Kasım 2019 dergilerine genel bir bakış-3

Nuri Pakdil ve Edebiyat Dergisi

Nuri Pakdil’in ölümünün ardından birçok edebiyat dergimiz ustaya geniş yer ayırarak vedalarını yapmış oldular. Ay Vakti dergisi de bunlardan biri. Birçok isim var dergide. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Edebiyat dergisini okuduğumda ve sonradan Umut kitabı ile Put Yapım Evlerini satın alıp okuduğumda değişik bir Müslüman yazar ile karşılaşmış oluyorum… Yani Nuri Pakdil klas duruşunu sergilerken kendine özgü bir dil örgüsünü de kurmuş oluyor böylece.

Edebiyat dergisi yayınları önemli bir misyonu yüklenmiş Nuri Pakdil ve edebiyat dergisinde yazan yazarların kitaplarını yayımlamış büyük bir özveriyle okura ulaştırmış bulunuyor.”

Nurettin Durman

Sahici olmalısınız. Sahtelikler çağının yüzeyselliği bir fırtınayla yok olup gidecek. Sahici olan kalıcıdır oysa. Samimi, içten, doğal ve yeryüzünü kucaklayan bir yönü vardı. Bu yönüyle “Edebiyat” her birimizi ısıtıyordu. Afrika’yı, Cezayir’i, Eritre’yi, Filistin’i, Türkistan’ı yeryüzünü Nuri Pakdil’den öğrenmiştik. Son yıllarda daha çok görme imkanı buldum. Bir çekingenlik hali her diam üzerimizde durdu. DPT’ de çalıştıkları dönemlerde sayısız kez Ankara’ya gelip Nuri Ağabeyi görmek istesem de her defasında geri döndüm. Rasim Özdenören ağabeye bir şekilde uğrayıp, çayını içtikten sonra sessizce merdivenlerden inmeyi tercih ediş sebeplerimden biri belki görürüm, karşılaşırız diyeydi.

Örnek olsun kabilinden aktarmakta yarar görüyorum; Tüyap Kitap Fuarında kitaplarını imzalamak üzere gelecek bilgisini Necip Evlice’den öğrenmiş olsam da görme heyecanım üzerine 10 Kasım 2015 günü Tüyap’a gittim. Birkaç saat beraber olma fırsatı buldum. O gün imzalattığım birkaç kitaptan biri “Konuşmalar” eseridir. Bana şöyle yazmıştı; “Sevgili Kardeşim, Sayın Recep Garib’e, İslami Devrim Özlemiyle yüklü kardeş selamlarımla sunu. 10.11.2015 İstanbul, Tüyap Kitap Fuarı Nuri Pakdil imzasıyla, bir de Kuran harfleriyle Nuri Pakdil yazısıyla”.

Vefatlarıyla yoksul kalan bir iklimden geçiyoruz. Lakin her canlının ölümü tadacağına iman ettik. Nuri Pakdil Üstadımız, eserleriyle bundan böyle yol göstermeyi sürdürecektir. Duruşlarımızı, kalemlerimizi “Kalem Kalesi”ne ayarlayarak sürdüreceğiz. Yolumuz “sıratı müstakim” üzere olacaktır. Pakdil Ustanın ifadesiyle; “İnsanın vazgeçilmez önceliği: İnanmak ateşini yakmak.”

Recep Garip

“Pakdil’in sağlam bir millî ve mânevî kimlikle yetişmesindeki en büyük pay hiç kuşkusuz onu yetiştiren âile ve bilhassa anneye aittir. Pakdil’in annesi, “Maraş’tan Halep’e giderek bir yüksekokulda öğretmenlik yapan bir âlimin kızıdır. Halep›te okuyan ve Arapça öğrenen anne, Müslüman bir hanımdır. Oğlunu önüne oturtur, ona Kur’an okur ve açıklar. Bu dersler, hiç çıkmayacak biçimde kazınır belleğine: Zaman zaman, bilinçlendirir onları. Kişiliğinde, ülküsel bir hüznü simgeleştiren anne, sürekli Cezayir öyküleri anlatır çocuğa. Onun düş gücünü, imge gücünü kanatlandıran bu öyküler, ileride yazdıklarının da özsuyunu oluşturacaktır.” Dolayısıyla millî ve mânevî kültür birikimine sahip olmanın yanında bilinçli bir hanımdır şâirin annesi. Bu anne aynı zamanda “Komşu kadınlara da Kur’ân okuyarak açıklamalar yapar zaman zaman, bilinçlendirir onları.” Anne ayrıca, âilenin yanında topluma karşı da sorumluluğunun bilincindedir. İyi bir İslâm kültürü almıştır ve aldıklarını yaşayan ve yaşatan bir kimliğe sahiptir.

