin nasıl sınırlanıp kaldıklarını seyre dalar. Şiir kendini [gündüze, görülür biçimsel dünyaya] körleştirerek yol bulur. Her türlü dışsallığa, zuhuratı engelleyen tüm kanallara, zekânın çeldirici kıvılcımlarına, ilk elde kendini ele verişlere ve dahi kendi oluşu, kendi’nde oluşu kesintiye uğratan dolambaçlı yollara kendini kapatır. Nerede barınır o hâlde şiir?”

“Berzah genellikle ölüm sonrasında belli bir ara durum olarak kabul edilir. Bu şekilde, dünya ve ahiret arasında bir geçit olarak düşünmek de konumuza uygundur. Ancak biz daha çok irfani gelenekte ifadesini bulan berzah kavrayışına başvuracağız. Bu kavrayış berzah ifadesine yer veren Kur’an ayetlerine dayanmaktadır. Bunlardan birincisi: “Salmış iki deryayı demâdem çatışırlar; aralarında bir kıstak var[berzah], aşamazlar birbirlerini.” Bir diğer ayet ise şöyledir: “Biri tatlı; yürek tazeleyen, diğeri tuzlu çorak iki deryayı salıp birbirine akıştıran, aralarına da bir berzah ve bir kıstak [aşılmaz ara] koyan O’dur.” Bu iki deniz, görünen ile görünmeyen, biçimsiz ile biçimsel, vücud ile yokluk, ruhani âlem ile cismani âlem, ruh ile beden, dünya ile ahiret, dolaysız bilgi ile kuramsal bilgi, öz ile özellikleri, ruhsal algı ve kavrayışlar ile dünyevi ihtiyaç ve tutkular olabilir. İlk bakışta bir bölünme, ayrılma gibi görülebilecekken, daha derin bir kavrayışla birbirini bütünleyen ve etkileşen “ikiliksizlik”[ler] olarak görülür. Kısaca berzah, her türlü ara düzeyi, orta hali; iki şeyin hem ayrık, hem de bütünleşik yanını temsil eden her şeyi ifade eder.”

“Berzah âlemler arası bir “geçit”tir ve berzaha ait deneyim hayalî bir mahiyettedir. Hayal âlemi irfani müşahadelerin, mazhariyetlerin yurdudur. Ruhsal olanın vücut bulduğu, bedenin ruhanileşip latifleştiği yerdir. İmgeler dünyası [mundus imaginalis] diye ifade edilmesi de mümkün olan bu dünyanın algısı etkin imgelemledir. Uykudayken görülen rüyalar da hayal âlemindendir. Bu yüzden de te’vile ihtiyaç vardır. “Bir şeyi ilkesine; başlangıcına, aslına, bir simgeyi simgelediğine döndürme, ‘geri götürme’” anlamına gelen te’vil simgelerin ve etkin imgelemin varlığını gerektirir. Duyulur, görülür dünyayı, bütün maddî verileri, gerçekleri semboller olarak kavrayan te’vil, onları dönüştürür ve sembolize edilmiş asıllarına irca eder, geri götürür. Berzah, hayalî bir geçit olarak hem görünen, hem görünmeyen evrenlerin tüm niteliklerini bünyesinde barındırır.”

“Âlemin varlığının anlamı ancak varoluş sebebi ve koruyucusu olan insanın tekemmülüyle mümkün olacaktır [insanı kâmil /yetkin insan]. Gözbebeğinin göze nispeti ne ise insanın Varlık’a nispeti odur. İnsan kendisini bildikçe, “kendilik”e erebildikçe Varlık’ı da bütün şüphelerin ötesinde bilir. İsimlerinin yansımaları bütün âlem olan, kendisinde ve kendisiyle kendisine bilinmek üzere varlıkta tecelli eden TEK’in, bu sonsuz sonrasız ve bitimsiz kendi misilsiz güzellik ve kemalini seyretme aşkı, en hakikatli gerçekleşimini onun tek bilicisi olan ve isimlerine yetkince mazhar olan yetkin insanda bulmuştur. İnsan “kendisine tanıklık ederek”, yerli yerine koyarak, ne olması gerekiyorsa o olarak, ne olması gerekiyorsa o kılarak yetkinleşecektir. Bütün âlemlere ulaşabilir olan insan, dış duyuları ile makrokozmosu, iç yetileri ile nefs, ruh ve bedeni içeren mikrokozmosu kavrayabilir. Tecelliler bu düzeylerin herhangi birinde görülebilir, yarı-yol buluşmaları gerçekleşebilir.”

Koray Demir ile Söyleşi

Koray Demir ile sinema, belgeseller, reklâm filmleri ve yaptığı çalışmalar üzerine bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular Sadık Yalsızuçanlar’dan olunca ortaya keyifle okunacak bir söyleşi çıkmış.

“Sonuçta diğer insanlar arasından fark edilebilmek için yapılamaz denilen bir şey yapmalıydım. Pek çok kısa film ödül alıyor ama o filmleri yapan yönetmenler bir sonraki projelerini gerçekleştirebilecek gücü bulamıyorlardı. Bu sebeple bir öğrenci uzun metrajını yapmaya karar verdim. Çünkü kime sorsam, yapılamaz diyordu. Okul, fikir aşamasında bile karşı çıktı ve asla olamayacağını bildirdi. Ama başka çarem yoktu. Zihnimi ve kalbimi buna sabitledim. Ve riski göğüslemeye karar verdim. Okula bitirme projesi olarak 100 dakikalık bir film senaryosu verdim ve kısa film olduğunu söyledim. Neyse ki kimse anlamadı - düşünün okulların durumunu -. 6 gün çekim ve 6 gün montaj hakkımız vardı. İlk büyük zorluk oyuncuları bulmak ve ikna etmekti. 24 kişilik bir oyuncu gücü gerekiyordu ve Kayseri’de okuyan bir Sinema Tv öğrencisi için bu sayıyı oluşturan 4 ve 2 rakamları bile ancak arkadaşlarını oyuncu niyetine oynatmakla üstesinden gelinebilecek bir durumdu. Zorluklar karşısında genelde çok pratik bir yaklaşımım vardır. Sevsem de sevmesem de gerçekle yüzleşmek isterim. Gözlemlerim sonucu bu oyuncu sayısına ulaşabilmenin tek yolu, şehirdeki tek tiyatro topluluğunun tüm üyelerini filmimde oynamaya ikna etmekten geçiyordu. Bunun da bir tek yolu vardı, tiyatro topluluğunun başkanına başrolü vermek. Hemen bir randevu yapıp yanına gittim. Onu düşünerek yazdığım bir rolden bahsettim - asla diğer oyuncular konusunu açmadım - ve mutlaka bu rolü O’nun oynaması gerektiğini söyledim. Başka bir oyuncunun bu rolü kaldırmasının mümkün olmadığını söylemeyi de ihmal etmedim. Rolü öyle bir benimsedi ki, bana dönüp şöyle dedi: “Diğer rolleri de benim oyuncularım oynarsa kabul ederim. Benim oyunuma alışık bir kadro etrafımda olmalı.” Şöyle hafif bir gözümü kaçırıp, sakalımı sıvazladım. Ve “Tamam!” dedim. “Madem öyle rahat edeceksiniz, sizin rolünüze kendinizi vermeniz en önemlisi.” Böylece anlaştık. Tüm oyuncuların çalıştırılması ve zamanında sette olmaları işini bile kendi üstüne aldı. Hareketli sahneler için sanayi de su borularından bir şaryo yaptım. Bir demirci ustasına jimmy jib benzeri bir crane inşa ettirdim. Elimizdeki üç beş lirayla gerekli donanımı da sağladım. Şehrin en güzel caddesinde çekim yapmak istiyordum ve filmde polis ve ambulans sahneleri vardı. Fakat bir türlü izin alamıyorduk. Ancak eğitici faaliyetlere izin veriliyordu. Hemen bir trafik belgeseli yazdım ve çekim izinlerini çıkardım. Çekim sabahı sete gittiğimde bir otobüs dolusu çevik kuvvetin yolda pozisyon aldığını gördüm. Öyle ki Vali yardımcısı o cadde üzerinde oturduğu için tüm ambulans, polis arabaları, itfaiye hatta çevik kuvvet bile hazır bulundu. Böylece çekimleri tamamladım. 6 günde 100 dakikalık filmi çektik yani. Sonra hemen montaja giriştim. Sabah 8’de okula gidip montaja başlıyordum, akşam olup herkes gidince montaj bilgisayarının kasasını paltoma sarıp, kimse görmeden eve götürüyordum. Sonra sabaha kadar montaja devam ediyor, bir iki saat uyuduktan sonra, kimse gelmeden tekrar okula dönüyordum. Şu anda herkesin kendi evindeki bilgisayarlarla montaj yaptığı bir dönemde bu anlattığımı anlamak biraz zor olabilir. Ama koynuma alıp götürdüğüm bilgisayar, tüm şehirde film montajı yapabilen tek makineydi.”

“Bana göre falan yönetmeni filan yönetmeni diye bir ayrım yoktur. Yönetmen vardır. Kimisi belli bir konuda uzmanlaşmak ister, kimisi tüm türlere hâkimdir. Yoluna öyle devam eder. Reklam benim ana besin kaynağım diyebilirim, bütçeleri sebebiyle her zaman en yüksek, en yeni teknolojileri ve anlatım dillerini deneme şansınız olur. Bu da film dilinizin gelişimi açısından oldukça önemli bir şanstır. Bir de özgürlüğüme olan düşkünlüğüm ve boyunduruk altında çalışamama huyum yüzünden pek çok farklı film alanına savruldum. Savruldum diyorum çünkü bile isteye değil, şartların dayatması sonucu yeni kulvarlarda yarışmak zorunda kaldığım için savaştım. İnancıma ve tecrübeme göre bağımsız bir sanatçının sıkıştığı cenderelerden çıkabilmesi de ancak böyle mümkündür. Yolları yürünebilir kılmak!”

“Hem çekim sürecinde hem de çekim sonrası süreçte pek çok sürpriz gelişme yaşadık, olumlu yönde tabii. Mesela küçük bir anımı anlatayım. Filmin içindeki ayetlerin okunması için bir dış ses bakıyordum. Ama önüme hep davudi sesli örnekler geliyordu. Bense daha içten, daha sıcak ve yumuşak bir ses arıyordum. İki de bir ofisteki sunum odasına geçip Çağrı filminde Caferi Sadık’ı oynayan kişinin sahnelerini açıyor ve ayetlerin nasıl okunduğunu, özellikle Habeş Kralı Necaşi’ye karşı Meryem Suresi’nin okunuşunu gösteriyordum ekibe. “Bana böyle bir ses lazım! Keşke böyle bir ses şimdi de yaşıyor olsaydı…” Birden şöyle bir ses duydum. “Hocam bu sesin sahibi hala hayatta.” Müthiş bir heyecanla konuşan arkadaşı sarstım. “Ciddi misin?” Şaşırdım çünkü film 1976 yapımıydı ve üzerinden otuz küsur sene geçmişti. Rahmetli Toron Karacaoğlu seslendiriyordu o karakteri. Çınarcık’a yerleşmiş işi gücü bırakmıştı, 78 yaşındaydı. Herkese ellerindeki işi bıraktırdım ve hemen Toron Bey’e ulaşılmasını ve mutlaka ama mutlaka bir yol bulup O’nu İstanbul’a getirmelerini istedim. Ve sonunda ulaştık rica minnet geldi. Geldi ve bizi mest etti, o muhteşem sesiyle. Hatta inanılmaz bir şekilde daha da etkileyici ve güzeldi. Müthiş keyifli bir kayıt yaptık. Çok mutlu oldu. Babasının Mehmet Akif’in arkadaşı olmasından ve daha birçok konudan konuştuk. Unutamayacağım bir anı oldu benim için.”

“En son yaptığım projeden bahsedeyim o vakit. Biliyorsunuz geçen martta Yeni Zelanda’da büyük bir facia yaşandı. Silahlı bir terörist vahşi bir planı hiçbir engelle karşılaşmadan uyguladı ve onlarca müslüman insanı şehit etti. İşte hemen o olayın gecesi büyük bir hüzünle ekibimizin WhatsApp grubuna hissettiklerimi yazarak onları da bu konuda duyarlı olmaya ve sabaha kadar bu konu üzerinde düşünmeye çağırdım. Genelde ölenler Müslüman olduğunda yalnızca birer sayıdır ve başlarına gelen hemen unutulur. Bu sebeple bu olayın faillerinin unutulmasına izin vermemeliyiz diye düşünüyordum. Vicdan sahibi herkesin hatırlaması ve ölenlerin hatıralarının yaşaması için bir proje yapmalıydık. En önemli açmazımız ilk hareketi başkalarından bekliyor olmamız olduğu için bu döngünün kırılması adına da bir şeyler yapılmalıydı. Ertesi gün geniş kapsamlı bir toplantı yapıp kolları sıvadık. Şiddete meyleden herkese ve bir arada yaşama kültürüne karşı olanlara, sanatsal bir tokat olacak bir proje yaratmaya çalıştık. Geceli gündüzlü çalışarak yirmi gün içinde animasyon bir film yaptık ve bu film, olayla ilgili yapılan dünyadaki ilk çalışma oldu. Film tarihe geçmiş tüm ‘bir arada yaşama’ konulu ‘hukuki’ metinlere bir saygı duruşu içeriyor ve bir nefret objesi olarak katliam silahının karşısına ‘hukuk’u koyuyordu. Benim penceremden bakıldığında hukukun olmadığı, olanın korunmadığı yerde yaşam imkânsızlaşır. Ve bu durum Tanrı’ya karşı bir savaş ilanıdır. ‘Hukuk’u korumadan insanca yaşamak mümkün değildir çünkü. ‘Hukuku koruyun’ sloganıyla Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak Twitter üzerinden birkaç gün içinde bir milyon izleyiciye ulaştırdık filmi. Filmin müziklerini sevgili dostum Rahman Altın Los Angeles’e gitmeden hemen önce gönüllü olarak yapmak istedi ve duygularını harika bir şekilde notalara döktü. Ona da selam olsun.”

