İnşa ile ibadet arasındaki mutedil çizgide: Selçuklu’yu düşünmek

Her taraftan bozguna uğrayan kalbimiz ve ruhumuza kuvvet sağlayacak hikmetli soluk, göğüs kafesimize uğramıyor. Bu soluksuz kalışın ızdırabı, dünyamızı karanlıklar altında bırakırken geleceğimizin teminatı noktasında bizi ümitsizliğe sevk ediyor. Cehaletin övülmesi ve ahlâkın rafa kaldırılmasının yanında, estetik şuurun teknolojiye mağlup olması, hem bireysel hem toplumsal anlamda onarılması güç sorunlara yol açıyor. İnsanın, yaratıcıyı ve kainatı idrak etmesinde ona en büyük katkıyı sağlayan unsurlardan bir tanesi olan sanat, özellikle Müslümanlarca görmezden geliniyor. Birtakım tarihi eserler gibi artık başlı başına sanat da Müslümanlar için müzelik bir malzeme olarak kabul ediliyor. Bu problemli tavrın sonucunda ise bodrum katlarına sıkıştırılmış mescitler, gökdelenler arasında can çekişen cami hoparlörleri, yalnızca kulaklara dokunan Cuma hutbeleri payımıza düşüyor.

Bugün bizlere üzerinde özgür bir şekilde yaşayabildiğimiz bir toprak parçası bırakan, bu toprak parçasını Malazgirt Zaferi sonrası maddî manevî atılımlarla vatan haline getiren Selçukluların yüksek medeniyet telakkisine ortak olmamız, belki de yeni bir İstiklâl Savaşı mahiyetindedir. Bir memleket nasıl inşa ve ihya olunur noktasında, bugünün dahi temel meselelerine Selçuklu’nun eşsiz sanat şuuru sayesinde çözümler üretebiliriz. Şehirlerimizin kaoslu meydanları ve New York’u andıran silüetleri, işgalin ve sömürgenin yalnızca silahla, askerle olmadığını bize sık sık hatırlatıyor. Küresel sistemin uzantısı AVM’ler, boynumuza zincir vuran rezidanslar, tek dişi kalmış canavarın öfkeli plazaları... Bütün bunların bize ait olmayan bir medeniyetin mahsulü olduğunu mektep koridorlarına, resmî daire girişlerine, meclis kürsülerine, evimizin duvarlarına kalın puntolarla kazımamız gerekmektedir.

Şehirlerimiz üzerinden bütün ülkeye yapılan bu işgal girişiminin bertaraf edilmesi, elbette millî bir mücadele anlamına gelmektedir. Mazimiz, şehirciliğin en parlak örneklerini bünyesinde barındırmaktadır. Kutlu geleneğimizden alacağımız ilhamla, taş ve betondan ibaret olmayan şehirleşme problemini sağlam bir zemin üzerinde tartışabiliriz. Bu problemin çözümünü, milliyetçiliğimizin esaslarını kolaylıkla bulabileceğimiz Selçuklular üzerinden yürütmek, bize yeni ufuklar ve anlayışlar kazandırabilir. İnşa ve ibadet arasındaki bağlantıyı, sanatın ve mimarinin her alanında büyük bir titizlikle ifade eden Selçuklu estetiği, insanı Allah’la ve kainatla bütünleştirmenin sırrına vâkıf bir hâlde yeniden keşfedilmeyi bekliyor.

Selçukluların, fethettiği her şehri devletin başkenti kabul edercesine inşa ettiğini söyleyebiliriz. Erzurum’u Konya’dan, Sivas’ı Kayseri’den ayrı düşünemeyiz. Ulu camilerden medreselere, köprülerden darüşşifalara kadar bir şehri meydana getiren unsurların hepsi, bütün bir Anadolu coğrafyasında kendisini göstermektedir. Buradan hareketle Selçuklular, sadece bir şehir değil yeri geldiğinde vatanın savunulacağı müstahkem kaleler inşa ediyorlardı. Tabiatla uyum içinde olan, insanı taşlar aracılığıyla Allah’la buluşturan, mektepleri mabet kabul eden, heybetini mütevazılıkla süsleyen, bütün varlığıyla secde hâlinde olan Selçuklu Devleti, Çifte Minareli Medrese’yle, Divriği Ulu Camii’yle, Sultanhanı Kervansarayı’yla, Üç Kümbetler’iyle, Gevher Nesibe Darüşşifası’yla varisi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne uzanıyor.

YORUM EKLE

banner26