Kasidetü’l Hamriyye ile İlahi aşkı idrak etmek üzerine

Tasavvuf edebiyatının doruklarına tırmanmış büyük bir sufi-şair olan İbn Farız’ın, Kasidetü’l Hamriyye adlı şiirine (eserine), muhakkik bir ulu sufi-düşünür olan Davud el-Kayseri, üç bölümden oluşan bir girişle bir şerh yazmıştır. Birinci bölüm sevginin hakikati ikinci bölüm, sevginin kısımları ve üçüncü bölüm ise sevginin sonuçlarıdır. Kasidenin şerhi gerçek sevgiyi tanıma üzerinedir. Bu yazımız, birinci bölümde yer alan, Davud el-Kayseri’nin sevginin hakikati hakkındaki düşüncelerinin neler olduğuyla ilgilidir.

Bil ki, Hakk Teala –O’nu noksan sıfatlardan tenzih ederiz kendisine dair şöyle buyurmuştur:

“Ben gizli bir hazine idim, tanınmayı sevdim; bu yüzden yaratıkları var ettim ve onlara sevgimi nimetlerimle açtım; böylece onlar beni tanıdılar” (Hadis-i Kudsi)

Kitab-ı Mecid’inde de nefs ve kalpleri öldürücü bağlardan ve bunları gaybların gaybına ulaşmaktan alıkoyan engellerden kurtulmuş kulları ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Allah, kendisinin onları, onların da kendisini seveceği bir kavim getirecektir” (Maide:54). Böylece sevginin kendisine ait bir nitelik olduğunu ortaya koymuştur. Şüphesiz, kemalatın izharı ile ilgili sevgi, sıfata ait sevginin aslı olan zâta ait sevgiden kaynaklanır. Öyle ki bütün varlıkların ortaya çıkmasının sebebi, ruhani ve cismani çeşitli oluş ve ilişkilerin rabıtası bu sıfatla ilgilidir. Zâti sevgi, Hakk’ın, zâtını ve zâtı kemalatını idrakinden doğar. Bu da bilgi ile ilgilidir. Bu sevgi ehadiyyet mertebesi ile ilgili bir şeydir; öyle ki bu mertebede herhangi bir çeşitten bir taaddüt ve her türden bir kesret yoktur. Zira ehadiyette, Hakkın zâtına ilave olarak hiçbir isim, hiçbir nitelik ve hiçbir sıfat yoktur. Ehadiyyetin kendisi ehadiyetten asla ayrı değildir; dolayısıyla akıllar, fikirler O’nun hakikatini kuşatamaz; gönüller ve gözler onu idrak edemez; O’nun çevresinde kanat çırpmak diye bir şey söz konusu değildir; hiçbir merak O’nun hakikatine erişemez. Şu şiir bunu anlatmaktadır:

Yücedir aşk, insanların tutkusundan çok ötede

Uzaktır ayrılığın tanımından dai vuslatın tasvirinden de

Değil mi ki bir şey kırar hayalin kolunu kanadını

Ezer her türlü kavrayışı da, temessülü de.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah zâtı hakkında sizi uyarmaktadır; Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.”(Al-i İmran: 30)

Nebi (sav) de şöyle demektedir: “Allah’ın nimetleri konusunda düşünün ama zâtı konusunda düşünmeyin.”

İsim ve sıfatların hazreti, vahidiyyet mertebesindedir; muhabbet bu mertebede sıfatların birbirinden ve niteledikleri şeylerden farklılaştığı gibi zât’tan ve tüm isim ve sıfatlardan da farklılaşır. Böylece, sıfatların gerçeklikleri ilahi ilmi hazrette (Allah’ın bilgisinde var olma durumunda) birbirinden ayrı olarak ortaya çıkar ve mazharlar ayni (somut) varoluşta çoğalmış olarak gerçekleşir. Muhabbet; vahidiyyet hazretinde ve kevni (olgu ve olaylar) hazretlerde açık ve belirgindir; bu muhabbet, ondan kendisine bir şey hâsıl olmamış kimseye tecelli etmez ve onu tadan, manasını kavrayandan başkasına yüzündeki perdeyi açmaz. Çünkü muhabbet, insanın ya mutlak Cemal ve eksiksiz kemale sahip, mutlak Cemil olana cezbedilmesi anında; veya O’ndan bir pay ve ilahi hüviyetin tenezzülü ile suretlerinde, Zâti feyz-i akdesle ve en güzel sevgi ile hasıl olan kevni a’yan-ı sabiteden bir varlığın yatkınlığına yaraşır. Bir şekilde zahir olanda ruhani bir hisse bulunmasından dolayı, ruhani ve cismani tezahür yerlerinden herhangi birine cezbedilmesi anında ruh, kalp ve nefse erişen vicdani bir durumdur.

Doğrusu, tüm buluş ve bulunuşla ilgili vecd durumları böyle bir özelliğe sahiptir. Sema’dan zevk almayan ahmak birine bunlardaki zevki anlatmak imkânsızdır. Bu yüzden şöyle denilmiştir:

Çeken bilir acısını sevginin

Tutkuyu ise onu içten yaşayan

Bende şöyle diyorum:

Sevgiyi dertli ve tutkun olandan başkası bilemez.

Akıl, vehim gibi ona erişmekten uzaktır.

Hiç kimse Zât güneşini göremez

Herkes bu konuda kördür ve yanılgı içindedir.