“Sadece bizim değil, batının tarih yazıcılığında da doğru düzgün bir yeri yoktur Kut’un. Çünkü bu gurur kırıcı yenilgiyi yazmamayı tercih etmişlerdir. İngiliz günlüklerinde “Osmanlılar iyi savaşır ama asla bir beyazı yenemezler…” gibi sözlere rastlarsınız. Bu bakış açısı için bizim Kut Zaferi, onların Kut Yenilgisi olarak kayda geçirdiği hadiseyle yüzleşmek mümkün değildir. Bir çeşit ‘Kut Sendromu’ndan bahsedebiliriz. Tıpkı Amerikalıların yaşadığı ve yüzleştiği ‘Vietnam Sendromu’ gibi. Buradaki tek fark, İngilizler bu savaş ve sonuçlarıyla yüzleşmeyi reddetmişlerdir.”

“Evet, Kosova’da geçen ve meşhur bağımsızlık önderi Adem Jaşhari’nin hayatından kesitler sunan bir sinema filmi projem var, bunun için defalarca Kosova’da ve çevre ülkelerde incelemeler, location scouting ve kast görüşmeleri yaptık. Senaryo’nun son halini 30 gün boyunca Prizren’e ve çevre dağlara kapanarak yazdım. Ama bir türlü istediğimiz desteği bulamadık. Aslına bakarsanız hiçbir destek bulamadık. Bir de üstüne döviz krizleri eklenince Euro bölgesinde bir sinema filmi yapmak iyiden iyiye zorlaştı. İşin gerçeği ‘açıktan aşkını ilan edenler’ dışında kimsenin kimseyi dinlemediği garip bir dönemden geçiyoruz. Böyle dönemlerde bağımsız projelerin inşası çok zordur. Ama bir şekilde çözüm bulacağız inşallah.”

Feride Turan Tuna Kıyılarında

Özlem dolu bir seyahat yazısı ile yer alıyor dergide Feride Turan. Özellikle Tuna’ya dair izlenimler yüreğimizin tam ortasına dokunuyor. “Sana Bir Tepeden Baktım” Budapeşte isimli yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Derviş sabrıyla çıkılan, güllerin sardığı bir tepeden baktım sana. “Toprağı gül, taşı gül; kurusu gül, yaşı gül” bir bahçenin içinden baktım. Bir yaz günü Tuna’dan kafilelerle geçtiğimizde, bu Avrupa şehrinde Tuna nehri gibi gurbette akıyordu yüreğim. “Buda” ile “Peşte” arasında mahzun duran Tuna’nın hüznü kapladı içimi. Türk’ün ve Tuna’nın kaderinde, kederinde gurbetlik var zira. Bir ağacın gölgesinde dinlenmiş kadar kısa ömrümüzde yalnızlığa yürürken dünyanın kendisi gurbet değil midir zaten?”

Sana bir tepeden baktım Tuna nehri, bir bahar akşamıydı. Estergon’un yorgun surları içinde sonradan yükseltilen devasa katedral ardımda. Hilali görüyorum başımı gökyüzüne kaldırdığımda. Hava kararırken bütün karanlığı yüklenip ay ışığıyla rüyalarıma aktın Tuna nehri. Bir başka gün yıldızlar eşlik edene kadar vapurda usul usul sana baktım. Hırçın sularına düşürdüm gönlümü. Bir yolda aktık yalnızlığa gurbet memleketi içinde. Ama yolculuk ve yol bizimdi.

Muhteşem Süleyman’ın kalbinin gömüldüğü Macaristan’da gönlümü düşürdüm ben de Tuna’nın hırçın sularına. Sonra şehrin caddelerine karıştım. Türk Caddesi, Kemal Atatürk Caddesi, Türk Dostluk Caddesi, Türk Çiçeği Caddesi… Macaristan’la dostluğumuzun geleceğe uzanacağının emareleriydi bu isimler.”

“Muhteşem Süleyman’ın kalbinin kaldığı Macaristan’da gönlümü düşürdüm ben de Tuna’nın hırçın sularına. Gurbeti yüklenerek yalnızlığa ve hasrete aktık. Yolun sonu ayrılığa çıksa da yolculuk hatırımızda silinmez bir nakış olarak kaldı.”

Edebiyat Ortamından Öyküler

Ayşe Yazıcı Yavuz- Şaka

“Aynı yazarları ve aynı yayınevlerini bir rafta toplamayı öyle güzel başarmıştı ki, karanlıkta bile adı sorulan kitabı şıp diye bulup çıkarırdı. Salondaki takımın tekli koltuklarından biri salona sığmayınca bu odaya koymuş “Ne güzel bana ait bir okuma koltuğum oldu” demişti. O da elbette beyaz örtü ile kapatılmıştı. Tükenmez kalemleri bir kalemlikte, kuru boyaları ise markasına göre ya bir kutuda ya da başka bir kalemlikteydi. Çizimlerini ise özenle en üst rafta muhafaza eder, bakmak isteyene bin tembihte bulunurdu “Aman ellerin terliyse dokunma boyalar dağılıyor.’’ Çizim defterlerinin hemen yanında bilgisayarı vardı. Virüs kapar da tüm çalışmalarım heba olur diye sadece yazı amaçlı kullandığı bilgisayarı... Bu odanın balkonunda sigara içmek serbestti, her ne kadar gönüllü bir serbestlik tanımış olmasa da. Saygıyla kurallara uymaya devam etti ve içeri duman girmeyecek şekilde bir sigara yaktı. Küllük bu defa boşaltılmamıştı. Rüzgâr külleri odaya dolduracak hep ben mi boşaltacağım bu küllüğü diye veryansın ettiği sesi çınladı duvarlarda ve elinde bu son içtiği sigaranın izmariti basılmış olan küllükle birlikte odadan çıktı.”

Kuddusi Demir - Ocağına Serin Kuşlar Konsun Oğul

“O güz, akşam vaktinin alacakaranlığında dönerlerken kışlaklarına ardıç ağacına tünemiş bir baykuş gördü Sofu Amca. Belli belirsiz mırıldandı içinden. “Ne vakittir bir bebek uğunması inletmedi bu yolları. Yollar şu mendebur kuşlara kaldı.” İçten içe söylenince baykuşun acı acı baktığını gördü. Hikâyesini hatırladı. Üzüldü. Tövbe-istiğfar çekti. “Koca Rabbim, gönlüne güç gelmesin,” dedi “Mendebur dediğimiz şu mahlûkattan bin beter haldeyiz!” “Kader,” dedi sonra. Baykuşun kaderini anımsadı. Geceleri avlanabilmesini, gözlerindeki perdenin gece kalkmasını anımsadı. Gün vakti harabelerde acı acı ötmesini, ıssızlığını anımsadı. Hikâyesinin onu nasıl da ıssızlaştırdığını anımsadı. “Hikâyesi olan ıssızlaşırmış,” dedi kendi kendine. Kendineydi bu son sözü, kendi ıssızlığına. Ocak kurmamıştı Sofu Amca. Yalnız yaşamıştı. Yaşamak da denmezdi ya. Gençliğinde kamyon şoförüymüş. “Yolların Sofusu,” derlermiş ona. Hızlıymış. Yolcuymuş. Yolda olup sevda çekmemek olur mu? Sevdalıymış. Yolda olan yolda kalırmış. Yolları ayrılırmış yoldakilerin. Onunki de öyle olmuş. Yolları ayrılmış sevdiğiyle. Yalnız kalmış sevda yolunda. Sonraki yıllar yolu da bırakmış, şoförlüğü de. Issızlığıyla kalakalmış. Bu Abdal iline sığınıvermiş. Sofu Amca, geceyi bekleyen baykuşun kendine ışık yaymasına nazar eyleyip şükretti kaderine. Şükrederken ağzındaki kader sözüne takılı kaldı zihni. Böyleydi. Zihni sürekli bir şeylere takılı kalırdı. Kader sözünün tılsımı oradaydı. Zira kendi kendine merhameti olan insan anlardı kader sözünü. Sofu Amca, bir asra yaklaşan ömrünün son demindeydi. Adeta ölüm döşeğindeki yaşlı bir çınarın ah çekişiydi bu sözleri. Ne var ki bu sözlerin nadanda bir karşılığı yoktu. Çünkü kaderin merhametine en çok o döşeğe uzananlar muhtaç olurdu. Kader, ölüm döşeğine uzanırdı da; merhamet, pek yanaşmazdı o döşeğe. Merhametin bu Abdal kışlağına epeydir bağışlanmayışını da kafasına sürekli takıp duruyordu. İnsan, en çok bu ölüm döşeğinde takıntılarından kurtulmak istiyordu. Kurtulamıyordu. Ne vakittir bebek kokusuna muhtaçtı Abdal kışlağı. Yirmi yedi yıldır muhtaçtılar o kokuya. Doğmuyor, doğurmuyor, ölüyorlardı. Doğmamak ne zordu. Yirmi yedi Hıdırellez geçmişti üzerinden. Hıdırellez’de bile doğmuyorlardı. Hasta yatağından kalkamadığı günlerin birinde, kızıl kıl keçenin kenarındaki toprak testiden bir yudum su istedi. Tek damla bile geçmedi boğazından. “Zarife Kadın, bu testileri yapalı beri suyun da tadı kalmadı, ağzımızın da!” diye sinirle söylendi. Derin bir kuyuya düşmüş gibi çıkıyordu, belli belirsizdi sesi. Ne vakittir tüm sözlerini sinirle söylüyordu. Belli belirsiz söylüyordu. Takılıp kalıyordu bir şeylere. Şimdi de testilere takılmıştı beyni. Abdal ilinde bekâr kız kalmamıştı. Er yiğitler evlenemiyordu. Kimse kız vermek istemiyordu bu ile. “Toysuz, neşvesiz, uğursuz sizin iliniz!” diyorlardı. Suyun tadını alamadığı günlerin birinde Sofu Amca “Testi olsaydık suyun tadının bir anlamı olmazdı o vakit. Eyvah ki âdemoğluyuz. Çiğ süt tadı almışız. Dünyadaki diğer tatlara ondan sonra bakmışız. Her şeyde o tadı aramışız. Testi olmanın huzuru o yüzden bu dünyada yoktur bizde.” diye söylenmişti acı acı. Sofu Amca’nın acı acı söylendiği zamanlarda bu dünyada olduğundan bile emin olamıyordunuz.”

Sadık Yalsızuçanlar – Ayık

Serenay Pilak’ın önünde oturuyoruz.
Sarhoş Nazmi geçiyor.
Pilakçı, (adı Şevket, herkes ona Pilakçı diyor) biraz uzaklaşınca, ardından, kısık sesle,
“yav senelerdir ayık görmedim bunu, neden içer arkadaş…” diye söyleniyor.
Birden dönüyor, Pilakçı’nın gözlerine gözlerini dikerek yaklaşıyor,
“ayıkmak için yavrum” diyor.

Cahid Efgan Akgül - Öz Geçmiş Gitmiş

O sene memleketinde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi, ilkokul, ortaokul ve lisede tamamladı. Askerlik çağına geldiğinde üniversitedeydi. Mezun olduktan sonra askerliğini, askerî bir birlikte tamamladı. Gazete yazılarını gazetelerde, diğer edebi yazılarını ise edebiyat dergilerinde yayımladı. Öykülerini “Hikâyelerim”, denemelerini “Yanılmalarım” adı ile kitaplaştırdı. Aslında yazmaya şiirle başladı. Şiirle bitiremeyeceğini anladığında, şiir yazmayı bıraktı. Hâlen açılan parantezin kapanmasını bekliyor.

Rabia Uçar- Karınca Mezarlığı

Karınca düşüyor. Düşüncelere dalmış Mümtaz baktığı halde görmüyor, göremiyor. Babasının sözleri çınlıyor kulaklarında. “Goca adam” deyişini anımsıyor. Gelecekten ümidini kesmiyor ancak yürüdüğü yollar gözlerinde canlandıkça, her taşına kadar, tüm yeşillerine kadar gözlerinin önünde belirdikçe, yolların yıllar içinde değişimini hatırladıkça umudu küçülüyor. Küçülüyor, küçülüyor ve duvar kenarına sinmiş cılız, korkak, aç bir kedinin karnını doyuracak bir şeyler beklediği gibi büyüyüp yüreğe tekrar hâkim olacağı zamanı bekliyor.