Pakdil’in duygu ve düşünce dünyasındaki hassasiyetleri almasında annenin tavrının yanında özgün bir kişiliğe sahip olan babanın rolüne de burada değinmek gerekir. Pakdil’in babası, “İçindeki devrimci özü, bütün duyarlılığı ile taşıyan bilge bir kişidir. Kur’ân’ı okuyup anlamlandıracak derecede Arapça bilir. Mülkiyetin tutsağı olmayı aşmıştır. Yüzü hep önde, şıp şıp suyu damlayan, çok alçak gönüllü bir çeşmedir baba. Cömert mi cömerttir. Sakalı da, gerilerden, çok gerilerden suya yansımış, kimsesiz bir tarlanın buğday başaklarıdır. İçindeki kutsal ateşi oğluna aktarır başarıyla. Baba, alışveriş için gittiği diğer kentlerden kitaplar getirerek, yaşanan öz değerleri tanıtarakbilinçlendirmiş, yol göstermiştir ona.”

Selami Şimşek

“Modernizmin insanı sürüleştirdiği bir dönemde sürü olmamak için sürülen, ötekileştirilen iç dünyalarını bakımlı tuttuğu sürece savrulmayacaktır. İnsanın savunmasız bırakıldığı, ıssızlaştığı bu çağda “bağlanma”nın felsefesini yeniden oluşturmak lazım. İnsan, iç dünyasını bakımlı tuttuğu oranda algılayabiliyor yaratılıştaki bilgeliği anlamak için.

Nuri Pakdil, sadece iç dünyamızı bakımlı tutmuyor. Onun seçkin dili, dilimizi de inceltti. Çünkü çekimli bir dili vardı onun. Emek ipi gibi, onur iğnesi gibi... Nuri Pakdil, insanı yücelten değerleri birer birer insana duyumsatma çabası içinde sonsuza eklemliyordu.

Bağlanmak, evet bağlanmak güzel bir şey. Rol model almak, bir şeyler devşirmek. Bilgiyi kâmil hale getirmek güzel bir şey. Ham bilgilerin oluk oluk aktığı bir dönemde, çamura, boz bulanık sulara karıştığı bir dönemde sahih bilgiye bağlanmak gibi bir şeydir.”

Eyyüp Azlal

Büyük Doğu ve ardından Diriliş dergisi ile güçlü bağlar kurar. Bu bağlar onun sanatında, kaleminde, kelamında etkin olmuştur. Şair, içinde bulunduğu sosyolojik cephenin ağacı olup benzer meyveler vermeye başlar. Dergiciliği sanatıyla paralel gitmiş. Bazı, dergiler bu yüzden okuldur. Şairin de şiir filizini ekip ağaçlandırıp ürün verdiği dergilerdir.

Bu dergiler çoğu şairin peotik atlasını serer. Pakdil’in peotik çizgisini perçinleyen temellerden biri de Büyük Doğu ve “Edebiyat “dergileridir. Diriliş dergisinin yayına ara verdiği ve çıkıp çıkmayacağı belli olmayan bir dönemde Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt ve Akif İnan ile birlikte “sabır üssü” dediği “Edebiyat” dergisini yayınlar. “Edebiyat” dergisi, onu besler, onun ürünlerinin dimağını artırır. Onun lezzetli, kaliteli ürünleri burada edebî dimağına ulaşır. “Edebiyat” dergisi, onun ürünlerinin ocağı olur. Orada pişer. Orada, semantik, fonetik, morfolojik, sosyolojik baharatlarıyla özel bir yemek olur. Dergi ocağında pişer. “Edebiyat” dergisi, onun ülkesi, ülküsü, ülgeni olmuştur.

