İzinden gittiklerimiz de hesabımıza dâhil…

Ey garip, ey şaşkın yolcu!

İzini sürdüklerin kimler?

Adım adım peşinden gittiklerin? Gölgelerine bastıkların adeta? Gölgelerinin gölgesi olduğun? Karşılarında el pençe divan durdukların? Sözünün üstüne söz söylemediklerin asla ve kat’a?

Liderler!

Genel başkanlar!

Kanaat önderleri!

Kamuoyu biçimlendiricileri!

…..

Gün geldi, en yakın arkadaşının, dostunun, öz kardeşinin hatta velinimetin olan anne ve babanın tertemiz, saf, iyi niyetten mamûl sözlerini, uyarılarını, önerilerini dahi duymazdan geldin, kulak arkası ettin.

Çünkü varsa yoksa o, kerametleri kendilerinden menkul; sahnenin gerisindeki yüzlerine, arka plandaki kimliklerine, sisli alandaki kişiliklerine dair üç paragraf bilgiye sahip olmadığın, özel format atılmış, özenle biçimlendirilmiş kişilerin sözleriydi senin için kıymetli ve dikkate değer olan.

Her şeyi onlar biliyordu, bir tek onlar. Çünkü onlar “hakikatin merkezi”nde oturuyor; tartışılması düşünülemez, teklif dahi edilemez mutlak doğruları söylüyorlardı sana göre.

Yanılmazlardı onlar. Yanılamazlardı. Hata yapmaz, eksik yapmaz, yalan söylemezlerdi. Ayakları takılmaz, tökezlemez ve asla düşmezdi onlar. Dilleri sürçmez, hafızaları kesinlikle yanılmazdı.

Onlar ne diyorsa doğruydu sence. Kamuoyunun, halkın çoğunluğu tarafından yanlış olduğu benimsenen durumlarda dahi, “öyle yaptılar ve söyledilerse, vardır mutlaka bir bildikleri” diye savundun durdun onları. Zira kendileri de senin gibi bir insan, bir kul, beyni ve ruhu olan bir canlı oldukları hâlde, her nasılsa, nasıl oluyorsa hatadan münezzehti onlar.

…..

Böyle bilerek, böyle inanarak ve böyle diye diye tükettin ömrünü. Yazık...

Altmışlı, yetmişli yaşlara ulaştın bir solukta bak. Ne var elinde şimdi? Ne kaldı o koşturmacalı, o şaşaalı günlerden yanına?

Makamlar, mevkiler, kırmızı halılar, açılan kapılar, yüksek özlük hakları mı?

Kayırmalar, hak yemeler, kul hakları, veballer, günahlar mı?

Yoksa iyilikler, güzellikler, yardımlar, paylaşımlar, “Allah razı olsun”lar, mutluluk gözyaşları mı?

Bir fakirin sofrasında aş, duvarında taş, gerektiğinde omzu için baş olabildin mi şunca koşturma arasında?

Peki, o peşinde koştukların, yanlarında +1 olmak için çırpındığın ve nihayet bir gün gelip yalvar yakar başardığın… Fotoğraf karelerine burnunun ucuyla dahi olsa girebildiklerin nerelerde şimdi? Nerede o ekâbir gürûh?

O pek biçimli veya iri ve biçimsiz burunlarından kıl aldırmadıkların, üzerlerine toz kondurmadıkların, isimlerini herhangi en küçük bir olumsuz cümlenin içine yazmadıkların, yazdırmadıkların…

Neredeyse hiçbiri yok şimdi yanında.  Ve hiçbirinin yanında değilsin artık sen. Kimileri çoktan karşı yakaya ulaştı ve şaşmaz terazinin kurulacağı büyük günü beklemeye başladı. Bazılarının durumu ise en azından görünen yüzüyle, daha acı. “Acaba bugün eski bağlılarımdan biri arar mı?” diyerek telefondan gözlerini alamıyorlar gün boyu. Eski fotoğraflara baka baka, hayıflana hayıflana, ah’laya vah’laya tüketiyorlar saatleri, günleri. Ezkaza bir toplantıya davet edilecek olsalar, “ak şaçlı”, “bilirkişi” veya hiç değilse “deneyimli büyüğümüz” sıfatıyla, yine en ön sıralardaki protokol koltuklarından yer (tabii ki mümkünse en ön sıradan), kürsüde mikrofon bekliyorlar.   

Ah bilsen ne hazin, ne acıklı, ne yürek kaldırmaz tabloların yaşlı figüranlarına dönüşüyorlar her gün ama her gün biraz daha, biraz daha.

Bu durumda dahi, bu tabloyu gözlerinle görsen bile olumlu bir gerekçe üretmeye gayret edecek olan sen neredesin, ne durumdasın peki?

Kim kaldı etrafında seni gerçekten arkadaş, dost, kardeş bilenlerden? Sözleriyle seni uyararak türlü yanlışları yapmaktan, irili ufaklı uçurumlara yuvarlanmaktan alıkoymaya çalışanlardan?

Kim bilir kaç kez sözlerine kulak vermeyip gönüllerini kırdığın, yüreklerini ezim ezim ezdiğin annen ve baban nerelerde? Hatalarını geç de olsa anlayıp, o kibir kulesi burnunu yere yıkıp, omuzlarını düşürerek kös kös yanlarına varıp, dizlerinin dibine çökerek ellerini öpüp helâllik dileme imkânını lütfetti mi Yüce Mevlâ? Yoksa hesap mahşere mi kaldı?

…..

Kaybettin!

Yazık ki çok ağır, çok kötü kaybettin!

Kaybettin, çünkü sen, sen olmayı, gerçek bir kişi olmayı beceremedin.

Kaybettin, çünkü sen, ayakları yere basan, kendinden emin, doğru yapamaya çalışan, bu yolda gerçek dostlarının (arkadaş, akraba, aile vs.) uyarı ve önerilerini dikkate alan, hatalarından dersler çıkaran, aklı ve gönlüyle hayat sermayesinin kıymetini bilerek yol yürümeye çalışan, Allah’ın eşref-i mahlûkat olarak taç giydirdiği, kıymetlendirdiği insan ve kul olmayı başaramadın.

Bir ur gibi, kanserli hücre misâli, her yeni günde bünyeni, bilhassa gönlünü saran dünyalık hırsların peşinden koşmayı, kolay olanı seçtin.

Dünyada ve ukbada gerçek lezzetlerin hakikî sahibinin “Rezzâk” olan Allah olduğunu iyi bilsen de düşünmedin, düşünüp de gereğini hayatına tatbik etmedin. Kimi zaman meyvesiz, çok zaman da acı ve haram meyveli ağaçların gölgesinde doymak için türlü şaklabanlıklar yapmayı, el etek öpmeleri tercih ettin.

Yazık ki şimdi, tek kişilik bir mağluplar ordusu olarak son çağrıyı bekliyorsun hüzünlü bakışlarla.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ömer Çintosun
Ömer Çintosun - 4 ay Önce

Erol bey çok yelekler ederim. Yüreğimize sağlık çok güzel ve yaşanan bir konuya parmak basmışsınız. Sağolun. Allah a emanet olun

banner19

banner26