Çocukluğundan beri adımladığı bilindik yolları ayaklarının altında arşınlanıp eskimiş zannederken yolların arşınlayıp eskittiği bir beden olduğunu fark ettiği andan önce, birkaç saat öncesinde, umduğu maddi faydayı senelerdir sağlamayan diplomasına buruk bir güven düşüncesiyle…

Çalan telefonunun ekranına bakıp arayanın ismini okuyunca ceketini ilikliyor ve oturuşunu düzeltiyor. Farkında olmadan yaptığı saygı hareketinin farkına varınca kızıyor kendisine. Eşinin dudaklarına alaycı bir gülüşün sindiğini görüyor.

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

bulutlar sürülür hani yurtlarından

geri getirilir sonra rüzgârın çağrılmasıyla

büyülü şarkılarla yerleşir gırtlaklara sözler

toprağından sökülen kayın ağaçları

taşların canına şâhitlik eder

hareket eder ormanlar

toprak uğuldar ölülerin mezarlarında

etini yedirmesiyle sarsılır dağlar

bakır tepsilerin sıkıntısı azalsın diye

ay da çekilir tüm parlaklığıyla

sessizliğin işareti geceye

beyhude yere parlamaz yıldızlar

verirsin ganimet yerine

çünkü rüyalarını

tasvirinde uzak tut dili büyülü

iğvası ayak kaydıran lanetlenmişten

tezyin et dilimizi

hilkatte tezyin ettiklerine benzet

seyyiata meylettirme lisanımızı

senin ihsanın ganimetimiz olsun bizim

ahsen takdirin olsun acizlerin

Ali Sali

Ben, gidecek başka yerim olmayınca doğduğumda

Bir sigara içimlik zamanın var demişler

Milattan biraz önce

İlaçlarımı almış, bavulumu toplamıştım

Biz seni sonra ararız demiş Tanrı

Nasıl rahatlamıştım

Yorgundum hem efkârlıydım, üstelik seferiydim

Dünyanın klasiğini okumuştu babam

Dünya çok klasik derdi, son derece müttakîydim

Lügat yaratılmamıştı daha

Güller indirilmemişti yere

Ahı gitmiş vahı kalmış Leylânın,

Söylemiştim şairlere

Yaşar Akgül

şüphe ve niyaz ölümcül dalgınlığımızdı

kesik parmağımı acımıza saklardık

mevsimlerin hafızasını, âh ayran gönlüm

kim tutacak kırılan aynaların yasını?

kanayan; kus bin sâide, ukaz

açılan yarada kâ’b, münhal ve askıda şiir idi

belki de akşam olmakta

kalbinden soluyan kısrak gibi geldiniz

dokunulan hüzün! geyiklerin rüyası, o yaz

kalbimizde akmakta

Yaşar Bedri

Çizince bir çocuk

Sarıyer’deki evinden

Taksim’e ulaştığı yolu

İstanbul ne kadar

Kıvrımlı!

Çizince bir çocuk

Bakırköy’deki evinden

Taksim’e ulaştığı yolu

İstanbul ne kadar

Karışık!

Sorar Sarıyerli çocuk

Bakırköylü çocuğa

-Hangimiz daha İstanbul?

-İkimizin de soyadı

İstanbul, der

Bakırköylü çocuk

Ne kadar kolaymış

İstanbullu olmak!

Mustafa Ruhi Şirin

Buzlu camlarda

Eski nefesin izleri

Tamburda dönüp duran dünya

Tam burada

Çakısından bakıp

Kaşını düzlemeye yeltenen

Tüm yalanların

Kaidesiz sütunlarında

Kaçak yaşıyor hâlâ

Sen “kimsesizim” diyorsun…

Esra Dökmen

Gökekin’de Hasan Sağındık var

Paha biçilmez bir değerdir vefa. Öyle herkese nasip olmayan, herkesin gönlüne uğramayan…

Sanatçı payesini sonuna kadar hak eden, duruşuyla, eserleriyle kıymetli bir isimdir Hasan Sağındık. 90’lı yılların başından bu yana takip ettiğim, birçok kez Tokat’ta misafir etme mutluluğuna erdiğim ve Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanına en çok yakıştırdığım isimlerden biridir Hasan Sağındık.

Şimdi, Gökekin Dergisi 18. sayısını Hasan Sağındık’a ayırmış ve bir özel sayı hazırlamış. Birçok değerli ismim yer aldığı dosyaya ben de “Sesinde Alperen Nefesi Var” isimli yazımla katkı sağladım.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Ankara Hanımeli sokakta, bir apartmanın ikinci katında ilk kez karşılaşıyorduk. Ben, onu mahpusta, hücrede dinlemiştim… Bizim Hüseyin, Hüseyin Koloğlu, müziği pek severdi. Özgün müzik söyleyenlerin bütün kasetlerini alır, aldırırdı.

Uzaktan, çok uzaktan onun sesini duydum. Toktu… İçtendi. Bir hakikati çırpınarak anlatmak isteyen birinin cehdi vardı. Kim bu Hüseyin dedim hücreden hücreye… Hasan Sağındık, dedi. Duymadım, dedim. Yeni mi çıkarmış kaseti? Evet, dedi… Yusuf Yüzlüler kasetiydi. Hoşuma gitmişti. Eserleri, sesi, tınısı, altyapısı, alışılmışın dışındaydı.

Fırsat buldukça hücrede imkânlar dâhilinde dinleme fırsatı buldum. Eserler öylesine sıradan sözler değildi. Ünlü şairlerin sözlerine rağbet etmişti Hasan… Başta Abdurrahim Karakoç olmak üzere, herkesten faydalanıyordu. Belki de hiç okunmamış şiirleri kulaklara, kalplere sokuyordu.

Kıymeti bilindi mi, biliniyor mu? Ne yazık ki hayır… İletişim çağının baş döndürücülüğünde, teknolojinin hızlı gelişiminde, müzik sektörü de nasibini aldı. Artık rafta kaset satmak devri bitti… İnternette yığınca kanal, yığınca kaset, çalmayı bekliyordu…

Belki geçiş dönemini ıskalamış olabilir… Ama hâlâ üretmekte, hala memleket için, insanlık için kafa yormaktadır. Hasan Sağındık kimdir dediklerinde adamdır, diyeceğim ender insanlardan… Duruşuyla, karakteriyle, sağlam maneviyatıyla, Allah'ın iyi kullarındandır. Daha çok yapacakları vardır. Hasan, üretmelidir mutlaka… Kendisi için değil, gelecek insanlar için, gençler için, yeni nesil için… Bohem bakışlara, bohem yürüyüşlere mana kazandırmalı müziği ile… Remzi Çayır

“Ülkemizde adeta bir gelenektir, kimi şahsiyetler öldüklerinden sonra kıymete tabi tutulur ve arkalarından bu şahsiyetlere nice bir övgüler atfedilir. Oysa bu tür şahsiyetlere “marifet iltifata tabidir” düsturuyla, vefa ekseninde sağlıklarında itibar sunmak daha doğru değil midir? İlke, ülkü, şahsiyet abideliği, karakter donanımı zaviyesinde bir takım gönül insanlarına sağlıklarında kıymet atfetmek, bence ödenmesi gereken en büyük vazifedir.

İşte bu minvalde sağlığında kıymet atfedeceğimiz değerlerden biri de, Yunus gönüllü, Dedem Korkut nefesli, sanatçımız Hasan Sağındık'tır. “Gök Ekin” Dergisi adına Hasan Sağındık özel sayısı için dostumuz Ali Parlak beyden yazı isteği talebi geldiğinde seve seve yazacağımı beyan eylemiş, ancak ikamet değişikliği sebebiyle yazıyı yazamamış, geciktirmiştim; yazının kaleme alınması bugüne kısmet imiş…”

“İlke ve ülküleriyle yaşayan, değerlerini satmayan, saray, konak sanatçısı olma- yan, üslûp, tarz oluşturan sanatçıların sayıları ülkemizde çok az; Sağındık değerlerinden kat'a taviz vermedi ve ilk başta çıktığı sanat hayatına nasıl başlamışsa bugüne kadar da sanat hayatını öyle sürdürdü… Kendisini tanıyan, yakınında bulunan, eserlerini takip edenler olarak buna bizler her zaman şahidiz…” Celalettin Kurt

“Ülkücü hareketin önde gelen isimlerinin hapishanelerden tahliye edilmesiyle başlayan süreç aynı za- manda Türkiye'de siyasi iklimin de değişmeye başladığı dönem olmuştur. Hasan Sağındık'ın ilk kasedini çıkarma- sından hemen sonra ülkücü harekette çok ciddi bir ayrılık yaşanmış; Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları Milliyetçi Çalışma Partisi'nden ayrılmışlardır. Bu ayrılık sürekli tartışılmakla birlikte kamuoyunda genel bir fikri bölünmeye de işaret etmiştir. “Türklük gurur ve şuuru; İslam ahlak ve fazileti” olarak tanımlanan ülkücülükte; kamuoyuna göre ayrılanlar “İslam ahlak ve fazileti”ni önceliyorken; kalanlar “Türklük gurur ve şuuru”na daha çok önem vermişlerdir. Tabii ki ne kalanlar ne de ayrılanlar bu iki kavramdan da vazgeçmiş değillerdi. Ancak zaman içinde kamuoyunun bu yargısı siyasi söylemlerde de kendisini göstermeye başlamıştır. Hasan Sağındık, bu ayrılıkta Muhsin Yazıcıoğlu'nun yanında yer almış; onun temsil ettiği fikrin en önemli, en bilinen sanatçısı olmuştur. Yazının başında belirttiğimiz “her fikrin kendisini ifade etmek için sanat alanında aradığı ses” Muhsin Yazıcıoğlu'nun çizgisi olarak adlandırabileceğimiz Türk- İslam anlayışı için Hasan Sağındık olmuştur. Hasan Sağındık sazı ve sözüyle Muhsin Yazıcıoğlu fikriyatınının ve hissiyatının dili olmuş; bunu yaparken de en çok yine kendisi gibi Muhsin Yazıcıoğlu'na omuz veren Abdurrahim Karakoç'un şiirlerinden yararlanmıştır.” İsmail Yıldız

“Şunu anladım ki kendini siyasetin emrine verenleri, başka görüşlere yaşama şansı tanımayanları ve sanatı laf kalabalığı olan adamları sevemiyor- muşum. Biraz da eylemci ve eyvallahsız bir ekole (Nizam-ı Âlem) mensup olmaktan olsa gerek tepkimi hemen belli ediveririm. Biz ki Muhsin Başkan'ın arabasındaki benzinin bile hesabını İl Başkanından sorabilmiş gönüllü kerizler tayfasındanız. Elhak Hasan Sağındık da aynı familyadandı ve fakat sanatıyla mesajımızı geniş kitlelere taşıma potansiyeli devâsaydı. İnsan damarına parti ve particilik biraz zor girer ama müzik veya notasını/rotasını bulmuş söz rahat girer. Ne yazık ki Hasan Abi'ninki yüzde 1'in damarında sınırlı kaldı, adeta harcandı.

Hangisine yanalım bilemedim. Muhsin Başkan'ın iktidar imkânlarını elinin tersiyle itmesine ve hak etmeyenlerin elinde kalmasına yoksa elbirliğiyle şehit edilmesi ve faillerin halen açığa çıkarılmamasına mı? Abdürrahim Karakoç gibi bir değerin edebî ve sanatsal önder olarak yeterince öne çıkarılama- masına ve Akit gibi bir gazetede sessizce sonlanan hayat hikâyesine mi? Koskoca Hasan Sağındık'ın Uğur Işılak, Mustafa Yıldızdoğan, Ahmet Şafak, Ali Kınık kadar tanınmamasına mı yoksa 30 yıldır henüz ortak alfabesi bile oluşturulamamış Türk Dünyasının hatta smen İslam Dünyası'nın ortak müzik dili olma umudu üzerine yatırım yapılamamasına mı?” Süleyman Pekin

Hasan Sağındık da ülkücü camianın bıkmadan usanmadan dinlediği bu sanatçılardan biriydi. Ben kendilerini ilk ''Yusuf Yüzlüler'' ve ardından gelen ''Ağla Karanfil'' ve ''Beni Yaşarken Anla'' kasetleri ile tanıdım. O zaman albüm demezdik, kasetleri vardı. Çıktığı gibi hemen temin ederdik. O dönemlerde takıldığımız kafeteryalar bile siyasi düşüncenize göre şekilleniyordu. Bizimkinde sağ cenahın sanatçılarının kasetlerinden başkası çalmazdı zaten. Göreve başladığımda terörün yoğun olduğu zamanlardı. Bu kasetleri dinler sonra saklardım. Yaşın verdiği çocukluk, muhtemelen hakkımızda her türlü bilgiye sahip olarak gelirlerdi. Şükür ki karşılaşmadık.

“Yusuf yüzlülerin bu millet için yap- tıkları ortadadır. Nesilden nesile ''Yusuf Yüzlüleri'' aktarmak boynumuzun borcudur. Onlar ki bu topraklar ve bu millet için canları ile bedel ödediler. Bedel ödemeye de devam ediyorlar.” Sündüs Arslan Akça

“Aklın ucu değer hiçe;
Yol ararım içten içe.
Kâinat uyur sessizce,
Ben hep seni düşünürüm.”

