İstiklâl Marşı tahrif edildi mi?

Dönemin İslâmcı basınına baktığımızda bu hususları bütünüyle doğrulayan yayınlar görüyoruz. Şöyle: Marksist- Leninist öğrencilerde İstiklâl Marşı’na karşı; nasıl Enternasyonal Marş’ın hâkim olduğu bir sistem özlemi varsa; İslâmcı genç yazarlarda da 79’da İran’da gerçekleşen İnkılap’a ve İnkılap marşına bir özlem ve özenti vardır. Pakistan’ı da tesiri altına alan, Türkiye’de heyecan dalgası oluşturan bu İnkılaptan sonra bazı yazarlar, İslâmi bir marş gözü ile bakmadıkları için İstiklâl Marşı üzerinde bir tartışma açmışlardır. Tartışma; İstiklâl Marşı temelinde görülse de aslında müzakere edilen şey, memleketin “dar’ül İslâm” olmadığı düşüncesinden hareketle “vatan” mefhumudur. İstiklâl Marşı da bu vatan, bayrak, ulus devlet, Türklük, milliyetçilik mefhumları ile birlikte ele alındığı için öncelikli hedef olarak seçilmiştir. Yazarlar, İstiklâl Marşı’nı doğrudan hedef almamış, İslâmcı, muhalif ve de mazlum şair Mehmed Âkif’e söz söylememiş, muhtevaya itiraz yöneltmemiş ve fakat Marş’ın tahrif edildiği noktasında bir tartışma açmaya çalışmışlardır. Bu genç yazarlar, daha düşünce sürecini tamamlamamış, yaşları 30 civarında, elleri kalem tutan, oldukça heyecanlı cümleler kuran ve bundan dolayı hem yaşıtları hem de kendilerinden yaşça küçük olanlar tarafından kanaat önderi, üstat olarak görülen (bu kisve onlara yakıştırılmış da olabilir) haftalık Tevhid ve Hicret Gazetesi’nin asli kadrosunu meydana getiren Selahattin Eş Çakırgil, Hüsnü Aktaş ve Fatih Selim (Ali Ünal)dir.

Dediğimiz gibi İstiklâl Marşı’nı tartışmaya açılabilmenin yolu memleketin “dar’ül İslâm” olmadığı ve dolayısıyla vatan kavramının modern kutsallardan olduğu anlayışı ile paralel yürütülmüştür. Bu konuda işaret fişeğinin Selahattin Eş tarafından atıldığı görülüyor.

Selahattin Eş, Eylül 1979’da “Consensusumuz demokrasi mi İslâm mı?” adlı yazısında şöyle diyor: 

“Şimdilerde yeni bir “consensus” unsurları daha piyasaya sürülmeye başlandı: İstiklâl Marşı gibi. Kapitalist demokratlar komünist demokratların karşısında güçlerini, bir bir yitirdikçe çok daha yeni “consensus”lar icad edecek ve halk yığınlarını bu sun’i mukaddesler ardında koşturmaya yelteneceklerdir. Ama unutmayalım ki onların arasındaki bu mücadelenin temelinde demokrasi ortak değer, asgari müşterek, (consensus) olarak kabul edilmiştir; onların her türlü çıkar çatışmaları esnasında vazgeçemeyecekleri “consensus”ları demokrasidir.” 

Başlıktan ve alıntıdaki dilden anlaşılacağı gibi demokrasi hem dünyada tam uygulanmadığı, içinde propaganda (aldatma/manipülasyon) olduğu, idari değer olarak batı(l)ı esas aldığı, İslâmi yönetimle karşılaştırıldığında yetersizliği vs. bakımından reddedilmiştir.  Yazar; devlet ile toplumun ve toplumu meydana getiren etnik unsurların kaynaşmasının temel harcı olarak İslâm varken; (o günlerde İslâmcı denilebilecek bazı siyasiler, yazarlar, dernekler vs. Marş’ın consessus olduğu konusunda bir kelam etmiş olmalılar) İslâm’ın öne çıkarılmayıp onun yerine İstiklâl Marşı’nın ihdas edildiği düşüncesindedir ve Eş’e göre İstiklâl Marşı toplum ve devletin ortak değeri, bugünkü ifadesiyle “milli mutabakat”ı olamaz, olmamalıdır. “Consessusumuz” olamaz denilen Marş’ın, 42 yıl sonra TBMM ve Cumhurbaşkanlığı tarafından “gerçek bir milli mutabakat metni” olduğunun ilan edildiğini hatırlatmakta yarar var sanırım. 

