İstanbul'a öyküler de yakışıyor

Şiirlerin, sevdaların, özlemlerin, ayrılıkların, kavuşmaların şehri İstanbul. Sözün başında da sonunda da İstanbul varsa daha bir şenleniyor cümleler.

Nuhan Nebi Çam’ın hazırladığı İstanbul Öyküleri adlı çalışma Bilge Kültür Sanat’tan ulaştı okuyucuya. Bir öykücünün bu çalışmayı yürütmüş olması elimizdeki kitabın ne kadar seçkin bir eser olduğunun ilk ipuçlarını veriyor bize.

Elbette bir ilk değil bu. İstanbul öykülerinin derlendiği birçok çalışma yapıldı bugüne kadar. Nuhan Nebi Çam’ın çalışmasının en özel kılınan yanı kitapta yer alan öykücülerin İki isim hariç (Kadir Tanır ve Bahaeddin Özkişi) günümüz öykücülerinden oluşması…

İstanbul bir öyküdür

İstanbul’un her anının bir öykü olduğu doğrudur. Şiir tadında yaşanan her anın bir öyküsü vardır İstanbul’da. Nuhan Nebi Çam’ın ön sözünden bir bölüm paylaşmak istiyorum.

“Öyküleri belirleme kriterlerimin merkezinde gözümün nuru bu kent vardı. İstanbul tek ölçü ve teraziydi benim için. Sağında-solunda, içinde ve dışında, arka fonda, ufukta siluet biçiminde bir İstanbul’un duruyor olması öyküleri tespit etmemde benim için birer kandil vazifesi gördü. Hatta öyle güçlü metinlerle de karşılaştım ki bu şehir, ana kent bir kahraman; kızgın, yorgun, ihtiraslı ve aşık bir karakter şeklinde karşımda belirdi. Ellerim titredi bazı akşamlar; şehri, dudakları kuruyor, gözleri seğiriyor ve öylece karşıda duruyor gördüm…”

Kırk altı isim var kitapta. Her öyküyü okudukça İstanbul’un farklı bir öykü yüzünü tanıyorsunuz. Her öykü ile birlikte İstanbul’u biraz daha sevmeye başlıyorsunuz.

Selim İleri ile başlıyor kitap. Kirazlar Olduğu Vakit öyküsü yer alıyor İleri’nin bu kitapta.  Mevsimleri her zaman güzel anlatır İleri. Onun cümlelerinde çiçekler açar, kuşlar açar, sımsıcak kapıyı çalar güneş. En çok da yaz. Bu öyküsünde de yazdan kalanları anlatıyor İstanbul eşliğinde.

Sevinç Çokum da var rengârenk bir İstanbul öyküsü ile kitapta; Al Çiçeğin Moru. Geçmiş zaman şarkıları gibi hüzünlü, eylül gibi boynu bükük İstanbul. Ne zaman Sevinç Çokum okusam gözümün önünden siyah beyaz fotoğraflar eşliğinde Türkiye geçer.

İstanbul’a gitmek

İstanbul’a gitmek başka şehirlere gitmelere benzemez. Bir dünyaya açılmak gibidir İstanbul’a gitmek. Bir de ilk kez gidiliyorsa İstanbul’a onun havası, huzuru, mutluluğu çok farklıdır. Birçok öyküde İstanbul’la ilk karşılaşma ve İstanbul’un insan üzerindeki büyüleyici etkisi anlatılıyor. Örnek olarak Mustafa Çifçi’nin Bozkır’da Balık öyküsünü almak istiyorum. Bir annenin İstanbul ile ilk karşılaşmasını anlatıyor Çiftçi öyküsünde.

“Üç sene evvel İstanbul’a Hayrettin abimin yanına gittik. Anam denizi ilk defa o zaman gördü. Benim gözüm anamda. Merak ediyorum anam acep ne diyecek denize?
Epey denizi seyretti. Hem seyretti, hem konuştu. “Bu kadar suyu buraya nasıl biriktirdin hey gurban olduğum Allah!”

Sonra vapura bindik. Vapurda kıpır kıpır dua okudu. Sonra baba dedi ki “ Aman yavrum Halil bu gemi batarsa beni buralarda koma hemi?”

Bir de Adapazarı’ndan İstanbul’a gitmek var. Birbirine iyi yakın şehrin kavuşması da keyifli bir yolculuğun sonunda gerçekleşen esenliktir adeta. Çünkü İzmit’ten başlayarak bir deniz havası İstanbul’a kadar yakanızı bırakmaz. Yolculuğun keyfi de Adapazarı Gar’ından başlar. Tren yol aldıkça İstanbul’un havası adım adım hissedilir rayların üstünde. Çocukluk ve gençlik yıllarım kaçak bindiğimiz trenlerle yaptığımız yolculuklarla geçti. Necati Mert de Adapazarı’ndan başlayan bir İstanbul yolculuğunu anlatıyor Akşamleyin Kıl Payı adlı öyküsünde.  Elbette tenle oluyor bu yolculuk. Her Adapazarlı gibi İstanbul’a kısa bir selam verip şehrine dönenlerden Necati Mert de. Eğer Adapazarı gibi bir şehirde yaşıyorsanız nereye giderseniz gidin aklınız Ada’da kalır.

