İsmail Demirbaş’ın Yol’una yoldaş olalım

Yaşama gayemiz, varoluş sebebimiz, dünyayı anlamlandırma çabamız, kendimizi hayata konumlandırmamız, olaylara, kişilere, fikirlere yaklaşım tarzımız, değer yargılarımız, inançlarımız, mizacımız, yani biz biz eden ne varsa hem bu dünyada hem de ahirette yürümeye koyulacağımız yegâne, ram olunacak yolumuzu belirler. İnsanın seçtiği yol, onun karşı konulmaz kaderi; yolculuğunda yaşadıklarıysa hayat mücadelesi olur. Peki, insana yön veren, onu taşıyan yolu mudur, yoksa yol bir yere gitmez de onu yürüten, ona hükmünü geçiren insanın kendisi midir? İsmail Demirbaş’ın Yol adlı eseri bu her iki sorunun cevabını da bu her iki yargının kanıtlanabilirliğini de yaşanılmış/yaşanılabilir hayat kesitleriyle bize sunuyor. Yazarın seçtiği yol öylesine müspet, öylesine aksiyonel, öylesine canlı, kutsal bir yoldur ki o yol; sahibi yola koyulma kararını verdikten sonra onu uçsuz bucaksız iklimlere, tadılmamış lezzetlere, duyulmamış hislere, akıl edilmemiş fikirlere taşır. Bu yol belli ki yazarın belki de defalarca yolcusu olduğu ve bizlerin boynuna borç olan, bizi Allah’a ve Resul’üne yaklaştıracak olan hac yolculuğudur.

Daha önce; Yeryüzü Bize Mescit Kılındı adlı ses getiren eseriyle müminin miracı olan namaz ibadetini alışılmışın dışında bir tarzda işleyen İsmail Demirbaş’ın bu defa da hac ibadetini yine türüne pek rastlanmayacak bir anlatıyla işlemesi acaba sırada İslam’ın şartlarından oruç ya da zekât mı var sorusunu aklımıza getiriyor. Yol; hikâye, röportaj, anı ve gezi yazısı türlerinin iç içe girmesiyle oluşturulmuş bir eser olmakla beraber roman türüne özgü özellikleriyle diğer adı anılan türleri potasında başarılı bir şekilde eriterek yazarın kurgusuna ve anlatısına bir sıra dışılık katıyor. Eser, konu olarak birbiriyle sıkı sıkıya bağlı çok sayıda kısa bölümden oluşuyor. Bu bölümlerin isimleri o kısımda anlatılanları özetler mahiyette seçilmiş olup hac yolculuğu basmaklarına göre sıralanmıştır.

Yol’u okuduğumuzda aklımıza ilk gelen ise yazarın bu eseri; biz tarafından daha çok sembollerle anılan, soyut ibadet kalıplarıyla bilinen, bazen içi boşaltılmış taklitlerle anlamsızlığa büründürülen kutsal topraklara yolculuğun, haccın; olması gerekene, yapılması istenene, yani özüne döndürülmesi amacıyla yazılmış olduğudur. Eserin takdire şayan en önemli vasıflarından biri hacdaki çoğu simgenin idealize ve sembolize ettiği olgular hakkında gerekli açıklamaların yapılıyor olmasıdır. Bu da çoğu okuyucunun daha önce ismini defalarca duyduğu bu sembollerin altında saklı olanları anlamlandırmasını sağlıyor.

“Say, Hacerü’l-Esved, şeytan taşlama, hicret…” perde arkasındaki manaları anlatılmış imgelerden bazılarıdır.  Eserin “Cemerat” adlı bölümünde şeytan taşlama sırasında: “… Taş yerine sizi atıyorum. Taşlarıma sizi yükleyip atıyorum. Bağlarımdan, bağımlılıklarımdan, vesveselerimden kurtulmak istiyorum. Gürleşmek istiyorum. Belki bunları üzerimden atmak kolay değildi. Ama ben Arafat’ta bilgiyi, Müzdelife’de takvayı, Meş’aril Haram’da şuuru, Mina’da sabrı ve disiplini kuşanarak geliyorum…” şeklindeki ana kahramanın iç konuşmalarıyla; “…Taşlayacağımız sütunlar belki semboldü ama biz yaptığımız şeyin ne anlama geldiğini biliyorduk artık. Hac bir semboller ve işaretler silsilesiydi. Yeterince bilgi ve bilinç sahibi olanlar, kendi kapasite ve bilgi seviyelerine göre o sembolleri anlamlandırabiliyordu…” ibareleri ne kadar yerinde bir tespit yaptığımızı kanıtlar niteliktedir.