Hayrettin Taylan

Genç ölenlerin hüznündeki mesnevi: İlhami Çiçek

İlhami Çiçek adını her duyduğumda ya da ondan bir satır okuduğumda içime gelip yerleşen hüznü bir türlü savuşturamıyorum. Tokat’ta postanenin önünden geçerken, onun oturduğu çay ocağının oralarda dolaşırken de aynı hüzün bırakmıyor yakamı. Reşit Güngör Kalkan, bir İlhami Çiçek yazısı ile yer alıyor Ay Vakti’nde. Yine ana konumuz hüzün.

“Hüznünü kesik kesik soluyan yorgun bir fotoğraf mıdır İlhami Çiçek? Yoksa yorgun ve kesik kesik soluyan bir hüzün müdür intiharla eksilen hayat? Kısacık bir çizgi arasına sığdırdığı dünya sahnesine dair provada o, şiiri seçtiyse eğer, bu, okuyana pek elem veren senaryonun son perdesinde vakarını bozmaksızın anısı sızılı bir hüzünle gidişin simgesidir. Ne ki gidişin ve gidenin geride bıraktıkları sonsuz kere sonsuz bekleyen için, aynı vakarı taşımak bir yana, aynı hasretle yaralanmaktan başka bir anlam taşımaz. Bu anlamı genç yaşında hisseden ve sonrasında ise ilgilisine derinden hissettiren İlhami Çiçek, şiirle yorgun düşen yetmiş sonrası neslin aynı taç yaprak halinde bükülen boyunlarına geçirilmiş dinginlik kolyesidir.”

“İlhami Çiçek, yirmi dokuz yaşına sığdırdığı hepi topu otuz üç şiirle zikir tespihini eksiksiz tamamlamış, ömrünü otuz üç şiirle mühürlemiştir. Denilebilir ki hüzünle sermayelenmiş şiirinde nasibini boyuna yorgun atlarla koşturmuş, aynı nasip peşinde Erzurum’un dağları ve ovaları boyunca koşturduğu yılkılarla birlikte, bahtına düşen otuz üç şiir sayısı kadar bile yaşamamıştır ruhunu. ‘Göklerden gelen karar’la devrilen umut isimli cankuşu, şiirinin güzelliği karşısında boyun büktüğünde yirmi dokuz yılın biricik bakiyesi Abdurrahman Nuri henüz emeklemektedir dünyaya karşı. Demiştim ya, mezkûr şairin o meşhur fotoğrafında bütün bir çehresine çöreklenmiş hüzün, ılgım ılgım beliriveren şiirleri arasından süzülüyorken bile o, katı keskinliğin insan varlığına karşı, karşı konulmaz bir ağırlıkla birlikte sıkılmış bir yumruk gibi oturur okuyan her muhibbi şairin gırtlağına. Soluklandığı her nefesi neşter keskinliğiyle parçalayan tını, mağrur bir yankıyla yerini bir çırpıda çözülmüşlüğe bırakıverir. Bu çözülmüşlük gerisinde, intikam hırsıyla tırpanlanmayı bekleyen coşkulu bir hınç taşımaktadır aslında. Mısralar boyunca kabına sığmayan ve fakat aynı coşkunlukla ödeşmeyi uman temkinli bir tekinlik itimadıyla dolu öfkeyi tırpanlamaktadır biteviye. Doğrusu hepsi bu da değil; mısralar boyunca akan umutsuzluk, kaf dağına uzayan bir dev iştihasıyla katılıyor koroya. Umutsuzluk, nispeten İkinci Yeni dilinin az da olsa yumuşatılmış kelimeleriyle giriveriyor şairin evrenine. Altmışların ortalarına kadar yükünü indiren İkinci Yeni belli ki kudretini gördüğü asil bir şiir damarına doğru savuruvermiş neşterini.”

Bu semaver başka

Bir öykü yazıp adını Semaver koymak oldukça riskli bir tercihtir. En azından benim açımdan öyle. Ortada Sait Faik’in adıyla özdeşleşmiş bir Semaver varken bunu tercih etmez ortaya çıkacak öykünün varlığını ispat için en özgün anlatımı da beraberinde ister. Ay Vakti’nde Nurşah Karaca’nın öyküsünün adının Semaver olduğunu görünce düşündüm tüm bunları. Öyküyü okuyunca kişileştirilmiş bir semaver karşıladı beni. He ne kadar bu öyküde de bir ölüm ve susan semaver olsa da Karaca’nın içten anlatımı okutturuyor öyküyü. 

