İşaret fişeği

Ben uyurken elini alnıma koy,

Serin sularda ıslat elini alnıma koy

Düşlerimin dehşetinden koru beni

Bir karanfil inceliğinde ölsem diyorum

Gölgeme şekil verip yürüsem diyorum..

Nevzat Çelik

Kadın saçını savurarak kalktı yataktan, gözlerindeki ağırlık giderek hafiflerken önündeki tüm perdeler de tek tek kalkıyordu.-İki gözün uykudayken ne suretler görürsün de iki gözün açılması bu seyre perde olur.- Saçlarında toprağın her renginden bir ton vardı. Bereketli bir tarlaya dönüşmüş gibi gururla boy veren teller hafiften omuzlarına dökülüyordu. Saçlar uçmaya hazır bir kırlangıç kanadının hareli tüyleri gibi kızıl bir şafağa savrulmaktaydı. Gözlerinde geceler ve gündüzler kavgalı iki zümrüt yeşilinin hırslarını taşıyordu. Şafak sökerken bir lavanta eflatunu gelmişti gözbebeklerine, akşamın alacakaranlığındaki iğde ağaçlarının buğulu yeşiline tezat. Gözleri hırçın bir ilkbahar çığlığıydı.

Bu sabah uyanışları, kekremsi bir tattan öteye geçmiyordu artık. Eskiden olduğu gibi kendisini bekleyen, gürül gürül akan taptaze bir günün tatlı telaşını ensesinde hissetmiyordu. O karışıp gittiği, kopan her yaprakla birlikte kendisinin de bir değer, bir anlam kattığını düşündüğü ömür takviminde “zaman” kavramı bir testereye dönüşmüştü sanki. Önüne ne gelirse şeksiz şüphesiz kesip atıyor, günlerini aynı tezgahtan çıkmışcasına birbirini tekrar eden birer numuneye dönüştürüyordu. Geçen gün ömürdendi, bunun farkındaydı ancak damağındaki kekremsi tat, daha somut bir farkındalıktı kendisi için.

Sabahlığını giyip banyoya doğru yollanırken her sabah olduğu gibi bir önceki gecenin mayaladığı hissiyat bulutundan damlalar düşmeye başladı üzerine. Kurşun gibi ağır bir yükle başını koyduğu yastık, bütün gece muhayyilesine yaylım ateşinde bulunmuştu sanki. Zihninin ve hafızasının işlerlik kazanmaya başladığı şu dakikalarda yüzünü yıkadığı soğuk su, ruhunu da kesif bir serinlikle karşıladı. Uyanmaya karşı hep mesafeli olmuştu. Gecenin setrettiği onca acıya, kedere belki coşkuya, şefkate, şehvete hep bir mazaret bulunurdu da gün ağarınca ve bütün sırlı alemler aydınlanınca tutunup sığınacak hiçbir dalı kalmazdı insanın. Gecenin sükunetinden kesip ayırdığı birer yamayı, gündüzün bütünüyle aydınlatıp dağladığı yaralarına pansuman yaparak hayatın tam da ortasına dalmalıydı. Ve kaderin kendisine biçtiği rolün gereği neyse mazaretsiz, bahanesiz oynamalıydı.

Gündüzler; herkesin bir parçasını inşa ettiği devasa bir tiyatro sahnesiydi; kostümler, saç, sakal, traş losyonu, makyajlar, yüz ifadeleri, jestler, mimikler ve tabi ki replikler... Yapılacaklar listesi de hazırdı; evde, okulda, dolmuşta, otobüste, metroda, ofiste, toplantıda… Takınılacak her tavır, atlanacak her engel, girişilecek pazarlıklar, gövde gösterileri, bozdurulacak paralar, doldurulacak abonmanlar, pastane ve gişe kuyrukları, hızlanıp yavaşlayacak adımlar, gaza basılıp makas atılacak şeritler bile... Hatta kimin yumuşak bir “günaydın”la selamlanıp kimin görmezden gelineceği, kime yol verilip kimin pas geçileceği bile önceden yazılmıştı bu devasa senaryo metninde. Gece herkes uykudayken görünmez bir dolma kalem, karanlığın içinden çekebildiği kadar mürekkebi çekiyor ve sinsi bir planlamayla rol dağılımını belirleyip kapı önlerine bırakıyordu. Sabah; kendisine vasıl olmuş olanları, hiç de davetkâr olmayan ve nezakete de ihtiyaç duymayacak bir hodgamlıkla karşılarken kimseye bu akışa dahil olup olmamak konusunda fikri sorulmuyordu.

Aynanın karşısında uzun uzun inceledi yüzünü kadın. Bu; günün acımasız girdabına atılmadan önce kendisine tanıdığı son istemli mühletti; o yüzden hiç acele etmedi. Gövdesini yangından mal kaçırırcasına otuzlu yaşlarının ortalarına taşıyan o iştahlı rüzgarın şehvetine kapılmadı; durup soluklanmayı irad etti. Yakaladığı bu zaman diliminin içine bir mürekkep gibi dağılmayı, ipek bir şal gibi akıp yayılmayı diledi. Gözlerinin altındaki morlukların, iki kaşının ortasında her geçen gün daha da yerleşik bir kararlılıkla kamp kuran çizgilerin ve dip boyası periyotlarının sıklaşmasına neden olan saç bitimindeki hızlı ağarmanın… Her fiziki değişimin bir nedeni, geçerli bir açıklaması vardı elbet. Ama gözlerindeki bu muhtevası yabancı hüznü bir türlü anlamlandıramadı. Gecelerin şifa olup derdest ettiği, üç-beş gün, bilemedin bir iki hafta hüküm sürdükten sonra toparlanıp giden o acıların tamamı, sanki intikam almaya gelmiş birer bumerang gibi aynı hızla gözlerine çöreklenmişti. Durgun göle atılan taştan yayılan her bir halkanın merkezkaç kuvvetiyle yaşadığı in’ikas, dip dalgalardaki kavgayı ele veriyordu. Bilinçaltına öteleyip üstünü örttüğü ne kadar yaşanmışlık varsa fillleri ve failleriyle çıkıp gelmişler, şimdi gözlerinin içinden birer alacaklı olarak kendisini selamlıyorlardı.