Yolculuk bir rüya ile başlıyor

Yazar hacdaki her bir simgenin, ibadetin, farizanın, hareketin ne sebeple, ne şekilde yapılması gerektiğini yeri geldiğinde Hz. Peygamber (sas), Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. Âdem’in (a.s)  hayatlarından, tarihi gerçeklerden örneklerle açıklıyor. Böyle bir sunuş tarzı okurun algı dünyasındaki haccı daha da anlamlı bir bütünsel gerçekliğe büründürüyor. Demirbaş bunu daha çok kurguda geriye dönüşler yaparak özellikle Hz. Muhammed (sas)’in tebliğ mücadelesinden ve diğer peygamberlerin yaşantısından örneklerle destekleyerek hacdaki her bir kavramı ve ibadeti somut, yaşantısal bir eylem olarak sunuyor.

Yol’un, bu sınıftaki eserlerden ayrılan en önemli cezp edici özelliği yukarıda bahsini yaptığımız yöntemle haccı anlatmış olmasıdır. Eserin bir diğer önemli ve fark oluşturan niteliği de Müslüman’ın teslim olma yol ve usullerini sadece kişinin bireysel, ruhanî ibadetleriyle sınırlı tutmamasıdır. İsmail Demirbaş’ın Müslüman tipini toplumsal, yönetimsel, siyasî vb. kural ve olgularla beraber ele alması; Müslüman bireyi sadece ruhanî bir varlık olarak değil de onu; dünyadan, hayattan ve yaşanılır, uygulanır bir İslam’dan ayrı tutmaması sebebiyledir. Eser, Yusuf adlı başkahramanın rüyasıyla başlayıp Yusuf’un rüyasının yorumuna Mescid-i Nebevî’de kavuşmasıyla son bulmaktadır. Yusuf’un dışında olayları sürükleyen diğer ana kahraman ise Asım Hoca’dır. Demirbaş bu karakter aracılığıyla genellikle öğretici, hikemî bilgileri okura aktarmaktadır. Asım Hoca, Yusuf ve ailesine hac sırasında kılavuzluk yapan Diyanet görevlisi ve ailenin kadim dostu olmakla beraber aynı zamanda eserde görevine ehil ve sadık din adamını, devlet memurunu, dava adamını kısacası olması gereken İslam âlimi ve Müslüman tipini sembolize etmektedir. Eseri okurken çoğu hacının Diyanet görevlilerinden şikâyetçi olduğunu göz önüne aldığımızda ister istemez hac sırasında inşallah bize de Asım Hoca gibi bir rehber düşer diyoruz. Gerçi Yol’daki kahramanların hemen hemen hepsi olunması gereken Müslüman profilinde çizilmiştir. Kahramanların tasvirleri, kişilik özellikleri canlı ve samimi bir atmosfer oluşturmaktadır. Bize düşen de o kahramanlarla beraber aynı havayı soluyup aynı kaderi paylaşmayı arzulamak oluyor.