“Şimdi ben de insanoğlunun nankörlüğünden dem vurup onlar gibi nankörlük edersem yakışı kalmaz elbet. Her tarafı karaya çalmış o beyaz kağıt üzerinde yıldız olup parlayan dostlarım var benim. Hâlden anlayan, dilden anlayan, dumandan anlayan, ateşten anlayan... Bağrıma köz koyup gönlüme su serpen dostlarım... Hele içlerinden birisi var ki, gönlü köz köz olmuş bağrıma düşmek ister. Beni görünce vuslata ermiş sevgili gibi deli divane olur. Dili çözülür, kalbi lâl olur.”

“Derken bir gün güneş battı, hemen önündeki evin çatısından aşağıya süzülüverdi sessizce. Ertesi sabah dostumun üzerine doğmayacağını bile bile. Yer kızardı. Gök kızardı. İkisi arasındaki her şey kızıla çalındı birer birer. Bahçede bir telaş... Bir çığlık. Ortancalar , karanfiller nergisler... Hepsi şaşırdı. Elmalar yere düştü birer birer... Üzümler karaya çaldı. Eve telaşla girip çıkanlar oldu. Sonra çığırtkan sesiyle tepesinde ışıklar yanan bir araba duruverdi bahçenin önünde. Kapı sonuna kadar açıldı. Rüzgâr esmedi bir süre. Yaprak kımıldamadı. Zamandı bir tek acelesi olan. Su gibi kayıp gitti akreple yelkovan. Boş giren sedye, üzerine boylu boyunca uzanmış dostumu alıp çıktı bir veda bile edemeden. Hayırdır, nereye böyle diyemeden.

İşte o gün ateşim söndü, yanmayıverdim. Susuverdim. Kalıverdim bahçenin bir köşesinde. İçim buz gibi, yalnız göğsüm ateşler içinde. O dost gidince bahçemdeki yapraklar sararıp döküldü. Onu susturanlar bin pişman oldu. Şimdi olsa da bir semaver ilahisi söylese dediler.”

Ay Vakti’nden iki şiir

leylâ siyah saçlarında saklar geceyi
gözlerinde göğü kirpiklerinde yağmuru
yanağında gamzeleri gülüşlere yuva olan

o vakit oturdum hüzün de oturdu içime
artık neş’e atları geçse de fayda etmez
balkonuna serçelerin konduğu çocukların sevinci

Selami Şimşek

Zeminde ay tutulması deyip geçmiştim ölümden
Kaygıları saklamak gençliğin iç ceplerinde
Ellerinden su içmekmiş evhamlı annelerin
Bilmedim, öğretilmedi bana tereddüt bilgisi
Dinlenecek bir yer yok, yok burada merhemim

Mert Mevlüt Gökçe

Sadık Yemni ile söyleşi

Edebiyat Ortamı dergisi 71. sayısı ile selamladı okurlarını. Dergiler üzerine her gün yeni karabulutların çöktüğü bir zamanda Edebiyat Ortamı yeni bir heyecan ile yol almaya devam ediyor. Özellikle genç isimlerin dergiye kazandırılması, başlamış olan Edebiyat Ortamı Atölye çalışmaları bu derginin mektep dergi hüviyetini de pekiştireceğine inanıyorum.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Yunus Nasir Eraslan’ın Sadık Yemni ile yaptığı söyleşiden olacak. Söyleşinin merkezinde Yemni’nin Çağrılan KasrH romanı var.

“Yaşı benden büyük olan yakınlarım altı yaşındayken heyecanlı heyecanlı robotlardan söz ettiğimi anlatırlar hâlâ. Daha bin dokuz yüz ellilerde kafayı o tarafa yönlendirmiştim yani. Ömrüm boyunca çeşitli dillerde teknik dergi edindim. Üst üste konsalar yüksekliği boyumu geçeli çok olmuştur. Kâinatı ve sırlarını deli gibi merak eden biriydim. Bu alandaki film, dergi ve kitaplara ilgim hep sürekli olmuştur. Bu kadar malumatı bir araya getirirseniz, içine yapay zekâ girmemesi mümkün olmaz. KarsH’ı bilinçlendirmek ve konuşturmak, bir karakter haline getirebilmek ancak bu sürecin sonucunda mümkün olabiliyor.”

