İtiraf ediyorum, o fotoğrafı ben çektim

Kızılderililer fotoğraf çektirmekten şiddetle kaçınırlarmış. Sebebi ise “ruhlarının fotoğrafa haps olacağı” korkusu imiş. Modern insanın kolay kavrayamayacağı bir düşünme biçimi bu şüphesiz. Hele dijital çağda, fotoğraf çekmek için bir “analog makineye” bile ihtiyacın olmadığı şu günlerde, insanların bu korkuya gülüp geçmesi gayet “normal”.

Kayda alınan ve kağıda basılan (artık matrix kodları misali sürekli ekranlarda akıp duran) görüntüler ile asılları arasındaki ilişki üzerinde düşünmeye değer. Hatta şunu da sorabiliriz:  Kayda geçen görüntü müdür, yoksa “an” mıdır?  “O Ana Adanmış Yazılar” kitabında John Berger, "herhangi bir verili anda görüntüler, daha önce görünmüş olan her şeyin enkazından inşa edilen yorumlardır" der. Hiçbir şey göründüğü kadar basit değildir aslında.

Fotoğraf retoriği yapmak değil niyetim ama bir teorik başlangıç gerekiyordu “an”a girebilmek için. Bir “an”ın görüntüsü üzerine konuşmak istiyorum sizinle. Umarım anlaşarak ayrılırız yazının nihayetinde. Bu “an”ın kahramanı ise Türk şiirinin son yarım asrının zapt edilemeyen tek kalesi, şair ve mütefekkir İsmet Özel.

Şu an sanal medya denilen ortamın çeşitli platformlarında akan ya da sabit duran İsmet Özel fotoğraflarının belki de en çok tanınan ve en çok “kullanılanın” hikayesi hakkında konuşacağız. Ana sayfada “orijinal”ini seyrettiğiniz bu görüntünün siyah-beyaz ve “işlenmiş” olanına aşinasınız siz. Ama o “görüntü”nün anlamını ancak orijinalinden okuyabilirsiniz. Ve de o anı deklanşörüyle sabitleyenin kaleminden şüphesiz, yani benim.

Evet, itiraf ediyorum, o fotoğrafı ben çektim. Ama bile isteye değil, tamamen gayri ihtiyari bir şekilde. Bu fotoğraf çekilirken ne İsmet Bey poz veriyordu ne de ben bir sanatsal eylem peşindeydim. Her ne kadar neticede böyle bir sanat eseri hasıl olduysa da amacım bu değildi.

Şanlıurfa’da bir ikindi vakti

İstiklâl Marşı Derneği’nin İstanbul, Sivas, Konya ve Gaziantep’ten sonraki durağı olan Şanlıurfa şubesinin açılışı için bulunduğumuz odada, 14 Kasım 2009 tarihinde bir ikindi vakti çektim bu fotoğrafı. Odanın içinde, basın açıklamasına katılmak üzere davet edilen basın mensuplarını beklerken bir sessizlik hüküm sürüyordu. O sıralar dernek etkinliklerini görüntüleme işini şevk ile üstlenmiş olan ben ve yaklaşık 35-40 dernek üyesi pencereden sızan ikindi güneşinin eşliğinde İsmet Bey ile birlikte bekliyorduk. Zaman ilerliyor ama hiçbir basın mensubu görünmüyordu bir türlü. Bu duruma alışkındık aslında, çünkü ilk basın toplantımızda istedikleri neticeye ulaşamayan medya organları sonraki basın toplantılarımızın neredeyse hiç birine rağbet etmemişti zaten.

Yine de hafif gergin bir bekleyiş havası hakimdi ortama ve tam o sırada İsmet Bey elini yavaşça çenesine doğru götürdü ve pencereden ufka doğru mütebessim bir şekilde baktı, iki ya da üç saniye. Bu fotoğraf işte o “an” kayda geçti, benim hızlı ve gayri ihtiyari bir şekilde deklanşöre basmamla...  Yakaladığım şeyin “namütenahi” bir an olduğunu vizörden bakar bakmaz idrak ediverdim. İsmet Bey’in bakışının, geçmişin mi yoksa geleceğin mi ufkuna dönük olduğunu, tebessümünün manasını sizin yorumunuza bırakıyorum ama şurası kesin ki zaman ve mekandan bağımsız delici bir bakıştı ikindi güneşine doğru fırlattığı.

İşte o namütenahi “an”ı yakalayıp sizinle buluşturmuş oldum, benim için paha biçilmez değerdeki bu fotoğrafla.  Aradan yaklaşık on sene geçmesine rağmen şu ana kadar, “ben çekmiştim o fotoğrafı” diye ses dahi çıkarmadım. Ancak fotoğrafın aşina olduğunuz “sürümü” beni ziyadesiyle rahatsız etmeye başladı. Rahatsızdım çünkü bu benim yakaladığım “an” değildi.  Belki de sadece ben hissedebiliyordum o bakışlar ve tebessümdeki “anlamı”. Bir şeyin aslını bilip de sırrını kimseyle paylaşamamak büyük sınavmış insan için.

İsmet Bey’in de harflerle kuşatılmış ve sanki poz veriyormuş havasındaki bu sunumu sevdiğini hiç sanmıyorum. Hele etrafını saran şekillerin Latin harfleri olduğunu düşünürsek… Okuyucuların tamamının bu “suni” sunuma son derece aşina olmalarına rağmen, orijinal fotoğrafa bir kez daha dikkatle bakarak beni “an”lamalarını bekliyor ve o “an”ın birkaç dakika sonrasında, içinde basın mensuplarının olmadığı haziruna karşı İsmet Bey’in şu cümlelerle başladığı açılış konuşmasını zihinlerinde canlandırmalarını istiyorum:

Ben de sözlerime, İstiklâl Marşı Derneği’nin Urfa şubesini açmamızı bize nasip eden Allah’a hamd ederek başlıyorum. Elhamdülillah, bugün Urfa şubemizi açıyoruz. Bu münasebetle iki şeyi vurgulamak istiyorum: Birincisi, Urfa şubesinin açılış merasimini Urfalılara bir şey öğretmek üzere yapmıyoruz. Biz buraya Urfalılardan bir şey öğrenmeye geldik. Urfalılara akıl vermeye değil, Urfalılara akıl danışmaya geldik. Bilhassa söylemek istediğim ikinci şey, Türkiye her anlamda büyük bir ülke. Bu hem yüzölçümü olarak hem de dünya tarihinde tuttuğu yer bakımından böyle. Urfa’yı biz -İstiklâl Marşı Derneği olarak- Türkiye’nin bir parçası olarak görmüyoruz; biz Türkiye’yi büyük bir Urfa olarak görüyoruz, Urfa büyümüş ve Türkiye olmuştur.”

O günden hatıra bir kaç kare:

YORUM EKLE
YORUMLAR
Kadir Kılıç
Kadir Kılıç - 3 ay Önce

Elinize emeğinize sağlık Murat Bey.

Oğuz Yiğit
Oğuz Yiğit - 3 ay Önce

"Vay be" dedirtecek cinsten bir yazı olmuş.

Fatih Gunay
Fatih Gunay - 3 ay Önce

Günler su gibi geçip gidiyor. Geriye boyle guzel anlar ve kareler kaliyor.

Sezgin Samyeli
Sezgin Samyeli - 3 ay Önce

Murat Bey çok etkili bir yazı olduğu için bitiremedim ama yani sizin fotoğrafınız da efsane bir poz bence.