İslâmiyet’te ve Osmanlı Devleti’nde vakıf anlayışı

Vakıf; mülkü olan bir kimsenin malının belli ve kıymetli bir bölümünü, menfaatini bir şarta bağlamadan Müslüman veya zimmî (gayr-i Müslim vatandaş), bütün veya belli fakirlere Allah rızası için terk etmesi demektir.

Mal ve hizmetlerin, ihtiyaç sahiplerine karşılıksız, devamlı ve gönüllü olarak intikal ettirilen hayır hizmetlerinin ve müesseselerin başında vakıflar gelir. Hayra yönelik bir “özel teşebbüs” olup amacı, kâr elde etmek değildir. Elde edilen gelirler, muhtaçlara ve fakirlere dağıtılır. Vakfın mütevellisi veya mütevellileri (vakfın idarecileri), vakıftan hiçbir şey almazlar. Ancak gerekiyorsa vakfın geliriyle vakfiyeler onarılır, çalışanların ücretleri ödenir ve hizmet imkânları geliştirilir.  İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Ebu Yusuf’a göre vakıf edilen mal, vakıf edenin mülkü olmaktan çıkar. Ancak vakfın kiraya verilmesi durumunda kiraya vermek, mütevellinin vazifesidir. Vakfın mütevellisi veya mütevellilerinin kararları belirleyici ve önemlidir. Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin (Osmanlı medeni kanunu, kısaca Mecelle denir) 59. maddesinde şöyle denilmektedir: “Velayeti hassa, velayeti ammeden akvadır.” (Mecelle’nin misâline göre mütevelli-i vakfın velayeti, kadının velayetinden akvadır.) Yani, vali ve hâkimler dahi mütevellinin kararlarına uyarlar.  

İslâm medeniyetinde vakıflar çok önemli bir yer tutar. Zengin ve orta hâlli hayır sahipleri, vakfiyeler kurmuş ya da arazisini, parasını, çeşitli gelirlerini belli hizmetlere vakıf etmiştir. Bugün ülkemizde ve sınırlarımız dışında kalan eski topraklarımızda, yüz binlerce vakıf müessesimiz ve vakfiyemiz bulunmaktadır. 

Ecdadımız; gelirleri fakirlere, muhtaçlara, gariplere, hastalara, kimsesizlere, öğrencilere, mücahidlere verilmek üzere nice vakfiyeler kurmuşlardır. Bu amaçla, bu gelirlerle çalışan hastaneler, aşhaneler, öğrenci yurtları, dar-ül acezeler, medreseler, fakir genç kızlara çeyiz veren müesseseler, hatta hasta ve yaralı leylekleri tedavi eden ve koruyan teşkilatlar, bütün tarihimiz boyunca kurulagelmişlerdir.

Vakfiyeleri amaçları dışında kullanmak, israf etmek, ucuz fiyatla eşe dosta kiraya vermek yasak ve haramdır. İslâm’da vakıf malı hassasiyetle korunur.  Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’ye göre (Osmanlı medeni kanunu, kısaca Mecelle denir) “Vakıf malı yetim malı hükmündedir.” Dolayısıyla israf edilemez, emsalinden daha ucuz fiyata kiraya verilemez ve satılamaz. Vakıf araziden alınan ürün ile vakıf fabrika ve atölyelerden alınan mallar, kısaca her türlü vakıf malı hakkı ile değerlendirilmelidir.  

Şayet vakfiyeler, yıkılmış harap olmuş ve vazife yapamaz duruma gelmişlerse bunları onarmak gerekir. Bu da mümkün değilse yine aynı ve benzer amaçlarla yatırım yapmak üzere, yeni vakıf kurmak için başka bir mal; altın veya gümüş ile değiştirmek, ancak “Kadı’nın İslâm’a uygun olan hükmü ile” mümkün olabilir.

İslâm’da vakıf, mükellef bir kimsenin, kendi mal ve mülkünün kullanma hakkını, Müslim ve gayr-i Müslim herkese veya belli bir muhtaç kimselere, gönül rızası ile bırakmasıdır. Vakıf ebedidir, geri dönülmez.