Yine 79’dayız. Selahaddin Müneccid imzası ile yayınlanan makale “Nerede Müslümanların Marşı?” başlığını taşıyor.

“Arab devletleri, bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra resmi "ulusal marşlar" edindiler. (…) Ulusal marşlar Müslümanlar’a Batı'dan gelmiş bir şeydir. Arab devletlerinin ulusal marşları, "Arab Kavmiyetçiliği" düşüncesi teması üzerine yazılmıştır. (..) Bu ise onların Müslüman Osmanlılar’a karşı ayaklanmalarını sağlamak için olmuştur.(…) Kavmiyet düşüncesinin etkisiyle ulusal Arab marşları İslâm'ı hatırlatan işaretleri bile ihtiva etmekten uzak kalmıştır.” denilen yazıda görüldüğü gibi muhtevaya karşı çıkılmakta ve söz bir dipnotta bizdeki milli marşa getirilmektedir. “Halkı Müslüman bir ülke olarak, Türkiye'nin ulusal marşının durumu, yani muhtevası Türkiye Müslümanlarınca malumdur. Ancak, bu marşın yazılmasında bazı hadiselerin geçtiği ve tarihin karanlığına iteklenerek ört bas edildiği şüphelerini doğrulayacak emareler bulunmaktadır ki Hüsnü Aktaş kardeşimizin hazırladığı bu mevzundaki bir incelemeyi yakında okuyucularımıza sunacağız.”

Notta belirtilen yazı bir hafta sonraki sayıda yayımlanır. Hüsnü Aktaş’ın makalesi “İstiklâl Marşı Tahrif Edilmiştir” başlığını taşıyor. 

Hüsnü Aktaş’a göre İstiklâl Marş tahrif edilmiştir. Çünkü Mehmet Âkif:

" Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.

Arnavutluk" da demek? Var mı Şeriatta yeri?...                                         

Küfr olur, başka değil kavmini sürmek ileri!” gibi mısralarında ve başka yerlerde tekrar ettiği gibi kavmiyet düşüncesine muhaliftir. İslâm inancı, o günkü İslâm milletlerinin içinde bulunduğu inkıraz, Osmanlıyı parçalayıp yutmak isteyen dünya siyaseti, İttihad ve Terakki’nin Türkçü söylemleri ile birlikte düşünüldüğünde Mehmet Âkif’in kavmiyetçi olması mümkün değildir. Dolayısıyla böyle bir kişi:

“Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celâl” demiş olamaz. Bu mısra aslında: “Kahraman millete bir gül ne bu şiddet bu celâl” şeklindedir. Fakat şiir Türkçü Hamdullah Suphi tarafından tahrif olunmuş ve TBMM’de o şekilde okunmuş ve basılmıştır.  Mehmet Âkif de memleketin içinde bulunduğu oldukça nazik durumu göz önünde bulundurduğundan bu tahrife itiraz etmemiş, itikadına açıkça küfredildiği için tavrını şiiri Safahat’ına almayarak göstermiştir.

“Bu noktada, ‘Efendim o marşı kahraman ordumuza ithaf ettiği için Safahat'a almamıştır. Siz gerçekleri tahrif ediyorsunuz’ diye itiraz edeceklerdir. Bu noktada Mehmet Âkif'in gerek şahıslara gerek kurumlara ithaf ettiği şiirleri Safahat'a almadığı söylenecektir. Bu iddianın tutarsızlığı ortadadır. Şimdi, Safahat'ta yer alan ve çoğunluğu ithaf olan şiirleri sıralayalım.” diyen Hüsnü Aktaş yazısında Safahat’ta ithaf edilen şiirlere yer veriyor. Aktaş’a göre Âkif, şiirinin tahrif olunduğunu gördüğü ve itikadına uymayan kısımların eklendiğini için Safahat’a almamıştır.

