İslam ahlâk felsefesinde birey ve özgürlük

İlk insandan bu yana, kesintisiz bir şekilde üzerinde tartışılan konulardan biri de insanın konumu ve özgürlüğü meselesidir. Antik Yunan’dan Skolastik döneme, İslam filozoflarından Aydınlanma filozoflarına kadar felsefe tarihinin tamamında bu konunun sürekli ele alındığı görülmektedir. Âdem’in yasak elmayı yemesiyle başlayan bu süreç, günümüzde de etkisini sürdürerek devam etmektedir. Gücün, otoritenin, baskının, şiddetin sadece şekil değiştirerek zihniyetinden bir şey kaybetmemesi, tarihin her devrinde filozoflar tarafından bu konunun gündeme getirilerek çeşitli görüşler geliştirilmesine neden olmuştur.

Ünlü psikanalist Erich Fromm, insanın özgürlüğüne attığı ilk adım olarak, Âdem’in yasak elmayı yiyerek kendi tercih ve iradesine dikkat çekmektedir.(1) Aynı görüşü savunan son dönem İslam düşünürlerinden Muhammed İkbal de, insan için özgürlüğün ve kendini keşfedişinin Âdem’in yeryüzüne inmeden önceki süreçle bağlantılı olduğunu ifade eder.(2) Buradan hareketle, insan için özgürlüğün tercih ve irade noktasında bağımsız ve hür olmasıyla yakın bir ilişki içerisinde bulunduğu söylenebilir.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, insanın özgürlüğüyle alakalı olarak birçok filozof bu konuda görüş ortaya koymuştur. Biz bu çalışmamızda, İslam filozoflarının insanın Tanrı ve evren karşısındaki konumuna dair görüşlerini İslam Ahlâk Felsefesi açısından ele almaya; bunu yaparken, İslam düşüncesi içerisinde yer alan mezhebi ve kelami ekollerin bu konudaki görüşlerini ifade ederek kendi dönemlerinde ve günümüzdeki etkilerini ortaya koymaya; özellikle İslam dünyasında ortaya çıkan birçok sorunun insanın özgürlüğü ve irade anlayışıyla alakalı olduğunu düşünerek, İslam Ahlâk Felsefesi üzerinden çözümler üretmeye çalışacağız.

İslam düşüncesinde insanın özgürlüğü

Herkesin tek başına hesap vereceği, kişinin yaptıklarından mutlak sorumlu olduğu anlayışını sık sık vurgulayan Kur’an’ın bu ilkesi, ilerleyen zamanlarda Müslümanlar tarafından üzerinde en çok kafa yorulan konuların başında gelmektedir. Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali (ra) dönemiyle birlikte birçok kırılmalar yaşayan İslam dünyası, yaşanan kargaşa ve kaosun etkisiyle kapanmaz ayrılıklara sahne olmuştur. Büyük günah, hilafet, kader gibi konular etrafında şekillenen sorunlar, birçok siyasî ve fikrî gruplarca farklı şekillerde değerlendirilerek ilk ciddi ayrılıklar ortaya çıkmıştır.

Özellikle Hz. Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan hilafet meselesi, Cemel ve Sıffin gibi iki büyük savaşa sebep olarak Müslümanları derin bunalımlara sürüklemiştir. Yöneticiyi belirleme noktasında Muaviye’nin hileyle Hz. Ali’yi mağlup etmesini takip eden süreçte, İslam dünyası siyasi anlamda tarihe kötü bir başlangıç yapmıştır. İktidarı zorla ele geçiren ve saltanat sistemini başlatan Emeviler, meşruiyetlerini sağlamak amacıyla kader ve insan fiilleri gibi konuları şahsi menfaatleri doğrultusunda istismar etmişlerdir.