Demirbaş, eserinde ağır yükümlülükleri ve ilmihali bilgileri olan bir ibadeti ve eda edilişini edebî bir tarzda ortaya koymakla kalmamış aynı zamanda İslamî hassasiyetlere sahip bir ailenin aynı duyarlılığa sahip olmayan toplumsal bir düzende karşılaştığı zorlukları, aile fertlerinin kırmızıçizgilerinden ödün vermemek üzere katlandıkları fedakârlıkları da göz önüne sermiş olup bizi de onların yaşantısına şahit tuttuğunu görüyoruz. Ayrıca yazar, günümüz İslam dünyasının, Müslümanların maruz kaldığı sorunlara da sık sık değinmektedir. Bu değinişler sorunu tespit etmekle kalmamış, Müslüman’ın ve halkı Müslüman olan ülke yöneticilerinin yapması gerekenler noktasında da tespitlerde bulunmuştur. Bu tespitlerde Demirbaş, Müslüman olarak üzerimize düşeni yeterince yapamadığımızdan dert yakınır. Dert yakındığı ülkelerin başında ise Suud gelir. Çünkü yazarımız Suud’un sahip olduğu gücün ve nüfusun aksine çoğu zaman İslam’ın ruhuna ve tarihine zarar verdiğinden dem vurur. Demirbaş’ın “Taş” isimli bölümünden aldığımız aşağıdaki alıntı günümüz Müslüman’ını ve düştüğü durumu özetler niteliktedir:

“… Taş vardır, kurşun gibidir. Şeytan taşlamak için kullanılır. Az önce bizim yaptığımız gibi.

Taş vardır. Filistinli çocukların ellerinde ve sapanlarında bomba gibidir. İsrail askerlerine atılır.

Taş vardır, aslında o; kalptir. Ama katılaşmıştır. Kaskatı olmuştur…”

Menzil kutsal topraklar

Yol, özellikle giriş kısmında ait olduğu yöreyi, bölgeyi tüm tarihî, dinî, sosyal havasıyla soluyup okura yöreseli, ulusal biçimde ortaya koyabilen bir eserdir. Coğrafyasının değerlerini coğrafyasının dışına taşıran ve tanıtan bir anlatım tarzıyla karşılaşıyoruz. Konya’yı, yaşadığı şehri vefa borcu ödenircesine kendisine büyük pay biçerek kutsal topraklardan sonra eserin merkezine koyma ve memleketiyle, memleketinin bu sergileniş tarzıyla gurur duyan bir tavırla karşılaşıyoruz. Olaylar genel olarak Mekke, Medine, Taif, Hayber vb. mekânlarda yaşansa da eserin diğer önemli mekânı ise Konya’dır. Olaylar hac mevsiminin arifesinde Konya’da başlayıp hac mevsimi boyunca kutsal topraklarda devam etmektedir. Eserdeki zaman mefhumu belli aralıklarla zamanda geriye dönüşlerle Cahiliye dönemine ya da Asr-ı Saadet devrine de uzanabilmektedir.

Esere roman tadı veren taraf şüphesiz kurgusudur. Hac ve kutsal toprakları tanıtımı ya da buralarla ilgili anılar yazar tarafından roman kurgusunu içine oturtulmuş gibidir. Velev ki bu kurgu olmasaydı hiç şüphesiz eser sıkıcı bir anıya, gezi yazısına veyahut röportaja bile dönüşebilirdi. Kurguya merak katan, renk veren unsur da Yusuf’un giriş kısmındaki muamma hâlindeki rüyasıdır. Yazar kitabın, “Tavaf, Mina, Say, Cemerat vb.” bölümlerinde olduğu üzere kurguda sık sık geriye dönüş tekniğini kullanarak Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Peygamber (sas) dönemlerine gidip haccın farizalarını o dönemin tarihsel gerçekliğine dayandırmaktadır. Böyle bir gerekçelendirme, okuru bu ibadetlerin oluşumuna, gerekliliğine, önemine inandırmakta onu bu ibadetlere canlı tanık tutmaktadır. Zaten eserde tarihî gerçeklik ile günümüz hayat gerçekliği iç içe geçmiş konumdadır. Yazarın bu tarz gerçeklik geçişleri yapması da okurun hikemî tarzdan sıkılmasını engellemektedir.

Demirbaş, bu eserle İslamî hassasiyetlerle harekete geçen edebiyat türüne iki kazanımla katkıda bulunmuştur. Bunlardan biri kurgu ise diğeri de bu kurgunun okura sunuluş tarzı olan biçem özelliğidir. Yazar, hikemî tarzın da ötesinde ağır, bilgi yüklü bir temayı edebî bir anlayışla kaynaştırabilmiş; dinî içerikli eserlerin edebiyata eritilebilirliğini gösteren bir biçem oluşturmuştur. Her ne kadar bu üslup özelliklerinde yazar, ara ara ifade tekrarlarına, anlatım bozukluklarına düşmüşse de bu tür yoğun bir konuyu okura sonuna kadar okutabilmesi büyük bir başarı sayılmalıdır.

