Kasım 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Ihlamur’dan Fahri Tuna özel sayısı

Fahri Tuna adının yanına ne kadar olumlu sıfat yazsak bir şeyler eksik kalır. Onu tanıyıp da sevmeyen yok desek yeridir. Bunun en güzel ispatı Ihlamur dergisinin 84. sayısı. Dergi tümüyle Fahri Tuna’ya ayrılmış. Şair, yazar, bürokrat, eş, dost derken eşsiz bir çalışmaya imza atan Hakan Sarı’yı can-ı gönülden kutlamak gerek.  

Elbette benim için de çok değerli bir isim Tuna. Benim Sakaryalı yanımın yıkılmaz kalesidir adeta. Sakarya’ya gittikçe yıllarımın geçtiği şehri onunla sanki ilk defa geziyor gibi adımlamanın tarifi imkânsızdır. Fahri Tuna’ya sağlıklı, huzurlu bir ömür diliyorum. Kalemi ve gönlü bereketli olsun.

Dergide yer alan yazılardan alıntılar yapacağım.

“Allah’ın her kulu biricik. Farklı. Her kulunu baştan öğrenmek gerekiyor. Her kulu bir ayet ve sizi mutlaka şaşırtıyor. Ama bazıları çok özgün. Çok şaşırtıcı.

2018 yılının güzü. Sakarya’da Mustafa Kutlu çalıştayına katıldık. Fahri abi şehir dışında. Biz otele gidip uyumaya çalışıyoruz.

Saat gecenin kaçı, belki de biri veya ikisi. Telefonum ısrarla çalıyor. Meğer şehre dönmüş. Görüşmek istiyor. Fahri abi ne olursa olsun bana Sakarya’yı gezdirmek istiyor. İster inanın ister inanmayın.

Fahri Tuna gecenin bir vakti beni otelimden alıyor. Sakarya’da dolaşmaya başlıyoruz. O sırada bir muhabbet meclisinin kapısını çalıyoruz. Boza içiyoruz. Sakaryaspor’dan konuşuyoruz. Fahri abi kırk senelik dost gibi. Sizi sarıp sarmalıyor.”

Abdullah Harmancı

“Eğitim, kültür akademileri, kültür ve sanat organizasyonları ve yazarlık okulları dolayısı ile gönüllerimiz, güçlerimiz aynı gemide onlarca defa birleşti. Ankara, Çankırı, Edirne, Sofya, Malatya, Bolu yazarlık atölyeleri, TYB organizasyonları, yurt içi ve dışı faaliyetlerinde uzun dönem birlikte çalışma imkânımız oldu. İyi ki böylesine, sevgiyi, iyiliği çoğaltan, üretken, çalışkan ve iletişimiyle yüreklere dokunan, mütevazı, güzel bir insanı tanıdım diyorum. Enerjisi, yaratıcılığı, yaptığı işlere katkısı, yapıcı ve birleştirici yaklaşımını gördükçe ve farklı tarihlerde ve mekânlarda çalışma şevkine hayran olmamak elde değil.”

Adem Karafilik

“Geçtiğimiz yıl, iki haftada bir İzmir’e, oradan da Akhisar’a gitmeyi icap ettiren bir teklifle geldi. Doğrusu beni çok yoracak, zorlayacak bir teklifti ama “hayır” diyemedim. O, Sabiha Gökçen’den, ben Atatürk’ten uçuyordum. Benim uçağım yarım saat kadar önce iniyordu. Bekliyor buluşuyorduk, bir çay içip yola koyuluyorduk. Bilmem kaç hafta gidip geldik bu yolu… Orada, onun sayesinde Zarif Amca’yı tanıdım. Akhisar’ın zarif adamı… Lafı buraya kasten getirdim. Fahri Tuna, gezip gördüğü yerlere başka bir gözle bakan adamlardandır. Orada, kıyıda köşede kalmış insanlık zengini, iyilik abidesi adamları, zarif insanları bulup çıkarmayı sever ve bilir. Sonra onları konuşturup topluma, hatta kitaplaştırıp tüm Türkiye’ye takdim eder.”

Bahtiyar Aslan

“Fahri Tuna çalışkandır. Sabırlıdır. Tertiplidir. Zevklidir. Yol adamıdır. Neşelidir. Hal adamıdır. Halden anlar. Yeniye, güzele, iyiye, öğrenmeye açıktır. Hakperesttir. Vefalıdır. Amenna. Bunları benden iyi anlatanlar olmuştur zaten. Bendeniz şunu söyleyip çekileyim. Efendim, çok değişik âdem evlatları olan yazarçizer takımından, özellikle şuara kısmından, diğerlerini sevmeyen sanatçı yeteri kadar görmüşüz. Fahri Tuna diğerlerini seven cinsinden ve dahi yetmeyen kadardır!

Ne güzel komşumuzsun sen Fahri Ağabey!”

Cihat Zafer

“Fahri’yi Sakarya’nın adalaştırdığı Adapazarı’nda tanıdım. Adapazarı’nda kültürle haşır neşir bir belediyeci, bir Âkif sever. Bizi bir araya getiren Âkifseverlik. Belediyelerin hâli malum. “Onu kültür işlerinde görevlendirenler başından atmak istemiş olmasın?” diye düşünmeden edemedim. Adam mühendis. He mi de endüstri mühendisi.”