“Mihriban'dan önce, Mihriban'ın habercisidir bu şiir derler. Gerçekten de öyle. Abdurrahim Karakoç Ağabeyin mizah şiirlerini okumuştum, “Hasan'a Mektuplar”ını. Mizah şairi olarak biliyordum lisedeyken. Hasan Sağındık Ağabeyi de “Dosta Doğru (Irgalanış)” kaseti ile tanımıştım. 1992'de çıkan bu kasetle tanışmam 1994'te olmuştu. “Seni Düşünürüm ” şiiriyle de Abdurrahim Ağabey’in iyi bir âşık olduğunu, lirik şiirlerinin de çok güçlü olduğunu görmüştüm. “Dosta Doğru”, “Suları Islatamadım” kitaplarını bu vesileyle bulup okumuş; buradaki birçok şiiri, şiir defterime yazmıştım.”

Dosta Doğru (Irgalanış)” kasetindeki harika bir beste de “Gel Gardaşım”dır. Defalarca dinleyip ezberlediğim, dilime pelesenk olmuş bir ezgidir. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun “Verilmeli” şiirinin bestesi de mükemmeldir. Hâsılı Hasan Sağındık bestesiyle şiirler daha bir güzelleşmişti. Ezgi aracılığı ile şiirleri de ezberlemiştim. Sonra 1993'te çıkan “Zindan Şehirler” kasetini bulmuş, ondaki birçok ezgiyi de defalarca dinlenmiştim. “Zindan Şehirler”, “Kurşun Kurşun Üstüne”, “Bağışla Beni”, “İlk Yazda”, “Sana Gelirim”, “Bebeğe İhtar”… Güzel günlerdi o günler, sevdadan yana kabaran acımızı teskin eden ne güzel ezgiler vardı. Ahmet Doğru

“Hasan Sağındık'ı mütevazı, nezaket sahibi, samimi dost canlısı biri olarak tanıdım. Bizim insanımızdır. O Ana- dolu'nun iyi ve temiz bir sesidir. Kendi köklerini unutmayan Asya'ya uzanan, hatır bilen, halden anlayan bir gönül adamı… Zaten has Anadolu insanı demek bile onu anlatmaya kâfidir.”

“Hasan sağındık popülist bir yolda yürümeyi seçmedi. Popüler olmakla olmamak arasındaki ayar veya durumu inceleyen, takip eden, sorgulayan ve ayrıntılara dikkat edenler daha iyi anlar, idrak eder. Bir şeye erişip erişmemek her kişinin anlayışına bağlıdır. Zaten o kişilerin de üslubu kendini gösterir. Hasan Sağındık ne bir piyasa adamı, ne de kısa yoldan hedefine varmak isteyenler grubundan oldu. Sağındık; etliye, sütlüye karışmayan tiplerden değil bilakis bir davası olan; milliyetçi- muhafazakâr çizgisin sürdüren, İslami liberal denilebilecek, mazlumların sesi olan, özgürlükçü, aşk ve dava şiirlerinin iyi bir sanatçısıdır.” Osman Aytekin

Hasan Sağındık bizim o zor günleri- mizin sesi idi. 12 Eylül sonrası muhasebemizi yaparken; evde, araçta, işyerinde O'nun kasetlerini dinleyerek acılarımızı yeniliyorduk. "Selam getir- medi sela getirdi, tenha gurbetlere saldığım turna" gözyaşlarımıza nem oluyordu. Abdurrahim Karakoç'un 'Ben hep seni düşünürüm' şiirini Hasan Sağındık yorumu ile insanı nasıl alıp götürüyor? Çocuklarım ve eşim hiç bir zaman "Biz bunları dinlemek iste- miyoruz" demediler. O acılı günlerimiz, o yaslı günlerimizin dermanı, ilacı idi Hasan Sağındık kardeşimin yanık sesi.” Gündüz Aydın

“Hasan Sağındık şovdan gösterişten benlik derdinden uzak gönülden gönüle yıkılmaz köprüler kuran bir gönül eri. Türkiye’deki sanatçıları say deseler ilk aklıma gelen isim olur kesinlikle. Seslendirdiği eserlerle ruh dünyamıza hitap eden, laf olsun diye şarkı söylemeyen, sanatını popülerlik kaygısına asla kurban etmeyen, yönü yolu menzili belli, hep derinliği olan eserlere imza atan değerli üstat.” Hasan Konç

“Nereden tanıyorsun ki? Sorusuna, “Kaleminden ve davasından” diyerek başlamak istiyorum söze.

En nihayetinde oturup hal hatır sor- muşluğumuzun yanı sıra, sohbetinden ve ettiği kelamlardan nasiplendiğimiz var gururla bahsedebileceğim.

Okuduğu türkülerden, yazdığı şiirlerden, anlattığı Dede Korkut masallarından, sohbetlerindeki güzel hasletlerden nasiplenmiş dava adamı Hasan Sağındık.” Mehmet Toktaş

“Tanışalı tam 25 yıl oldu. Ona olan sevgimiz bizi il il dolaştırdı. İcra ettiği ve adına Asya Sentez dediği müzik hem kulağa hoş geliyordu hem de direkt ruhumuza hitap ediyordu.

Sadece Hatay’a geldiği zamanlarda değil gelmişse zaten biz davet etmiştik, diğer komşu illere geldiğinde de arkadaşlarımızla birlikte koşarak dinlemeye giderdik. Hatay’da o kadar çok misafir ettik ki inanın sayısını hatırlamıyorum. Her gelişinde program sonrası saatlerce muhabbet ettik. Doyumsuzdu muhabbeti de aynı ezgileri gibi. Çok sanatçı ağırladık Hatay’da ama onun gibi mutevazı birine rastlamadım henüz. Hasan ağabey dosdoğru biri. Gurur, kibir semtine hiç uğramamış. Zaten uğrasaydı şimdi gönlümüzde olmazdı.

Hasan ağabey, dünya malına hiç tamahlık etmeyen bir gönül adamıdır. Örnek alınacak mükemmel b i r sanatçıdır.

Bu vesileyle bu yazının yazılmasına vesile olan değerli dostum Ali Parlak’a teşekkür ediyor, dergimiz Gökekin’in uzun soluklu olmasını diliyorum.

Hasan Sağındık ağabeye de hayat boyu mutluluklar diliyor, bu gönül insanını gönülden alkışlıyorum.” Zeynel Abidin Payas

Türkiye Türkiye’den İbaret Değildir

Üsküp’teki değerli şair-yazar dostumuz Leyla Şerif’i de Gökekin’de görmek ayrı bir güzellik. Türkiye sevdasını nakış bakış dokuduğu bir yazısı ile dergide yer alıyor.

“Bizi bizden başka kim anlayabilir ki? Çanakkale'de de anlayamadılar zaten. Çanakkale Savaşı’nda Balkan şehirlerinden gelip savaşanlar da vardı elbette, şehitlikte bütün bu şehirlerin adını görebilirsiniz. Sadece Balkanlardan mı? Kerkük'ten, Halep'ten, Filistin'den ve daha nice yerlerden. Bugünkü Barış Pınarı Harekâtı’nda bütün bu şehirlerin vefası var, özgürlüğü var, duası var. Bütün bu şehirlerin baş belası olan teröre topyekûn dur deme ruhu var. Aslan yattığı yerden kalkmıştır artık. Ve o aslan Türkiye'dir. İnsanlık için ayağa kalkmıştır, barış için, bağımsızlık için. Bunu anlamayanlar “savaşa hayır” diyerek manipüle etmeye çalışsa onların bu sözlerine inanan çok az insan kaldı. Bu bir savaş değil, bu terörle mücadeledir; aksini söyleyen vatan hainidir!”

“Bizler Türk bayrağının dalgalandığı o vatana geldiğimizde, bazen o bayrağı taşıyan kurumlarda olur da şımarırız, ilgi ve sevgi isteriz bazen. İnanın bu yüz yılın hasretliğindendir, bunu çok görmeyin. Bu hasretlik öyle derin ki dikenli tellerle çevrilmiş hep. Acıyan yerlerimiz sadece ve sadece hasretliğimiz, acıyan yerlerimiz sizin gözyaşı döktüğünüz nedenleriniz. İşte sizler de kapılarınızı koruyorsunuz şimdi, biliyoruz derdiniz büyük, büyük başın derdi büyük olur elbette. Allah Türk askerini korusun, korusun ki hiçbir çocuk, hiçbir anne ağlamasın artık. Allah güç kuvvet versin, versin ki barış gelsin, çiçek açsın, bayraklar kana bulanmasın, bölünmesin ülkeler, Allah yar ve yardımcınız olsun. Ertuğrul Gazi ne demişti hatırlayalım: “Bir nefesine bile hükmedemediğimiz bu dünya için boyun mu bükeceğiz.” Eğilip bükülmek yok, bu mücadele milli bir savunmadır artık, uzatılan sadece bir zeytin dalıdır.”

Bestami Yazgan’dan Bir Şiir

AYAĞA KALKIYORUZ

-Hasan Sağındık kardeşime-

Yeni seferler için

Niyetimiz bismillah.
Kutlu zaferler için
Gayretimiz bismillah.

İnsanlık hasret bize,
Şehadet şerbet bize;
Hak versin cennet bize,
Heybetimiz bismillah.

Erler çıktı meydana,
Haber verin cihana;
 Hedefimiz Viyana…
Kudretimiz bismillah.

Şehitlik gayemizdir,
 Gazilik payemizdir,
İman sermayemizdir,
İzzetimiz bismillah.

Şimşekler çakıyoruz,
Bentleri yıkıyoruz,
Ayağa kalkıyoruz,
Kuvvetimiz bismillah.

Çalkalanır denizim,
Çağlara düşer izim;
Evvel âhir azizim
Servetimiz bismillah.

Değişen Nedir Ya da Kimdir?

Hece Dergisi 287. sayısına, Rasim Özdenören’in Değişen Nedir Ya da Kimdir? isimli yazsısı ile başlıyor. “Değişen nedir?” sorusunun cevabını arıyoruz hep birlikte. Gregor Samsa da bize eşlik ediyor.

“Dünyada siyasal ilişkilerden bireysel insanî ilişkilere, birey-devlet ilişkisinden uluslararası siyasal ilişkilere, çevre ile olan ilişkilerden evrene uzanan ilişkilere kadar sayılamayacak denli çok değişim olduğu ve değişimin giderek artan bir hızla sürdüğü ortadadır. Soru şu: değişen nedir? Değişen genel anlamıyla çevre mi, yani insanın dışında olan dünya mı, yoksa insanın kendisi mi?

Bu, kolay gibi görünen sorunun karşılığı sanıldığı kadar basit, düzayak bir cevapla geçiştirilemez. Franz Kafka’nın “Değişim” adlı öyküsünün kahramanı Gregor Samsa’ya bakarak bir hükme ulaşılabilirse, değişenin insanın kendisi olduğu söylenebilir gibi görünüyor. Gregor Samsa’nın öyküsü, bir sabah korkulu bir rüyadan uyanınca yatağının içinde kendini korkunç bir hamam böceği olarak bulmasıyla başlar. Gregor Samsa’nın içinde yaşadığı dünya olduğu gibi durmaktadır, ama kendisi insan olmaktan çıkmış, bir böceğe dönüşmüştür!”

“İnsanın hamam böceğine veya kelebeğe dönüşmüş olması keyfiyeti bazılarına aşırı örnekler gibi görünebilir. Ama algıların (sebep-sonuç ilişkisine bağlı kalan ilkelerin) dönemden döneme değişmesinin de aynı kapıya çıktığı kabul edilemez mi? Yeni Gine’de geçen şu olay bu bakımdan aydınlatıcıdır: Avdan, beklediğini elde edemeden dönen bir adam, kafasında filelerini büyüleyen vasıtayı araştırıyor. Gözlerini kaldırdığında tam karşısında dost ve komşu köyden bir köylü görüyor. Bu adam büyücüdür, bu sebeple avdan eli boş dönüyorum diye düşünüyor ve adamın üzerine atlayarak onu öldürüyor. Bu avcı, kendi algılamasının sınırları içinde kurduğu illiyet rabıtası çerçevesinde işlediği eylemde haklı görülebilir, ama onun kullandığı illiyet rabıtası bugün bizim kullandığımız bağlamın dışına düşmektedir.”

“Burada, iyiden kötüye veya kötüden iyiye doğru değiştiğini söyleyeceğimiz bir şey var mıdır? Varsa, o şeyin ‘’zaman” olduğunu veya “dünya” olduğunu ileri sürebilir miyiz? Veya iyiden kötüye, kötüden iyiye doğru değişen, durmadan değişen bizim insanî özümüz mü? Bunların, kestirme cevaplarını bulabileceğimizi sanmıyorum. Çünkü insanî özün (cevherin) de, değişmeden kaldığına dair köklü bir kanaat taşıyorum.”

