Kalır dudaklarda şarkımız bizim (Ne zaman?)

Edebi eserlerin türü ne olursa olsun, salt propaganda aracı olması çok eleştirilen bir husustur. Bu tür eserlerin ömrü fazla uzun değildir. Siyasi anlayışa hizmet eder ve yaz yağmuru gibi geçip gider. Bu tür eserlerin okuyucusu (pazarı) olsa da üstün sanat eseri sayılmaz. Çünkü eleştirmenlerden önce yazar ve şairler olaya el koymuştur.

Edebiyatın gösterdiği bu hassasiyet sinemada birazcık vardır ancak müzikte nerdeyse hiç yok. Müzik eleştirmenleri bu konuda popülizme daha yakın duruyor.  Radyo ve tv’ler, şarkıcıların popülerliklerini artırmıştır fakat rağbet kaliteye değildir. Son dönem klipleri bu konuda yeterli fikri verir sanırım.

Şarkıcılar etkin oldukları muhitteki ilgiyi sürdürmek için sadece sanat eserleri icra etmiyorlar, siyasi içerikli besteler de yapıyorlar. Önemli olan kalitedir, şarkının müzikal seviyesini yakalamak ve korumaktır, denilebilir.  Oysa kazın ayağı öyle değil. Çünkü bu “çeşitlilik” her şeyi araçsallaştırmaya meyilli olduğumuzu gösteriyor.Artık “kampanya şarkıları”ndan ve “propaganda aracı” müzikten bahsedebiliyoruz. Siyasi parti liderlerini öven de var aralarında yeren de. Ticari kaygıyla değil, estetik kaygı ile üretilmiş sanat eserleri bile günlük siyasetin malzemesi oldu, oluyor.

Hiçbir uyarlama yapılmadan, doğrudan siyasal propaganda aracı olarak kullanılan şarkıların ısmarlamalardan daha kaliteli olduğunu söyleyenler var ki haksız değiller. Çünkü “Kampanya şarkılar”; seçim bittikten sonra unutuluyor. Uyarlamanın sebebi daha açık: Çünkü sanatçı siyasiler kadar ve hatta onlardan daha popüler. Ürettiği şarkılar, sesli ve görüntülü iletişim araçlarında meşhur olduğu, gençler, o şarkı ve şarkıcıyı çok sevdiği, sahnelerde, konserlerde hep onu dinlediği için bu popülerliği oya çevirmek isteyenler söz ve müziği siyasi partinin ideolojisine, hedef kitlesine, vaatlere ve dönemin şartlarına uyarlanmasını istiyorlar ve eser uyarlanıyor. Bir sanat eserinin başına gelebilecek bundan büyük felaket düşünemiyorum.

Şarkıcı kendini o görüşle tanımlamışsa, şarkısını ve sesini partinin emrine vermişse bunu anlayışla karşılayabiliriz. Zaten bu tür şarkıcılar, kendilerine gösterilen sevgi ve ilgiyi daha sonra belediye başkanlığına, milletvekilliğine tahvil etmek için kullanıyorlar. Parti başkanlığına soyunanlar bile var.

Müzik, ikna tekniğinin vasıtası, seçmenlerin oy motivasyonlarını harekete geçiren güç oldu günümüzde. İletişim çağında müzikle yola getirilmeye çalışılan en önemli kitle gençlerdir. Bundan dolayı gençlerin sevdikleri şarkıcıları ve şarkıları seçiyor partiler. Bizim yetişme çağımızda siyasiler işe kaset doldurup dağıtmakla başlamışlardı. Çünkü teknoloji ancak buna izin veriyordu. Seçim otobüsleri, şehri o şarkı eşliğinde dolaşıyordu. Sonra tv ve videoyla görüntülü hale geldi şarkılar. Günümüzde de sosyal medya yolu ile yayılıyor.

