İslamcı düşüncenin kurucu şairi olarak Mehmet Âkif

Meşrutiyet sonrası İslamcılığının öncü isimleri içinde en tanınır, bilinir olan şahsiyet Mehmet Âkif’tir. Çünkü o diğer arkadaşlarından farklı olarak “şair”dir. Şairlik onun için bir ayrıcalık değildir fakat yazdıklarının sese, kafiyeye, aruza dökülmesi, estetik bir dil ve eser kimliğinde sunulması; Batıcılığın, yabancılaşmanın ve hatta İslam muhalifliğinin yine şairler eliyle ve şiir vasıtısayla yapılmış olması Âkif’in şiirinin önemini artırmıştır. Bir mutakabiliyet olarak düşünülerse; Âkif, şiirde Tevfik Fikret’te somutlaşan Batıcılığa, gayr-i İslamiliğe verilmiş bir cevaptır. Her ikisinde vasıta sanattır ve özel olarak şiirdir. Milletimiz Âkif’i, Tevfik Fikret ve onun zihniyetine verilmiş cevap olarak benimser. Şairlikleri karşılaştırıldığında Âkif’i daha yerli, daha milli ve estetik düzey bakımından daha üstün buluruz. İkincisi Âkif sadece bir şair değildir; aynı zamanda kürsülerde vaizdir. Sebilürreşad, Sırat-ı Müstakim dergileri ile yayıncıdır. Baytardır. Müspet ilim okumuştur. Hafızdır. Âlimdir. Pehlivandır. Milli Mücadele kahramanıdır. Bütün bu niteliklerine rağmen Âkif’in en mümeyyiz vasfı şair oluşudur ve şiire düşkün olan milletimiz onu bu vasfı ile Yunus Emre, Fuzuli, Nabi, Süleyman Çelebi, Şeyh Galip ile aynı hizada bulur ve gösterir. O bundan dolayı kendi nesli içinde daha öne çıkar, arkadaşları da onu bu yönü ile daha çok takdir eder ve bundan dolayı Âkif bizde İslami düşüncenin kurucu şairlerindendir. O sadece bir şair değil, bir mütefekkirdir, öncü kişiliktir.

Mehmet Âkif’in gündeme getirdiği meseleler, günü ile sınırlı değildir. Âkif, tema olarak, yaşanan olay ve olgulardan hareket eder. Kadim denilebilecek meselelerimizdir bunlar: Yeni/selefi bir tevhid anlayışını benimsemek, medreseleri ıslah etmek, taklitle mücadele, saf tevhid anlayışına engel olduğu kabul edilen tasavvuf ve tarikatlerden uzak durmak, fikri olarak miskinliğe sebep olan tevekkül ve tevazu anlayışını tenkit; pısırıklık, korkaklık, çekingenlik olarak dışavuran takva anlayışı, cihadın çok yönlü olarak ele alınması, siyasi hareketleri terk etmemek, kadınların eğitimi, kavmiyetçilik, terakki…

Âkif, İslam dünyasını ve hususiyle bizi Batı’dan geri bırakan hemen her olaya dair bir görüş belirtmiştir. Mesela, matbaamızın halini ele almıştır. Çünkü matbaa o dönemde halka ulaşmanın en önemli vasıtası, maarif kadar mühim bir eğitim vasatıdır.

Süleymaniye Kürsüsü’nde şöyle diyor:

“Evvela gizlice bir matba'ate'sis ettim;

Beş on öksüz bularak basmacılık öğrettim.

(…)

Medeniyyetteki insanlar için matbuat,

Şimdi kürsilerin en yükseği, lakin, heyhat,

(…)

Açtık oldukça güzel medreseler, mektepler;

Okuyup yazmayı ta'mime çalıştık yer yer.

Tatar’ın yüzde bugün altmışı hakkıyle okur;

Rusların halbuki  nisbetleri gayet dûndur.” 

Tatar Türkleri, netice aldı biz de aynı sonucu alırız, düşüncesinde olan Âkif, ikinci çare olarak matbaaya Avrupa’da tahsil görmeyi ekler:

“Sonra zenginlerimiz: «Haydi gidin, fen getirin.»

Diye, her isteyenin şahsına bilmem kaç bin

Ruble tahsis ile sevkeylediler Avrupa' ya;

Pek fedakar idi hemşehrilerim doğrusu ya.

Bu giden kafileden birçoğu cidden tahsil

Ederek döndü. Fakat geldi ki üç beş de sefil,

(…)

Geldi bir tanesi akşam, hezeyanlar kustu!