Telefon görüşmemizde Hüsnü Aktaş, bize, İstiklâl Marşı’nın tahrif edildiği bilgisini Âkif’in yakın arkadaşı merhum Eşref Edip’ten aldığını söyledi. Sözün sahibi Eşref Edip olduğu için Hüsnü Aktaş’ın ona itimat etmesini anlayabiliyoruz. Ancak Eşref Edip’in olayı tam olarak hatırlayıp hatırlamadığından; meramını tam olarak anlatıp anlatamadığından emin değilim. Eşref Edip ilgili mısranın “ırkıma” yerine “millete” dendiğini söylemiş. “Milletimin” denmesi vezni bozacağı için mısranın “millete” şeklinde olması, şiirin geneline hâkim olan (benim, benimdir, benim milletimindir) söyleyişine aykırıdır. Bizim kanaatimiz Âkif’in vezni tutturmak istemesinin yanı sıra “ırk” kelimesini tercih etmesinin sebebi, onun kavmiyetçi olmadığının bilinmesi, bu fikrini daha önce açıkça ifade etmesidir. İkinci olarak Mehmet Âkif’in diğer bir yakın dostu Mahir İz aynı dönemde Meclis’te zabit katibidir ve olayların yakın şahididir. Eşref Edip’den gelen rivayet; Mahir İz, Hasan Basri Çantay, Midhat Cemal gibi diğer Âkif dostları tarafından teyit edilmemiştir. Üçüncü olarak, “Bu şiiri sadece siz yazabilirsiniz, sizden rica ediyoruz. Talebiniz üzerine müsabakayı da kaldırıyoruz.” diyen Hamdullah Suphi’nin şiir üzerinde böyle bir tasarrufta bulunması ihtimalini ve hele hele Âkif’in bu tahrifi kabul edebileceğini düşünemiyoruz. Dolayısıyla İstiklal Marşı’nın tahrif edilmesi ile ilgili sözler yorum veya yanlış/eksik anlamadan kaynaklanmıyorsa tamamen spekülasyondan ibarettir.     

Görüldüğü gibi radikal İslâmî söylemin İstiklâl Marşı’nın temel muhtevası ile esaslı bir sorunu yoktur. Fakat ulus devletin ırkçılık temelinde kendini tanımlaması ve kutsallaştırma eylemleri; İslâm daha üst bir şemsiye iken consensus olarak dinin yerine ikame edilmesi fikrine muhaliftir bu yazarlar.

Hüsnü Aktaş’ın bu yazısını teyit sadedinde aynı konuda başka bir yazar da yeni iddialar ileri sürer ki yazarların bu konuda birbirleri ile konuştukları ve ortak bir dil ve temadan hareket etmeye gayret gösterdikleri anlaşılıyor.

Günümüzün Fetöcü yazarlarından, halen tutuklu bulunan (Fatih Selim) Ali Ünal’a ait yazı “Vatan mefhumu etrafında düşünceler ve Müslümanın vatanı” başlığını taşıyor.  Daha önce söylediğimiz gibi İstiklâl Marşı bağlamında millet, devlet, vatan kavramları da tartışmaya açılmıştır. Eğer gözden kaçırmadımsa bu ekip ulus devleti temsil eden bir unsur olarak sadece “bayrak”ı tartışmaya açmamıştır veya açmaya cesaret edememiştir ve fakat dergide kapaktan iç sayfalara kadar “Kelime-i Tevhid, Allahüekber” görselleri bayraklaştırılmış görseller bol bol öne çıkarılmıştır. 

Allah insanı iddiasından vurur, diye bir söz vardır. Ali Ünal’ın vatan mefhumunu teşrih masasına yatırdığı yazıdaki düşüncelerle; peşinden gittiği Fetö’nün bugün vatan bellediği ve fırsat bulsaydı Ünal’ın da vatan belleyeceği ABD’yi vatan tutma arasındaki çelişik durumu dikkatlerinize sunuyorum.

 

“Günümüz vatan tariflerine göz attığımızda görürüz ki genellikle "Bir ulusun oturduğu" tabiri geçmektedir. Ulus, eski anlamıyla "millet" kelimesi yerine oturtulmuş bir kelimedir. Fakat bugün, bizim anladığımız manada aynı "millet"in mensublarının onlarca ayrı vatanı vardır (..) bu uydurulmuş vatanları adına aynı milletin, hatta aynı ırkın mensubları birbirleriyle vuruşmakta, vuruşturulmaktadır. Dünya, kavmiyetçilik çağından, ümmet çağına doğru hızla yol aldıkça, vatan kavramı da yeni sistemler adına şüphesiz gözden geçirilecektir.”

