İslâm’a adanmış bir ömrün mottosu: İstikbal, İslâm’ındır!

İslâm, sadece vicdanların huzura erdirileceği bir yol ya da bir inanç sistemi değildir. Bu vicdani vazifeyi, sadece ibadete sığdırmak da doğru değildir. Seyyid Kutub, herkesten davayı sahiplenmesini, bunun için de aksiyon bekliyor. Kendi üzerinde taşıdığı özellikleri tüm Müslümanlar’dan beklemesi elbette tartışılır. Çünkü Seyyid Kutub, geçtiğimiz yüzyılın en bilge kişilerinden biri idi. Onun acılara katlanma, güçlüklere göğüs germe ve gerektiğinde davası uğruna ölme şuuru herkeste olsaydı herhalde yaşadığımız sorunları yaşıyor olmazdık.

Risale Yayınları’ndan çıkan “İstikbal İslâm’ındır” adlı eserinde Seyyid Kutub, bir İslâm tarifi yapıyor. Onun İslâm tarifini genel bir tarif olarak değerlendirebiliriz. Kulluğa dair esasların eksiksiz ve tavizsiz yerine getirilmesi hususunu ciddiyetle ele alıyor. Bu ciddiyeti, -ömrünün en önemli dönemini diktatörlerin hapishanelerinde geçirdiğinden olacak- herkesten bekliyor. “En zor zamanlarda ben başardıysam sizler de başarabilirsiniz” diyor, belki de.

İslâm'dan önce gönderilen tüm dinlerin ortak hedefi, kula kulluk etmekten çıkıp Allah'a kul olmaktır. Tüm kitabın ana fikri burada. Fakat bozulmalar ve tahrifat öyle boyutlara ulaşmış ki en son gönderilen din olan İslâmiyet ve onun peygamberi Hz. Muhammed’den başka yol gösterici kalmamış. Zaten Hz. Muhammed’in gönderiliş amacı da bu değil midir? Burada İslâm’ın teklik vurgusu öne çıkıyor. Kelime-i Tevhid ile somutlaşan bir inanç sistematiği, tüm insanlığa gücünü göstermektedir. Tapılacak tek bir İlah ve yolundan gidilecek tek bir peygamber vardır. Bu durum aynı zamanda inandıktan sonra değişmeyen, bozulmayan ve insan elinin çok çok ötesinde yani beşerin yerinden oynatamayacağı kadar güçlü bir ilkedir. İslâm’ın özü ve muhtevası, bu kabullenişte kendisini gösterir.

Kitapta aynı amaçla yola çıkan diğer dinlerin insanlar vasıtasıyla birer beşeri öğreti hâline gelmesi ve özellikle Hristiyanlığın dünyevi çıkarların hâkimiyetine boyun eğmesine yol açan çok uzun olaylar silsilesi yer almaktadır. Kilise ve monarşik yapının bilek güreşinden galip çıkan kilise olmuştur. Ruhban sınıfı yine vardır ama gücü ve etkinliği arttıkça bu sınıfın dünyevi hazlar peşinde koştuğunu görüyoruz. Bunu uhrevi güçlerini kullanarak yapmaları bir başka meseledir. İstediklerini dinde tutup istediklerini dışarıda bırakmaları, kendilerine muhalefet edebilecek kimselerin hem güçlenmesini önlüyor hem de bu kişilerin mücadele alanlarını daraltıyordu. Öyle ya dinsiz bir adama kimse inanacak değildi.

Seyyid Kutub, dinin amacını da açıklıyor. Allah tarafından gönderilen din; somut bir örnek verecek olursak İsrailoğulları’na hayat nizamlarını düzene koysunlar diye gönderildi. Peki, onlar ne yaptı? Bir başka peygambere ihtiyaç duyacak kadar var olan her şeyi bozdular. Sonrası malum. Din kavramı, toplumsal hayata dokunduğu sürece bir anlam ifade eder. Dinin sadece geleneksel değerleri yaşatma ve vicdani huzur sağlama aracı olarak görülmesi şüphesiz ki temel amacını zayıflatmaktadır. Eğer hayat nizamı, din dışı esaslara göre planlanmışsa ve insan, dinden uzak; adeta onun yol gösterici ve zaman zaman da zorlayıcı kurallarını yok sayarak bir yaşam sürüyorsa zaten o toplumun ahlâki açıdan ileri gidebilmesi mümkün değildir. İşte İslâm, tam da bunun için var. İslâm, yalnızca kulluk vazifelerinin şeklî tatbikiyle değil aynı zamanda kendisi için istediğini mümin kardeşi için de isteyenlerin çokluğuyla yükselir. İslâm yükseldikçe insan da yükselir. İnsan, eğer ki zübde-i âlemse onun gereğini de ahlakını yükselterek yapmayı bilecektir. Aksi takdirde o makamdan inişi sert olur. Çaresiz, sefil ve yaşamının hakkını verememiş bir birey olmak, herhalde en kolayıdır. İsraf, sadece maddi bir kayıp değil aynı zamanda manevi bir kayıptır da. Hele ki bir insanın ömrünü israf etmesi, Allah’ın verdiği aklı doğru yolda kullanamaması; kaybedilen paralardan, zenginliklerden çok daha can acıtıcı bir niteliktedir.