Böyle olunca, eşyanın hakikatini veya ayrılmaz niteliklerini tanımlamak yoluyla tasavvur etmeye alışmış bir kimse, sevgiyi gereği gibi anlayamaz ve bulamaz. Buluş ve bulunuşla ilgili konularda kendi kendine oluşturduğu tasavvurları anlatamaz ve bunları, hakikatlerin kendisine baskın çıkmasından dolayı, başkasına da anlatamaz. Böyle bir şey, kendi adına bir açıklama olur veya kalp ve ruhundaki nurdan parlayan ışıklardan yararlanmak kemal yolundaki birine bir izah olur.

Bazı âlimler; sevgiyi, Zât’ın huzurunu hayal ve tasavvurdan dolayı ortaya çıkan sevinç dolu bir aydınlanma olarak tarif etmişlerdir. Böyle bir durum idrak eden biri için bir kemaldir. Bu, sevgiyi bazı zamanlarda gerekli gören bir tariftir; çünkü ibtihac (sevgi dolu aydınlanma) seven için sevgilinin varlığı yüz yüze olduğunu tasavvur ettiği zaman ancak ortaya çıkar, her zaman değil. Gerçekten seven, sevgiliden ayrı kaldığı ve onu tasavvur etmediği zaman da sevmektedir; ama burada yüz yüze buluşmanın aydınlığı yoktur; keza sevgiyle aydınlanma, idrak edenin, sevgilinin var bulunuşundan veya onun var bulunuşunu tasavvurdan doğan bir sürurdur. Sevgi bazen böyle bir durumu ortaya çıkarır, bazen çıkarmaz. Dolayısıyla, aydınlanma sevinci, sevginin ayrılmaz bir unsuru değil tersine zaman zaman ortaya çıkan bir niteliğidir.  Dolayısıyla bu durum tarife gelmez. Sevilen zâtın orada var bulunuşunu tasavvurdan doğan sevinç, sevene fazla bir fayda vermez; çünkü sevgi var bulunuştan hasıl olan sevince göre ve müşahede etmekten kaynaklanan sürura nispetle sıradan, basit bir şeydir.  Bu konuda şöyle demiştim:

Uzaktan sevmekle sarmaş dolaş olmak arasında ne büyük fark var!

Hayal sevene sevgiden bir esinti verse de güzel kokudan ne haber?

Bazıları, sevginin, sevgilinin ayıplarını görmemek olduğunu söylemişlerdir. Böyle bir şey ancak dünyevi  sevgi için söz konusudur; zira ayıp veya ayıplı olmak ve bunlara karşı körlük, olsa olsa varoluşu ve yetkinliği konusunda kendisini Vareden’e bağımlı olan olgu ve olaylar için geçerlidir. Bazı tabipler sevgiyi, insanı güzel bir şekilde düşünmeye çeken ayartıcı bir hastalık olarak tanımlamışlardır. Bu, ancak birtakım etkilerin sonucu olarak ortaya çıkan sevgi türleri için doğrudur. Zevk ehlinden bazıları (sufiler); sevginin ebedi bir nitelik, ezeli bir inayet olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre, eğer sevgi ezeli bir inayet olmamış olsaydı, “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Bu söz, Allah sırrını takdis etsin, Hallac’a (ö. 309/911) aittir. Amr b. Osman el- Mekki (k.s) ise “Sevgi, Allah’ın samimi kullarının gönüllerine tevdi ettiği bir sırrıdır.” demiştir. Bu iki tarif, hiçbir anlayış ve kavrayışın künhüne vakıf olamadığı ilahi sevgiye işaret etmektedir.

Şu fakirin gönlüne öyle geliyor ki sevgi, her ne kadar gereği gibi anlaşılamayan ve kavranamayan bir tek manaya gelse de gerçekte tezahür ettiği kişilere bağlı olarak çeşitli şekillerde dile getirilmektedir.

İlahi sevgiye (yani Allah’ın kendi sevgisine) gelince, bu sevgi ilahi hakikatten ibarettir. Bu sevginin herhangi bir şeyle ilişkisi, o şeyin başkasından seçkinleşmesini ve mükemmelliğini elde etmesini gerektirir. Dünyevi sevgiye (yaratıkların sevgisi) gelince; bu sevgi, sevilen şeyin herhangi bir haliyle veya herhangi bir mükemmelliği ile ilgili olsa da aslında, insanın o şeyin kendisine göre mükemmelliği talep etmesinden ibarettir. Bu tarife göre sevgi, ister isim ve sıfat türünden olsun, ister nesnel varlıklardan herhangi birine matuf olsun sevgi olarak görülebilecek birçok şeyi içine alır. Bu yüzden şöyle denmiştir: “Sevgi bütün mevcudata sirayet etmiştir.”  Eğer sevginin nesnesi bu ve çokluk dünyasından başka bir şeyse bu durumda sevgi, sevenin Sevgili’nin cemalini seyrettikçe sevince boğulacağı ve kemalini düşündükçe kendisini O’na daha da kaptıracağı, insanı sevilende yok eden ruhani bir manadan ibarettir. Sevgi tecrübeyle ilgili bir durum ve buluş/bulunuşla alakalı bir mana olduğundan idrak edilen şey ne kadar latif ve parlaksa, sevgide o ölçüde tamlık ve yücelik kazanır. Bu mükemmelliği ile sevgi zahir ve batın, ilim ve hal keşf ve şuhud bakımından, Peygamberimiz (sav) gibi varlıkların en mükemmeli için ve ona yaraşan bir şey olur. Gerçekte tam ve mükemmel sevgi her şeyi Vareden’e; Yaratan’a aittir. Başkaları için ise O’ndan taşan bir sızıntı ve yansıma yoluyla meydana gelmiş bir parıltıdır; varlıklar ve ayrılmaz niteliklerinde olduğu gibi.

                                                                                         

YORUM EKLE

banner26