D. Mehmet Doğan

Fahri Tuna bu, ağabeyimiz.
Mühendis.
Daha çok gönül mühendisi…
Hâl bilir, hatır bilir, hatıra bilir.
Dostluğunda boşluk ve şüphe bulunmaz.
Yüzünde nadasa çekilmiş bir Balkanlar…
Böyle biliriz.

Mehmet Aycı

“Bir bakıyorsunuz “Aynalıkavak Yazıları”nı kaleme almış. Şehirde kaç Sakarya olduğunu anlatıyor. Dergâh dergisinde mizahî yazılarını merak ve heyecanla takip ediyoruz. Sonra “Taraklı Yalazaları”nı hatırlatıyor unutanlara. “Sapanca Şiir Akşamları”nda olmalıydı. Ailece şairleri dinlemiş, törenden sonra da Taraklı’ya gitmiştik. Orada büyük hattatlarımızdan merhum Saim Özel’e de uğramıştık. İlçenin Belediye Başkanı zaten “Yalaza Ustası”. Hafız Hasan Çolak ise Taraklı’nın Nasreddin Hocası... “Bâbıâli Sohbetleri”ne davet etmiştik. Onlar anlatmış, bizler gülmüştük. İki saatin nasıl geçtiğini anlayamamıştık bile. O vakit mizaha ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu bir kez daha anlamıştık.”

Mehmet Nuri Yardım

“Mizah ve deneme yazarı olmak isterken, çok etkilendiği kişilerden biri olan Selahaddin Şimşek onu portre yazarlığına yönlendirmiştir. Tabii ondan önce, şiir var. Her Türk genci gibi öğrencilik yıllarında şiir yazar. Mavera Dergisi’ne gönderir. Orada Cahit Zarifoğlu, genç şairlerin şiirlerini eleştirmekte, onları verimli olacakları şekilde yönlendirmektedir. Zarifoğlu’nun eleştirisi üzerine şiirden vazgeçer.”

Mehmet Şeker

“Herkesin Fahri Abisidir o veya Mehmet Şeker’in bir dil hüneri ile icad ettiği bizim Farabimiz... Elbette Fahri Tuna gibi -ey okur, Fahri Tuna yazmak zor geliyor, müsaade et lütfen Fahri Abi diye devam edeyim- Fahri Abi gibi herkesin tanıdığı, herkesin sevdiği insanlarla ilgili şöyle iyidir, böyle iyidir, şöyle işler yapar demek çok kolay olur, yaptığı onlarca faaliyeti, gezdiği şehirleri, bir araya getirdiği insanları yazarsınız, kaleme aldığı kitapları anlatırsınız olur biter. Fahri Abimizi farklı kılan ne, en azından benim için farklı kılan ne, onu anlatmak isterim.”

Mukadder Gemici

“İki kez onun vasıtasıyla Sakarya Taraklı’ya misafir oldum. Hele ilk gidişimizde, bizi düz bir araziye, ağaçlıklı bir yere götürüp, yatır mı, türbe mi, mezar mı olduğu tam belli olmayan yerde, güya Zembilli Ali Efendi Türbesiymiş, rivayet oymuş, Fatiha okutturması çok eğlenceli, çok manidar ve çok anlamlı bir eylemiydi. Yan yana çekilen onlarca fotoğrafımız vardır. Bu da onlardan biri… Bir de, şimdi hatırlayamadığım tarihi bir müzede, Malatya’da, ben bir yere odaklanmışım o da bana odaklanmış. Fotoğrafı görünce gülümsedim. Fahri Abi, “bu adamlar nereye bakıyor” diye not düşmüştü.”

Müştehir Karakaya

“Fahri Tuna, dostu dosta, cennet vatanımızın muhteşem şehirlerini insanımıza tanıştırır gibi yazar... İnanarak, severek, sayarak bakar ve gördüğünü ihlasla kayda geçer.

Dostlarıyla işini, aşını, tanıştığı güzel insanları tanıştırmayı sever. Azaltan değil, çoğaltan olmayı, yüzeysel değil deruni görmeleri seçer...

Edebiyat literatürümüzün sayılı portre yazarlarından Fahri Tuna satırlarıyla vefanın adresini zamana kaydeder...

Tanış olmaktan, satırlarıyla, kelâmıyla omuz omuza durmaktan hoşnut olduğum Kültür Ajanda Dergimizde portrelerini ağırlamaktan memnuniyet duyduğum kıymetli yazarımız Fahri Tuna’nın kalbine ve kalemine kuvvet diliyorum.”

Nesrin Çaylı

Fahri Tuna, Tuna yüreklidir. Milletimizin yüzlerce yıllık tarihinin ıstılahı manasına bir münevver olarak vâkıf ve tutkundur. Medeniyetimizin adil ve merhamet kokulu imzasını dünyaya yeniden atması için yiğitçe bir duruşla çalışmasına devam etmektedir.

Fahri Tuna bir sanatkârdır. Bedii değerlerimizin farkındadır ve onların korunması ve geliştirilmesi için taşı altına elini sokan örnek insanlarımızdan birisidir.

Kısacası, Fahri, Tuna’dır.

Onu ve dostlarını selamlıyorum.

Nurullah Genç

Vefanın adresi.
Cefanın gözdesi.
Safanın zevklisi.
Benim gibi nicelerinin Fahri abisi…
Ömrün müzdad olsun.,
Rabbim sayini meşkur eylesin Fahri abi.