Bu toplu acı şöleninin bir işaret fişeği olmalıydı muhakkak. Yoksa ömrünün geçen yıllarına özenle ve yerli yerince dağıtılmış; üçü hazan biri bahar da olsa mevsim geçişleriyle harmanlanıp köşesine çekilmiş olan onca edilgenlik, geceden sabaha böyle bir işlerlik kazanmış olamazdı. Zihnin yetenekleri insanı daima şaşırtır, yatmadan önce kendisini yere çalan ve hareketsiz bırakan o tiradın detayları da kareler halinde gözünün önünde belirmeye başladı.

“Multifonksiyonel” diyordu telefonun öbür ucundaki adam; “Bu elektrikli süpürge, teknolojinin bütün imkanlarını tek bir potada eritmiş. Öyle becerikli ki evin içinde sanal işaretler oluşturarak nereyi, ne kadar temizlemesi gerektiğini saptıyor, görsel navigasyon sistemi sayesinde bütün detayları hafızasına depoluyor. Emiş gücü ve çok aşamalı temizleme sistemini görmelisin, bu alet bir mucize!” Daha sonra “robotun altındaki sensörler” ve “her yüzeye özel otomatik fırçaların çalışma prensibi” şeklindeki alt başlıklara geçiş yaptı ki kadın, bundan sonrasının kulağında bir uğultuya dönüştüğünü ayrımsadı. Neden bahsediyordu bu adam, aralarında geçen bu diyalog, hangi amaca hizmet ediyordu? İki hafta önce mekanik bir ayrılık konuşmasıyla kalbini avuçlarına bıraktığı bu, aynı adam değil miydi? “Muhabbeti kesmekten yanayım” derkenki katil soğukkanlılığı, kendisine en iyi teknolojik aletleri saptayabilme görüş gücünü bahşediyordu demek. Kadının kanına ekmek doğrayan bu etken ve etkili eylem, adamın dönmüş olduğu düzenine müthiş bir konfor sağlamış oluyordu böylece.

Adam, evine aldığı ve hane halkına kayda değer bir kolaylık sağlayan elektrikli süpürgenin marifetlerini şevkle sıralarken kadının göklerinde nasıl bir sarsıntıya sebebiyet verdiğinin elbette farkında değildi. O, gayet safiyane bir meyyalle anlatıyordu olup biteni. Hem katil hem maktül olabilmek, insanın sahip olduğu potansiyelin bir parçasıydı nihayet. Fakat sınanmadığı günahın masumu olanlar, bir gaflet deryasının içinde yaşayıp gidiyorlardı. Bir konuda görüşüne başvurmak üzere aramış, aramışken havadan, sudan, günlük rutinlerinden ve gündeminde ne varsa ondan bahsetmişti. Doğal seçilime tabi tutulmayan bir paylaşımdı yaptığı. Kadını can evinden vuran da adamın ses tonunda ayrılık acısına dair hiçbir namzet bulamaması ya da canlılığından en ufak birşey yitirmemiş olması değildi. Tabi bunlar da algısındaki filtreye takılmış detaylar olmuştu ve başka zaman olsa açık kalp ameliyatındaki komplikasyonlara benzer etkilere neden olabilirdi. Ancak bu defa asıl mesele farklıydı. Elbette kadın, “ev” ve “yuva” kavramlarının gerçekte neye tekabül ettiğini iyi biliyordu ve adamı dinlediği o dakikalarda kendisi “ev”deyken muhatabı; bir “yuva”dan sesleniyordu. Bahsi geçen elektrikli süpürgenin yüklenmiş olduğu stratejik misyon da gelmiş geçmiş bütün  “yuva”lardaki ev aletlerinin ağırlığını üstünde taşıyordu. İşte o andan itibaren kulaklarındaki uğultu, konuşmadan artakalan herşeyi silip süpürdü. Önünde yetmiş yedi renkten oluşan bir duygu kartelası açılmıştı, bunca yoğun bir hissiyat denizinde boğulmamak mümkün müydü?

Kadın, o gecenin sabahında; kendisini değil belki ama gözlerini çoktan boğmuş olan hüzün denizine aynada yeniden ve dikkatlice baktı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ömründe yarılmaya neden olan ve kimilerince oldukça “önemsiz” olarak yorumlanabilecek bu hadise, içindeki göç kervanının “işaret fişeği” olmuştu. Cinlerin; seslerden, sulardan ve gecelerden yapacağı sayısız düğünün işaret fişeği… Dışarıda delilik vehminden üstün bir yağmur yağıyordu ve kadın hazırlanarak günün tiyatro sahnesinde kendisine biçilen role girmek üzere adımını sokak kapısından dışarı attı.

Kaynak: Şiar Dergisi'nden iktibas edilmiştir.

YORUM EKLE

banner19

banner26