İmtihan yurdunda bir âli hedef: “İnsan Makamı”

İnsanın bu dünyadaki yolculuğu; hem uzun hem de inişli çıkışlı yani zordur. Bunun yanında yolculuğun her anı ve adımı kendisi için türlü yeniliklere, sürprizlere de gebedir. Varacağı noktayı bilmeden, kendisini neyin beklediğinden habersiz yoluna devam eder. Yolculuğun bu dünyaya bakan boyutunun son bulacağını bilir sadece. Ötesi ateş çukuru mu, gül bahçesi mi, gitmeden asla öğrenemeyecek. Yürüdüğü bu yolun nereye çıkacağı konusunda hiçbir fikri yok. Gelecek ile arasında bir perde var çünkü…

Gayb yani bilinmezlik hâli; insan için söz konusudur. Allah için ise bilinmeyen diye bir şey yoktur. En küçüğünden en büyüğüne olmuş ve olacak her şey, Allah’ın ilmi dahilindedir ve kayıt altındadır. Allah’ın bu bilme ve kayıt altında tutma hâline; “kader” deriz ve ona iman ederiz. O ilahi bilgi ile karşılaştığımız zaman ondan haberdar oluruz ki buna da “kaza” deriz. Dolayısıyla Allah’ın bilmesi ve Levh-i Mahfuz’da o bilginin yazılı olması insana, yanlış yollara sapmada mazeret sunmaz. Nasılsa benim hakkımdaki hüküm bellidir deyip o kaderin kazaya dönüşmesini elleri kolları bağlı bekleyemez. Çünkü orada yazılanın ne olduğunu asla bilemez. Bilemediği için iki ihtimal de mümkündür. Orada yazılı olanı bilmediğimiz için nefes alıp verdiğimiz sürece iyi ya da kötü olma seçeneği önümüzde durur.

‘Kalem kalktı, mürekkep kurudu ve defter kapandı’ sözünü ancak kalemin ve defterin sahibi Allah söyleyebilir.

Allah dünya yolculuğunda insana eşlik etmesi için birçok nimet vermiştir. Görünür sayısız nimetlerin yanında akıl vermiştir mesela, kalp vermiştir. Ama din ile kontrol edilmeyen akıl sapıtır, din ile terbiye edilmeyen kalp hevesin esiri olur. Allah’ın insanlar üzerindeki en büyük nimeti dindir. Din hem bir nimet hem de diğer nimetleri terbiye ve kontrol eden bir üst nimettir.

Din insanı savunur, evet. Neye ve kime karşı? Nefsine karşı, şeytana karşı, harama karşı… Din insanı insan kalsın, aşağıya düşmesin diye tutar. Onu en üst seviyeye çıkarmak için çabalar. Çünkü onu yaratan, onu her anlamda en mükemmel kıvamda yaratmıştır. Buna insan makamı diyebiliriz. Din onu, daima o makamda tutar.

İnsan-ı kâmil: Habibullah

İnsanlık tarihi boyunca ismi bu kadar çok anılan, etkisi bu kadar uzun süre ve bu kadar geniş alana yayılan, bu kadar çok kendisinden söz edilen bir insanoğlu gelmiş midir şu fani dünyaya? Kaba bir hesapla ismi her gün milyarlarca kez anılan, milyarlarca kez kendisine salat, selam, saygı ve bağlılık ifadeleri gönderilen başka bir insanoğlu var mıdır? İnsanların nefes alıp verdiği bütün toprak parçalarında ve göklerde; meleklerce ve kainatın sahibi Allah tarafından bunca övgüye kesintisiz bir şekilde mazhar olan başka bir yaratılmıştan söz edebilir miyiz? Ve tüm bunların yanında ve üstünde Allah’ın habibi olmak ne eşsiz bir ikramdır.

İnsanlık tarihinde yaratılmışlar arasında eşi benzeri olmayan ilahi bir tablodan söz ediyoruz. 

Akla sen gelirsin güzel denince

Senden daha şirin doğmadı bence

Bütün kusurlardan arıtılmışsın

Sanki yaratıldın kendi gönlünce

Bizler O’nun mübarek izinden gider, O’na salat-ü selam getiririz. ‘Allahümme salli ala seyyidina Muhammed.’ Peygamberimizden söz ederken Allah’ın habibi olan bir peygamberden ve mükemmel bir insandan söz ettiğimizi unutmamalıyız. O; emanet, adalet, sadakat, merhamet, muhabbet gibi yüce kavramları hayatında bir anıt gibi yükselten, güzel ahlakı ile kâmil bir insan. Hiçbir kula nasip olmayan en büyük ikramların sahibi seçkin bir peygamberdir.

Bir hayat düşünün ki hiçbir anı bir öncekinden eksik kalmasın.

Bir hayat ki gönlünü ona açanlara her günüyle armağanlar sunsun.

Ve bir hayat ki kelimenin tam anlamıyla mükemmel olsun.

