İstiridyenin içine gizlenmiş hikâyeler: Diğer Şeyler

Geçtiğimiz günlerde Hece Yayınları’ndan çıkan Ali Necip Erdoğan’ın öyküleri; düşünen, düşündüren, insanın anlam arayışını kışkırtan, bunu yaparken bir sesi de, bir suskunluğu da, bir kum tanesini ya da inceltme işaretini de imgelere dönüştürebilme niteliğiyle okuru sarıp sarmalıyor. Öykülerini, istiridyenin içindeki inciler misâli; “Diğer Şeyler” adının altına saklayan yazar; sahibi ölen bir kuklanın çıkmazlarını, kendi hayatını kurgulayan kahramanları, yıllar sonra gelen bir kavuşmayı ustalıkla kurmaca evrenine buyur ediyor.

Biçimsel açıdan çok derinlikli anlam katmanları oluşturan; zaman, mekân ve gerçekliğin tersyüz edildiği bu öykülerde; bir renk kartelasının farklı renklerini müşahede eder gibi uzamsal bir seyahate çıkıyoruz. Yeri geliyor “suskunluğun” kırılganlığını hissediyor ve eteklerimizi toplayarak cam kırıkları üstünde yürümeye çalışıyoruz, yeri geldiğinde ise çölde serap arayışıyla çıktığımız seyahatimiz, makrodan mikroya doğru evriliyor; o kadar ince ve naif bir forma bürünüyor ki kumu avuçlayıp parmaklarımızın arasından akıp gitmesini izlerken onunla birlikte kendimizin de akıp gittiğini fark ediyoruz. Geçip giden zamanı durdurmanın mümkün olmadığını anladığımızda bu beyhude çabadan vazgeçiyor ve gayretimizi bu öykülerin refakatinde bu sefer “an”da kalmaya, “an”ı idrak etmeye yönlendiriyoruz. Zaten kum ve tekabül ettiği anlam, bizi istemsiz olarak teslim alıyor, ele geçiriyor ve peyderpey kendisine dönüştürüyor. Kumla bütünleşince “ol”uyor, “an”la bütünleşince anlıyoruz; tâbi olmanın iradesiz kalmak değil bilakis irademizi bütünüyle kuşanmak demek olduğunu…

Bir İsmet Özel kitabında aşkın suretini arayanlara tevafuk ediyoruz sonra. Sükûnetin çok acil bir işi varmış da koşar adım memlekete gidiyormuş gibi olduğu bir demde, onun bıraktığı boşluğu alelacele doldurmaya çalışan kalplerin çocuk telaşını, heyecanını, pır pır edişini tahayyül ediyoruz. “Geçmek bilmeyen zaman”ların göreceliliğini en fazla sevgilinin beklendiği o vakitlerde tecrübe ederken tam da bu bekleyişin getirdiği sabır ve tevekkülün bir sanatı icra eder gibi bizi eğittiğini kavrıyoruz. Değil mi ki kemâlat evrelerinin en mühim basamağını teşkil eder beşeri aşk? Onu tam anlamıyla tatmamış, elemini, kederini, coşkusunu, sevincini en kalbi hislerle yaşamamış bir insanın ham meyva olmaktan öteye gidemeyeceği âşikardır. Ateş-i aşka düşen kalp için edilen duadır: “Allah, ateşini harlasın.” Yanıp küle dönüşse de o kalbin kemâlatı için gereklidir çünkü bu, sonrasında gelecek rahmet için çekilen bu zahmet ne kadar kıymetlidir. “Gözlerini ayırmıyorlar birbirlerinden. Öncelikle kalplerindeki sıcak, sevecen, küçük odalara sığmıyorlar; sonra zihinlerindeki kitap raflarına.  Adam kadının, kadın da adamın gözlerinden bakıyor sanki diğerine. Sıcak ve demli bir çayın içine atılmış iki şeker gibi karışıyor her şey. Kimin kim olduğu tespit edilemiyor. Adam, usulca uzanıveriyor kadının kalbindeki sıcacık odalardan birine. Ve kadının zihnindeki raftan bir kitap alıyor, sakince çeviriyor sayfaları. Kadın, tüm zerreleriyle izin veriyor adama. Ve bırakıyor kendini adamın kelimelerine. Sonra kadın bütün coşkusu ve heyecanıyla uzanıyor adamın kalbindeki odacıklardan birine. Ve uzanıp bir kitap alıyor adamın zihnindeki raftan.”

Zahire batın eşlik ediyor

Sinemada, perdeye yansıyan nesnelere bakarken ortak şahitliklerini artırmak suretiyle birbirine bağlanan insanların yanı sıra ihtiyar bir adamın fiziksel boyuttan, mecburi istikametle yöneldiği daimi hayatının kapısını nasıl araladığını canlandırmaya çalışıyoruz zihnimizde. Eski bir dostun şevkiyle vuruyor kapıya ölüm; beraberinde alıp gideceği emanetin mesuliyetinin farkındalığıyla… “Hadi gidiyoruz!” diyor, itiraza ne hacet, gerideki kapı, çıkanların rüzgârıyla hızla kapanıyor ve anında yok oluyor. Geçip giden ömrün bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünde akıp gitme hikâyesi burada da karşımıza çıkıyor ama nostaljik değil delişmen ve geçip gidene razı olunan bir makamda. Her gecenin sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı olduğundan “vakti gelmeyince” mümkün olmuyor öykünülen hiçbir şey. Yazarın titizlikle kurguladığı öykülerin her birinin kendi içinde bir harmonisi, kavramsal bir metodolojisi, bir zahiri anlamın yanı sıra bir de bâtını olduğunu keşfediyoruz ve nihayet sona geldiğimizde damağımızda demlenmiş bir tatla kapatıyoruz kitabın kapağını. Kitabın sonunda iki çeşit “gerçeklik” kurgusuna rastlıyoruz. Bunlardan bir tanesi son derece ilginç bir varsayımla kırk odalı bir sarayın kırkının da kapısının açıldığı bir eyvana getiriyor bizi:

“Ünlü yazarın telefonu çalar, arayan bilinmeyen bir numaradır, yazar telefonu açar.

Bir adam: Size bir bilgi vermek istiyorum.

Yazar: Buyrun.

Bir adam: Okuyucularınızdan biri tutuklandı.

Yazar: Okuyucum mu? Tanıyor muyum ben onu?

Bir adam: Hayır tanımıyorsunuz. Varlığından bile haberdar değilsiniz. Ama sizin sadık bir okuyucunuzdur. Yazdığınız her şeyi okumuştur.

Yazar: Peki ben ne yapabilirim?

Bir adam: Belki üzülürsünüz diye size haber verdim.

Yazar: Neden tutuklanmış peki?

Bir adam: Yazdıklarınızdan dolayı “gerçeklik” duygusunu kaybetmiş. Bir GBT esnasında açığa çıkmış bu durum ve onu alıp götürmüşler.

Yazar: Siz kimsiniz?

Bir adam: Ben, o adamın kaybettiği gerçekliğim. Sizi de azmettirmekten arıyorlar.”

Eserin, okuyucusunun nezdinde hak ettiği değeri bulmasını dilerim.

YORUM EKLE