Büyüklerimden öğrendiğim kadarıyla müzikle seçim sonucu alan ilk parti TİP olmuş. 1965’te seçimde Tülay German “Yarının Şarkısı”nı seslendirmiş TİP için. Ve TİP o seçimde TBMM’ye girmiş. Benim hatırladığım seçim şarkıları 1983 sonrasına ait. ANAP’ın “Arım Balım Peteğim”ini (1983), İzel ve Ercan’ın “Eller Havaya” şarkılarını ve Sezen Aksu’nun Mesut Yılmaz başkanlığındaki ANAP için uyarladığı “Hadi Bakalım” adlı şarkıyı hatırlıyorum. Bu dönemde MHP ve RP marş geleneğine yaslanmıştı. “Çırpınırdı Karadeniz” ile dolaşıyordu seçim otobüsleri. Ali Rıza Binboğa’nın “Yarınlar bizim” ve Mustafa Yıldızdoğan’a ait “Ölürüm Türkiye’m” şarkıları da seçim şarkıları oldu. Peki bu “sanat eserlerinden” geriye ne kaldı? Türk musıkisi bundan ne kazandı? Koca bir hiç. Tam bir sanat eseri olan Özkul Eren’in “Bir ve Beraberiz” şarkısı bile unutulanlar arasında yerini aldı maalesef.

Bütün bu şarkılar partilerin oy oranlarını nasıl etkiledi bilmiyorum. Araştırılmaya değer bir konu doğrusu.  “Ben aslında A partiliyim fakat B partisinin şarkısı çok güzeldi, çok hoşuma gitti, sevdiğim bir şarkıcı söylüyordu üstelik; bundan dolayı oyumu B partisine verdim”, diyen bir seçmen örneği var mı acaba?

Siyaset her alanı etkilediği için musikimiz de etkilenecektir. Bundan kaçış yok. Siyaset-müzik ilişkisi kendi mecrasında akadursun; benim derdim bin yıllık bir geçmişi olan musikimizdeki kan kaybıdır. 

Öteden beri savunduğum tespit şudur: Türk müziğinden Yunus Emre’yi, Emrah’ı,  Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Dadaloğlu’yu, Hatayi’yi çıkarınız, halk müziğimiz çöker. Hele Yunus Emre’yi…İlahilerden, sanat musikisine ve türkülere, pop müzikten oratoryoya kadar hemen bütün müzik türlerinin en temel güfte kaynağı Yunus Emre’dir. Yunus Emre şiirlerini musiki ile havalansın diye söylememiştir zahir. Ancak kullandığı dil, saf Türkçeye eşlik eden safi duygular, gönülden söyleyiş, şiirlerin bünyesinde barındırdığı musikiyi açığa çıkarmıştır. Şiirlerdeki bu derin ahengi hisseden bestekârlar da hislerini notalara dökmüşlerdir. Belki de dökmek zorunda kalmışlardır. Yunus’tan hareketle vardığım sonuç şu oldu. Şairlerin zihinlerde, gönüllerde ve dillerde yer etmesinin tek yolu şiirlerini musiki ile buluşturmaktan geçer.  O kadar ki çok iyi bir şair olmamasına hatta şair sayılmamasına rağmen Sabahattin Ali’yi yaşatan şey, onun şiirlerinin şarkı, türkü, hafif müzik formatında bestelenmesi olmuştur. Gerçekten de iyi yorumlanmıştır.  Nazım Hikmet’i de bu listeye ekliyorum. Bunun gerçekleşebilmesi için öncelikle güftenin besteye, armoniye, ahenge uygun olması gerekir. Sonra da o hammaddeyi müzik haline getirecek besteci ve o besteyi seslendirecek ses sahibi (icracı) olmalıdır.