İşte bu ancak O’nun (sav) hayatıdır…

El-Emin vasfı bu mucizevi tablonun her zaman ve herkese parıldayan ve göz alan boyutu. O, bereketli hayatının her anında bize emin vasfını hatırlattı. Emin çünkü; emniyet, emanet, eman, iman, müminle akraba bir kelimeydi. Hayatı boyunca O, tüm hareket ve sözleriyle “El-Emin” vasfını pekiştirdi.

Kabe duvarı yeniden örülürken mesela…

Sıra, tarih boyunca değerine değer katan mübarek ‘siyah taşa’ gelince, onu tüm kabileler, kendileri yerine yerleştirmek istedi. O şerefi kimse diğerine kaptırmak istemiyordu. Tartıştılar. Kılıçları çekip kavgaya tutuştular hatta. Bunun için savaşmayı bile göze aldılar.

Derken, birisi bir teklifte bulundu: ‘Dışarıdan harem bölgesine ilk kim girerse kararı o versin.’ Öneri kabul gördü. Herkes ilk kim gelecek diye beklerken O çıkageldi. Herkes memnun olmuştu. O’nun gelişinden verilecek karara razı olmuşlardı. Çünkü o El-Emin’di. O yaşına kadar kimsenin hakkını yememiş, yalan söylediği görülmemişti. Peygamberlikten önceki döneminde de peygamberlere yakışır bir hayat sürmüştü.

Tarih, O’nun kadar büyük, O’nun kadar güçlü ve kudretli ama aynı zamanda O’nun kadar mütevazi, O’nun kadar şefkatli ve O’nun kadar müstağni hiç kimseyi görmedi. Ve hiç kimse arkasında O’nunki gibi temiz, güvenilir ve büyük bir isim bırakmadı.

O’na mühürlü bir mektup gelmemişti. Eline bir kâğıt tutturulmamıştı. O taktirde O’na inanmak daha kolay olurdu. Vahiy O’nun dudaklarında tecelli ediyor. O’nun aktarması, öğretmesi ve yaşamasıyla yeryüzünde vücut buluyordu. O’na gelen vahyin dünyada ikinci bir şahidi yoktu. Ne çetin bir görevdi bu. Çünkü ‘yap’ deniyordu mesajda, ‘göster onlara nasıl yapılacağını’. ‘Söyle’ dendiğinde bile ilk muhatap, bir Müslüman olarak yine O idi. O vahyin taşınmasına örnek olacaktı. Vahiy O’nda somut bir hâl alacak, tabiri caizse ete kemiğe bürünecekti. Bundan dolayı Hz. Aişe, O’nu ‘yürüyen Kuran’ diye tarif ediyordu.

Mümin emin olandır. Müminin gönlü eman yurdudur.

Mümin yük olan değil yük alandır.

Müminin kalbinin pusulası her zaman sadakate, doğruluğa ayarlıdır.

Mümin haya sahibidir.

Mümin insanların ayıp ve günahlarını örtendir.

Mümin tüm tariflerinin yanında ve üstünde yüreğinde merhamet ve muhabbet taşıyan kimsedir. Yaratılanı sevmeyen, Yaratıcı’yı da sevemez.

Mümin cömerttir.

Unutmayalım ki ölüm bir nefes uzakta. Söylediğimiz her söz son sözümüz, yaptığımız her iş son işimiz, bugün son günümüz, şu namaz son namazımız olabilir. Belki bu son bakışımız ve bu son lokmamız olabilir. Yani her karşılaşma bir vedadır aslında. Hiçbir şeyin sahibi değiliz, emanetçiyiz.

Saadettin Acar imzasıyla Profil Yayınları’ndan çıkan İnsan Makamı adlı bu kitap; ilk söz yerine: insan makamı, O: insan-ı kâmil, yolun ince halleri, dünya nöbeti, ve okumak ve yazmak ve adlı 5 bölümden oluşuyor. Okumanızı öneririm.

Beşeriyetten insaniyet mertebesine çıkmak bir çabanın ve en nihayetinde de bir lütfun sonucudur. Beşer mütemadiyen yükselmek ve insaniyet makamına çıkmak için çabalar aslında, fıtrat bunu ister çünkü. Bunun yanında dünya ve içindekiler de insanı aşağı çekmek için tüm imkanlarını seferber eder. Heva ve heves, nefis ve şeytan, mal ve mülk, tül-i emel, şehvet, servet, şöhret… Bunların tümü insan olmanın ve o makamda kalmanın önünde birer engel, aşılması gerekli olan birer manidir. Bunları aşmadan, onlarla mücadeleyi sürdürmeden insan olabilmek ve kalabilmek mümkün değildir. Bunları aşmak kolay mı peki? Değil elbette. Nefes alıp verdiğimiz sürece devam edecek bu mücadele. Gerçi her seferinde, şu tepeyi de aştık mı düzlüğe çıkacağımızı ümit ediyoruz ama bitmiyor bir türlü tepeler, bitmeyecek. İmtihan dünyası burası, burada düzlük yok. Aştığımız her tepeden sonra yeni tepeler, yeni tepeler bekliyor bizi. Son nefesi vermeden de bu savaş bitmeyecek. Ya sonrası peki? Sonrası da, öncesi de Allah Kerim. Allah Kerim ve Rahim.

YORUM EKLE

banner19

banner26