“Film tutkumun derecesini anlatmam mümkün değil. Korku, bilimkurgu, polisiye ve gerilim sinemasının mütevazı bir uzmanıyım desem çok abartma olmaz. Çocukluğumdan başlayarak şu ana ve gelecek haftaya kadar olan zaman dilimi içerisindeki zaman ve finans olarak yatırımım müthiştir. Film merkezli sayısız makale, inceleme yayımlamışımdır şu ana kadar.”

“Sabri Yadigar değerli yazar Sadık Yalsızuçanlar’ın müstear ismidir romanda. Onun geçmişine sahiptir ve çeşitli yerlerde yayınlanan konuşma ve makalelerinden seçilmiş pasajları kendi ağzından söyler. Tek hatam kahve tiryakisi birini çay tiryakisi gibi sunmamdır.”

Söyleşinin sonunda Muaz Ergü, Yağız Gönüler, Meral Afacan Bayrak ve Cem Sancar’ın Çağrılan hakkındaki yorumlarına da yer verilmiş.   

Meral Afacan Bayrak’ın yorumunu buraya alıyorum.

“Sadık Yemni titiz bir kelime işçisi. Bir üslupçu. Kendine has bir tarzın polisiye ve bilimkurgunun yeni biçimlerinin ustası. Gerçi o kalemine çeşitli tarzları alan ve dönüştüren bir yazar. Yıllar önce Hollanda’da bir deniz fenerinde bekçilik yaparak yazdığını okuduğumuzdan beri ünü artan bir edebiyatçı.”

Mustafa Aydoğan ve gelenek

Yavuz Balı, Mustafa Aydoğan şiirini gelenek bağlamında ele almış. Çok değerli buluyorum bu tür yazıları. Özellikle kendine tutulacak yol arayan gençler için bir rehber niteliğinde bu tür yazılar. Balı’yı yazısından dolayı kutluyorum. Altını çizdiğim bir bölümü buraya alacağım.

“Mustafa Aydoğan; Zarifoğlu’na, Özdenören’e, Karakoç’a şiirler yazarak bu şahsiyetleri besleyen kaynaklardan kendini güçlü bir geleneğe bağlamıştır. Mustafa Aydoğan’ın şiiri bu bağlamda temelleri sapasağlam, dinamikleri kendi içinde daima hareketli, yarına kalmayı her zaman hak eden ve başaran bir şiirdir.”

Abdullah Harmancı portresi

Fahri Tuna Edebiyat Ortamı’nda portrelerine devam ediyor. Yazdığı portreyi bir sanat eserine dönüştürme konusunda Fahri Tuna tam bir usta. Onun satırlarında en tanıdık bir kişiyi okurken bile sürprizler çıkıyor karşımıza. Bu da yazmanın bir hüneri olsa gerek.

Abdullah Harmancı portresi var bu sayı. “Öyküleriyle Bizi ‘Cennete Uyandıran’ Adam” olarak anlatılıyor Harmancı.

“Türk öykücülüğünün harmancı başı. İçten yazar. İçli yazar. İçinize dokundurur. Kaç senedir elbise askısında yahut metruk bir evin çivi askısında unuttuğumuz çocukluğumuzu, gençliğimizi, ilk aşkımızı, ilk hayal kırıklığımızı, ilk mutluluğumuzu çıkartıverir önümüze, şaşırmayın!”

“Öykülerindeki derin lezzet, içlerine Konya’nın o meşhur saç arası sızmış olmasından geliyor olabilir. Ha unutmadan: Üç erkek kardeş de akademisyen öykücü Harmancılar: Ne güzel bir örnek edebiyatımıza.”

“Öyküleriyle bizi cennete uyandıran adamdır o. Yüreğimize üç çivi çakan adam. Tak! Tak! Tak! Biri öykü. Bir, sevgi. Biri de adamlık.”

“Bizim Mahalle”

Zaman hızla ilerledikçe geçmişe dair ne görsek içimizde ince bir titreme başlıyor. Bunu kendi yaşımıza mı yoksa dünyanın yaşına mı verelim diye düşünüp dururken de geçiyor geçmekte olan. Cahid Efgan Akgül, Bizim Mahalle adlı yazısında geçmiş zamanın mahallelerinin kulağını çınlatıyor. Bu mahalle büyük bir mahalle. Geleneğin işlediği, kurallarının olduğu, yaşamanın bir onur olduğu mahalle…

“Bizim mahallede, ortaokul çağına gelen her çocuk, İmam Hatip’e yazdırılırdı.”