Sadık Yalsızuçanlar

“Fahri Tuna’nın öne çıkan portre yazarlığının yanında en önemli ikinci bir özelliği daha var: Proje zengini, proje mühendisidir. Çok hızlı bir biçimde yeni projeler üretir, uygulamaya koyar, sizi de içine dahil ettiğini müjdeler. Size yeni fikirlerle ilgili görüşlerinizi almak için danışır, bir saat sonra şekillenmiş olarak projeyle tanıştırır sizi. Bu durumda sizin düşünüp yeni şeyler bulmanıza, eklemeler, düzenlemeler aramanıza gerek kalmamıştır. Çünkü proje yola çıkmıştır bile…”

Şakir Kurtulmuş

“Ya bu adam, ister inanın ister inanmayın Prizren’i benden daha iyi biliyor. Prizren’e düşkün de… “Ölürsem, beni Üsküp’te gömün!” diye bir lafı var... Neyse, ölümü karıştırmayalım şimdi...

  1. aldığı konularda, konumladığı portrelerde Fahri Tuna; insanın, sevginin, hoşgörünün, erdemin, güzelliğin renginin enginliğine kürek sallar. Bazan Arda, bazan Vardar, bazan Tuna gibi bir özlem, hasret türküsü gibi gönüllere varır.

Fahri Tuna’nın anlatımını güçlü kılan o çok sevdiği Türkçesinin zengin oluşu ve yüreğindeki bitmez tükenmez insan sevgisinin büyük katkısı var.”

Zeynel Beksaç

“Yaşa’yan Portreler, dünyayı muhabbetin kurtaracağını müjdeleyen bir kitap. Samimi, akıcı, lirik… Gündelik hayatın tekdüzeliğinden bir an olsun çekip çıkarıyor okuru ve edebiyatın, sanatın ve düşüncenin bereketli iklimlerine davet ediyor.

Neşeli bir kitap Yaşa/yan Portreler. Umutlu, incelikli, vefalı… Tuna, yazarak giriyor hem kelimelerin hem âşinâlarının hem de okurun kalbine.

Deyiş yerindeyse zâtına hoşça bakmak için birer ayna kitaptaki isimler yazar için. Çünkü o ‘merdüm-i dîde-i ekvân olan âdem’i yazıyor; Allah’ın yeryüzündeki o en güzel halifesini...”

Ercan Yılmaz

“F. Tuna hemen hemen her portresinde merkeze İstanbul’la birlikte Anadolu’yu, Anadolu coğrafyasını koyarak şehirler, nehirler, dağlar, insanlar, tarihî ve kültürel mekânlar, değişik hadise ve şahsiyetler arasında ilgiler kurar. Bu ilgiler bazen o kadar hâkim figür hâline gelir ki mesela Silistre portresi bir Tuna Nehri yazısına dönüşür. Saraybosna’da Aliya, Kırcaali’de Kırca Ali öne çıkar. Yozgat portresi üç insan üzerinden uç verir: Hamza Tekin, Hasan Duruer, Ahmet Güner Sayar.”

Muharrem Dayanç

“Fahri Tuna, portre yazarı olarak önemli eserlere imza atan yetkin, bereketli, samimi bir kalem. Pek çok değerli şahsiyeti, sanatçıyı müstakil portre olarak yazmış ve önemli kaynak değerinde eserlere imza atmıştır. İzlenim, Yedi İklim, Türk Edebiyatı, Dergâh, Ay Vakti, Hece, Hece-Öykü, Irmak, Balkan Türküsü, Edirne, Şehir ve Kültür dergilerinde portre yazıları ve denemeler yazan Fahri Tuna, portre yazarı olarak özel ve önemli bir alanda kayda değer eserlere imza atarak yol açmıştır kendinden sonraki kuşağa.”

Selvigül Kandoğmuş Şahin

Hakan Sarı söyleşisinden

Ihlamur’da Hakan Sarı’nın Fahri Tuna ile yaptığı söyleşi de yer alıyor. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Hakan Bey; altmış yaşını devirmiş eli kalem tutan bir yazar olarak söylemem gerekirse, Türkiye’nin bana göre en büyük sorunu yeteneklerini eğitememesidir. Gözlem ve tecrübelerime göre yüzlerce binlerce yetenek ilgisizlik ve eğitimsizlikten kaybolup gitmektedir. Ben bunu 40 yaşımda fark ettim. Ve o günden bugüne önce Irmak dergisi ve çıkarttığım diğer dergiler aracılığıyla sonra da başta Akademi-GAP olmak üzere saydığınız şehirlerde organize ettiğim akademi veya yazarlık atölyeleriyle medeniyetimizin değerlerini giyinmiş, bu toprakların kokusu rengi ve zenginliklerini kuşanmış şairler yazarlar sanatçılar yetişmesine ön ayak olma gayreti içerisindeyim. Buna Balkan gençliği de dâhildir. İnanıyorum ki bu aziz millet nice Sezai Karakoçlar, Cahit Zarifoğlular, Mustafa Kutlular, D. Mehmet Doğanlar, Nurullah Gençler, Sadık Yalsızuçanlar, Mehmet Şekerler yetiştirecektir. Çok güzel bir gençlik geliyor. Çorbada bu fakirin de bir nebze tuzu olursa ne mutlu bana.”