İslam’ın tarihe politik anlamda sağlıklı başlayamaması, ilerleyen zamanlarda Müslümanlar için birçok sorunun baş sebebi olmuştur. Muaviye’nin krallığını ilan etmesi ve halifeliği saltanat haline getirmesi, İslam devletinin siyaset anlayışında derin yaralar meydana getirmiştir. Emevi sultanlarının dinden uzak yaşayışları, halka zulmetmeleri, özellikle Ehl-i Beyt noktasındaki esef verici tutumu Müslümanlar arasında telafisi olmayan kırılmalar oluşturmuş, İslam devleti sürekli isyan ve direnişlerle çalkalanmıştır. Bu dönemde Ebu Zer’in itaatsiz tavrı, Hasan Basri’nin Kader risalesi, Ebu Hanife’nin Emevi diktatörlerine hiçbir şekilde boyun eğmemesi (3), ilerleyen dönemlerde özgürlükçü düşünürlere ve akımlara ilham olmuştur.

Siyasi otoritenin, yaptıkları kötülükleri gizlemek için dinin arkasına sığınması, İslam düşüncesinde birey ve bireyin özgürlüğü sorununu gün yüzüne çıkarmıştır. Bununla alakalı olarak birçok fırka ortaya çıkmış, mezhepler arasında uzlaşılmayan ihtilaflar başlamıştır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olmadığını savunan Cebriye ve insanın sorumlu ve özgür bir varlık olduğunu savunan Kaderiye mezheplerinin oluşmasıyla başlayan bu süreç, ilerleyen zamanlarda Mutezile, Eş’arilik gibi ciddi ekollerin doğmasına yol açmıştır. Birçok fikrî tartışmaya, mezhep kavgasına rağmen insan için sabit bir konumun belirlenememesi, tarihin her döneminde iktidarlar ve din tüccarları için bir fırsat olmuş, onlar yaptıklarını meşru bir zeminde göstermek için bu meseleyi çıkarları uğruna kullanmışlardır.

İslam ahlâk felsefesi açısından birey ve özgürlük

İslam tarihinde yaşanan bu sorunların günümüzde de devam ettiği görülmektedir. Ciddi bir kriz halinde karşımızda duran bu durum, fikri, ahlâkî ve siyasi pek çok yönü olan derin bir yapı olarak kendini göstermektedir. Yine bu sorunların din ile sıkı sıkıya bağlı olduğu inkâr edilemeyen bir gerçektir. Özellikle Ortadoğu bölgesinde yer alan Müslüman ülkelerin birbirleriyle sürekli çatışma halinde olması, mezhepsel kavgalar, terör ve şiddet eylemleri, radikalizm gibi sebepler ciddi bir tehlike arz etmektedir. İslam tarihinde benzerlerini çok gördüğümüz bu olaylar karşısında yine totaliter devletler ve din istismarcıları, krizi fırsata çevirerek kendilerine meşruiyet kazandırmaktadır.

Biz bu sorunların temelinde yatan nedenin, bireyin dünya üzerinde kendini sağlıklı bir konuma getirememesi ve din ve Tanrı tasavvurlarındaki ahlâkî çarpıklıklar olduğu kanaatindeyiz. Bireyin kendini tanıma ve tanımlama noktasında yaşadığı bu sorunlar, İslam dünyasında ahlâk tasavvurunun evrensel değerlerden uzak olması, siyasi ve ideolojik kaygılarla ortaya konması, şahsiyet eğitiminin geri plana itilmesi gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Belirli bir sistem yerine her oluşumun kendine göre bir hareket alanı yaratması, bireyin dünyasında kargaşa ve kaos ortamı oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Bunun sonucunda da birey, davranışlarına yansıyan dogmatik ve tutarsız eylemlerini dindar bir yaşayış olarak kabul etmektedir.

Bireyin içerisinde bulunduğu kriz durumuna, İslam filozoflarının ahlâk tasavvurlarından yaklaşacak olursak İslam filozoflarının özellikle felsefelerini belirli bir sistem üzerine inşa etmeye çalıştıklarını görürüz. Onlar birey ve bireyin ahlâkına ilişkin konuları da bu felsefi sistem içerisinde izah etmişlerdir. Böylece “bireyin zihninde bütüncül bir değerler alanı ve metafizik bütünlük ortaya koymaya çalışmışlardır.”(4) Bunu ortaya koymak için de belirli bir tutarlılığa, sürekliliğe sahip bir düşünce sistematiği ortaya koyacak bir iradeye sahip olmak gerekmektedir.

