Karadeniz’e dönük bir İstanbul köyü: Garipçe

Karaköy, Hasköy, Bakırköy, Sefaköy, Ortaköy, Arnavutköy, Kadıköy, Erenköy, Vaniköy, İçerenköy ve Çengelköy… Liste uzayıp gidiyor. Bu kadar çok köyün toplanıp el birliği ederek oluşturduğu bir şehir var mıdır dünyada? Ve içinden bir denizin geçtiği, doğu-batı arasında medeniyet köprüsü olan bir başka şehir? Bu kadar çok köyden meydana gelip de toprağı saksılarda gördüğümüz bir başka şehir diye de çok haksızlık etmeden küçük bir not düşelim!

Biz fark etsek de etmesek de çevre bizi etkiliyor ve hayatımızı yönlendiriyor. İnsan- çevre, insan-mekân ilişkisi kişiliğimiz üzerinde söz sahibi. Her ne kadar beton saltanatı hüküm sürse de bir açık hava müzesi olan bu şehirde; tarihi camilerin avluları, tarihi mekânlar, kıyılar, korular, şehrin çevresini kuşatan ormanlar, köyler ve koylar nefes alma yerlerimiz.

Bir istiridye kabuğu gibi iki dağ arasında yüzünü Karadeniz’e dönmüş ‘Garipçe’ bir balıkçı köyü mevzumuz. Geçen yıl aynı günlerde ziyaret etmiştik bu güzel köyü. İlkbahar ve sonbaharda uğrak yerlerimizden. İnsanlarıyla, mekânlarıyla hemhâl oluyoruz. Köyün girişinde, köyün başında mezarlık karşılıyor bizi. Bir köyün, bir kasabanın geçmişini, tarihini mezarlıklarından okuyabiliriz, mezar taşları anlatır birçok şeyi bize. Köylerde mezarlıklar ya köyün girişinde ya da köyün ortasında yer alır genelde. Hem her an ölümü hatırlatırlar hem de bizimle hatıraları yaşar ölenlerimizin. Babamdan ve büyüklerimden unutamadığım hatıralardandır cami yolunda mezarlıktan geçerken yüzünü kabristanlığa dönüp Fatiha okumaları. Şimdi Fatiha bekliyorlar bizden. Rahmetle… Tarihi camilerimizin genelinin hazireleri var. Namaza durduğunuzda mezar taşlarını görüyorsunuz. Bir adım ötesi öte dünya.  Bu dünyanın geçiciliğini, esas yurdun ahiret yurdu olduğunu hatırlatıyorlar bize mezar taşları. Aynı zamanda ölümün bir yok oluş değil, bilmediğimiz bir başka âlemde, bilmediğimiz bir başka şekilde devam ettiğimizi hatırlatıyor. Samatya’da bir tarihi cami avlusunda, hazireyi çeviren duvarın üzerinde beş-on çocuk ellerinde okul çantalarıyla okul dönüşü oturmuşlar konuşuyorlardı. “Nasılsınız gençler?” dedim, “Çok iyiyiz abi” dediler. İyi oldukları yüzlerine yansıyan neşelerinden belli oluyordu. Mutluydular çınar ağacının gölgesinde. Okul yolunda çocukların yollarının haziresi olan bir cami avlusuna uğraması, bir ıhlamurun, bir çınarın ya da bir servinin gölgesinde vakit geçirmeleri, bir semt pazarının içinden geçmeleri, pazardaki tatlı telaşa şahit olmaları eğitimi güzelleştiren taçlandıran ne güzel bir imkân değil mi! Servislerle kapılara bırakılan çocuklara nazaran çok şanslılar. Konu buraya gelsin istemezdim, bir başka yazının konusuna geldi mevzu. Biz Garipçe Köyü nezdinde İstanbul Boğazı’nı karşılıklı inci gibi süsleyen köylere dönelim.