Selahaddin Ağbi tek başına bir akademi, tek başına bir üniversiteydi bizler için. Biz iki diplomalıyız yani. İkincisi Asmaaltı Akademisi’nden. Zira Cennetmekân Selahaddin Şimşek çok iyi bir edebiyat adamı, ki özdeyişlerinin her biri konferans hükmündedir, olmasının yanı sıra iyi bir sinema eleştirmeni, iyi bir tiyatro senaristi oyuncusu ve yönetmeni, iyi bir sosyolog, iyi bir psikolog, iyi bir bibliyograftı. Her konuda, lugattaki her kavram hakkında yarım saat konuşabiliyordu. Öte yandan Ebu Hanife kadar Voltaire’ye, Gazali kadar Goethe’ye, Irtî kadar Beethoven’e de aşinaydı. Necip kadar Nazım’ı da iyi biliyordu. Dün kadar bugün, eski kadar da yeniydi. Fıkıh kadar Kelam’ı, Hadis kadar Tefsir’i de iyi biliyor, günümüzü çok iyi yorumluyordu. İnanılmaz geniş ve zengin bir bilgi ve anekdot hazinesi sahibiydi. Edebiyatın türlerini de çok iyi biliyordu. Masası, sofrası demek daha doğru, tam bir fikir kültür edebiyat ve medeniyet şöleniydi. Hangi gençte ne yetenek gördüyse ona yönlendiriyor, sonuna kadar takip edip besliyordu. Merhum ağabeyimiz, Cihat’ı sinemaya, beni portreye yönlendirmişti mesela. Etrafında beş altı genç ile Bulvar’da gece yarılarına kadar devam eden yürüyüşlerimizi çok ama çok özlüyorum Selahaddin Ağabey’in. Allah her şehri bir Selahaddin Şimşek ve Asmaaltı Akademisi ile ödüllendirsin. Bugün ortada portre yazarı bir Fahri Tuna varsa bu en çok onun öngörüsü, yetiştirmesi ve eseridir. İşte ben de değişik illerdeki akademiler ve yazarlık okullarımla hem büyük ustam Selahaddin Şimşek’e vefa borcumu ödemeye çalışıyorum hem de medeniyetimizin ve onun dili olan Türkçemizin bu güzel coğrafyada bin yıl daha yaşayabilmesi için görevimi yapmaya çalışıyorum. Bütün gayretim çabam enerjim bunadır, bundadır, buncadır.”

“Adım Anadolu soyadım Rumeli benim. Beş buçuk asır Balkanlar’da medeniyetimizi yaşattıktan sonra son bir asrında inkisar/hayal kırıklıkları yaşadık hep. Ben MTTB’de Akıncılar’da yetiştim. Çanakkale şehidi torunuyum. Şeref duyarım bununla. Akıncılığı ruhuma giyinmişim ben on beş yaşımda. Balkan danışmanlığını üstlendiğim Edirne Valisi, ki onu ve milletimi temsilen 22 ayda 37 kez çıkmış Türkçe üzerinden etkinlikler düzenlemiş, dergiler çıkartmıştım Balkanlar’da, bana hep ‘çağdaş Malkoçoğlu’ diye hitap ederdi. Kendisi de çağdaş Rumeli Beylerbeyi’yiydi bihakkın. Şahidim ben buna. Ben değil sadece, hepimiz birer çağdaş Malkoçoğlu’yuz, unutmayalım. Rumeli dimdik ayakta hâlâ. Silistre, İskeçe, Gostivar, Prizren, Mostar, Gagauz Yeri, Köstence, Üsküp, Komrat, Şumnu, Gümülcine, Filibe, Mamuşa, Sarayevo, Kırcaali, Tiran, Eskicuma… Tuna bizi bekliyor yine. Arda Vardar Meriç, türkü türkü mısra mısra, beste beste bizi bekliyor. Yüz yıllık hüzünle hicranla hasretle. Rumeli bizden, Rumeli bizle, Rumeli bizce hâlâ. Yeni, yine, yeniden Rumeli diyorum ben.”

“Dergicilik bin bir zorluğu barındırıyor bünyesinde. Her dergi bir ada. Bir edebiyat adası, bir özgürlük ve özgünlük adası. Birer kale. Uç beyliği. Varlık, Türk Edebiyatı, Dergâh, Yedi İklim, Ay Vakti, Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, İtibar, Ihlamur. Sevgili kardeşim İbrahim Tenekeci bu ay İtibar’ını (97. Sayıda) kapatmak zorunda kaldı, içi kan ağlaya ağlaya. Aralarında beş yüz sayıyı, üç yüz sayıyı, iki yüz sayıyı, yüz sayıyı devirenler var. Maddî zorluklar alıp başını gidiyor. Kültür Bakanlığı 81 il kütüphanesiyle 937 ilçe kütüphanesine, belli başlı düzeyli nitelikli edebiyat dergilerinden birer tane alsa dergilerin maddî zorlukları bir nebze çözülmüş olur kanaatindeyim.”

Şairin Facebook hali

Âsî dergisi 4. sayısına ulaştı. Adına yakışan işler yaparak dik duruşunu sürdürüyor dergi. Her sayı hissedilen bir yükseliş var dergide. Yeni katılan isimler, eserlerin niteliğindeki kalite gelecek için umut veriyor. Özellikle derginin bu sayısındaki şiirler günümüz şiiri adına umut edilecek bir sese sahip. Yolu açık olsun Âsî’nin.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Reşit Güngör Kalkan’a ait. Hassas bir konuya değinmiş Kalkan. Şiire vurulan bir hançer olan sosyal medyanın kirli yüzüne facebook penceresinden bakıyor.