Dövüyordum, bereket versin, edebsiz sustu.

Bir selamet yolu varmış . . . O da neymiş: Mutlak,

Dini kökten kazımak, sonra, evet, Ruslaşmak!

O zaman iş bitecekmiş . . . O zaman kızlarımız

Şu, tutundukları gayet kaba, pek ma'nasız

Örtüden sıyrılacak . . .

(…)

Kızının iffeti batmakta rezilin gözüne . . .

Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne!” 

Batı’nın ilim ve fennini almak

Avrupa’ya tahsile gönderdiğimiz birkaç gencin dışında, gidenler bilgi, teknik getirmek yerine günlük hayatı Avrupalaştırmak isteyen gençler olarak dönmüştür. İlk hedef kadındır, kadının tesettürüdür. Kızlarımızı okutmalıyız demesi gerekirken ahlaksızlık getirmiştir. Uzun zaman bu hal, nasıl başladı ise öyle gitmiştir. Çare olarak görülen şey, bizatihi sorun ve sorunun kaynağı olmuştur. Ki bunun yakın zamanlara kadar görünür şekli tesettür sorunu olarak yaşanmıştı. Günümüzde tesettür olayını “çözdük”. Âkif’e göre mesele çözülmüş sayılmaz gene de.

Mehmet Âkif ve neslinin ahlaken, örfen milli/yerli kalıp; bilim, teknik ve ilerlemede Batılı olmak için gösterdikleri örnek Japonlardır. O günün bilgilerine göre Japonlar kendi dinlerini değiştirmeden, kendileri kalarak bilimde, teknikte ilerlemişlerdir yani kendilerince Avrupalılaşmışlardır. Onların anladığı şekilde Avrupalaşmaya   Âkif ve neslinin itirazı yoktur. Bilim, teknik ve terakki yolunda ilerlemek ile İslam birbirine zıt değildir. Abdülhamid Han da bu fikirde olduğu için 1887'de Japonya Prensi Komatsu'nun bir savaş gemisiyle İstanbul'u ziyaret etmesinin ve kendisine hediyeler sunmasının ardından Japonya'ya bir heyeti/Ertuğrul Fırkateyni'ni göndermiştir. Bu ziyaret aslında bir iade-i ziyaretten çok, güç birliği yapmaya yöneliktir. Diğer bir amaç, Japonlara İslam’ın tebliğ edilmesidir.

Fırkateyn; bilindiği gibi tayfun, sert rüzgar ve yağmur sebebiyle Kuşimoto yakınlarındaki kayalara çarpıp batmıştır. Kazadan 69 denizci kurtulmuş, 550 Osmanlı leventi  hayatını kaybetmiştir.

“Siz gidin, safvet-i İslam'ı Japonlarda görün !

O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,

Müslümanlık'ta       erkan-ı   siyanette   ferid;

Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.

Doğruluk, ahde vefâ, va'de sadâkat, şefkat;

(…)

Âdemin en temiz ahfâdına malik bir ada.

Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle . . .

(…)

Sade Osmanlıların gayreti lazım arada.

Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,

Ulema vahy-i İlahi'yi mi bilmem, bekler?”

Çocukluğumuzdan itibaren bize de kendimiz kalarak terakki edebileceğimizin örneği olarak Japonya verilmiştir ve anlıyoruz ki bunun önemli kaynaklarından biri   Âkif ve neslidir. 

(Yıllar sonra İsmet Özel, Japonya örneğinin yanlış olduğunu, Japon üst yönetiminin, bürokrasinin milli kültürlerine, dinlerine değil Hristiyanlığa bağlı olduklarını söyleyecektir.)

Âkif, hem hürriyet hem özgürlükten yanadır. Kesilebilir belki fakat çekmeye gelmez boynu ile ister içeriden ister dışarıdan gelsin, otoriterliğe karşıdır.

İstibdad şiirinde Abdülhamid’e öfkesini şu satırlara döker Âkif:

“Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad

Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yâd

Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”;

“Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek

Otuz üç yıl bizi korkuttu şerîat diyerek”.

Dünya görüşü ve itikat bakımından ‘bir araya gelmez’lerle bir araya gelen Âkif Kanun-i Esasi’yi de şu satırlarla alkışlayacaktır:

“Haydarabad 'a yetiştim ki , bütün Hindistan,

“Verdi Kanun-i Esâsi'yi nihayet Sultan!”

O ne müdhiş helecanlardı aman ya Rabbi!

Verdi Kanun-i Esası ... Bu, çıkar rü 'ya mı?

(…)

Ağladım sonra çocuklar gibi hüngür hüngür.