“Bizim mahallede futbol maçları toprak sahada yapılırdı.”

“Bizim mahalleye yaz geldiğinde, çocuklar Kuran kursuna giderdi.”

“Bizim mahallede çocuklar kapı önlerinde, kadınlar avlularda otururdu.”

“Bizim mahallede, incir ve dutlar şenlik havasında toplanır, kurbanlar hep birlikte kesilir, bayramlar tütün kolonyası kokar, ‘duman arabasını’nın peşinden koşulur, traktörlerin ve at arabalarının arkasına asılınır, düşülür, dizler kanatılır, yaralar çabucak kapatılırdı.”

“Bizim eskiden mahallemiz vardı. Öteki mahallerle işimiz olmazdı.”

Edebiyat Ortamı’ndan şiirler

Yeryüzünde
Her ev
Açınca umuda
Kapılarını
Gerçekleşecek
Dünya Barışının ilk adımı

Mustafa Ruhi Şirin

 Gençtim, generaller Emel Sayın dinler
Ve kısa Camel içerlerdi
Altı kardeş yuva yaptık uçurum kenarına
Beşimiz kumral diğerimiz esmer aşklara meftun
Doludizgin koşardık yetişmek için atlara.

Gökhan Akçiçek

bağrımda ateş yaktın gül renginde
kokun bana güllerden hediye

Muhammed Korkmaz

Şiar’da Arif Ay söyleşisi

Şiar’ın 25. sayısının söyleşisini Arif Ay ile yapmış Serap Kadıoğlu. Dergiler, gençler, edebiyat dünyasının halleri çevresinde gerçekleşen söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

Ardımda büyük bir geçmiş görüyorum. 27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a bütün darbelere tanık oldum. Türkiye’nin geçirdiği merhaleleri ben geçirdim. 27 Mayıs’ta ilkokul öğrencisiydim, lisede 12 Mart’ı yaşadım, üniversitede 12 Eylül’ü, 28 Şubat ve 15 Temmuz’da üniversitede hocaydım. Darbelerle geçen bir mazi. Geçmişim bir acılar yumağı… Yazmak bu acıları azaltmanın bir yolu oldu bir bakıma.”

“Şairler iz bırakır. Bıraktıkları iz yazdıklarının kalitesine bağlı olarak kalıcı da olabilir, daha yazarken de silinebilir.”

“Hassaslık, kırılganlık salt şairlere özgü özellik değildir. Şiir yazmayan ama çok hassas, çok kırılgan insanlar var çevremde. Ayrıca kimseye küs değilim. İnancımız küslüğe üç gün süre tanımış. Üç günden sonrasına izin vermiyor.”

Kültür olarak hayat tarzı

Ali Sali, kültürün bir hayat tarzı olarak benimsenmesi merkezli bir yazısı ile yer alıyor Şiar’da. Dergilerdeki bun tarz yazıları çok önemsiyorum. Sadece şiir ve öyküye boğulan dergilerde bu türden ufuk açıcı yazılar dergiye ve okuyucuya nefes aldırıyor.

“Hayat tarzı anlamında kültürün genellikle ‘bir alışkanlık meselesi’ olduğu söylenebilir. Bu benim Amerika’yı keşfim değil. Bunu kültür mefhumu ile ilgilenmiş yazarların, düşünürlerin hepsi bir biçimde dile getirmiştir zaten. Ben en son İrlanda kökenli İngiliz edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton’da okumuştum buna benzer bir şeyleri, yani hayat tarzı anlamında kültürün alışkanlık meselesi olduğuna dair izahını, ilk akla gelenlerden Raymond Williams, T.S. Eliot da kültür üzerine kalem oynatan yirminci yüzyılın önemli İngilizce yazan yazarları arasında görülebilir.”

“Hayat tarzı anlamında kültür, bir alışkanlık meselesidir. Alışkanlıklarımızın değişmesi birçok şeyin değişimini de beraberinde getirir. Onun için alışkanlıkları değiştirmekte tereddüt sahibi olmakta fayda var. Davranışımızı değiştirdiği gibi dilimizi de değiştirebilir. Dilimizin değişmesi ise dinimizin değişmesini de beraberinde getirir.”