“Taşra beni ne kadar sıkarsa sıksın, İstanbul da dolduramayacağım kadar büyük ve İstanbul’u yaşamaksa o kadar uzak benden.

Bunca yıldır benliğimize yerleşmiş korku ve alışkanlıklar yüzünden peşin peşin benimsenmiş bir mağlubiyet duygusuyla geliyoruz İstanbul’a, işimiz biter bitmez de iki saat bile oyalanamıyor, ardımızdan düşman kovalıyormuş gibi kaçıp sığınıyoruz evlerimize.”  

Yıldız Ramazanoğlu’nun Gece Kuşu adlı öyküsü de bir İstanbul yolculuğunu anlatıyor. Babasının ölümüyle birlikte İstanbul’a annesiyle birlikte yerleşen öykü kahramanının ayakta kalma mücadelesini anlatıyor Ramazanoğlu. İstanbul başlı başına bir mücadelenin şehri. Ayakta kalma deyimiyle de bire bir örtüşüyor İstanbul’da yaşamak. Öykü bunu çok iyi anlatıyor. Yıldız Ramazanoğlu’nun ustalıklı ruh çözümlerini okuyoruz bu öyküde de.

“Ne yaptım ben Eminönü’nde. Arka sokaklara daldım, bir sürü hasır satın aldım. Adamlar ne çok ilgilendi. Ne çok incelediler tepeden tırnağa. Adresime yollar mısınız hepsini birden dedim en baba ruhlu olanına. Adres neresi, adam binbir soruyla gözlerimin içine bakıyor. Evet adres. Beni bir korku sardı…”

Funda Özsoy Erdoğan, Selamsız isimli öyküsüyle bir toplu taşıma aracında küçük bir İstanbul turu attırıyor bize. Otobüs duruyor kalıyor, bir film şeridi geçiyor gözümüzün önünden. Funda Özsoy E.’nin öykülerini severek okuyorum. İçinde hayatın nefes alıp verdiğini hissediyorsunuz onun öykülerinde. Kurgusu insan ve hayat olan bir yazarın öyküsüne eşlik ediyoruz.

“Burası Körfez Durağı. İniyor çocuk, köpeği sahibine verecek. Sonra öfke taşımayan gözlerini de alıp yanına, yaşamaya devam edecek, anasız babasız, İstanbul’un kaldırımlarında, Emin Bey’in çocukluğunda okuyup da gizli gizli ağladığı Kemalettin Tuğcu romanlarında anlatılan köprü altlarında belki. O romanların sonu hep iyi biterdi ama.”

Şiir tadında öyküler

Ercan Ata, şair ve öykücü. İstanbul’a iki gözden bakanlardan. Şiir gibi yaşayıp şehri öykü gibi notlar düşüyor defterine. Ortaya şiir tadında öyküler çıkıyor. Tut Ellerimden İstanbul Ercan Ata’nın İstanbul öyküsü.

“Sen hiç martılarla söyleştin mi?” desem cevabın hayır olur, bilirim. Ben de konuşamadım onlarla canım. Üsküdar’dayım. Sahilde, nezih bir çay bahçesinde, geçen ömrümün bilançosunu çıkarmakla meşgulüm. Ağzımda nikotinin peltek tadı. Ben hiçbir zaman derviş olamadım. Bunu şu an itirafa mecburum. Bundan sonra yaşar mıyım, onu da bilemiyorum.”

Recep Şükrü Güngör’ün Koku isimli öyküsü de Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir öykücünün gözüyle bakıyor şehre. Güngör’ün karşısında insanı yutan kalabalıklar ve bitmek bilmeyen telaş var.  Bir de her şeyin ve herkesin kendine has kokusu… Recep Şükrü Güngör iyi bir şehir öykücüsüdür. Şehri yaşamayı da yazmayı da hissederek yapar.

“Taksim’den vazgeçemiyorduk. Ay güneşten, güneş gökyüzünden vazgeçmediği sürece biz de Taksim’den vazgeçmeyecektik. Aslında bir kaçıştı burası.”

Birbirinden değerli ismin öykülerinin ardından kitap, İstanbul Öyküleri’nin derleyicisi Nuhan Nebi Çam ile sona eriyor. İstanbul Islanırdı adlı öyküsüyle yer alıyor Çam bu kitapta. Öykülerine aşina olduğum bir isim Nuhan Nebi Çam. Onun öyküsündeki şiirsel üslubu beğenerek okuyorum. Konu İstanbul olunca yine şiirin kanatlarında taşınmış bir öykü ile karşı karşıya kaldım.  Şiir, İstanbul, öykü, yağmur, martı derken sırılsıklam bir öykü ile sona eriyor kitap.

“Birdenbire İstanbul ıslanırdı.
Saçların ıslanırdı.
İskeleye yakın bir yerde yağmura yakalanırdın.
Kalabalıklar sağa-sola sürüklenirdi.
Martılar uçuş koordinatlarını kaybederdi. “

İstanbul’a öykünün de ne kadar çok yakıştığını bizlere gösteren bu çalışma için Nuhan Nebi Çam’ı kutluyorum. Hatırı sayılır bir emek ortaya koymuş. Bir demet öykü ile selam göndermiş İstanbul’a.