D. Mehmet Doğan Dosyası

Osman Özbahçe’nin editörlüğünde D. Mehmet Doğan dosyası hazırlanmış Hece. Birçok isim yer alıyor dosyada. Doğan’ın biyografisi, yaptığı çalışmalar, kitapları üzerine yazıların yer aldığı dosyadan altını çizdiğim bölümleri paylaşacağım.

“D. Mehmet Doğan, Türkiye’deki sözlük ve ansiklopedi çalışmalarına büyük katkı sunar. 1981 yılında Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’üne alternatif bir sözlük olarak Büyük Türkçe Sözlük’ü hazırlar. Sözlük, bugüne kadar yedi defa genişletilir, her seferinde yeni kelimeler, deyimler ve örnek cümleler eklenir. Hâlihazırda 25. baskısında, 1912 büyük boy sayfada 110.000 kelime, deyim, terkip, atasözleri, 500’den fazla şair, yazar, düşünce ve bilim insanından seçilmiş on binlerce örnek bulunmakta. 1975-1978 yılları arasında Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayımını plânlayan ve ilk ciltlerinin yayımını yöneten Doğan, bu ansiklopedinin çeşitli maddelerini kaleme alır. 1991-1992 yılları arasında Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu bünyesinde Türk Ailesi Ansiklopedisi’nin ilk 3 cildinin hazırlanmasına öncülük eder.” Kamil Parın

“Mehmet Doğan’ın 1975’te de devam eden yazıları geneli itibariyle kültür, sanat ve toplumsal politikalarla iç içe olmakla beraber, hemen daima siyasi bir boyut kazanırlar. Siyaset deyince, kuşkusuz şu veya bu parti namına kaleme alınmış yazılar demek istemiyorum. Muhtevaları itibariyle gergin bir hava doğuran, görünür görünmez muhatapları ağır biçimde hırpalamak isteyen, kavga ve mücadele temelli yazılar!.. Muhataplarının açmazını yüzlerine vurmak, gözlerinin içine sokmak isteyen hırslı zekâ gösterileri!.. Aktüel herhangi bir probleme tek parti yıllarında çıkmış eski gazetelerden, kitaplardan derlenmiş kupür ve alıntılarla kuvvetli bir arka plan kurmayı beceren, hemen her meseleyi şumûlü ile kavramamıza imkân veren siyasi bir yazış biçimi!.. Yani günü birlik her durumu tarihî bir çerçeveye oturtarak, onu gelmişi ve geçmişi ile bir bütün hâlinde kavramamıza gayret eden aşırı bir ısrar duygusu! İşte Mehmet Doğan’ın bu döneme ilişkin yazılarının en belirgin yanı bunlar olmaktadır.” Necmettin Turinay

“Doğan’ın yakın tarih yazılarına bakıldığında rahatlıkla görülebileceği gibi dünya sistemiyle Türkiye’nin, Osmanlı’nın gelişimini bir arada ele almaya çabaladığı gözlenebilir ama bir farkla… İsmet Özel kapitalist dünya sisteminin teşekkülünden itibaren bütüncül okumalar yapar, eko-politik merkezli siyasi ve kültürel sonuçlara geçer, Amerikan dünya sistemi ve dönemi üzerine çok eğilirken Doğan daha ziyade Tanzimat ile başlayan siyasi vaziyetleri, Cumhuriyet’in dinî ve kültürel yabancılıklarını eko-politiğe yaslanmadan yalnızca İngiliz etkisiyle anlatır. Doğan’ın yazılarında İngiliz dünya sistemi ne kadar baskın ise Amerikan dünya sistemi o derece siliktir. Doğan, kısmen Alman, Rus ve Fransız etkilerine değinse de ana eksen İngiliz-Türkiye’dir. Bu açıdan Doğan üslûbu meselâ uyum politikaları geliştiren, geçiş dönemini en az zayiatla atlatmayı içeren Ahmet Hamdi Akseki gibi bir figür yerine Kemalistleri tamamıyla İngiliz etkisinde gören ve benzer üslûpları kullanan Mustafa Sabri Efendi’ye daha yakındır. Zaten Cumhuriyet İslâmcılığının kurucu fikirlerini ve üslûbunu üzerinde toplayan Necip Fazıl’ın erken versiyonu da Sabri Efendi’dir! Enteresandır Türkiye’deki düzen üzerine yazmasa da Topçu’nun öncü olduğu bir konu var; Amerikan kültürünü, zihniyetini ve tabii ki eleştirisini Amerikan Mektupları’nda ilk yazanlardan biridir o. Doğan Kemalistlerin kültür kıyımlarını ele alırken dünyada gelişen yeni hegemonik küresel kültür ve Türkiye’ye etkilerini göz önüne almaz, çoraklaşma üzerinde de durmaz. Daha çok başta dil meselesi üzerinden Cumhuriyet katliamını anlatır.” Ercan Yıldırım

“Doğan, Ömrüm Ankara’da Ankara’ya dair çok önemli gerçeklikleri yansıtıyor, bunları analiz ediyor. Bütün bir Ankara monografisi veriyor. Türk Kimliğinin Coğrafyaları da bazı Türkistan kentlerinin izlenimleriyle ve daha çok da kitabi bilgilerle bir Türkistan perspektifi sunuyor. Ama her iki kitap da öyle düşünüyorum ki yaşanmışlıklar ve tanıklıklar bakımından daha zengin olabilirdi. Doğan örneğin okuduğu Ulus ilkokulunda ya da Cebeci ortaokulunda veya Ankara’nın daha başka yerlerinde geçen bazı hatıralarını paylaşabilirdi. O zaman Ömrüm Ankara, benim gibi sonradan Ankaralıların hayatına daha çok temas ederdi. Aynı şekilde Türk Kimliğinin Coğrafyaları’nda Doğan’ın bildiklerini değil de duyduklarını, gördüklerini, yaşadıklarını okumak daha etkileyici olabilirdi? O zaman her iki kitap da zihin dünyamızın bir parçası hâline gelebilir ve bilincimizde daha çok yer ederdi. Ben buna bir şeyi, bir gerçekliği edebiyat düzeyine çıkarmak diyorum.

Bizim gezi edebiyatımızda betimleyici özelliğe sahip cidden okumaya değer düzinelerce eser söz konusudur. Doğan’ın Türk Kimliğinin Coğrafyaları ile Ömrüm Ankara’sı da bu kapsamda kitaplar. Ancak esas olan gerçekliği edebiyat düzeyine çıkarmaktır. Gerçekliği sadece yansıtmakla yetinmemek, onu biçime ve anlama sahip bir bütün oluşturacak şekilde düzenlemektir. Farkındalık eksiliği dediğim de esasen bu. Şiir, öykü ve roman dışındaki türlerde, betimlemeyle yetinilerek edebiyatı edebiyat yapan şeyin es geçilmesi.” Faruk Uysal

“İlk yazıları Hareket dergisinde yayınlanmaya başlayan D. Mehmet Doğan, bu yayınlarından itibaren hemen hep aynı konunun farklı yönlerden eleştirisi üzerinde durmuştur. İlk kitabı Batılılaşma İhaneti (1975), isminden başlayarak bu konuyu göz önüne sermektedir. Dönem olarak siyasetin, politikanın, ülke koşullarının, dış baskıların, ekonomik zorlukların had safhada olduğu bir dönemde Türkiye’nin Batılılaşma, Avrupalılaşma çabalarına eleştirilerini doğrudan yöneltmektedir. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmasa da devamındaki ekonomik ve politik etkileri ağır biçimde hissetmiştir. 1960, 1971 ve 1980 darbeleri göz önüne alındığında ülkenin içinde bulunduğu durum daha net anlaşılmaktadır. Batılılaşmayla gelen yeniliklerin bu zorlukları bertaraf edeceği öne sürülmekte, toplum yapısında köklü değişimlere yol açılmaya çalışılmaktadır. Durumun geçmişten gelen etkileriyle birlikte daha da ivme kazandığını fark eden Doğan da aydın / yazar / mütefekkir sorumluluğu ile harekete geçmiştir. Özellikle kavram olarak Batılılaşmada dil ve bağlı olarak kültür değişimi, köklerden ayırma, anlamdan uzaklaştırma Doğan’ın eleştirilerinde önemle üzerinde durduğu noktalardır. Bu bağlamda kitap, yayınlandığı dönemde haklı bir ilgiye mazhar olur. Cemil Meriç, Oktay Sinanoğlu gibi bilim ve düşünce insanları çeşitli vesilelerle kitap hakkındaki görüşlerini dile getirirler. Özellikle Cemil Meriç’in kitap hakkındaki yazısı Doğan’ın fikirlerinin nasıl bir umut oluşturduğu gözler önüne serer.” Şafak Çelik

“Şehir ve tarih ilişkisinde Doğan, bizi ortaklaştıran bir geçmişe vurgu yapar. Bu noktada resmî ve ideolojik tarih anlayışlarından uzaklaşarak tarihin doğrudan kendisine bakmanın doğru olduğunu ima eder. Bize ezberletilen tarih gerçekte bizi tarihe yabancılaştırmaktadır. Bu yabancılaşma en çok şehirler üzerinden kendini ele vermektedir. “Coğrafya tasavvurumu zorlayacak ne ders kitabı, ne de halk hikâyeleri okuyan bir nesildendim. Sadece ve sadece, yakın çevremizdeki yatırların adlarından coğrafi tasavvurumuzun birazcık zedelendiğini hissederdim. Bu yatır, evliya adları arasında Horasan, Semerkand ve Buhara isimleri nedense çok sık geçerdi. En ünlü Buharî (yani Buharalı) Bursa’da Emir Buhari, yani Emir Sultan idi. En ünlü Semerkandî ise, galiba Ankara yakınlarındaki (şıhlar, Çamlıdere) Ali Semerkandî idi. Bolu’da bir yatırda ise bu iki şehir adı birleşmişti: Semârkand u Buhara Hazretleri... Hâmedan, Belh, Kazirun, Harakan, Tebriz, Erdebil, Hoy, Şirvan vb. yerleşmeler yatır literatüründe sık geçen isimler arasında yer alıyor. Bununla birlikte kendisi Türkistanlı olmasa bile, şeyhi, piri, soyu bu uzak coğrafyadan olan çok sayıda evliya kabri ile karşılaşmanız şaşırtıcı olmaz. Coğrafya tasavvurumuzun enikonu dumura uğradığını fark edebilmemiz için Sovyet sisteminin yıkılışını beklememiz gerekiyormuş meğer!” Muhammed Enes Kala

Hece Taşı- Mahmut Kanık

28 Eylül 2020’de aramızdan ayrıldı Mahmut Kanık. Çeviri alanında edebiyatımıza kazandırdığı eserlerin değeri herkesçe aşikârdır. Bu kitaplar her okundukça Kanık için bol bol dua edilecek. Çünkü onun çevirileri eserlere değer katan bir incelikte ve ustalıktaydı. Mahmut Kanık’a Allah’tan rahmet dilerken, dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Bursa’da gerçekleşen nitelikli konserlerin müdavimi ve bazen de o konserlerin edebiyat danışmanı olarak da yaşadığı şehrin sanat dünyasına faydalı olan Mahmut Kanık, sanata düşkün bir hoca, bir baba idi. Biz çocuklarını güzel Kur’an okumaya ve müezzinlik yapmaya teşvik ederek ilk kez sanatla tanıştırmış, mûsikîye yöneldiğimiz ileriki yaşlarımızda da en büyük destekçimiz olmuştur. Şiir yazan bir baba, mûsikî ile de dost olurdu elbette.

Değerli babamız Mahmut Kanık Hoca hamdolsun güzel yaşadı ve vefatının ardından da güzel anılan biri oldu.

Türkiye’nin en önemli dergilerinden biri olan Hece dergisinin bu özel dosyayı yayımlaması bizler için çok büyük bir mutluluk olmuştur. Okuruyla, yazarıyla ve çalışanıyla bu sayıda emeği geçen herkese KANIK ailesi olarak müteşekkiriz.

Allah Mahmut Kanık’a rahmet eylesin…” Muhammed Zinnur Kanık

“Kanık Mavera’nın olduğu kadar, Anadolu edebiyatının da “Yedi Güzel Adam”ından biri olan Erdem Bayazıt gibi, “Yeryüzü bana mescit kılındı / Ant verdim toprak şahit tutuldu / Her sabah her öğle her akşam / İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak / Seslerden bir sesle fırınlanıp / Sularla polatlanan benim” demesini bilmiştir. Ve dünyanın dört ikliminden yaptığı çevirilerle, bütün yeryüzünü büyük bir mescit gibi görmüş, düşünce ve eylem dünyasının zirvelerinden, “Beyaz haberler” vermiştir.

Kanık kendi kuşağının hem yerel hem küresel düşünen, “Çile”nin şairi “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” diyen Necip Fazıl’ı sevdiği kadar, “Şarhoş Gemi”nin şairi, “Yaşanan hayat gerçek hayat değildir” diyen Rimbaud’yu da seven, birbirinin dillerine birbirinden çeviriler yapan, küresel edebiyat sevdalısı bir aydın olmuştur. “Allah Kerimdir” diyerek hayata veda eden Rimbaud’nun, geçirdiği kriz sonrası aydınlanışını anlatan Cehennemde Bir Mevsim’i, Kanık’ın diliyle Türkçe’ye aktarılmıştır.” Nazif Gürdoğan

“Nezâket ve nezâhet temel şiarıydı. Onun yüksek sesle konuştuğunu, bağırıp çağırdığını kimse duymamıştır. Gözünüzün içine ta içine bakarak fısıltı halinde konuşmaktan zevk alırdı. Meleklerin duyacağı kadar.