Bu noktada özellikle Farabi tarafından ortaya konan dil, düşünce, mantık ilişkisi, bireyin hayatını anlamlandırmasında düşünce basamağının ilk adımını teşkil eder. Bu noktayı Aygün Akyol’un ifadeleriyle açıklayacak olursak: “Bireyin hayatı anlamlandırırken kullandığı dil, düşünce sistematiği ve mantıksal kurgusu yaşamının her yönüne etki etmekte ve belirleyici bir role sahip olmaktadır. Bu üç hususu besleyen ikinci unsur ise bireyin fiziksel gerçekliği anlaması, bunun üzerinde tahayyül ve tefekkür yaparak soyut düşünce becerisini geliştirmesi ve son olarak kendine uygun bir metafizik kurgu ortaya koymasıdır. Bu sağlandığı takdirde bireyin hayata bakışı ve anlamlandırması bir bütünlük arz edeceği için vereceği kararlar sağlıklı, tutarlı ve anlamlı olacaktır.”(5)

İslam ahlâk felsefesi, nitelikli birey ve nitelikli toplum yetiştirmeyi hedeflerken, bunu hem dini hem felsefi bir arka planda kurgulayarak yerelden evrensele uzanan bir ahlâk ve değerler dünyasının unsurlarını bünyesinde barındırır. Zira İslam filozofları, felsefelerini ortaya koyarken, Kur’an ve Sünnetin ilkelerini de dikkate alarak teolojik/dinî bir ahlâk felsefesi geliştirmişlerdir. Nassların yanında Yunan felsefesinden de yararlanan İslam filozofları, böylelikle dinî-rasyonalist bir ahlâk tasavvuru inşa etmenin imkânını aramışlardır.

Din ve ahlâk noktasında karşımıza ilk olarak akıl ve irade çıkmaktadır. Akıl ve iradeden esas olarak anlaşılması gereken, iyi düşünebilme ve doğru tercihte bulunabilme yetisidir. Burada bireyin özgürlüğü meselesi ortaya çıkarken, zorla ve cebir altında bulunan bir birey için ahlâki normlardan bahsetmek mümkün olmamaktadır. İslam filozofları da akıl ve iradenin olmadığı yerde ahlâkın geçerli olmayacağı görüşündedirler. Kur’an’ın birçok yerde akıl ve insan iradesine yaptığı vurguları hatırlarsak, İslam filozoflarının bu haklı tutumu daha net anlaşılacaktır.

Günümüzde ahlâki açıdan her anlamda bir çöküntüyle karşı karşıya kalan Müslümanlar, tek tek bireylerin zihninde sağlıklı bir ahlâk tasavvuru, dünya görüşü, Tanrı-evren ilişkisi, fizik-metafizik kurgusu bulunmamasından dolayı bu çürümeyi benimseyerek tutarlı ve sürekli bir çözüm üretememektedir. Tam burada İslam filozoflarının ahlâk felsefesine dair görüşlerini incelemek yerinde olacaktır. Zira ahlâk felsefesi, ahlâka ilişkin kavramları temellendirip bu anlamları güncelleyerek hayatımıza girmesini sağlar. Bunu ortaya koymak için vahyî bilginin birinci sırada olduğunu düşünen İslam filozofları, buradan hareketle Tanrı-evren ilişkisini temellendirmeyi önceleyerek felsefe-din ve akıl-vahiy arasındaki ilişkiyi sürekli kurgulamışlardır.

İnsanın özgür iradesini merkeze koyarak iyiyi bilip kötüden uzaklaşmanın, doğru olanı tercih etmenin imkânını arayan İslam filozofları, bireyin ahlâk dünyasını sağlıklı bir zemine yerleştirerek davranışların ahlâkiliğini sorgular. Böylece aile, toplum ve devlete yönelik eylemlerde etkili bir ahlâkilik temin eder. Birey üzerinde oto-kontrol sağlayarak vicdandan doğan bir eylemlilik hâlini amaç edinirler. Bunun sonucu olarak da bireyin dünyada ve ahirette saadete ulaşmasının yolunu ararlar.