“Şairin, yazarın evreni, sanal habislikler evi olmamalı, olamaz da. Ne var ki, facebook (‘yüz kitabı’ mı demekte acep?) nâm heyula yüklü katır kervanı, yarın, öbür gün hangi handa konaklar, bilinmez; mekân olarak dergilerin, gazetelerin uzağında yaşayan için ‘biricik’ saydığı ‘sayfası’na burnumuzu sokmuşluğumuz yok, zinhar yanlış anlaşılmaya, aman ha!.. Ne var ki, şairin temaşası, hususiyetle birkaç mısra olabileceği gibi sayfalar boyunca da devam etmektedir ki, bulaşmak kimin, ne haddine?! Bu şiirler, yazılar, aforizmalar dünyamıza, ülkemize hayırhah tutumla hizmet etmişler midir derseniz, vallahi de darılırım.

Sırf dergiler bahsinde, modern Türk şiirinin falanca dergi üzerinden hayat bulduğunu iddia eden bir şaire, en sunturlusu ve de usturuplusundan, ”senin yalanını s…” diyen bir başka şair biraderimiz, ‘çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet’ mısraını hatırlatıyor biz fanilere! Âfet ki, filozofların arz-ı endam eylediği sayfaların iflahını söküyor da, kimseciklerin gıkı dahi çıkmıyor/çıkamıyor.”

Batıda son vicdan

Hakan Yaman, Âsî için Satre konulu bir yazı kaleme almış. Önemli tespitler var yazıda. Satre’yi bize yaklaştıran, daha çok biz yapan noktalar bunlar.

“Her şeye rağmen, Sartre’ı Sartre yapan; ne sadece felsefesi, ne romancılığı, ne tiyatro muharrirliği ve ne de politik kişiliğidir. Bütün bunlardan birisi bile eksik olsa, bugün Sartre’dan geriye kayda değer bir şey kalmazdı. Felsefesini özgün kılan edebî kişiliğidir; edebî eserlerinin etkisini ise muhtevasının felsefî yoğunluğuna borçludur. Onu İkinci Dünya Harbi sonrası Avrupa gençliğinin idolü yapan ve hatta 68 kuşağına, Raymond Aron’ın doğrusundansa Sartre’ın yanlışını tercih ederiz‛ dedirten sırrı ise olaylara seyirci değil, oyuncu olarak katılma ve tam zamanında ortaya çıkıp, tavır alma özelliğidir. Kuytu bir köşede, ‚Körler sağırlar birbirini ağırlar!‛ hesabı edebiyatçılık oynayarak veya entelektüel gevezelik yaparak değil, kendisini dünyada olup biten her şeyden sorumlu hissederek, bilgisini de, kalem kudretini de bunun için kullanıp, tam zamanında ortaya çıkarak< Dün nasıl Cezayir’in işgalinde, vatan haini etiketi yemek pahasına ülkesi Fransa’yı karşısına alabildiyse, bugün yaşasaydı, batıda yükselen ırkçı saldırıların karşısında da, ilk Sartre meydana çıkardı.

Necip Fazıl, Romalı bir tarihçinin Kartaca için verdiği hükmü çok sık tekrar eder: ‚Kartaca yok oldu. Çünkü şairleri yoktu.‛ Şairi şuura ve şuuru aydına, aydını ise ‚çağın vicdanı‛ ifadesine tercüme ettirecek olursak: Sartre batıda son vicdandı. Öyleyse…”

Hatice Çay’ın otuz yaşı

Şiirlerini severek okuduğum bir şair Hatice Çay. Otuz yaşına bir mektup yazmış. Şair duyarlılığı ile kaleme alınmış bir yazı bu.

“Sevgili Otuz Yaşım;

Gelişinden önceki son gün bugün. Neler gördün, neler duydun bugüne kadar. Sürekli değişti dengeler. Sen en çok başkalarının hayatına karışanları sevmedin. Herkes yalnızca kendi hayatı ile ilgilenseydi; muhtemelen dünya daha huzurlu bir yer olurdu. Bunun mümkün olmadığını biliyoruz. Dünya eksik ve kusurludur. Sıkıntısız tek bir hayat bile yoktur. Bunu anlamak için seni beklememe gerek yoktu tabi. Lakin seninle anlayacağım kimi şeyler de oldu. Eleştirilerin çoğunun bir eleştiri olmadığını; yalnızca pes ettirme hareketi olduğunu, çok sonra anladım. Bu denli kötü müydü insanlar? Anlamadığımız nokta şu, kötülük vardır ve tüm insanlar için gerçektir. Hangi insan, hangi şehir, hangi ülke, hangi din, hangi yaş, hangi ırk olursa olsun; kötülük aynıdır. Bu nedenle, onunla karşılaşıp dururuz. Farklı yerlerde, aynı kötülükle karşılaşma nedenimiz; kötülüğün de tıpkı sevgi gibi evrensel bir dil olmasıdır. Bu nedenle, yapılan kötülük; şahsa ve kötülük evrenine aittir. Ne şehre, ne ülkeye, ne dine, ne de topluluklara mal edilemez. Kötülük, sahibine aittir; ondan sadır olmuştur. Onunla muhatap olanları olumsuz etkilemiştir. Kötülüğün nedeni, ona maruz kalandan kaynaklanmaz. Burada da sıkça hata yaparız. Kim bilir ne yaptı da bunu hak etti deriz. Kimse kötülüğü hak etmez. İnsan, kendi had sınırını aştığında; kötülük kanallarını serbest bırakır ve bunu etrafa yayar. Toplum, çok fazla şey dayatır insana. Hangi yaşta ne yapılması gerektiğini söyler durur. Medeni hâl ile uğraşır, konuşur kendince. Bu konuda hemen her birey, kendi öz hayatına bakıp toplumsal çıkarımlar yapar. Onlara kızmamak gerektiğini senden öğrendim.”