Bu arada tercüme ve Osmanlıcadan yeni harflere aktarma faaliyetleri de başlamıştı. Önce Fransızca daha sonra Arapça kitaplar birbirini takip etti. İbn Hazm kadar İbn Arabî’yi sevdi. René Guénon kadar Frithjof Schuon’a hayran oldu. Arthur Rimbauld’yu, Anne Marie Delcambre’yi dilimize çevirdi. Burada “Kanık Hoca tercümelerinde neyi hedefliyordu?” şeklinde bir soru sorabilirsiniz. Bu sorunuza, İbn Arabî’den 1998’de yaptığı ve ilk tercümelerinden biri olan İlâhî Aşk’ın girişinde şöyle cevap veriyor: “Amacımız geçmişteki şiir anıtlarından ışıklar düşürmektir gönül penceremize. Klasik İslâm edebiyatından esintiler taşımaktır çağımıza. Elinizdeki eser, tarihin kalbinde titreşip duran İslâm edebiyatında doruk noktasına ulaşmış yüksek gerilimli bir duyarlılıktır.”

Bilindiği gibi yabancı bir dili öğrenmek, tercüme etmek, yazmak, konuşmak bir kabiliyet işi olduğu kadar sabır ve gayretle de sıkı irtibatı vardır. Doğu ve Batı dillerini hem konuşan hem yazan Mahmut Kanık devletin veya özel kurumların bursu ile bu ülkelerde kalma imkânını da bulmuş biri değildir. Bunun için birilerine abrû dökecek bir şahsiyete de sahip olmadığından kendi kozasını kendi vakarı içinde ören bir ipek böceği gibi vazifesini huzur içinde yaptı, daha sonra uçup gitti. Onun ve onun gibi olan yazarların bu takdire şâyân tavrı bana her zaman müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili isimli muhalled eserinin önsözünde söylediği şu cümleyi hatırlatır: “Ben halis Anadolu’lu öz Oğuz, Yazır Türküyüm. 15 yaşımda İstanbul’a geldim. Ne Arabistan’a gittim, ne Türkistan’a. Ne İran’ı gördüm ne Frengistanı. Öğrendiğimi bu vatanda öğrendim.” Mustafa Kara

“Sevgili Mahmut Kanık’ın yaptığı çalışmalarla kişiliğinin benim idrakimde karşılığını burada iki benzetmeyle arz etmek istiyorum: Hani, bal arılarından biri bir çiçek tarhı ya da tarlası bulduğunda kanatlarını çırparak öteki arıları o çiçeklerin bulunduğu yere yönlendirir. Tıpkı bu bal arıları gibi, Mahmut Kanık da hayatı boyunca bizi bulduğu ballarla, bağlı olduğu hakikate atıfta bulunan, onu yorumlayan kitap ya da kaynaklarla buluşturmak için çırpındı. Onları “Türkçe” denen kovana taşıdı; kendi tattığı balı, tanıtmanın ötesinde, bize de tattırma yolunda büyük bir gayret içinde oldu. Kişiliği ile ilgili olarak ise, Mahmut Kanık adı anıldığında, büyük Mevlit şairimiz Süleyman Çelebi gelir aklıma, onun gayreti, Peygamberimizle ilgili duyarlılığı.

Güzel bir ömür yaşadı Mahmut Kanık; doğru yolda, dolu dolu yaşadı. Benim tanıklığım böyle. Sevgili Mahmut Kanık’ı ben böyle tanıyorum.
O, emaneti bizden önce teslim etti, dünyasını değişti.
Bizi sürekli şaşırtan ölüm, her zaman olduğu gibi gene bildiğini yaptı.
Mekânı cennet olsun. Rabbim korktuğundan emin eylesin. Geride kalanlara güzel sabırlar ihsan eylesin.” Turan Koç

“1979 yılı Mart ayı başında mezun olduğum bölümde asistan olarak görevlendirildiğimde en büyük sevincim, sevgili Mahmut ağabeyime dokuz sene önce verdiğim sözü tutmam için Rabbimin bana fırsat vermesiydi. Yirmi beş yıllık üniversite hayatımda ondan edindiğim ilk bilgilerin yanı sıra diğer değerli hocalarımın da öğrettiklerini çok sayıda vatan evladına aktararak, sözümü tutmuş olduğumu ümit ediyorum.

Tüm iyiler gibi o da önden gitti. Rahatsızlandığını Temmuz ayında bana bir mesajla ilettiğinde hemen aramış, hatırını sormuş, kendisi için Rabbimden şifa dilemiştim. Hiçbir yeis ve şikâyet belirtisi olmayan sesiyle, hastanede bir süredir tedavi gördüğünü söylemişti. Ve bir gün, ortak dostlarımızdan biri vasıtasıyla ‘vuslat’ın tecelli ettiğini haber aldım.

İlk gençlik yıllarından itibaren Sünnet-i Seniyyeye uygun yaşayışı ve örnek hayatı, topluma kazandırdığı güzel yetişmiş evlatları, öğrencileri ve her biri ayrı bir değer olan telif ve tercüme eserleri sadaka-i cariye olarak onun hatırasını yaşatacaktır.

Rabbim onu rahmetine gark etsin. Hepimizin başı sağ olsun.” Mehmet Yazgan

“Mahmut Kanık artık dünyada yok mu sahi!
Mahmut Kanık artık dünyada yok. Artık hiç olmayacak mı sahi!
Artık hiç olmayacak: Allah…

Ah ölüm! Ne dehşetli bir şey. Bir kalbin ürpermesi için bu garibliğimiz yetmez mi? Bir insan gidiyor ve artık hiç dönmüyor, hiç. Ölüm denilen böyle bir ayrılışa kalp nasıl ürpermez. Kundağa sarılmış bir çocuk gibi beyaz bir kumaşa üryan bir halde sarıp sarmalayıp sevdiklerinin gözü önünde toprağın altına yapayalnız, “şöyle garib bencileyin” bırakıp gidiyorsunuz. “Hüve’l-Bâki” zikriyle bir fânilik duygusu içinde kalsa da kalp, yine tesellisiz, yine avuntusuz.

Toprağa sırladığınız bir dostunuzun, arkadaşınızın, sevdiğinizin ardından ne yazarsanız yazın hiçbiri bu fanilik duygunun, bu garipliğimizin yerini dolduramaz. Giden gitmiştir artık ve asla dönmeyecektir dünyaya. Ne kadar özlerseniz özleyin, bir dünya buluşması artık hiç olmayacaktır. Ölen her kim olursa olsun bu böyledir. Artık onunla dünyaya dair hikâyeniz bitmiştir, sonsuza dek. Ne büyük bir gariblik: Allah” Mustafa Bâki Efe

“Mahmut Kanık’ı öncelikle “mütercim” olarak tanıdım. O sadece Guénon’u değil, İbn Hazm, İbnü’l-Arabî ve Frithjof Schuon’u da bu toprağın çocuklarına tanıtma çabasında oldu. Elbette İbn Hazm’ı ve Arabî’yi bilenler biliyorlardı belki, ama o, bu bilme hadisesini daha geniş bir alana yaymak maksadıyla tercümeler yapmaktan geri durmadı. Arapça, Fransızca ve İngilizceden yaptığı tercümelerle bize varlık, bilgi ve ahlak üzerinde derinlemesine düşünmeyi ve bu düşünme biçimine rehberlik edecek öncü isimleri tanımayı mütevazı bir dokunuşla telkin etti. Bilhassa doksanlı yılların başında, doktora tezimi hazırlarken onun tercüme ettiği eserler benim için rehber olmuşlardır. Üzerinde çalıştığım şair, hakîm bir kişiliğe sahipti ve onun dilini çözmek için benim başka kitaplara ve müelliflere gitmem gerekiyordu. İbn Hazm, İbnü’l-Arabî, Mevlânâ, İkbâl, Guénon, Seyyid Hüseyin Nasr ve Schuon gibi isimler önümü aydınlatıyor, metodik bir bakışla XVII. asırda yazılmış bir şiiri ve dile getirilmiş bir hikmeti daha doğru bir şekilde anlamama katkı sağlıyorlardı. O bakımdan, Mahmut Kanık tercümeleri benim için önemli birer yoldaş mesabesindeydiler.” Bilal Kemikli

Bir gönül insanı Mahmut Kanık. Bayramlığı toz olmasın diye titizlenen çocuğun masumluğu var üzerinde. Kendi çocukluğunu da yürek kundağında saklayan biri. Ona bakınca baştan ayağa samimiyet görürsünüz. Elinden ve dilinden güven… Daveti geri çevirmez. Paylaşmayı en sevdiği şey, dualarıdır. Biz öğrencilerine cuma günleri isim isim dua ve tebrik mesajları gönderen yegâne hocamızdır. Mahcub bir edası vardır bir de. Hem bilgisini paylaşmak ister hem de öğretiyor gözükmekten çekinir. İkram Allah’ın ikramıdır ilimde. Bu sebeple konuşurken benliğinden çekilir. Herkesten öğrenecek bir şeyler bulur muhakkak. Konuşurken “öyle değil mi?” sorusu hep dilindedir. Öğretmeye erinmez. Malzemesi yoksa da yanında, konuşurken mühim gördüğü yere vurgu yapmak için sol elini defter misâli açıp sağ işâret parmağıyla oraya yazdığını görürsünüz. Samimi ilgi ve alakası karşısında talebelerinin her biri onun yanında yerinin ayrı olduğunu düşünür. Her insanın biricik olduğunu ve hürmete değer nice güzel hasletle donatıldığını hal diliyle muhatabına anlatır. Ne vakit karşılaşsak bir yerde, bizleri hoş sohbetinden mahrum etmez. Bir şehirlide bulunabilecek en nazik tavırla ve misafiri çok seven bir kerîm köylü yüzüyle kapı açar tebessümü bu sohbete. Biz mi? Biz de tıpkı bir çocuğun, uzunca bir vakit, oyuna dalıp unuttuğu açlığını hatırlarmış gibi gözlerimizin ta içinden şöyle deriz: “Ne de çok acıkmışız bu muhabbete.” Sanki bu tür tevafuklar ona haberli gelir. Bunu, sözlerini derinden dinleyince kavrarsınız. İşittikleriniz alelacele akla gelen birkaç söz değildir. Kelimenin tam anlamıyla bir dil hocasıdır o. Gönül lisânını da iyi bilir. Sanki sözlerini söylemek için geçeceğiniz yola durmuş sizi bekliyormuş gibidir. Belki ilk bakışta bu kerîm hocanın size sunduğu, aceleyle üzerine yağ, salça sürülmüş komşu ekmeği gibi görünse de çocuklar iyi bilir ki bu ikrâm çok lezzetlidir.” Büşra Kartal

Faruk Uysal’dan Şiir Dersleri

Faruk Uysal’ın Hece Postası, heybesini doldurarak yoluna devam ediyor. Yol gösteren bir hoca titizliğiyle yürütüyor Uysal derginin bu bölümünü. Dergiye gelen şiirler üzerine düşüncelerini paylaştıktan sonra manifesto hassasiyetiyle şiire gönül veren gençlere mesajlarını iletiyor Faruk Uysal. Bu sayı; Öykücülük ve Öyküleme konusundaki yazıdan paylaşım yapacağım.

“Eski şiirimiz için kullanılan “mısra-ı berceste” diye bir sözcük var. Bir şiirin söyleyiş özelliği olan en derin anlama sahip dizesini ifade eder. Aynı zamanda şiirin bu dizeden neşet ettiği kabul edilir. Şairler zamanlarının büyük bir kısmını bu dizeyi bulmak ve dil oyunları için harcarlarmış. Divan şiirinde dilin gerçeklikle ilişkisi zayıftır. Şiir, bir yaşanmışlığa dayanma zarureti hissetmez. Hatta şiirin öyküsünün olması yer yer eleştiri konusudur.

Bu tutum Modern Türk şiirinde de bir damar olarak devam eder. Örneğin Cemal Süreya, “Şiirde asıl olanın ‘hikâye etmek’ değil, kelimeler arasında kurulacak ‘şiirsel yük’”1 olduğunu söyler.

Cemal Süreya’nın yanı sıra, Ahmet Haşim, Behçet Necatigil, Melih Cevdet Anday, Turgut Uyar ve Hilmi Yavuz da bu damara dâhil şairler olarak sayılabilir.

Öyküleme tekniğinin temsilcileri olarak da Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Edip Cansever’i belirtebiliriz. Bunların şiirinde öyküleme bir imkân olarak mevcuttur, çünkü şiir hayatın içinden, hayatın kendisinden kotarılır.

Söz buraya kadar gelmişken şunu da belirtme gereği duyuyorum: Şiirde öyküleme daha çok Batı şiirine dair bir özellik gibi geliyor bana. Bu bakımdan denilebilir ki Ahmet Haşim’in şiiri, Yahya Kemalin şiirine göre daha Doğuludur.”

