İslâm kültür ve medeniyetinin doğuşu/gelişimi

İslâm kültür ve medeniyeti, 610 yılında Hz. Muhammed’e Kur’an’ın vahyedilmesi ile doğmuştur denebilir. Ruhunu ve temel özelliklerini de Kur’an’ın nüzul süresi olan yirmi üç yılda kazanmıştır.

Genelde, Hz. Peygamber’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicretine kadar olan ilk on yıllık süreçte iman esası olan Tevhid’i ve ahlâkı anlatan ayetler vahyedilmiştir. 622’den 632 yılına kadarki ikinci süreçte daha çok hukuk, siyaset ve benzer konularla ilgili ayetler gelmiştir. Medine döneminde inen ayetlerdeki söz konusu konulara uygun olarak Hz. Peygamber’in önderliğinde Medine’de bir İslâm toplumu ve devleti oluştu. Hz. Muhammed bir devlet için gerekli kurumların ilk örneklerini oluşturmuştur: Okul, ordu, divân, polis, mescit (cami) gibi kurumlar ilk oluşturduğu kurumlardandır.

Hz. Muhammed’in 632 yılında vefatından sonra onun örnekliğinden hareketle Dört Halife döneminden itibaren İslâm kültür ve medeniyeti her açıdan çok büyük gelişmeler katetmiştir. Kur’an’ı anlama ve yorumlama isteği, İslâm toplumu içinde meydana gelen Cemel ve Sıffîn iç savaşları gibi ilk olumsuz olayların İslâm açısından sorgulanması bugün kelâm, hukuk (fıkıh), hadis ve tefsir gibi dinî veya İslâmî ilimler denen ilimleri ortaya çıkarmıştır. Daha sonra özellikle Dört Halife döneminden itibaren, İslâm’ın farklı coğrafyalara yayılması neticesinde Müslümanlar farklı medeniyetler ve kültürlerle yüz yüze gelmişlerdir. Özellikle Emevilerin son dönemi ile Abbasilerin ilk döneminde, Hind ve Yunan kültürlerinden felsefe ve bilimle ilgili eserlerin Arapçaya tercümesiyle felsefe ve doğa bilimleri İslâm dünyasına aktarılmıştır. İslâm’ın temel ilk kaynağı Kur’an ve Sünnet’i anlamaya yönelik olarak ortaya çıkan dini ilimlerin öğretileri, VIII. yüzyıldan itibaren çeşitli hukukî ve kelamî mezheplere dönüşmüştür. Cebriye, Cehmiye, Mutezile, Hâriciye, Şiâ, Mürcie, Eşariye, Maturidiye temel, önemli kelamî mezheplerdendir. Kelâm ilmi, İslâm inancını ve onun aklî savunmasını yapan, kaza kader, imamet gibi konuları inceleyen bir disiplindir.

Hanefilik, Şâfiîlik, Malikilik, Hanbelilik, Zâhirilik, İmamiye, İsmâiliye, Zeydiye gibi mezhepler de hukukî (fıkhi) mezheplerin önemlilerindendir.

Burada şunu da belitmek gerekir ki “Kur’an tek, Hz. Muhammed tek olduğu halde niçin bu kadar mezhep vardır?” gibi sorular akla gelebilir. Mezheplerin ortaya çıkışının nedeni insanîdir. İnanç ve temel ibadetlerde mezhepler arasında fark yoktur. Ancak Müslümanlar karşılaştıkları meseleleri çözmek için Kur’an ve Sünnet’e başvurduklarında, farklı anlayış ve yorumlar edinmişlerdir. Böylece de mezhepler ortaya çıkmıştır.

İslâm dünyasında felsefe ve bilimde özellikle IX. yüzyılın ortalarından itibaren büyük gelişmelere sahne oldu. Tabiat Felsefesi ekolü, ilk oluşan felsefe akımıdır; bu ekol ünlü kimyacı ve doğa bilimcisi Cabir İbn Hayyan ile başlamıştır; Ebû Bekr Zekeriya er-Râzî, Bîrûnî, İbnu’l-Heysem bu ekolün önde gelen isimlerindendir.

İkincisi Meşşâi ekolüdür. Aristoculuk başta ve ağırlıklı olmak üzere Eflatunculuk ve Yeni-Eflatunculuğun çizgisinde felsefe yapan ekoldür. Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Bâcce ve İbn Rüşd bu ekolün en ünlü filozoflarıdır.

Üçüncü önemli felsefe ekolü İşrâkilik’tir. Bir çeşit “Aydınlanma” felsefesi olan bu ekolün kurucusu, Şihâbeddin Yahya es-Suhreverdî’dir. Bu ekolün en önemli temsilcileri arasında Molla Sadra, İsmail Ankaravî, Kâtip Çelebî ve Mir Damad gibi İranlı ve Türk filozoflar ve düşünürler vardır.