Âsî’den şiirler

hüznü mora çalmayan kediler şizofrendir
git pufun üzerine kıvrılıp yat sen kehribar
semantik hayaller kur simbiyotik ve sakın
git pufun üzerine kıvrılıp yat sen kehribar
hüznü mora çalmayan kediler şizofrendir

Ercan Sağlam

Birazdan dökülür karanlık uzayan yollara
Başlar uykusuz telaşı yorgun bekçilerin
Tiz çığlıklar, düdük sesleri ya da sessizlik belki
Sonra tütün, sonra kül, şiir sonrası
Kendimi kaybetmeye gidiyorum, hükümsüzdür
Görenlerin görmezden gelmesi rica olunur ‚
“Aklı yok fikri yok deli misali”

Arif Onur Solak

ben
günlerce uzayan sayıklamayı
gecenin ucuna ekleyip
tan tazeliğini çekiyorum üzerime
gözüm kent yanığı olsa da
İsmail baharlar ısmarlıyor bana

Yasin Mortaş

Kızım alıcı kuşlar felekte sırlı olur
Kıblegah ne sorarsın asılıp Bismillah’a
Kulağına dediydik ta ismini verirken
Namlu kıvrat tetik düş en kusursuz silaha

Yılmaz Yetiş

Ağlayın,
dağılsın sesi adına yaşamak denilen sisin
kim, kimin umurunda
kim neyin hesabında
dökülsün esvaplarından hayrı da şerri de insanlığın
içimizdeki bozgunun
kanayan bir şiir olduğu bilinsin…

Hikmet Kızıl

Edebiyatımızın mihenk taşı: Yahya Kemal

Kitabın Ortası dergisinin 32. sayısı yine kitapların ve kültür-sanat ortamının nabzını tutmaya devam ediyor. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Deniz Demirdağ’ın Yahya Kemal üzerine hazırladığı yazı.

“Yahya Kemal, edebiyatımızda büyük merhale teşkil eden şiirlerinin yanı sıra; makaleler, denemeler, hatıralar, tarih ve tefekkür yazıları, edebî ve siyasî portreler kaleme almıştır. Onun nesir, özellikle hikâye üslubu, şiirinden başkadır. Şiiri, nesirden tamamıyla ayrı bir söyleyiş olarak kabul eden Yahya Kemal, manzumelerinde ne kadar som bir şiiriyet toplamışsa nesirlerinde ve hikâyelerinde de o kadar nesrin ve hikâyenin gerektirdiği sade ve anlatıcı bir üslup kullanmıştır.”

“Yahya Kemal’in gerek sanat ve edebiyat gerekse tarih görüşlerinin teşekkülünde Paris’te geçirdiği dokuz yılın büyük rolü olmuştur. Bir taraftan o yıllarda şöhretleri devam eden Fransız romantiklerini okuyor, bir taraftan da realist romancıların eserlerini takip ediyor, sembolist ve parnasyen şairleri tanıyordu. Şiirine bir kültür temeli bulmak için Fransızların yaptıklarını araştırıyor, onların millî tarih görüşlerinin edebiyatlarına nasıl kaynak teşkil ettiğine dikkat ediyordu. Böylelikle o güne kadar beğenip taklit ettiği Servet-i Fünûn şiirinden giderek uzaklaştı. Aslında bir süredir yenileşme ve sadeleşme yolunda olan Türkçe ile bir şiir dili kurmak istiyordu. Bu dil milletimizin duygularını ifadeye ulaşacak bir dil olacaktı. Ona göre bizler divan şiirini günümüzde ihya etmenin, ondan pürüzsüz, saf mısralar elde etmenin yollarını aramalıydık. Bu duygularla Türkiye’ye dönen Yahya Kemal, şiirde Türk klasik devrinin sesiyle örnekler vermeye başladı.”

Nurhan Atasoy ile röportaj

Türk sanat tarihi profesörü, Osmanlı ve İslâmî sanat tarihinde uzmanlaşmış akademisyen ve yazar Nurhan Atasoy ile Osmanlı sanatı, Türkiye’deki sanat tarihi anlayışı gibi birçok konu çerçevesinde Deniz Demirdağ’ın yaptığı bir söyleşi var Kitabın Ortası’nda. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yeni iletişim araçları çok faydalı ancak iyi kullanıldığı takdirde. Maalesef ki her zaman iyi kullanılmıyor. Belgesel bir dizi yapıldı Kanuni’nin Hürrem Sultan’ın anlatıldığı. Bu belgesel/dizi bizim için kaçırılmış çok büyük bir fırsattır ve kültürümüz için çokta zararlı olmuştur. Bir ilgi uyandırma bakımından faydalı olmuştur ancak öğretme bakımından çok zararlı olmuştur. Bir kere saray yaşamını çok yozlaştırmış ve yanlış göstermiştir. Yurt dışında çok sevilmiştir ama verilen bilgiler tamamen yanlıştır. Saray kültüründen tutun da mobilyasından kıyafetlerine kadar çok yanlış bilgiler kullanılmıştır. Erkek kıyafetlerinin Osmanlı kültürüyle alakası yok. Kadın kıyafetleri için çok dekolte deniyor. Evet, Osmanlı’da kadınlar dekolte giyerdi çünkü hareme asla bir erkek giremezdi. Dolayısıyla izleyenler yanlış bilgilendirildi. İnsanlar okuyarak bir şeyler öğrenirler, hafızalarında ne kadarı kalır bilmiyorum ama gördükleri şey zihinlerinde çok daha kalıcı olur. O yüzden bu dizinin bize çok zararı oldu.”