Hece Dergisinden Şiirler

babam arıların da babasıydı

hangi koyakta hangi mevsimde hangi yaban çiçeği açar bilirdi

arılarını alır çiçeği bol olan yerlere giderdi

onun için benim saçlarım babasız kaldı.

bir “ben” deyişi vardı babamın

sanırsınız bir daha diyecek

dinleyenler gurur duyardık

yurttaşı olmakla o büyük devletin.

Faruk Uysal

toprak kirlenir

kirlenir ağaçlar ve yaban mantarları güney rüzgârlarıyla

nehirlere derin kuyulara salarız susuzluğumuzu

içmekle yok olmaz susuzluğumuz

musibet yok olmadan önce direkler üzerinde

asılı duran semadan

yıldızlarına uzatmak kolları nafile

musibet çatınca son nefesini verirken karyede

kapıların önüne atılmış cesetler görürsün

Ali Sali

içindeki kumu bitecek bu saatin

günaha son çağrı ve çalacak çanlar

kusacak yer yuttuğu etleri kemikleri

gözler fırlayıp yerinden, ufalanınca dağlar

yere kapaklanınca efendiler ve lortlar

hırsızlar, katiller, münkirler ve zaniler

hani sevdiklerin kim duracak arkanda

bir tepsi gibi dümdüz edildiğinde dünya

kim duracak arkanda hani gözdelerin

şefaat etmeyecek ne tavus ne yılan sana

bilinmez, kazandım mı girdiğim bu savaşı

uzatmalarda kaybeden de var müsabakayı

ya kuddus ya kayyum ya kahhar

vınlayıp gelince pişirilmiş taşlar

yıkılır kulelerin, boşalır zehrin

yedi senin olsun, sekiz büyük ümmetin

bismillahirrahmanirahim

Mehmet Özger

İki ülke arasında paslanmış dikenli tel kadar yerin

Yıkılmış sınır taşı kadar değerin olsaydı

Ellerin hünerli ellerin şimdi Halep şehrinde

Sen başka bir şehirde pasaportsuz parasız pulsuz

Ellerin büyük bir mezarın içinde sen küçük bir çadırın

Plastik bir botun üzerinde adını bilmediğin denizde

Dilini bilmediğin bir ülkede elsiz dilsiz bir ustasın

Ne ölü ne diri arada bir yerde beklersin

Mültecisin hiçbir yere sığmaz ellerin

Terk edilmiş evler gibi yavaş yavaş yıkılırsın

Başka bir ülkede başka bir dilin hecesinde

Gördüm, can sıkıntısını duvar diye ördün

Bir ev kurdun kendine göç sözlüğünde

Bahçesinde can eriği, çan çiçeği, gülhatmi

Bin bir türlü çiçek küçücük bir balkonda

İbrahim Gökburun

yaşayan diller, ölmüş dinler

toplanıp bir kitabenin önüne dizildiler

erkekler bileklerini, kadınlar çenelerini

kama düzeniyle birbirlerine yürüdüler

- deniz gören ev gibi görseydin beni

yokuşa kurban etmezdik dizlerimizi matmazel

Eyyüp Akyüz

Radyoda hep o şarkı… Çalınmış bir hevesin

Mutena kırıkları, göğsüme batan bir bir

Yetmiyor ömrümüz aynı ömrü yaşamaya

Bu belki de kiraya çıkmak şimdi kim bilir

Çıkalım insan nasıl çıkıyorsa yokuşu

Nasıl iniyorsa sonra çıktığı yerlerden

Adlarımızın arkasına saklanan neyse

Dağılmış bir ordu gibi tekinsiz, aşk birden

Nadir Aşçı

Her gerçek vurduğunda kumlu dalgasını yüzümüze

bize kıyacaklar buldukları yerde

onca insan var göz bebeğimde

on binlercesi dizlerimde

yüz binlerce insan var

omzuma bir işgal hazırlayan

yalvaran gözlerle bakmadım ben

yitip giden saltanatınıza

kara kış, kuru yaz da değil artık giren aramıza

gözükmeyen yıldızlar, sarı bir kesret

birazdan, sessizce ve öpüşerek

raks edecek şerefinize

Hale Nur Yenihançer

iyiliğin yerini insanların iyiliğinin aldığı bu saatte

damarlarıma enjekte edilen baki kalma hevesi

beni üçüncü sayfalara düşürüyor

yerimi ve haddimi bana haber değeri olan olaylar öğretiyor

zaman ve mekân bilmeyip bunlara sığmadığımı sanırdım eskiden

nesîmî olmadığımı anladım

değil derimi yüzdürmek üstümdeki gömleği çıkaracak kadar bile cesaretim yok benim

ki gömleğimi çıkarsam başka bir şey giyeceğimin garantisi de yok

dışarı çıksam düğmeli gömlekler göreceğimden korkuyorum

hem burada ekmek elden su gölden yaşıyorum, deli gibi

dışarı çıksam ayağıma diken batsa kanser olurum biliyorum

bildiğim şeyler beni yokluğa sürüyor, inanın

dışarı çıksam şifa duaları bile ücretli

oysa başım ağrıyacak kadar bile sigortam yok benim

Mahmut Hatunanaoğlu

Yeni Karargâh Karabağ

Sebîlürreşad Dergisi, Karabağ’ı kapağına taşıdığı bir sayı ile karşımızda. Karabağ’ın gündemimizde olması önemli. Bizden bir parça olan bir coğrafyanın her şeyiyle yanında olduğumuzu göstermemiz gerekiyor. Dergide yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Dağlık Karabağ’daki Ermeniler 13 Şubat 1988 günü idari kurumlara Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bayrağı asarak bölgedeki Azerbaycanlı Türklere de baskı yapmaya başlar. Azerbaycan’ın idaresi ve sınırları içerisinde yer alan, zorunlu göçlerle yönetiminin çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu Dağlık Karabağ’ın başkenti Stepanakert (Hankendi) şehir meclisi ile Ermenistan devleti, 20 Şubat 1988 tarihinde, Azerbaycan-Ermenistan sınırının değiştirilmesi ve Karabağ’ın Ermenistan sınırlarına dahil edilmesi ve bunu da Moskova’ya teklif olarak bildirilmesi hususunda karar alır. Ermenilerin bürokratik eylemi daha sonra Erivan’da gösterilere ve büyük toplantılara dönüşür. Ermeniler, Sovyetler Birliği’nin ilk kitlesel eylemlerini de gerçekleştirmiş olur. Bu gelişmelere Azerbaycan’daki Türkler sessiz kalmaz, kalabalık kitlesel eylemlerle Ermenileri protesto ederler.

Dağlık Karabağ yerel meclisi 12 Temmuz 1988’de aldığı kararla Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ilan eder. Azerbaycan Yüksek Sovyet Başkanlık Divanı ertesi gün aldığı kararla yerel meclisin aldığı kararı geçersiz saydığını açıklar. 18 Temmuz günü SSCB Yüksek Sovyeti Başkanlık divanı alınan kararları istişare eder. Gorbaçov tarafından yapılan açıklamada Karabağ’ın sınırlarının değiştirilemeyeceğine dikkat çekilir. Bu açıklamaya tepki gösteren Ermeniler, Azerbaycan’dan ayrılma isteklerine de hız verir. Bu arada da Ermeniler ile Azerbaycanlılar arasında çatışmalarda başlamıştır. 24 Kasım 1988 tarihinde çatışmaların Gence ve Nahcivan’da büyümesi üzerine buralarda sıkıyönetim ilan edilmiş, üç gün sonra parti başkanları görevlerinden alınmış, askeri birlikler Ermenileri tahliye etmeye başlamıştır. Gence ve Nahcivan hadiselerinden sonra on binlerce Azerbaycanlı ve Ermeni ülke değiştirmek zorunda kalır. Ermenilerin, Ermenistan’a, Azerbaycanlı Türklerin de Azerbaycan’a göç etmek zorunda kaldığı hadiselerde Moskova gazeteleri 87 kişinin öldüğünü, 1500 kişinin de yaralandığını, 158 bin Ermeni’nin Azerbaycan’dan, 141 bin Azerbaycanlının Ermenistan’dan ayrıldığını, 15.855 adet silahında ele geçirildiğini duyurur.”

“Son 10 yıl boyunca Ermeniler saldırılarını sürekli artırırken, Azerbaycan devleti de kendini yenilemeye, ekonomide istikrar sağlamaya odaklandı. Her şeye rağmen çözüme de barışçıl bakmaya gayret eden Azerbaycan, 27 Eylül 2020 tarihli Ermenilerin saldırısına tahammül edemedi ve Türkiye’den aldığı askeri teknolojiyle işgal edilen topraklarını kurtarmak için geniş kapsamlı bir operasyon başlattı.

Gelen haberlere bakılırsa işgalden her gün bir bir yerleşim yerleri kurtarılıyor... Türkiye’nin siyasi olarak net duruş ortaya koyduğu bu yeni durum iki ayrı devlet ve halk arasındaki millet bağını da güçlendirmiştir.

Türkiye-Azerbaycan dostluğunun, her fırsatta vurgulanan “İki devlet, bir millet “vurgusunun pekiştiği bir dönemi daha da güçlendirmiştir.

Uluslararası arenada Azerbaycan’ın haklı davası artık karşılık bulmuştur. İnşallah Karabağ işgalden temizlenerek vatan toprağına katılacaktır.” Fatih Bayhan

“Karabağ bölgesi, Dünyanın bazı milletlerinden daha eski tarihe sahip olan bir bölgedir. Tarihi, maddi kültürel anıtları, edebiyatı, sanatı ve müzik yapıtlarıyla oldukça zengindir. Karabağ’ın sanatsal düşüncesini ve yaratıcılığını bölgenin güzel doğası, iklimi, doğal kaynaklarının zenginliği büyük ölçüde etkilemiştir. Nitekim kültür ve medeniyetin batıdan geldiğini savunan bazı tasvirlere göre yorumlayacak olursak, çağın gerisinde sandığımız Yunan, Hind ve İslam medeniyetleri, aslında bir yeraltı çağlayanı gibi günümüzde de çağa yön vermektedir. Hatta bu üç medeniyet içinde İslam, Doğu‘dan Batı‘ya bütün kültür ve edebiyatları etkisi altına almıştır. Batı medeniyetinin doğuşunda bu medeniyetlerin izleri görmek mümkündür. Bu sebeple Batı‘ya bir medeniyetten çok bir kültür olarak da bakabiliriz.1 Karabağ’ın sanatsal düşüncesini ve yaratıcılığını, yaşam tarzları ve geçim kaynaklarını incelediğimizde bu kaynağı çok net fark edebiliriz. Bu bölgenin doğal kaynak zenginliğinin, halk sanatlarınında ilerleyişini gözler önüne sermektedir. Evlerinin mistik yapısı, estetik zevkleri, kısacası ulusal düşüncesi, kimliği bu sanat türünde kendisini hemen belli etmektedir. Bu nedenle dünyanın en büyük ve zengin müzelerinde Karabağ halk sanatları, büyük ölçüde değerlendirilince, Azerbaycan halk sanatlarının en nadide örnekleri sergilenmektedir. Londra’nın Victoria ve Albert, Paris’in Louvre, Washington’un Metropolitan, Viyana’nın, Roma’nın, Berlin’in, İstanbul`un, Tahran’ın, Kahire’nin zengin müze koleksiyonlarına bakarken orada Karabağ ustalarının becerikli ellerinin emeği olan sanat örneklerini görmek mümkündür. Karabağlıların emeği sayesinde ortaya çıkan bölgenin yaşam ve hayat biçiminde genişçe kullanılan Karabağ el sanatının büyük ve zengin bir tarihi vardır. Karabağ’dan bulunmuş tabak, çanak, çömlek, silah ve süs örnekleri sadece bir tarihi olgu olarak değil, aynı zamanda onu yaratan sanatçının ustalık yetisinden bilgi veren değerli bir kaynaktır. 2 Arkeolojik kazılar sırasında yüklü miktarda eski maddi kültür örneklerinin tespiti Karabağ’ın maddi ve manevi kültür tarihini öğrenmek için olanaklar sağlamıştır. Eski ve zengin bir tarihe sahip Azerbaycan halkına ait olan bu bölge dünyanın çeşitli bilim adamları tarafından büyük ilgiyle kabul edilmesi, aynı zamanda bu ulu beldeye her türlü usulsüzlükle sahiplenmek isteyen, güya uluslararası hukuk çerçevesi adı altında hareket ettiklerini zanneden daha çok dünya düzenini bozan bu azınlıkların dikkatinden kaçmaması asla bir rastlantı olamaz.” Sümeyra Bulut

“Gürcistan en baştan itibaren Ermenistan’a kendi topraklarından silah ve cephane sevkiyatına izin vermedi. İran sınırımız tamamen kontrol altına alındıktan, savaşın seyri bizim lehimize kesin bir şekilde ortaya çıktıktan sonra, Güney Azerbaycan Türkleri de teyakkuz haline devam ederken, İran arzulasa bile Ermenistan’la olan az bir kısımlık Meğri sınırından silah sevkiyatı yapmaz, yapamaz. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ruhani ile de Karabağ’ı görüştü. Türkiyemizin net tavrı, caydırıcılığı bölgesel denklemi de etkiledi.