Bu girişten sonra yazar konuyu İstiklâl Marşı’na getiriyor ve şöyle diyor:

“Âkif e göre vatan, "inancının hâkim olduğu yerdir, bir toprak parçası değildir."

1.Mehmed Âkif; ırkçılığın küfür olduğunu birçok şiirinde zikretmiştir. Esasen bütün resmi tarihlerde ve edebiyat kitaplarında ümmetçi" olduğu zikredilmiştir. Gerçekten de Âkif'e göre, Mü'minler tek bir ümmettirler. Düşmanlarının ortak adı da Ehl-i Salip'tir. İstiklâl Marşı'nda "Irkıma yok izmihlal" şeklinde tahrif edilen mısra; "Milletime yok izmihlal" şeklindedir.

Görüldüğü gibi Fatih Selim, ikinci bir tahrif olduğu iddiasındadır. Ona göre: "Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal" söyleyişinde "ırkların ebediliği" diye bir husus itikaden caiz değildir ve Âkif de hem itikadî hem antrpoloji ve biyoloji bilen biri olarak böyle bir şey söylemiş olamaz.

2.İstiklâl Marşı tahrif olunduğu için eserine almamış ve bu yarışma sonucunda ortaya konan ödülü de reddetmiştir.

Mehmed Âkif, ırkçılığın "ilericilik" olarak nitelendirildiği günlerde bile ırkçılıkla  mücadele     etmiş   bir   Müslümandır. O'nun şiiri tahrif edilmek suretiyle, bir marş ortaya çıkarılmıştır. Eğer "İstiklâl Marşı tahrif edilmemiştir" iddiası ortaya atılacaksa, el yazısı ile olan orijinali yayınlanmalıdır. (TBMM’nin el yazısı tutanakları yayınlanmıştır ve herhangi bir tahrifin olmadığı görülmektedir.)

Hem de en kısa zamanda, onun adına, onun yazışına benzer bir hile yapılmadan... Türkiyeli Müslümanlar, size İstiklâl Marşı diye sunulan ve Mehmed Âkif Ersoy'a ait olduğu iddia edilen şiir, Âkif in yazdığı şiirin tahrifi ile ortaya çıkmıştır. İstiklâl Marşı’nı tahrif edenler, hesap vermelidirler.”

İstiklâl Marşı, Konya’daki mitingde provokasyona malzeme ediliyor…

Diyoruz ki eğer o günün gençleri bu yazılardan haberdar ise -ki lise 1’de okuyan biri olarak haberdar olduğuma göre onlar da haydi haydi haberdardır- bu yazılar doğrultusunda telkinler yapıldı ise Konya’daki mitingde oturan gençler kaç kişi olursa olsun İslâmcı gençliğin içinden çıkmıştır ve Marş’ı, İslâmcılar protesto etmiştir diye düşünebiliriz.

Acaba başka yayınlar da yapılmış ve o gençler bunun tesirinde kalmış olabilirler mi diye sorduğumda bu kez karşıma İsmet Özel çıktı. Çünkü İsmet Özel o aylarda Abdülkadir Es-Sufi’nin “Cihad” adlı eserini tercüme ediyor ve Yeryüzü Yayınları da bu eseri yayınlıyor. Bu yayınevine ait kitapların yayın haberi Tevhid ve Hicret Gazeteleri’nde vardı. Gazetelerin haftalık tirajlarının 350 (üç yüz elli bin) binden fazla olduğu düşünülürse bu ihtimal hiç de hesap dışı olmaz.   Acaba diyoruz İstiklal Marşı’nı protesto eden kişiler Cihad’ı okumuş ve ondan etkilenmiş olabilirler mi? Okuyanlar hatırlayacaklardır; Es-Sufi; Cihad’da ümmet(çilik) düşüncesine/itikadına aykırı bulduğu için; İslâm ülkelerine ait sınırları sun’i sınırlar olarak niteler, yer altı ve yer üstü zenginliklerin ümmetin ortak malı olduğunu söyler, para birimi, vatan, bayrak, milli ordu, milli marş gibi hususların itikada aykırı olduğu görüşünden hareketle bu hususları tenkit süzgecinden geçirir. Eğer böyle bir şey varsa Konya’daki mitingde İstiklâl Marşı’nı protesto edenlerin fikri zemininin kaynağı ve muharrik eserleri/kişiler bu söylediklerimizdir diyebiliriz. Burada bir parantez açarak şunu hatırlatmam yerinde olur:

İsmet Özel bir röportajında Ian Dallas’tan çevirdiği Gariplerin Kitabı’ndaki hidayet öyküsünün kendisine aitmiş gibi okunduğunu söyler ve bu nispetten rahatsız olmaz. Şüphesiz mütercim, bir kitabı, telif sahibinin iddialarına katılıp katılmamasına göre çevirmez. Ancak gene de bazı mütercimleri bazı müelliflere yakın buluruz. Bu yakınlığı üslupta da hissederiz. Yine yayınlanmış eserlerden biliyoruz ki mütercim; kitaptaki düşünceler/bilgilerle, gerçeklik arasında bir uyuşmazlık bulursa ilgili sayfalara geldiğinde dipnot ile bazı açıklamalar yapar, yanlışı reddeder veya tashih eder.

Ben on beş yaşından itibaren kendimi ‘Bir İdeoloji Olarak İstiklâl Marşı’ ile kayıtlı sayıyordum. Komünist dönemimde ‘nasıl olsa sağlam bir metin var’ fikrini içimde taşıyordum” (İMDER, 2008b) diyen, şiirin bir dünya görüşüne, bir düşünceye, dayandıracağı bir temele sahip olması gerektiğini söyleyen şair İsmet Özel, bu hedefin İstiklâl Marşı’nın hedefleri olduğunu ta o zaman belirlemişse acaba niye bir dipnot ile açıklama düşmemiştir tercüme ettiği esere? Yine diyoruz ki şair, bu sarahate kavuşmuş olsa idi o zamanlar; İstiklâl Marşı Derneği kurucusu ve onun onursal başkanı İsmet Özel, bu eseri yine tercüme eder miydi? Tercüme etse bile ilgili yerlere dipnotlarla açıklamalarda bulunur muydu?  Bunun bizde bir cevabı var. İsmet Özel o eseri tercüme etmezdi, etse bile vatan, milli marş gibi hususlara gelince mutlaka açıklamalar yapardı diye düşünüyorum. Çünkü İsmet Özel, Gariplerin Kitabı’nın yeni baskılarını yaptı, yapıyor.  Enteresandır, Cihad adlı tercüme eserini bir daha basmadı. Bunun, kitapta bahsettiğimiz düşüncelerle bir ilgisi var diye düşünüyorum. Çünkü İsmet Özel’in kaleminden çıkmış bir eser aynı zamanda onun tavsiyesi, o düşünceleri paylaşan bir yazar olarak anlaşılır; en azından bu duygu ile okuyacakların varlığından haberdardır Özel.

Bugünden geriye baktığımızda İstiklal Marşı ile doğrudan veya dolaylı olarak yapılan bu yayınların, düşünme şeklinin altında düşünce merkezimizin Türkiye’nin olmaması yatmaktadır. İsmail Kara’nın koyduğu bu teşhise göre Türkiye’yi merkez olarak görmemek, merkezini Türkiye dışında bulmak; ister milliyetçi ister Marksist ister İslâmcı olsun 60’lı yıllardan bu yana Türkiye için mücadele verdiklerini söyleyenlerin genel karakteristiğidir.

Bunlardan hiçbiri ülkesini, vatanını, milletini ve ilmî, siyasî, tarihî, kültürel birikimini merkeze almamıştır. Dolayısıyla bu toprakların potansiyelini merkeze almayanlar, buna uygun gerekçeler üretmekte zorlanmamışlardır.

( 24 Ocak Tv Net, Türk Kahvesi Proğramı)

Bütün bu spekülasyonlardan sonra sadede geldiğimizde görüyoruz ki Konya’daki mitingde oturan gençlerin bu yazılardan ve de kitaptan haberleri yoktur. Çünkü onlar birer “görevli”dir, olay da bir provokasyondur. Daha sonra adı geçen yazarların, yayın evlerinin, mütercimlerin yargılanmamasından da anlıyoruz ki 12 Eylül kafasının bu yayınlardan bile haberi yoktur. Onlar halka niçin darbe yaptıklarını anlatmak için bir gerekçenin peşindedir ve birkaç kiralık/görevli kişi ile bunu gerçekleştirmeyi düşünmüşler ve öyle de yapmışlardır.