“Bizim aldığımız sanat tarihi eğitiminin yarısı görseldir. Bütün öğrencilik hayatım, derslerimiz için görsel hazırlayıp slayt yapmakla geçti. Sanat tarihi anlatılırken muhakkak görsele dayanması gerekir. Herhangi bir şeyi gözlerinizi kapatıp hayal etmenizi istesem, özelliklerini size anlatsam herkesin kafasında oluşan görüntü bambaşka olur. İki tanesi birbirine yakın bile olmaz. O yüzden mutlaka bu dersler görselle desteklenerek işlenmelidir.”

“Türk işlemelerini Macaristan’da görmek beni şaşırtmıştı. Sonra Osmanlı’nın yansımaları konusunda çalışmalar yaparken gördüm ki Osmanlı’nın Avrupa’ya en çok yansıması silahlar konusunda olmuş.”

“Eskiden çok fazla edebi kitaplar, klasikler, romanlar okurdum. Şimdi eskisi kadar okuyamıyorum. Şimdilerde sıklıkla seyahatnameler okuyorum ve okuduklarımdan muhakkak faydalanacak bir şeyler buluyorum.”

Sürgün edebiyatı

Şeyma Kısakürek Sönmezocak, dosya konusu olarak “sürgün” kavramının edebiyat dünyasındaki yerini ele almış. Elbette yazar ve eserler bağlamında işliyor konuyu. Yazıda Refik Halit Karay, Mizancı Murat, Ahmet Midhat Efendi, Mithat Cemal Kuntay gibi yazarların sürgün konulu eserleri de ele alınıyor.

“Antik çağlardan günümüze kadar hemen her zaman karşımıza çıkan sürgünlük hâli, belki de en yoğun ve en sistematik dönemini 20. yüzyılda yaşar. 20. yüzyılın sürgün bakımından en kuvvetli olduğu yer ise Nazi Almanya’sıdır. “Sürgün Edebiyatı” söylemi de bu başlığı taşıyan kitaplarda, daha çok Nazilerin işgali altındaki topraklarda yaşayan ve Nazi karşıtı tutumları sebebiyle 1933-1945 tarihlerinde topraklarından kaçan Alman yazarların verdiği eserlerin tamamı olarak açıklanır. Peki, sürgün edebiyatı diye başlıklandırdığımız edebiyatın bu dalı neyi içermektedir? Genel ve geçer bir başlık olarak sadece sürgüne gönderilmiş yazarların verdiği eserler mi bu bağlamda değerlendirilmelidir? Sürgüne gönderilmiş yazarlar ya verdikleri bu eserleri sürgünde yazmadılarsa? Yahut yazılan bu eserler sürgünün, sürgünlüğün hiçbir boyutunu yansıtmıyorsa? Peki, bir yazar sürgüne gönderilmediği hâlde sürgün edebiyatı bağlamında bir eser ortaya koyabilir mi?

Sürgünü, sürgün olarak çerçeveleyebilmemiz için bazı sosyal ve içtimai yansımalarının, yoksunlukların olması gerekmez mi? Coğrafya, dil, kültür, benlik belki de varoluşsal olarak… O hâlde eser tasnifi yaparken eserin bizatihi kendisinin bu yansımaları barındırıp barındırmadığını incelemek gerekecektir. Sürgün Edebiyatı edebî eserin bizatihi kendisinin sürgünle olan bağıdır. Türk edebiyatından bir somutlaştırma olarak; Namık Kemal’in sürgünde yazdığı ama sürgün bahsinin hiç geçmediği “İntibah” romanı ile hiç sürgüne gitmemiş Mehmet Celâl’in “Vedat” isimli karakterini altmış kadar mahkûmla sürgüne yolladığı “İsyan” adlı romanı örnek verilebilir.”

Romanın çizgi hali

Didem Karabulut, bir zamanların efsaneleri arasında olan çizgi romanlar hakkında yazmış. Teksas, Zagor, Kızılmaske, Ten ten, Gazeteci Mehmet, Tarkan gibi çizgi romanlar işleniyor yazıda.

“Bugünkü manada çizgi roman 19. yüzyılda ortaya çıktı. İsviçreli öğretmen Rudolphe Töpffer, “M.Vieux-Bois” tiplemesi ile Alman mizahçı Wilhelm Busch, “Max und Moritz” ile Fransız Georges Kolomb, “Famille Fenaull” ile ilk çizgi romancı olma unvanlarını aldılar. Ancak çizgiyle metni bir uyum içinde birleştiren gerçek çizgi romanlar ABD’de ortaya çıktı. Çizgi romanın ilk örneği olarak Amerika’da bir gazete bandı olarak ortaya çıkan Richard Fenton Outcalt eseri olan “The Yellow Kids” (Sarı Çocuk) gösterilir. “Sarı Çocuk”ta hikâye, bir çocuğun etrafında geçiyor ve yazılar resmin altında değil de içerisinde yer alıyordu. Bu tercih günümüzdeki konuşma balonların atası oldu. Amerika’dan çizgi roman daha çok okumayı sevmeyen ya da bilmeyen halka çizgiler ile bir şey anlatmak üzerine kurulmuştu.”