Putin’in açıklamasından Rusya’nın kısmı tarafsızlık politikasının da devam edeceği anlaşılıyor. Böyle olmasa bile coğrafi, askeri, siyasi şartlar tam alehteyken hiç bir devlet tek hava köprüsünü kullanarak uzak bir coğrafyada savaş sürdürmeyi göze alamaz.

Kaldı ki, Rusya’nın Azerbaycan’la da iyi ilişkilerinin olduğunu Putin ifade etti.” Telman Nusretoğlu

“Azerbaycan’la Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ Sorunu ve Ermenistan’ın işgal ettiği diğer Azerbaycan toprakları meselesiyle, geçmişte Gürcistan’ın ve yakın tarihte Belarus un kendi içinde siyasal istikrara ulaşmasını engelleyen Güney Osetya ve Abhazya olayları ve Rusya’nın müdahalesi, Güney Kafkasya’da etnik ayrışma ve güvenlik sorunlarının esasını teşkil etmektedir. Aslında, bölgedeki bu sorunların kaynağında, genel olarak Orta Asya ve Kafkasya’da bir süredir yaşanan ve bazılarının “Yeni Büyük Oyun” diye ifade ettiği bölgesel ve küresel rekabet yatmaktadır. ABD, AB ve hatta Çin gibi büyük güçler özellikle enerjiyle bağlantılı olarak bölgeye nüfuz etmeye çalışırken, Rusya, hem Güney Kafkasya’yı hala kendi “arka bahçesi” olarak görmekte, hem de Stephan Blanc’ın de ifade ettiği gibi, Kuzey Kafkasya ile birlikte Güney Kafkasya’yı BDT’nin ve Rusya’nın güvenliğine yönelik en tehlikeli bölgeler olarak değerlendirmektedir (Blanc, 1998: 2). Dolayısıyla Rusya, Güney Kafkasya’da etkinliği ve inisiyatifi yeniden ele almak için bölge ülkelerine çeşitli baskılar uygulamaktadır. Bu baskı yollarından bir tanesi, bölgedeki etnik çatışmaları alevlendirmek ve bu ülkelerin iç siyasetlerine müdahale etmektir. Bir diğeri, enerji kartını ve fiyat ayarlamalarını bir dış politika ve baskı aracı olarak kullanmaktadır. Yine, Rusya, bölge ülkelerinin ekonomileri ve stratejik sektörleri üzerinde şirket satın almalar, imtiyaz sözleşmeleri ve ortaklıklar kurarak, ekonomik yöntemleri kullanarak da bu ülkeleri daha fazla kendisine bağımlı hale getirmeye çalışmaktadır. Bu da Güney Kafkasya’da sorunları daha da karmaşık ve ağır bir hale getirmektedir. Üstelik, Rusya’nın üç Güney Kafkas ülkesinden ikisinde, Ermenistan ve Gürcistan’da, askeri varlığı hala devam etmekte, Azerbaycan’da ise askeri gözlem evi bulunmaktadır. “Askeri üs konusunda 1992 ve 1993’te Azerbaycan’ın, son zamanlarda ise Gürcistan’ın toprak bütünlüklerini tehlikeye atma pahasına Rus askeri birliklerini ülkelerinden çıkarma konusundaki ısrarcı davranışları ve GUAM çerçevesinde ortak askeri yapının kurulması” (Külebi, 2007) konusundaki söylemleri ise, bölgede Rusya’yı daha fazla telaşlandırmakta ve en son Gürcistan ve Belarus örneğinde olduğu gibi bölgedeki etnik, siyasi ve küresel çatışmaları yeniden alevlendirmektedir.” Murat Onaran

“Kadim tarih, yakın tarih ve bugün birbirine çok benzemektedir. Bölge’de Rus hâkimiyetinin başlaması ile Ruslaştırma, Pers hâkimiyetinin artışı ile Persleştirme ve Ermeni İngiliz varlığı ile de istila ve işgal hemen kendisini göstermektedir. Bütün hikâye bölgede Müslümanların bu asimilasyon ve işgale direnme mücadelesidir. Dün ve bugün şer cephesinin ortak çabası, Büyük Asya ile Küçük Asya (Anadolu) arasındaki köprünün kurulmamasının teminidir. Bu konuda tüm düşman gruplar ortak bir çaba içindedir. Ortodoks, Anglosakson, Rum, Ermeni ve Siyonist yapıların ortak hedefi, Türkistan İslam’ı ile Anadolu’dan Batı’ya doğru akan hattın birleşmemesinin sağlanmasıdır. Balkanlarda’ki aksı yırtmak için nasıl Sırp Çetnikler küresel ve tarihsel düşman blokunun vekâletini üstleniyorsa, Kafkasya’da bu rol Ermeni-Rus Taşnak/Hıncak ittifakı ile temin edilmektedir. Yaşanan saldırılara rağmen, soykırımlara rağmen, Srebrenitsa ve Hocalı’daki açık soykırımlara rağmen dünya’daki sessizliğin sebebi budur. Vekâlet sundukları aktörlerin işini hızlıca ve kuralsızca bitirmesi için sunulan bir imkân ve fırsat olarak görülmektedir. Bugün Ermenilerce yapılan bu saldırı sadece onların cesaret gösterdikleri bir hareket olarak algılanmamalıdır. Bölgedeki Ermeni saldırılarının tarihi dikkatle incelendiğinde bu vekâlet rolünün izleri rahatlıkla bulunacaktır. Tarih diplomasi ve siyasi ilişkilerin asla sonuç getirmediğini, güç ve sağlam bir şuurla sebatkâr olunduğunda bu saldırgan tutuma karşı vaziyet alınabileceğini ortaya koymaktadır.” İsmail Mansur Özdemir

Sömüren Batı

Batı kelimesinin yanına en çok yakışan ifade sömürüdür. Batının ruhuna işlemiştir sömürü zihniyeti. Recep Garip, Sömüren Batı isimli yazısında sözde çağdaş batının kirli yüzünü işaret ediyor. Şiirler eşliğinde, ruha dokunan bir yazı bu.

“Kelimelerin kökenleri, bizlere daha doğru bilgiler verir. Kelimeler mastar olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin sömürmek, “sömür” köküne ulaştırıyor bizi. Eski Türk dilinde sümür-mek köküyle bize çabuk çabuk bitirmek, emmek, hızla bitirmek, içip tüketmek anlamlarına geliyor. Yaşadığımız bu çağda ise bu kelime daha ziyade “istismar” karşılığında kullanılıyor. Böylelikle sömürü, istismar karşılığıyla son yüzyılın emperyalist zihniyetlerine vurgu açısından tıpatıp uyuyor. Burada “sömürülmek” istismar edilmek, çıkar sağlamak karşılığında kullanılıyor. Sömürgecilik ise, müstemlekecilik yani “bir devletin kendi ülkesinin sınırları dışında egemenlik kurarak yönettiği ekonomik veya siyasal çıkarlar sağladığı ülke, sömürülen ülke, müstemleke, koloni”. Bir başka ifadeyle “yabancı bir devletçe kendi çıkarları doğrultusunda yönetilen, yarı bağımsız ya da bağımsız ülke” anlamı veriliyor. Örneğin Ege ve Akdeniz havzasındaki hareketlilikte Haçlıların Yunanistan’ı her zaman olduğu gibi şimdi de maşa olarak kullanıyor olmaları dikkat çekiyor.”

“Karakoç’un bütün söylemleri evrenseldir ve bütün insanlığa bir çağrı olarak bizleri karşılar. Zihin, dil ve gönül yapısı Kur’an’dan beslenir ve sıkı sıkıya bağlı olduğu bütün metinlerinde göze çarpar. “Sezai Karakoç, Anadolu’yu yaşanır kılan şairler zincirinin önemli halkalarından biridir. Mevlana, Yunus Emre, Mehmet Akif ve Necip Fazıl’larla aynı ruh soyundandır, yer yer onların ses tonu vardır konuşmalarında. Kur’an diline sıkı sıkıya bağlıdır. Kelimelere çok düşkündür, kelimelerle kurduğu derin dostluğu sezersiniz söyleyişinden. Üslubu kişiliğinden ve dehasından parıltılar, güzellikler taşır” diye yazıyor Türk Dili Dergisinde Hıdır Toraman.”

Tesellinin müzikâl dehası: Orhan Gencebay

Yazar şair ve müzik adamı. Bu vasıflar Halit Yıldırım’a ait. Gönlünün sesine kulak vererek yazıyor ve yaşıyor Yıldırım. Sebilürreşad’da Orhan Gencebay üzerine yazmış. Müziğiyle, duruşu ve mücadelesi ile Orhan Gencebay karşımızda.

“Gencebay’ın ilk müzik çalışmaları Türk Halk Müziği tarzındaydı. O dönemin meşhur bağlama virtüözü Bayram Aracı’dan ve Âşık Veysel’den etkilenmiştir. 1960 yıllında ilk plaklarını çıkaran Gencebay bu plaklarda türkülere yer vermiştir. 1968 yılında ise kendine has şarkılar ile plaklarını doldurmuştur. Bu dönemde yazımızın başında belirttiğimiz Deryada Salım Yok, Başa Gelen Çekilirmiş, Sevemedim Kara Gözlüm, Sevenler Mesut Olmaz gibi şarkıları ile bir anda ilgi odağı oldu.”

“Onun bu başarısının başta kendi insanını iyi tanımasından, bozlağından oyun havalarına kadar en ince detaylarına kadar Türk Halk Müziğini, tüm makamlarıyla ve geçirdiği değişimlerle Türk Sanat müziği ile yine konçertosundan senfonisine kadar Batı müziğini çok iyi bilmesinden ve bu müzikleri kendi gönül potasında hamurlaştırma ve sentez yapabilme yeteneğinden kaynaklandığını söylersek sanırım yanlış bir şey demiş olmayız.

Orhan Gencebay bugüne kadar 36 müzikal film yaptı. 90 kadar filmin de müzik direktörlüğünü yaptı. Binin üzerinde bestesi olan sanatçı bunların yarıya yakınını kendisi seslendirdi. Yaptığı kaset ve albümlerinin satış rakamları iki yüz milyona ulaşan bu dev sanatçı her ne kadar TRT kurumunca yıllarca yasaklı statüde değerlendirilse de 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanına lâyık görülmüştür.

Onun yaptığı müzik introsundan zeminine, meyanından kararına kadar öz be öz Türk Müziğidir. Ancak kalıpların dışına çıkılarak özgün denemeler yapmıştır. Gencebay yaptığı müziğin adının Arabesk olmadığını defalarca söylemiştir. 1985’te Yeni Gündem Gazetesine verdiği bir mülakatta şunları söylemiştir:

“Ben ve bazıları zaten var olan, yıllar öncesinden ortaya çıkmış olan günümüzde de basın başta olmak üzere çoğunluğun arabesk dediği bu müziğe yeni bir şeyler, bazı değişiklikler, belli kurallar ve bir zenginlik getirmiş olabiliriz yalnızca. Belli bir sisteme oturtmaya çalıştık.”

Orhan Gencebay’a göre; Arabesk diye müzikal bir kategori yoktur, özgün diye de fantezi diye de. Kategori olması için müzik ilmiyle kurallarının olması gerekir. Gencebay, bizim musikimizde temel olan Türk Sanat ve Türk Halk Müziği’ne ihtiyaç duyulan yeni dinamikler katılması gerektiğine inanarak 60’lı yıllardan itibaren yeni besteler vermeye başladığını söylemekte.

Bir diğer röportajında da: “Ben bu türü bir araştırma olarak çalıştım. Halk müziği ve sanat müziği haricinde yeni dinamiklere ihtiyaç vardı. Oysa resmi müzikçiler yeni bir olguya katiyen fırsat vermiyorlardı. Ben böyle bir şeye tepkiliydim. Onun için bana “özgürlüklerin babası” derler. Beni yasakladılar ama umurumda değildi. Ben daha iyi olmak adına araştırmaya girmiştim. Protest yapıları en çok ben yaptım diyebilirim.” Demektedir.

Gencebay’a göre yapılan bu müziğe arabesk denilmesinin altında kıskançlıklar vardır. Bu konuda şunları söylüyor Gencebay: “Arabesk deyimi 60’larda konuldu. Ben de o yıllarda halkımız tarafından kimseye kısmet olmayan bir ilgi görünce birtakım çevreler bunu kıskandı, çamur atmak için bazı olumsuz yaftalar koydu.

Arabesk bunlardan biridir. Arabesk dramın, hüznün, dramın simgesi oldu. Bu yanlış. Varoşların müziği dendi. Dolaylı olarak halka da hakaret edildi.”   

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 4 ay Önce

Teşekkürler kardeşim dilinize kaleminize yüreğinize sağlık Selamlarımı muhabbetlerimi gönderiyorum...

Abdullah
Abdullah - 4 ay Önce

Mustafa Abi, ne yaptınız oku oku bitmiyor... :)

Emeğinize sağlık...
Selam ile

Kazim Şen
Kazim Şen - 4 ay Önce

Üstad çok güzel yazmışsın.Teşekkürler.Ancak çok çok uzun...

banner26