Yılanı Öldürseler’de anne

Nuray Alper ismini bir dergide görmek sevindirici. Çünkü Alper yazıları bir emek mahsulü. Yazıyı okurken cümleler arasındaki ışıltı bunu ele veriyor. Şiar’da Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler romanındaki anne konusunu işlemiş. Romanı okuyanlar hemen hatırlayacaktır, Alper’in ele aldığı konu romanın ana temalarından biri. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yılanı Öldürseler’de iki anne karakter vurgulanır. Bunlardan biri, Hasan’ın annesi Esme; diğeri de öldürülen eş Halil’in annesi yani Hasan’ın babaannesidir.

Batıl inançların, kin ve nefretlerin, kana can beklentisinin temsili noktasındaki babaanne, çekik kara gözleri ve ince çenesiyle yaşlı ve güzel bir kadın olarak tasvir edilir. Babaanne karakteri ile okur üzerinde baskın ve etkili bir profil çizilmesine rağmen o, oğlu Halil’e Esme hususunda tesir edemez. Oysa başına gelebilecekleri noktasında onu önceden uyarmıştır.”

“Yaşar Kemal, insan belleğine yerleşmiş batıl inançları ve bu inançların halk arasında yayılmasını, törelerin vicdan düzlemini aşarak ferde ve topluma nüfuz etmesini, toplumsal baskının fert üzerindeki etkilerini etkili bir biçimde ortaya koyduğu romanına annelik mefhumunu ince bir işçilikle taşımış, olguların merkezine bu hissi bırakmıştır.  Bugüne kadar baskı ve cehalet üzerinden değerlendirilen kitap, oğlu tarafından öldürüleceğini bile bile oğlunun yanında kalan ve oğlunun acısına ömür adayan bir duygu bağlamında değerlendirilmeyi de hak eder.”

Annemin eli

Acısı taze olunca insanın yarasını deşen her şey daha bir ağır geliyor. Bu yüzden içinde anne geçen her cümle bir dağ gibi gelip konuyor göğsüme. Şiar’da bu sayı Kuddusi Demir ve Fatma Ayhan’ın anne konulu öykülerini işte böyle bir ağırlık ile okudum. Aramızdan ayrılan annelerimize Allah’tan rahmet, yaşayanlara sağlık ve afiyet dileyerek Ayhan’ın öyküsünden bir paylaşım yapacağım.     

“Annemin havlu sererken kızarıklığı hâlâ geçmemiş ellerine bakar ‘Anne ateşime baksana!’ derdim. Ellerini alnıma koyardı. Hâlâ soğuk ve sert ellerini.
‘Anne ellerin neden soğuk!’
Gülümserdi annem ve ben annemin ellerinin üşüyebileceğini hiç düşünmemiştim.”

Şiar’dan şiirler

Hüznüm dünyayı yeniden tarif ediyor
gökte kuşlara haritada bir çocuğa
günlük ölüm tahmini yapar gibi tıpkı
tıpkı bir günah ansızın karışıyor ilhama
ben mi dağıttım da güç bela topluyorum
yüzde yüz kusurlu bunca ismi dünyaya!

Mustafa Könecoğlu

Acı bağırlarına otağ kurmuş
Anneler ki bu otağı yurt tutmuş
Sınır boylarında gezer çocuklar

Hüseyin Karaca

Kim ki sana inanıp göğsünü yaslarsa
Biraz kül gibi dünya hastalık gibi ince
Kalbime dokun diye ömür verdiğim elin
Okşamaz mı başımı kuşlara yürüyünce?

Serap Kadıoğlu

Yürek zarını titretiyor kader
Parmak uçlarımda geziniyor ses
Gençliğin zamanıyla kokluyorum
Eski bir hayvanı beklemiş rüzgârı
Bendeki hayvanın çamuru ateşe tutulmuş
Bendeki hayvan hepten çiçek tozu

İsmail Karakurt

ben seni elbiselerinden iki omuz arası
sıcaklığında dururken içine sürülen bir korkuyla tanıdım
uzak diyorlardı, karanlık, vişne ya da çördük
basmalı fistanlar saksıya yaklaşan arduaz
ben senin ellerini bir yüzüğün içinden çıkardım

Mehmet Tepe

Suçluyum de af dile solsun ölümlü rengin
İpek ibrişim dola yarasa saçlarına
Kaba hırkalar giyin zamansız avlardan dön
Burda sözler birikmez hayal beklemez burada
Yabani direklerin gölgelerinde eğleş
Burda bekârlık uzar kimseye sorulmaz yön
Aşklar köpürtür güneş ay şiirler ağartır
Günahın testisini kırmış ölümlü yüzler
Set görmemiş dereler gibi çağıl çağıldar