Azıcık rûhuma, a'sabımageldikte sükûn,

Ben de ruhumdaki zulmetleri artık koğdum;

En büyük hasmım olan ye'si nihayet boğdum.” 

Abdülhamid karşıtı olması ne anlama geliyordu?

Abdülhamid’in cülusundan hemen birkaç yıl önce doğmuş, gençliği Abdülhamid döneminde geçmiş biri olarak bizi Âkif’ten ayıran temel noktalardan biri Abdülhamid karşıtı olması ve İttihad ve Terakki’ye duyduğu yakınlıktır. Yukarıda adı geçen/geçmeyen hemen birçok yazar, şair, gazeteci, devlet adamının yanı sıra alimlerimiz ve de sufilerimiz de (siyasi İslamcılığına rağmen) Abdülhamid’e karşı durmuşlardır. Bazıları sözlü ve gizli, bazıları da Âkif gibi açıktan tenkit etmiş, hakarete varacak sözler sarf etmiştir. Bu karşıtlık, Kanun-i Esasi’ye verilen müşahhas destekte ifadesini bulur.

İslamcılar,  gerek Abdülhamid dönemine olan bu sert itirazların sebebi üzerinde durmadıkları gibi; Âkif ve neslinin Abdülhamid’e karşı oluşları üzerinde de durmaz. Hele Âkif söz konusu olduğunda daha farklı bir sükûta meylederler. Bunun sebeplerinden biri, rivayete göre, Âkif’in yaptıklarından duyduğu ve dile getirdiği pişmanlıktır.

Bugünden geriye baktığımızda Âkif’i ve neslini haksız buluyoruz ve reyimizi Abdülhamid’den yana kullanıyoruz.

Bu taraftarlıkta ne kadar haklıyız bilmiyorum.

Çünkü biz Abdülhamid’i biraz da 31 Mart Hadisesi dolayısıyla Hareket Ordusu’na, M. Kemal’e ve onun içinde bulunduğu İttihad ve Terakki’ye itirazımız olduğu için destekliyoruz.

Abdülhamid döneminde kraldan fazla kralcılar işe karıştığı için bir ayrım yapmakta zorlanıyoruz. Âkif’in de bu bakımdan kafası karışık olsa gerek.

Bir de siyasi, ilmî, kültürel, söylem vs. hangi sebeplerle olursa olsun; 69 sonrası siyasi İslam hareketin öncülerine karşı duran akademyaya mensup kişileri, ilim adamlarını, basın dünyasını ele alalım. İlim adamlarının, sanat erbabının her zaman muhalif tavırda olması gerektiği fikrini de dikkate aldığımızda vardığımız sonuç şudur : Abdülhamid döneminde yaşamış olsaydık, ihtimal biz de onun yönetim biçimine zıt bir siyasetin içinde olurduk. En azından, aramızda  uzun bir mesafenin olmasına dikkat ederdik. Öyle ya, şu kadar ilim, irfan sahibi olmuş, ilmini, irfanını şahsiyet haline getirmiş bu zevatın hepsi birden yanılmış, nefsî hareket etmiş olamaz. Mutlaka bizim bilmediğimiz onların yaşayarak şahit oldukları birçok şey var.

Bunu söylerken tekrar etmekten kaçınmayacağız. (Üzerine hiç de vazife olmamasına rağmen Hamdi Yazır’ın, hal fetvası yazmasını bu bâbın dışında tutuyoruz.)

Eğer bir ütopyadan bahsedeceksek acaba Âkif’in ütopyası var mıydı, denilirse “vardır” diyebiliriz. Bu ütopya bizim varmak istediğimiz bir yer midir, orası tartışılır. Fakat bu ideal o dönemde hasret çektiklerimizi anlatır.

“Attı hülya beni ta Marmara sahillerine!

Görüyordum, iki üç bin mil açıktan bakarak,

Şu sizin kapkara İstanbul 'u, kardan daha ak.

Parlıyor alnı uzaktan ayın on dördü gibi;

Gülüyor: İşvesinin cazibeler müncezibi.

(..)

Sayısız mektep açılmış: Kadın, erkek okuyor;

İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor.

Gece gündüz basıyor millete nafi' asar;

Adeta matba'alar bir uyumaz hizmetkar.

Mülkü baştan başa  i'mar edecek şirketler;

Halkın irşadına hadim yeni cem'iyyetler,

Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor;

Gemiler sahile boydan boya servet taşıyor.” 