İhvan’ussafa’nın en önemli bölümlerinden birinin musiki olduğunu biliriz. Musikinin başlı başına bir ilim olduğunu tekrar ederiz, neysiz Mevlânâ düşünemeyiz, Dede Efendileri, Itrileri, Hacı Arif Bey’leri, Çinuçen Tanrıkorur’ları, Nevzat Atlığ, Alaeddin Yavaşça’ları da anarız. Yunus ve Mevlid asırlardır dilimizdedir; buna rağmen Molla Kasımların dediği olmuş ve de oluyor. Yani musikiyi bütünüyle fıkıh kaidelerine göre ele almışlar, kimi yasaklamış, kimi başka hükümler vermiş.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması da işin tuzu biberi oldu. “Bizim mahalle”ye mahsus, yukarıda saydığım müzik türlerinde her yaştan insanımıza hitap eden, besteleri ve yorumları ile yıllarca dilden dile dolaşan musikişinaslar yetiştiremedik son dönemde. Şairlerimizin şiirlerini havalandıramadık. Marş, ilahi karışımı bir yerde sıkıştık kaldık. Bir zamanlar “Yeşil Pop” vardı, onlar bile çekildi ortalıktan. Mehmet Akif’in şiirlerinden sadece marşlar yapıldı. Şiirlerini 9. Senfoni eşliğinde okuyan, şiirine “Senfonya” adını koyan Necip Fazıl’ın dillerde dolaşan, mırıldandığımız, ıslıkla çaldığımız bir güftesinin olmamasını bir türlü kabul edemiyorum. Necip Fazıl’ın şiirlerinden yapılan seslendirmeler, Üstad adına düzenlenen ödül törenlerinde söylenmekle kaldı. Sezai Karakoç’un hiçbir şiiri bestelenmedi. MFÖ’nün İsmet Özel’in şiirlerinden seçerek bestelediği “Milli Park” şarkısını nerdeyse unuttuk. Şairlerimiz şiir sanatı bakımından ne kadar üstün olsalar da bir türlü musiki ile buluşamadı. Elimizde Yıldırım Gürses’in sazının değdiği Fetih Marşı’ndan başka bir şey yok. Üstad “kalır dudaklarda şarkımız bizim” dese de hâlâ dilden dile dolaşan, mırıldandığımız, radyo ve televizyonlarda döne döne dinlenen şarkı olamadı şiirleri. Çünkü musiki geleneğimizi çağa göre dirilten bestekârlarımız, icracılarımız yok. “Neden yok?” diyen de yok. Bu yazı “Neden yok?” sorusunu sormak için yazılmıştır.

Dedik ki musiki başlı başına bir ilimdir. Dinimizde Kur’an-ı Kerim’in tilaveti esnasında tertilin yanı sıra sesi güzelleştirmek de tavsiye edilmiştir. Güzel ses, ezanın dinlenilirliğini ve camiye devamı sağlayan önemli vasıtalardan biridir. Mevlid geleneği, ilahiler, naatlar, münacaatlar tamamen usulüne uygun beste ve seslerle icra edilir. Biz, güzel ses ile akıl hastalarını tedavi etmiş bir medeniyetin varisleriyiz. Dini literatürde sesini ilahi davetin ve tebliğin bir vasıtası olarak kullanan Davud peygamberimiz var.  

Itri’nin bestelediği Tekbir ve Salavat’ı ordu marşı, milli marş olarak seslendirmiş bir milletiz. Savaşlara mehterle gitmişiz ki mehterimiz tamamen dini musikinin ürünüdür.

Yahya Kemal:

“Çok insan anlayamaz eski musikimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” demiş.

Mehmet Âkif, “Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi” der.

Müziğimiz, müzikle ilgimiz ve ortaya konulan eserler karşılaştırıldığında aynı şeyi söyleyebiliriz.

Bin senelik musiki birikimimizin geleceği yer burası mı olmalıydı?

Başlı başına bir ilim olan musıki sadece seçim zamanlarında mı gelmeli aklımıza?

Bestekârlarımızı sadece seçim zamanında mı hatırlamalıyız?

Ve en son soruyu Necip Fazıl sorsun:

“Nerede bizim dudaklarda tekrar edilen şarkılarımız?”

Kaynak: Star Gazetesi, Açık Görüş

  

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
hatice ünal
hatice ünal - 6 gün Önce

Müziğimiz milli kimliğimizin bir parçasıdır. Şairlerimiz milli şuurumuzun öncüleridir. Bu iki değerin kaynaştığı eserler dinlemek hakkımızdır. Haydi bestekarlar ve icracılar. İş başına.

banner19

banner26