İslâm ahlâk felsefesi için nihai hedef, bireyin huzurlu, mutlu ve müreffeh bir yaşantıya sahip olmasını sağlamaktır. İslam filozofları da buradan hareketle bireyin mutluluğu için felsefi görüşler ortaya koymuştur. Türk-İslam düşünürü Farabi, felsefeyi “tahsilü’s-saade” yani mutluluğun kazanılması şeklinde tanımlayarak tüm felsefesini bu sistem üzerine kurar. “Farabi’ye göre mutluluk, insanın kendisini ve içerisinde yaşadığı evreni sebepleriyle bilmeyi, yani felsefe yapmayı gerekli kılmaktadır.”(6) Böylece İslam filozofları için felsefe, dünyada refahı ahirette felahı temin eder.

İslam filozofları, ahlâk felsefelerini kurarken hem bireyin hem toplumun sağlıklı bir noktaya gelmesi için sağlıklı bir zihin ortaya koymaya çalışırlar. Bireyden topluma doğru bir hareket şeklinde ifade edebileceğimiz bu süreç, ahlâk ve değer noktasında bir kimlik ve kişilik inşa etme sürecidir. Dil, düşünce, mantık kurgusundan hareketle, hak ve hakikat tasavvurunu felsefe içerisinde disipline ederek bireyi aklî, ruhî, ahlâkî anlamda olgun bir noktaya getirmeyi amaç edinirler. Bugün yaşadığımız sorunlar karşısında da İslam ahlâk felsefesinin temel kodlarını önceleyerek, bireyin özellikle özgürlük noktasında tutarlı ve sürekli bir konuma yükselmesini sağlayabiliriz. Bireyi merkeze alarak geliştireceğimiz bu çözüm önerisi, Müslüman ülkelerin birçoğunda yaşanan baskı, zulüm, dini taassup, radikalizm gibi sorunlar karşısında bireyin, sağlıklı bir din ve dünya tasavvuruyla ahlâki olgunluğa erişerek onun korunmasını sağlar.

NOTLAR

  1. Erich Fromm, İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Mert Yay., Ank.
  2. İkbal Muhammed, İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası, Timaş Yay., İst., 2016
  3. Mevlüt Uyanık, Sivil İtaatsizlik Eylemleri ve Dini Değerler, Elis Yay., Ank. 2010
  4. Aygün Akyol, İslâm Ahlâk Felsefesi: Birey ve Özgürlük Merkezli Bir İnceleme, Kutadgubilig Dergisi, Sayı 36
  5. Aygün Akyol, İslâm Ahlâk Felsefesi: Birey ve Özgürlük Merkezli Bir İnceleme, Kutadgubilig Dergisi, Sayı 36
  6. Yaşar Aydınlı, Fârâbî, İSAM Yay., İst. 2018

KAYNAKÇA

Akyol Aygün, Uyanık Mevlüt, İslam Ahlak Felsefesi, Elis Yay., Ank. 2013

Aydınlı Yaşar, Fârâbî, İSAM Yay., İst. 2018

Aydın Salih, İslâm Düşüncesi IV, Külliyat Yay., İst. 2017

De Boer, İslâm’da Felsefe Tarihi, Balkanoğlu Matb., Ank. 1960

Farabi, İlimlerin Sayımı, Çev. Akyol Aygün-Uyanık Mevlüt, Elis Yay., Ank. 2019

Fromm Erich, İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Mert Yay., Ank.

İbn Bacce, Tedbiru’l-Mütevahhid, Çev. Akyol Aygün-Uyanık Mevlüt, Elis Yay., 2017

İkbal Muhammed, İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası, Timaş Yay., İst., 2016

Uyanık Mevlüt, Sivil İtaatsizlik Eylemleri ve Dini Değerler, Elis Yay., Ank. 2010

Ülken Hilmi Ziya, İslâm Felsefesi, Selçuk Yay., Ank.

YORUM EKLE