İstanbul rüyası çabuk biter. Şair, döndüğünde İstanbul’u sefalet, cehalet, ne yapacağını bilememenin verdiği şaşkınlık içinde ve de eski tas eski hamam bulur.

*

Onun derdi sistem değil, sistemin işleyişi idi

Âkif’in bir devlet yönetim teklifi var mı? Yoktur.  Çünkü o, Sezai Karakoç’un dediği gibi zaten İslam devleti denilebilecek bir yönetimin tebaasıdır.  Onun derdi sistem değil, sistemin işleyişi idi. Saltanata karşı idi. Doğumundan itibaren gençliği II. Abdülhamid döneminde geçmiş bir şair kişiliğe saltanat elbette dar gelecektir. Kraldan fazla kralcıların zulmü de buna eklenince Âkif’in Abdülhamid’e muhalif olmasını anlayabiliyoruz. Meşrutiyet’i, Meclis’i önemsediğine göre, aradığı bu sistem olmasa da onun evetlediği bir şeydir Meclis, Kanun-i Esasi.

Liyakat ve ehliyete dayalı, hukuku İslam olan, milleti/milliyeti Türk, Fatih, Yavuz, Kanuni ölçeğinde Osmanlı’dır Âkif. Osmanlıcılık bu anlamda Âkif’in karşı çıkacağı bir şey değildir. Birinci Meclis üyesi olması, bize, devlet fikri ve teklifi hakkında da kanaat verir. O, sistemden ziyade sisteme vaziyet edecek kanunlar ve kişilerle ilgilidir daha çok. En çok da cemiyet ile.

Hamdi Yazır’ı sadece Hak Dini Kur’an Dili ile değil, Abdülhamid için yazdığı hal fetvası ile andık. Hatta bu fetva daha baskın olmuştur Yazır değerlendirmelerinde.

İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi’nde Yazır’ın tercüme-i halinde, bu fetva için (Görevli olmamasına rağmen) kaydını düşer ki bu aslında, (Üzerine hiç de vazife değilken) demektir. Cumhuriyet’e geçişte, hilafetin ve saltanatın kaldırılmasında ulemanın bu tavrı Cumhuriyet’in kurucu kişilerine cesaret vermiş olmalıdır. Eğer zihinlerde bir de Abdülhamid muhalifliği, İttihad ve Terakki’de birlikte yolculuk, Meclis’te bir arada bulunmak, meal, tefsir yazmak gibi de olsa görevleri kabul etmek gibi ortaklıklar da varsa; kim bilir o günün nesilleri bu ortaklığı nasıl yorumlamıştır? Tefsirin muhalled bir eser olması, herkese ulaşamaması ve daha sonraki yıllarda araya giren lisan problemi sebebiyle “Hak Dini  Kur’an Dili”nin bir el kitabı olması mümkün değildi zaten. Dolayısıyla bu önemli çalışmasına rağmen Hamdi Yazır, kitaplarda İslamcı düşüncenin öncü kişisi sayılsa da pratikte bu böyle değildir. Laf aramızda -bu hususta İsmail Kara  ne der bilmem- Türkçe ibadet tartışmaları varken ve namazın da Türkçeleştirilmesi tartışılırken/planlanırken;  Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili”nde “namaz sureleri”ni nazma yakın bir dil ve üslup ile meallendirmesi yerine; inadına ve özel olarak nesre yaslaması gerekmez miydi?

Necip Fazıl’ın “Uluhakan Abdülhamid Han” diye yazması boşuna değildir. Bu eser sadece 31 Mart üzerinden Cumhuriyet’in öncülerine değil; Said Nursi, Âkif, Yazır gibi ona muhalefet eden kişilere de verilmiş cevaptır.  

Herkes kendini yokladığında görecektir ki yukarıda Âkif’in fikir beyan ettiği hususlarda esas olarak Âkif’in çizgisindeyiz. Âkif’ten sonra gelenler, onun fikri tutumu ile ilgili olarak bazı itirazlar dile getirdilerse de bizim ilk öncümüz, rehberimiz, örnek şahsiyetimiz, modelimiz Âkif oldu.

Artık bir Mehmet Âkif haftamız da var. İstiklal Marşı’nın kabulü resmi anma günlerine dahil. Tedavülden kaldırılmış olsa da Türk parasının üzerine basılan sakallı bir Mehmet Âkif portremiz oldu. Mehmet Âkif Araştırma Merkezi, Mehmet Âkif Vakfı, Mehmet Âkif Üniversitesi gibi kurumların yanı sıra, adına ilkokul ve ortaöğretim okulları da açıldı. Acaba bu okullar ve Âkif’in yayımladığı dergilerden mülhem olarak kurulan dernekler neye tekabül ediyor bugün?