Kitabın 47. sayfasında Kâbe’nin kişileştirilerek şuur akışı ve iç monolog tekniğiyle konuşturulması gibi esere hem İslamî bir samimiyet kazandırmış hem de bu samimiyete bağlı İslamî bir öğreti yolunu açmıştır. Kutsal toprakların tanıtımında özellikle de ilk karşılaşmaların kamera tekniğiyle sunulması; gidilmemiş, görülmemiş Peygamber (sas) yurdunu okur için cazibe merkezi hâline getirmektedir.  “Dua” bölümünde samimi, içten bir dille ve her müminin hatırlayıp yakarması gereken dualarla sıra dışı bir anlatı oluşturulmuştur. Anlatım sadece bu dualarla süslenmiyor, temanın hareketliliğine uygun olarak sık sık ayet ve hadislerle de perçinleniyor. Yüzümüzü güldüren nokta ise bu ayet ve hadislerin eserin akıcılığına halel getirmemesi, tematik türle uygun seyir izlemesidir.

Hac yapmadan mutlaka okunmalı

Eser, İslamî literatürdeki terimlere, ilmihâli bilgilere boğulmamıştır. Yazar, okurun yoğun bilgi öğreticiliğinde tam sıkılacağı sıra 77, 162, 167, 217. sayfalarda olduğu gibi şiir alıntıları yapmıştır. Yazar bununla da kalmamış bu şiir alıntılarından daha ustaca şiirsel bir anlatım tarzını 156, 165, 179, 182, 187. sayfalarda görüldüğü üzere yer yer başarıyla kullanmıştır. Aşağıya alınmış alıntı bu lirik anlatıma uygun örneklerdendir:

“…Ay gibi doğ üzerimize!

Şükür gereksin bizlere.

Örümcek kadar koruyamazsak seni,

Yazıklar olsun bizlere…”

Bazen bu farklı dil ve anlatım özellikleri yerini seslenmelere, münacat ve naatlara dahi bırakmaktadır. Bütün bu farklı biçem özellikleri Yol’un didaktik temasını sade, içten, akıcı ve anlaşılır kılmaktadır.  

Sonuç olarak; İsmail Demirbaş’ın Yol’da yazdığı gibi: “İnsan, Allah için bir şeye hayır dediği zaman; Allah ona ondan daha hayırlısını verirdi.” sözünden hareketle biz de modern çağın ve sistemlerinin (!) Müslüman bireyi adım adım markaja aldığı bir dönemde O’nun için hayır diyebilmeli; O’nu aramalıyız ki O da bizi bulsun. Yol ise bu arayış için, bu yolculuk için başat kılınabilecek, okunabilecek bir eser. Her bireyin hac farizasına çıkmadan önce zevkle, sıkılmadan okuyabileceği, haccın ne anlama geldiğini, hacca niçin gidildiğini anlayabileceği, hacda nelerle karşılaşacağını, haccı nasıl yapabileceğini öğrenebileceği bir eser. Çünkü haccın kurallarını sanatsal bir dil ve edebî bir kurguya oturtabilen bir eser. İnşallah hacca gittiğimde ben şahsım adına, kutsal topraklara ayak basar basmaz gezdiğim, gördüğüm her yerde, ifa ettiğim her ibadette, karşılaştığım her olayda İsmail Demirbaş’ın bu değerli eserini hatırlayacağıma eminim. Aile efradı olarak maile okunabilecek, okurken de hem temel dinî, itikadî bilgilerin alınacağı bir eserle hem de çağdaş atmosferde boğulmuş ideal Müslüman tipinin dönüşümünü bulabileceğimiz sanatkârane bir eserle tanışmış bulunuyorum. Namaz ve haccı baz alan eserlerinden sonra Demirbaş’ı, İslam’ın diğer şartlarından olan zekâtı ve buna bağlı olarak sosyal adaleti zarifane bir şekilde anlatacak yeni romanı için sabırsızlıkla bekliyor olacağım.