Dememiz odur ki -6 Eylül 1980’de Konya’da gerçekleştirilen “Kudüs’ü Kurtarma ve Mili Gençlik Yürüyüş ve Mitingi”nde, İstiklâl Marşı okunurken yapılan oturma eylemi bir provokasyondur. Hem de devlet provokasyonu olarak niteliyoruz; çünkü bu hadise iddianamelere geçmiştir.

Beraatle sonuçlanan dava, resmî belgelere dayanmakta, dönemin hatıralarında yer almaktadır.

Darbenin gerçekleşmesinden sonra İstiklâl Marşı ile ilgili haberleri açık seçik hatırlıyorum. Çünkü Kenan Evren darbenin gerekçelerini açıklarken Konya Mitingine özel olarak yer veriyor, dincilik, şeriatçılık, laiklik, Atatürk kelimelerini sayarken İstiklâl Marşı’nın okunmadığını, okunurken bin kişi kadar bir grubun ayağa kalkmadığını, Marş’ı protesto ettiğini söylüyor; siyah beyaz TRT televizyonu da ekranlara Konya Mitingi görüntülerini getiriyordu. Bu manzara, siyasilerin yargılanma süreçlerinde hep tekrar tekrar gösteriliyordu. 12 Eylül darbesinin ele başısı Kenan Evren’in darbe gerekçeleri arasında yer alan ve dönemin Askeri Başsavcısı Nu­rettin Soyer’in iddianamelerine giren bu hadiseyi en doğru şekilde takip, mahkeme kayıtları ve hadisenin içinde yer alanların yazdıkları ile mümkündür.

İstiklâl Marşı okunduğu esnada 3000 kişinin ayağa kalkmadığını, inadına oturduğunu, ‘İstiklâl Marşı değil ezan isteriz’ diye bağırdıklarını iddia eden Başsavcı N. Soyer’e karşı bir numaralı sanık Necmettin Erbakan şunları söylüyor:

“Bu miting­de kanundışı bazı davranışlarda bulananların, TRT yayınında, MSP yöneticileri ile ilgisi varmış gibi gösterilmesi üzerine Sayın Savcılık bu yanlış haberden hareketle hakkımızda soruşturma açmıştır. Nitekim TRT mezkûr yayınında mitingi takip etmek üzere özellikle gönderdiği muhabirlerinin haberlerini bir ke­nara bırakarak belli siyasî görüşü istikâmetinde taraflı haber veren özel bir ajansın yanlış haberini esas almıştır. Ayrıca bu haberi de değiştirerek, haberde herhangi bir rakam verilme­diği hâlde, İstiklâl Marşı söylenirken 3000 MSP’linin protesto maksadıyla yere oturduğunu bildirmiştir. Hâlbuki dosyadaki resmî zabıtlara göre oturanların adedinin 30-40 civarında ol­duğu tesbit edilmiş ve bilahare yapılan soruşturmada bu şa­hısların MSP ile hiçbir ilgileri olmadığı gibi MSP'ye karşı ol­dukları da kendi ifadeleriyle sabit olmuştur.” (…)

Duruşmada Konya'da düzenlenen Kudüs'ü kur­tarma mitinginde görevli olarak bulunan gazeteciler şahit ola­rak dinleniyor ve İstiklâl Marşı'nın okunması için defalarca anons yapıldığını, MSP Genel Başkanı Erbakan'ın bizzat mikrofonu alarak İstiklâl Marşı'nı söylediğini anlatıyorlar. Tüm MSP’liler 24/25/Temmuz 1981 'de tahliye oluyor.

Mehmet Keçeciler’in şahitliğinden de anlıyoruz ki Necmettin Erbakan’ın o günkü tavrı bu tespitimizi açıkça doğrulamaktadır.  Dönemin bütün basın organlarını kontrol eden Kenan Evren ve tayfası; 12 Eylül’de maksatlarına nail oldukları için, İstiklâl Marşı okunurken oturan, onu protesto eden kişilerin beraatine ses çıkarmamış görünüyor. Onlar da biliyor ki böyle bir cürüm işlense bile bunun cezası darbe yapmak, Anayasa’yı askıya almak, partileri kapatmak, siyasi yasaklar getirmek değildir.

Suç icat edenler; delil icat edememiştir.