Esma Polat

gülümsemenin dayanılmaz hafifliğidir ağıtların acısı
savaşın her soluğuyla akşamın daralan köşesinde
kanamayı bekler gölgesinin içine dikensiz düşen gül

Arif Mete

Kestirip atıyorum içimde dokuyamadığım ipekleri
Eskimiş bakışınla biraz tortu, biraz tespih
Beni hatırlama saçların
Portakal çiçekleri kokusuyla uyandığında

Süheyla Altınkaya Turan

insan en çok ve en çok kendi kaybettiğini
aradığım ne varsa buldum dönüp geriye
kabuğuna çekilen yorgun ağaçlar gibi
ben de gitsem diyorum gücenmeden kimseye

dünyalık heveslerin yarım kalsın üzülme.

Hasan Nalçacı

Açıkkara’dan şiirler

Açıkkara dergisi halk şiirinin ve özellikle taşlama şiirlerin kendine yer bulduğu bir dergi. Tayyip Atmaca’nın çabaları ile çıkmaya devam ediyor. Keyifli ve ucu sivri şiirler okumak isteyenler için Açıkkara çok isabetli bir adres.

Her kime sorarsam hali, hatırı,
Sohbeti futboldan açıp gidiyor.
Konuşmuyom diye toptan ötürü,
Usulca yanımdan kaçıp gidiyor.

Dedem de kapıldı topun şerrine,
Bizim kaptan diyor, hafız birine,
Giydi kramponu mesin yerine,
Namazda secdeye uçup gidiyor.

Rasim Köroğlu

yeter ki bir fotoğraf çek bir aforizma paylaş
anında baş köşedesin düşünmemen gerekir
bir hikaye uydur saçma sapan öylesine, salaş
bugün saçma bulanlar yarın kesin beğenir

yediğin senin olsun gittiğin mekanlara
konum at, takipçilerin bir ara uğrasınlar
sakın yanlarına gitme instagram’da ara
ölsen bile sana whatsapptan ağlasınlar

Ercan Sağlam

Şu karşıki komşu Fani Efendi,
Galiba dünyaya küsmüş gidiyor.
Hemen her işini yapardı kendi,
Eleği duvara asmış gidiyor.

Sohbeti paradan, maldan açardı,
Fakirin yanından derhal, kaçardı.
Avantaya kanatlanır uçardı,
Bütün irtibatı kesmiş, gidiyor.

Fikret Görgün

Beş duyum teneke aklım tam takır
Yönünü yitirmiş deli gibiyim.
Her yanım engebe, her yanım çukur
Şehr-i Antakya’nın yolu gibiyim.

Sıra sıra dertler boyumdan uzun
Tepeden tırnağa boyandım hüzün
Ufala ufala eriyen közün
Boşluğa savrulan külü gibiyim.

Ali Parlak

Bi avrat resmiyinen hesap açarsın
Feys’e Takip iden çoğ’olur eklenirsin didiler
Ara sıra bi “öhö” yazsan yeterdi oysa
Yüzlerce yorum alır tıklanırsın didiler

Sen sırrını aşikar itme gerisi kolay
İster şantaj idersin, ister hakaret, alay
Gözünü gorhutmasın garşıdan gelen kalay
Zaloğlu Rüstem gelse diklenirsin didiler

Kadir Orakçı

Bağırtkan yalancılar çağında
Doğruları yalan gibi mi söylemeli
Madem itibar şebekliğedir
Baş köşeler siyaseten rezervedir
Marifet suyun başını tutmak
Her köprüye tuzak her yola harami
Adaleti tersinden okumak yazmak
İşi bilip işe gitmemek iş mi
Suya götürüp susuz boğmak da var
Nefes alacak kadar yer kalmayıncaya
Eşyalarla tıkamak var evlerimizi

Salim Kanat

Çekiştirir arkandan söylenmedik söz komaz
Eline su döksen de kendi yüzünü yumaz
Menfaatinden başka hiçbir şeyi tanımaz
Yeni neslin modası her şeyi inkâr olmuş.

Gökhan Kaya


 


 

YORUM EKLE