Kitap boyunca kısaltılmış bir Hristiyanlık tarihi de okumuş oluyoruz. Hz. İsa ve taraftarlarına yapılan baskılar ve neticesinde havarilerin eksik-fazla nakillerinden yeni İncil doğmuştur. Bunun sonucunda da az evvel bahsedilen kilise ve ruhban sınıfının erişilmez gücü ortaya çıkmıştır. İşte tüm dünyayı saran bu bozulmadır. Bahsedilen bozulma beraberinde dinden uzaklaşmayı ve kültürlerin yozlaşmasını da getirmiştir. Ortada ilahi bir kurallar bütünü varken bunun dünyevi çıkarlara ve çoğu zaman da şahsi beklentilere uydurulmuş olması, dini din olmaktan çıkartmıştır. Zaten Allah’ın bir peygamber daha göndermesi ve insanlığın yeniden böyle bir şeye ihtiyaç duyması her şeyi açıklıyor. Tahrifata uğramış dinlerde, ulvi kudrete alternatif kuvvet arayışı vardır ve bu, bozulmanın hem temel kaynağı hem sonucudur. Oysa Allah, Kur’an-ı Kerim’den sonra kitap; Hz. Muhammed’den sonra da peygamber göndermemiştir. Bunun anlamı artık insanlığın mevcut inanç sistematiğine ayak uydurmaları gerektiğidir. Yani artık bir beklenen peygamber ve kitap yoktur. Dolayısıyla değişecek bir şey de yoktur.

Küfür tek millettir

Kitapta "Beyaz adamın devri sona ermiştir" adı ile başlıklandırılmış bir bölüm var ve bu bölümde Seyyid Kutub, İslâm dışı her inanışı ve yaşayış tarzını bir kabul ediyor. Satır aralarından sızan gerçek, dünyanın bu hâle yani tamamen materyalist düzene geçmesinde Batı dünyasının bir numaralı sorumlu olduğudur. Zaman zaman ortaya çıkan tehlikeleri mesela Komünizm tehlikesini ortak bir tehlike olarak görmüyor. Seyyid Kutub, bu yönetim biçimini insanlık dışı ilan ediyor ve esasında Batı'nın yerleştirmeye çalıştığı kurallara hizmet ettiğini belirtiyor. İslâm'a yönelik tehlike algısının yok edilmesinde Batı Hristiyan dünyası ile yapılacak olası bir iş birliğine de pek sıcak bakmıyor. Temelinde “Küfür tek millettir” anlayışı burada işlem görüyor. Seyyid Kutub'un zihin dünyası, tamamen Kur'ani ilkelere dayalı bir dünyanın varlığını, gerçek dünya olarak görüyor. Kalan her şeyin, heva ve heves dünyasına ait olduğunu ve bunun da insanın var oluş nedenlerini açıklayamadığını düşünüyor.

Seyyid Kutub, günümüz açmazlarından birine de temas ederek din ve bilim beraberliği üzerine görüşlerine yer veriyor. Günümüzde bilhassa Batı tarafından pompalanan epey de alıcısı çıkan bu inanışı son derece yanlış ve aldatıcı buluyor. Bilim ve inanç esasları birbirinin alternatifi değildir. Seyyid Kutub, bu inanışı aynı zamanda gülünç buluyor.

Son noktada; “İstikbal İslâm’ındır” diyor ve bunun mutlak gerçeklik olduğuna vurgu yapıyor. Artık işgaller; tankla, topla, tüfekle yapılmıyor, zamanın getirdiği birçok enstrüman bu yolda kullanılıyor ve ülkeler gerek ekonomik gerekse de kültürel olarak işgal ediliyor, sömürülüyor. Fakat geçmişte olduğu gibi günümüzde de akan kan durmuş değil. Hem de bildiğimiz klasik savaş yöntemleri kullanılarak yapılan bu savaşlarla en fazla Müslüman kanı dökülmekte. Müslümanlar’dan inançlarından vazgeçmeleri istenmekte ve buna karşı çıkan kim olursa ülkesiyle beraber bertaraf edilmekte. Bundan önce yazarın verdiği örneklere uyarak Libya’da, Cezayir’de, Fas’ta, Sudan’da başlatılmış direnişin ve varoluş mücadelesinin temel kaynağı budur. Bizim de “Ya olacağız, ya öleceğiz” düsturuyla hareket etmemiz bundandır.

Seyyid Kutub’un şahsi çıkar gözetmeksizin verdiği örnek mücadele, Mısır zindanlarında sonu darağacına varan ibretlik hayatı her şeye rağmen bir merhaledir. Şehitler sadece kendi mertebelerini yükseltmezler. Onlar, aynı zamanda İslâm davasının yükseldiği onurlu omuzları da yükseltirler. “İstikbal İslâm’ındır” bir umudun kitabıdır. Şüphesiz ki Allah nurunu tamamlayacaktır.  İnsanın vazifesi, bu uğurda üzerine düşeni yapmaktır.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Emine
Emine - 2 ay Önce

Rabbim istikbalimizi İslam ile bir eylesin. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

Abdullah
Abdullah - 2 ay Önce

Çok güzel bir yazı.Teşekkürler

banner19

banner13

banner26