“Çizgi roman kültürünün Türkiye’deki serüveni 100 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu süre zarfında pek çok yerel çizgi roman ürünü dikkatleri çekse de çizgi romanın Türkiye’deki başlangıcı yabancı kökenli yapımlar sayesinde gerçekleşmiştir. Bunun en büyük sebebi ise çizgi romancılığın tıpkı Amerika ya da İtalya’da olduğu gibi tam teşekküllü bir sanayi dalına dönüşememesidir. Çizgi romancılığının sanayi hâline gelememiş olması olumsuz olsa da Türkiye’deki çizgi roman kültürü asla tükenmedi. Üstüne üstlük büyük başarı olarak sayılabilecek çizgi roman yayınları da ortaya çıktı. Suat Yalaz’ın yarattığı “Karaoğlan”ı, Turhan Selçuk’un “Abdülcanbaz”ı ve Sezgin Burak’ın “Tarkan”ı ülkede oldukça popüler hâle geldi. Öyle ki bu tarz başarılı yayınların ünü, Türkiye’yi aşıp diğer ülkelere bile ulaştı. O zamanlarda çizgi romanlar, günlük gazetelerin sayfalarında yer alıyor daha sonra ise bir araya getirilip çizgi romana dönüştürülüyordu.”

“O dönemlerde Türk yazarlar, kurguladıkları öyküler için tarihsel temaları ve kahraman figürleri tercih ediyorlardı. Ayrıca bu tarz maceraların varlığı gazeteler için de faydalı oluyordu. Çizgi roman kültürüne yönelik ilginin artması gazetelere de yansıyordu. Ancak modern yazıcıların Türkiye’ye girişi basında fotoğrafların kullanılmasına olanak sağladı. Bu durum gazetecilik sektöründeki çizgi romanların varlığına büyük bir darbe vurdu. Halkın görsel açıdan fotoğrafları daha tatmin edici bulması; gazete illüstratörlerinin, grafik ve çizgi roman sanatçılarının çizgi roman üretmelerini engelledi. Bu da uzun vadede çizgi romanın yok olması anlamına geliyordu.”         

Tarihi bir kaynak niteliğinde: Destanlar

Defne Balcı, tarih ve destan bağını kaynak bağlamında inceliyor yazısında.

“Efsanelerden sonra bilinen en eski edebiyat türlerinden biri olan destanlar, zaman ve mekân içinde “kahraman-bilge” kişiliklerin efsanevi ve gerçek hayat hikâyeleri etrafında oluşmuş uzun, didaktik hikâyelerden oluşurlar. Bunun yanı sıra mitolojik, folklorik ve tarihi öğeler de barındırırlar. Destan sözcüğü bugün dilimizde iki edebî türü karşılamak üzere kullanılır. Bunlardan birincisi: Toplumu geniş ölçüde ilgilendiren olayları konu edinen 8-11 heceli dizelerden oluşan ve kıta sayısı yediden yedi yüze kadar varan anonim veya bireysel halk şiirleridir. İkincisiyse: Milletlerin yaşadıkları tarihi olayların efsanevi ve mitolojik unsurlarla yoğrularak oluşturduğu milli karakter taşıyan uzun manzum eserlerdir.”

“Destanlar “Doğal Destanlar” ve “Yapma Destanlar” olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal destanlar, toplumların tarihinde derin izler bırakan olaylar sonrasında sözlü gelenekte oluşan ve üç aşamadan geçen destanlardır. Bu aşamalar yukarıda da bahsetmiş olduğumuz gibi oluş sahası, yayılış safhası ve derlenme safhasından oluşmaktadır. Oluş safhasında destana konu olan olay gerçekleşirken, yayılış safhasında bu olay toplum arasında nesiller boyu sözlü olarak anlatılarak uzun yıllar yaşatılır. Bu aşamada destana olağanüstü özellikler de yüklenir. Derlenme aşamasında ise bir araştırmacı halk dilinde sözlü olarak yaşayan bu destanı toparlayarak yazıya aktarır. Doğal destanların sözlü olması nedeniyle anonim olduğunu söyleyebiliriz.”

“Türk destanlarının belli başlı niteliklerine baktığımızda karşımıza; güzellik, yiğitlik, atın ve bozkurdun insana sadık bir yoldaş olması, kurdun ana, baba ve hatta tanrı olması, yurt kabul edilen coğrafyanın kutsallığı gibi unsurlar çıkar. Manzum olan Türk destanlarında nazım birimi olarak dörtlük tercih edilmiştir. Yine bu manzum parçaların hece ölçüsüyle şekillendiğini görebilmekteyiz. Destanlar aynı zamanda Türk toplumunun tarihini ve kültürel özelliklerini ortaya koyar. Bu bakımda bu eserlerin bizim için değeri paha biçilmez olmaktadır. Çünkü bu destanlar atalarımızın binlerce yıl öncesindeki yaşamlarını ve hayata bakış açılarını bize göstermektedir.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yusuf A. ÖZDEMİR
Yusuf A. ÖZDEMİR - 1 yıl Önce

Dergileri gündemde tutma ve yaşatma konusunda Mustafa Uçurum'un bu çabası hiçbir zaman unutulmayacak. Sağ olsun, var olsun...