Âkif günümüz için bir rehber midir?

Acaba düşüncesi bir tarafta, sanatı diğer tarafta bir kişilikten mi bahsediyoruz? Âkif; günümüz İslamcı gençlik için bir önder, bir bilici, bir rehber midir? Değilse neden? Safahat’ın, İslamcı düşüncenin ana kaynaklarından biri olduğu, bir el kitabı olduğu söylenebilir mi?

Söylenemezse neden?

Olmadı.

Oldurmadılar.

Mehmet Âkif’i sevdik, saydık, ona hayran olduk ve fakat onu İslam düşüncesinin öncüsü olarak önümüze geçiremedik.

En önemli eseri Safahat’ın, Türk edebiyatının yakın dönem sosyolojisine en iyi örneklerden biri olan bu eserin bölümlerine bakalım: Fatih Kürsüsünde, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakk’ın Sesleri.

Cami kürsüsünden halka doğrudan sesleniş. İstiklal Marşı, Milli Mücadele’ye verdiği katkı, Kur’an meali, Mısır’a hicret, mazlumen vefat ediş… Âkif’ten bize eserden daha çok, bir Müslüman şahsiyet; bir tavır ve duruş kalmıştır ve biz Âkif’i bunun için daha çok seviyoruz. Mazlum, gözü yaşlı, öfkeli ve de ironik. Pozitif bilimleri, tekniği, Batı’ya yönelişi tenkit sürecinden geçiremeden teklif etmek zorunda kalmış, ihtirazi olsa da İttihad ve Terakki ile anılabilen, Abdülhamid’e gayetle uzak, öfkeli, hatta karşı, hakaretli bir dil.

“Bedr’in aslanları”, “asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”, söylemleri ile Abduh ve Afgani’ye yaptığı referansların doğru anlaşılmaması, abartılması, bağlamından koparılması vs. ile Âkif’i yerli ve milli ve dahi öncümüz bir İslamcı kılamadık. Öncülerimizin şairler olduğunu söylüyor ve bunu Âkif ile başlatıyoruz.

Ancak şairlerimiz içinde Âkif hakkında en serinletici üslup sahibi, ona sağduyu ile yaklaşmayı başarmış şairimizin Sezai Karakoç olduğunu söylememiz gerekir. Eğer Âkif tam bir öncümüz olamadı ise bunun sebepleri arasında Âkif’i fikri yönü ve şairliği ile takdir ve takdim edemediğimizi kabul etmeli ve İstiklal Marşı yerine yeni bir marş yazma hevesine kapılan ve şairimizi “Edebiyat Mahkemelerin”nde yargılayan diğer öncü şairimiz Necip Fazıl’ın tesirini de göz ardı etmemeliyiz.   Öncü şairlerimiz içinde sadece Sezai Karakoç’tur ki Mehmet Âkif’i anlamış ve takdim etmiştir.

Enteresandır diğer öncü şairimiz İsmet Özel, İstiklal Marşı Derneği kurmasına rağmen, bir şair ve düşünür olarak Mehmet Âkif’i öne çıkarmaz. İsmet Özel tabii ki aleyhinde değildir Âkif’in. Ancak Âkif, İsmet Özel’in öncüsü de değildir.

Kanaatimiz odur ki Âkif’e öncülük rütbesi veren onun tavrıdır, ilmî ve ahlakî kişiliğidir, milletimizin Âkif’te bulduğu hükmî şahsiyettir. Çanakkale şehitleri  için yazdığı destan, İstiklal Marşı, bu marş için konulan mükafatı reddi, mazlumluğu, çocuklarına gösterdiğimiz vefasızlığın mahcubiyeti, zamanın yönetimi tarafından makbul bir şahsiyet olarak görülmemesi, takip edilmesi, cenazesinin devlet tarafından sahiplenilmemesi, Kur’an meali, dosdoğru, eğilip bükülmez şahsiyeti, gözü yaşlı oluşu, dini ilimleri tahsilin yanı sıra pozitif bilimleri de okuması ve bu yönü ile model kişilik çizmesi gibi nitelikler var bizim onu öncü kabul edişimizde.

Âkif bizim Fikret’in şahsında pozivistlere, Halûklara, İkinci Meclis ve sonrasına verilmiş cevabımızdır ve bundan dolayı her dâim gündemimizdedir.

Bütün bu hususiyetleri ona kazandıran şairliğidir, bizim millet olarak şiire olan düşkünlüğümüzdür.

YORUM EKLE