Günümüzde de yardım ve ilgiye muhtaç insanlar ve zümreler çoğalmıştır. Bunlar ihtiyaçlar içinde kıvranmaktadırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyurmuştur.

Yine Hz. Mevlana: “Dünyada bir kişi üşüyorsa ısınmaya hakkın yok.” demiştir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hadis-i şerifinde ve Mevlana’nın sözü ışığında, bize düşen iş; bu muhtaç insanların ve zümrelerin yardımına atalarımız gibi vakıflar kurarak koşmaktır. Meşru ihtiyaçlar, meşru yollardan karşılanmazsa gayri meşru yollara meyyaller tabiidir.

Vakfın kuruluşuyla, işleyişiyle ilgili İslâmi kurallar, Osmanlılar’da en güzel şekilde müesseseleşmiş ve uygulanmıştır.   

Tarihimizde, vakıf müessesesi Osmanlı Devleti ile zirveleşmiştir

Ger­çek­ten va­kıf­lar, Os­man­lı medeniyetinin bir alâ­met-i fâ­ri­ka­sı (belirgin özelliği) sa­yı­la­bi­lir. Os­man­lı’da ku­ru­lan va­kıf­la­rın hiz­met ve faaliyetleri, zen­gin bir muhtevaya sahip­ti. Bun­la­rın, top­lu­ma fay­da­lı ol­mak mak­sa­dıy­la za­man, ze­min, yö­re ve temayüllere gö­re çe­şit­li­lik gös­ter­me­si, sis­te­min sta­tik (du­ra­ğan) de­ğil di­na­mik (canlı, hareketli) bir ya­pı­ya sahip ol­du­ğu­nun açık bir ifadesidir.

Osmanlı Devleti’nde kurulan vakıfların gerçek adedini tespit edebilmek çok zordur. Ancak bunların 26.300 kadarı tespit edilebilmiştir ki bu sayı da ecdadımızdaki ihtiyaç sahiplerinin ve muhtaçların düşünülmesini göstermesi bakımından hayli ibretlidir.

Os­man­lı’da ku­ru­lan va­kıf­la­rın çe­şit­le­ri­ni ve hiz­met sa­ha­la­rı­nı tam ola­rak tes­pit edip sayabilmek müm­kün de­ğil­se de bun­la­rın kapsamı hak­kın­da bir fi­kir sahi­bi ola­bil­mek için en mühimlerinden birkaç tanesini şöy­le sı­ra­la­ya­bi­li­riz:

1- Câ­mî, mes­cid, tek­ke, zâ­vi­ye ve tür­be­le­rin in­şâ ve ba­kı­mı,

2- Med­re­se, dâ­ru’l-huf­fâz, dâ­ru’l-ha­dîs vb. ilim müesseseleri,

3- İmârethâneler, ker­van­sa­ray­lar, han­lar, ha­mam­lar ve dâ­ru’ş-şi­fâ hiz­met­le­ri,

4- Na­maz­gâh, kü­tüp­hâ­ne ve mi­sâ­fir­hâ­ne­ler,

5- Ku­yu­lar, su yol­la­rı, su ke­mer­le­ri, çeş­me ve se­bil­ler,

6- Aşev­le­ri, ço­cuk em­zir­me ve bü­yüt­me yu­va­la­rı;

7- Esir ve kö­le âzâd et­mek,

8- Fa­kir­le­re ya­ka­cak te­min et­mek,

9- Efen­di­le­ri ta­ra­fın­dan azar­lan­ma­ma­sı için, hiz­met­çi­le­rin kır­dık­la­rı veya zarar verdikleri eşyâyı tazmin etmek,

10- Ye­tim kız­la­ra çe­yiz ha­zır­la­mak,

11- Borç­lu­la­rın borç­la­rı­nı öde­mek,

12- Dul ka­dın­la­ra ve muh­taç­la­ra yar­dım et­mek,

13- Mek­tep ço­cuk­la­rı­na gı­da ve gi­ye­cek yar­dı­mı yap­mak,

14- Fa­kir ve kim­se­siz­le­rin ce­nâ­ze­si­ni kal­dır­mak,

15- Bay­ram­lar­da ço­cuk­la­rı ve kim­se­siz­le­ri se­vin­dir­mek,

16- Yaş­lı ve kim­se­siz ha­nım­la­rı ko­ru­mak.