12 Eylül’den sonra yazılan hatıralarda görüyoruz ki İstiklâl Marşı okunurken kaç kişinin oturduğunda bile ortak kanaat/bilgi yoktur. Rivayetler 4-5 kişiden 30-40 kişiye ve üç bin(3000) kişiye kadar çıkıyor. Bu hususta dönemin Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler’e itimat etmek yerinde olacaktır sanırım.  O dönem MSP’nin Konya Belediye Başkanı olan Keçeciler bu hususu bir gazeteciye soru cevap şeklinde şöyle açıklıyor:

“6 Eylül sabahı bir şey dikkatimi çekti. Konya'da ne kadar meczup insan varsa, zararsız deli insanlar, onlara mehter kıyafeti gibi kıyafetler giydirilmiş, boyunlarına da kocaman tespihler asıl­mış. Yeşil sarık, ayaklarında çizme. Deli Mustafa, İbibik Selahattin, Hasan Hüseyin orta­lıklarda o garip kıyafetlerle dolaşıyor. Ben kendilerini ta­nıyorum ama dışarıdan gelen bilmez. Onlara, "Sizi kim giydirdi?" diye sorunca "Ağabey nasıl olmuş. Güzel olmuş muyum?" diyorlar. Adam deli zaten ne bilsin ki?! Hemen il başkanının yanına gittim, "Kim giydirdi bunları?" diye sor­dum. O da "Bilmiyorum. Biz giydirmedik" dedi. Sonuçta kim bunları böyle giydirdi belli değil. (…) Tertip Komitesi İstiklâl Marşı’nın kasetini yanlarına almayı unutmuş. O kalabalıkta ulaştırmak da mümkün değil. Hoca sinirlendi. Sonra da İstiklâl Marşı’nı kendisi okuttu. Hoca "ses veriyorum" dediği sırada kalabalıktan bir ses "Ezan sesi istiyo­ruz, İstiklâl Marşı istemiyoruz" diye bağırdı. Hoca, duymaz­dan geldi, coşkulu bir İstiklâl Marşı okuttu. Fakat kalabalığın içinden beş kişi İstiklâl Marşı okunurken yere oturdu. Bunlar Konyalı değildi. Kimse tanımıyor bunları. MSP'li değil, Kon­yalı değil, tanıyan, bilen yok. Ertesi gün gazetelerde fotoğraf­ları çıktı. Fakat bu beş kişi, yüzleri açık açık bilinmesine karşın bugüne kadar yakalanamadılar. Kanaatimce onlar devletin ajanlarıydı. 7 Eylül günü savcılığa giderek bu kişiler hakkında suç duyurusunda bulundum. O kişilerin devletin ajanı olduğundan çok eminim. Keçeciler “O dönemlerde "derin devlet askerdi" demek mi diyor­sunuz?” sorusuna şöyle cevap veriyor:Derin devlet ihtilali yapanlardı. İhtilale zemin hazırlayanlar, ihtilale karar verenler, demokrasiyi kesenlerdi. Asker ya­pacağı işin tutması, halk tarafından benimsenmesi için milli duygulara karşı olan kişilerle ülkeyi ele geçirmeye çalıştı. Bu bir organizasyondu. Düşünün, o kalabalığın içinde sadece beş kişi oturuyor. O kalabalığın içinde oturabilmek için bir yerlere güvenmek lazım.”

Dipnot:

[1] Consensus’umuz Demokrasi mi, İslâm mı?", Hicret, Sy 2, Eylül 1979, s. 2.

[2] Tevhid sayı 31, sayfa 9. /23 Temmuz 1979

[3] Tevhid sayı 31, sayfa 9. /23 Temmuz 1979

[4]  Tevhid sayı 32, sayfa 8, 13 ağustos 1979

[5] Tevhid sayı 32, sayfa 8, 13 ağustos 1979

[6] Tevhid, sayı 29. sayfa 8-9

[7] Tevhid, sayı 29. sayfa 8-9

[8] Tevhid, sayı 29. sayfa 8-9

[9] Sadık Albayrak, İrticaın Tarihçesi, MSP Davası ve 12 Eylül, İz Yayıncılık, İstanbul-2018, s. 33-91, 2. baskı

[11] Mehmet Keçeciler, Merkez Siyasetin Perde Arkası, Hayy Kitap, İstanbul-2014, s. 64-72

YORUM EKLE
YORUMLAR
Halime Yalçın
Halime Yalçın - 4 ay Önce

Bilmediğim çok seyler öğrendim. Yazara ve dünya bizime teşekkürler. Kamil Yeşil ne zamandır gorunmuyordu. InsAllah devam eder.

banner26