Sarıyer’e bağlı bir balıkçı köyü Garipçe. Daha köyün girişinde, evlerin bahçelerinde sokak kenarlarında bakıma alınan küçük tekneler, balık ağları ve denizin kokusu karşılıyor bizi. Köyün dokusuna yakışmayan beton evleri ve metruk birkaç ahşap ve eski tuğla evleri de not olarak ekleyelim. Oysa o evler köyün tarihi hafızası konumunda. Eski evlerin böyle bir kaderi var. Genelde mirasçılar arasında çıkan anlaşmazlık sonucu el değiştiriyorlar. Böylece köyde yavaş yavaş yerli nüfus azalıyor. Bu tür sit alanı ilan edilip korunan köylerin bir başka sorunu da yerli halkın bir çivi bile çakamazken, yeni sahiplerinin maddi imkan gerektiren restorasyon yoluyla istediklerini yapabilmeleri. Bu sebepten köylerdeki yerli halk şehirlere apartman dairelerine, buralar da imkânı geniş ailelere kalıyor. Hatta yabancılara. Buralarda farklı işletmeler açılıyor, köyün tarihi, örf ve âdetleri, geleneksel üretimi de günden güne yok oluyor. Kaz Dağları’nın eteğinde bulunan Adatepe Köyü’nde bir yaşlı nine anlatmıştı yıllar önce: “Evimin merdivenini bile tamir ettiremedim, izin vermiyorlar ama tarihi evlerin yeni sahipleri istedikleri gibi yeniliyorlar evleri” demişti. İzin, plan, proje, çetrefilli işler. Konu yine başka yerlere gitti, Garipçe’ye dönelim.

Karadeniz’in Marmara’ya açılan ağzında tarihi kale eşsiz bir yapı. Ancak tüm kaleler gibi ya da çoğu kaleler gibi bakımsız. Kalelerin insanlarımız tarafından kullanımı insanımız hakkında geniş bilgi sunuyor bize. Neyse sızlanmayı bırakalım. Kalede yenilenme planlanıyormuş, inşallah uygun bir kullanımla halka açılır.

Tam karşımızda Poyrazköy var. İçinden deniz geçen emsalsiz bir şehir demiştik İstanbul için. Fatih ve Eminönü semtlerini Üsküdar karşılıyor. Sarıyer’i Beykoz, Anadolu kavağını Rumeli kavağı, Garipçe’yi Poyraz. Anadolu Feneri, Rumeli Feneri’ne göz kırpar. Sonra her iki yaka, yakayı Karadeniz’e kaptırıyor. Kıyılarda karşılıklı camiler, yamaçlarda erguvanlar. Anadolu Hisarı’ndan, Rumeli Hisarı’na tıpkı bir yapbozun parçaları gibi. Ne kadar birbirine benziyorlar, aynı karakteristik özelliklere sahipler. Haydarpaşa, Anadolu ve Hicaz’a açılan gönül kapımız, Sirkeci, gönül coğrafyamız Balkanlar’a uzanır. Boğazın manevi koruyucuları Gönül Sultanlarımız bu benzerliğe ayrı bir renk katıyorlar. Beşiktaş’ta denizcilerin piri kabul edilen Yahya Efendi, Üsküdar sırtlarında Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, Beykoz sırtlarında Hz. Yûşa, karşı kıyı Sarıyer’de Telli Baba. Rahmet ve minnetle bin selam olsun. Köylerin ve koyların çoğu Sarıyer ve Beykoz’a bağlı, bu bakımdan şanslı ilçelerimizden. Yeşili, mavisi örselense de halen iyi durumda.

Fırsat buldukça bu köylere gitmeye çalışıyoruz. Ruhumuza iyi geliyor. İnsanlar yaşadıkları şehirleri yeterince tanımıyorlar, o yüzden de sevmiyorlar. Coğrafya, tarih mekân bilinci yok bizde. Geçen yıl Nallıhan’da ayaküstü sohbet ettiğimiz bir genç arkadaş, “Abi ne buluyorsunuz buralarda da geliyorsunuz?” tarzında bir laf etmişti. Onun da birtakım gerekçeleri vardır elbette. Biz yaşadığımız yeri özel ve güzel kılan değerlerin farkında değiliz. Burada ekonomik sebepler ve hizmet alma konusunda geri kalmışlık söz konusu olabilir. Ama bölgeleri özel kılan değerleri de imkâna çevirme konusunda beceriksizliğimiz var. İmkâna çevirdiğimiz değerleri ve kaynakları da büsbütün tüketiyoruz.

Bahar bu yıl çekine çekine geliyor. Yazıya başladığımda erguvanlar henüz açmamıştı. Yazıyı çapalayana, ayrık otlarını ayıklayıp bakımını yapıncaya kadar açtı erguvanlar. Laleler sönmeden, bahar bitmeden bitirelim yazıyı. ‘Yazı’mız kışa dönüşmesin.

YORUM EKLE

banner19

banner26