Bun­la­ra ilâ­ve­ten aşağıda açıklanan vakıf faaliyetleri ve ak­la ge­le­bi­le­cek her sa­ha­da va­kıf te­sis eden Os­man­lı­lar, ken­di me­de­ni­yet­le­ri­ni âde­ta bir “vakıf medeniyeti” yapmışlardır.

Osmanlılar’da vakıf hassasiyeti

Osmanlılar’da padişahtan halka kadar hemen herkes, vakıf şuur ve hassasiyetine sahipti. Topluma manevi olarak yol gösteren mürşid-i kâmiller de insanları, her fırsatta bu hayra teşvik ediyorlardı. Meselâ, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, III. Murad’a yazdığı bir mektupta:

“Deden Kanunî Sultan Süleyman, nasıl Istırancalar’dan su getirip İstanbul halkını suya kavuşturdu ise sen de Bolu ormanlarından odun getirip bu kış, İstanbul halkına tevzî et (dağıt)! tavsiyesinde bulunmuştur.

Sosyal adaletin zirveye çıkması

Dünya coğrafyasının büyük bir kısmına hâkim olan ve tarihi hâdiseleri, istedikleri mecradan akıtan Osmanlılar, cemiyetlerindeki huzur ve sükûnun sağlanmasını büyük ölçüde vakıflarla sağlamışlar, zengin-fakir, güçlü-güçsüz hemen herkesi ruhani bir kardeşlik heyecanı içinde yaşatmışlardır. Öyle ki Osmanlı toplumu, bu zengin vakıf kültürü sayesinde bugünkü medenî milletlerin emeli olan “sosyal adâlet”in daha o zaman zirvesine çıkmıştır.  

Yardım eden ile yardım edilen birbirini tanımazdı

Osmanlı’da vakıflar aracılığıyla yapılan hayır hizmetlerinde, uyulması gereken en mühim hususlardan biri de yardım eden ve edilenin birbirlerini tanımamalarıdır. Bu sayede hayır sahipleri riya illetinden kurtulup daha makbul olan gıyabi dualardan da hissedâr olmuşlardır. Ayrıca bu yardım, mescitler ve tekkeler vasıtası ile dağıtıldığından halkın manevi dergahlarla bağının güçlenmesine de vesile olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesi

Bu hassasiyetin en güzel tezahürlerinden birini, Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri’nin vakfiyesindeki şu satırlarda görmekteyiz: “Zamanında çok nadir olan «yere tükürmek» gibi hoş olmayan fiillere karşı bile tedbir alıyor. Hastaların av etiyle beslenip sıhhat bulmalarını emrederken diğer taraftan da tabiattaki “ekolojik denge”yi muhafaza için avlanmayı, yumurta ve yavru mevsiminde yasaklıyor. Ümmete olan şefkat ve merhametinin yanında, hayvanların da hukukunu koruyordu.”

Bugün dünyanın geleceğini karartan “çevre kirlenmesi” ve “ekolojik denge bozukluğu”na karşı beş yüz küsur yıl evvel tedbir alınması, günümüz insanı için bir ibret tablosudur.

Şehit ailelerine yapılan yardımlar

Şehit ailelerine kapalı kaplar içinde ve karanlıkta yemek dağıtılması, onların izzet ve haysiyetlerini koruma hususunda önemli bir vefa örneğidir. Gelecek nesillere de müstesna bir nezaket ve edep mirasıdır.

Düşününüz ki bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine kırmızı bir çiçek konur, satıcılar ve hatta mahallenin çocukları bile oradan sükûnetle geçmek gerektiğine bu suretle haberdar olurlar ve hastayı rahatsız edecek davranışlardan kaçınırlardı.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Osman Savaş
Osman Savaş - 7 ay Önce

Tebrik ederim kardeşim . Yazın hayatına hoşgeldin .

banner26