Tasavvuf düşüncesi de önemli gelişmeler katetmiştir. Tasavvuf başta sûfilik olarak Halife Osman döneminde bir zühd ve takva hareketi olarak başlamıştır. Bu hareketin ilk temsilcisi meşhur sahabe Ebû Zerr el-Gıfarî’dir. Cüneyd el-Bağdadî, Hallac ve Ma’rûf el-Kerhî ile tasavvuf düşünsel boyut kazandı. Özellikle XII. yüzyılda tasavvuf, tarikat hareketine dönüştü. Daha sonraki yüzyıllarda ise tasavvuf kelamî ve felsefî düşüncelerden etkilenerek, farklı tasavvuf ekolleri oluşmuştur. Bunların en meşhurlarından biri Vahdet-i Vücûd’tur; bunu Muhyiddin İbnu’l-Arabî (öl. 1245) sistemleştirmiştir. Abdurrezzak el-Kâşânî (öl.1329), Davud el-Kayserî (öl.1350) ve Abdülkerim el-Cîlî (öl. 1481) bu akımın en önde gelen temsilcileridir. İkinci önemli tasavvuf düşünce ekolü Vahdet-i Şühûd akımıdır. Bunun kurucusu Ahmet Sirhindî (öl.1625)’dir.

Genel olarak ifade edecek olursak İslâm düşüncesi ve bilimi XIV. yüzyıla kadar gelişimini tamamlamıştır ve temel düşünce akımları ve ekolleri oluşmuştur. Bu yüzyıldan sonra bazı gelişmeler olmuşsa da genelde bir yenileşme söz konusu olmamıştır.

Yine bu genelleme ile XV. ve XVI. yüzyıllar İslâm düşüncesinde gerek felsefî düşünce olsun gerekse kelamî ve tasavvufî düşünce olsun duraklama evresine girmiştir. XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar geçen süre ise İslâm düşüncesinin gerilemesi evresidir. Bu süreçte XIX. yüzyılın ayrı bir yeri vardır; zira bu yüzyıldan itibaren İslâm dünyası Batı düşünce ve bilimine yönelmiştir. Ancak Batı’dan aktarılan düşünce ve bilim, İslâm dünyasında var olan düşünceyi ve bilimi yenilemek ve geliştirmek yerine, yavaş yavaş onun yerini almaya başlamıştır. Böylece de İslâm dünyasında farklı şekillerde zihniyet kırılmaları ve bozulmaları ortaya çıkmıştır. Müslümanlar böylece hemen her alanda bilgi ve bilim üretme yerine Batı’dan aktarılanları tüketme yoluna gitmiştir. Bu süreçte İslâm dünyasında üç baskın zihniyet tipi oluşmuştur. Birincisi, Batıcılık’tır. Buna göre İslâm’ın ortaya çıkardığı kültür zihniyeti ve değerleri modern çağa uymadığı iddiasıyla bunların tarihte kalması gerekir. Onların yerini Batı kültürünün doldurması istenir. Buna en tipik örnek Prens Sabahattin’dir.

İkincisi, İslâm-Batı uzlaştırmacılığıdır. Buna göre İslâm kültürü ve Batı kültürü uzlaştırılabilir. Özellikle temel dini meselelerde yeni yorumlara gidilerek, bu uzlaşmanın zemini hazırlanıp İslâm kültürel değerleriyle Batı kültürel değerleri uzlaştırılmalıdır. Bu görüşü ortaya atan Fransız Müslüman R. Guenon’dır. İslâm reformculuğu, modernizmi ve gelenekselciliği adıyla ortaya çıkan akımlar bu ikinci zihniyetin ürünleridir. Burada gelenekselciliği, gelenekçilikten ayırmak gerekir. Gelenekselcilik, bütün dinlerin ortak bir geleneği olduğunu iddia ederek temelde dinî kültürlerin uzlaştırılabileceğini savunan bir anlayıştır.

Üçüncüsü İslâmcılık’tır. Buna göre İslâm kültürü kendi başına yeterlidir; bunu devam ettirmek gerekir. Zaman ve zeminin ihtiyacına göre İslâm’daki içtihad yöntemiyle yeni sorunlar çözümlenebilir. Sultan II. Abdülhamid’in de öncülüğünü ettiği Panislâmcılık bu akımın ilk örneklerinden birisidir.

Sonuç olarak; İslâm kültür ve medeniyetinin doğuşu ve gelişimi genel olarak değerlendirilmiştir.

 

YORUM EKLE

banner19

banner36