İls Sont Eux (Onlar Onlardır)

Doğrusal bir varlık değildir insan. İkinci bir ekseni, üçüncü bir boyutu daima vardır. Ki insanı betimleyebilmek için bu üç boyut asla yeterli gelmeyecektir. Doğrular sürekli yön ve şekil değiştirecektir. Sen ne zaman bir insanı bir tanıma oturtsan seni yanılgıya düşürecek bir değişim gerçekleşecektir. Belki de bu değişim sandığımız şey en başta betimleyicinin içine düştüğü bir yanılgıdan ibarettir.

Betimleyici beş duyusuyla bir çıkarım yapmaz asla. Ortada tanımlanmamış bir altıncı duyu daima olacaktır. Bu insanı maddenin ötesine taşıyan var oluşu nedeniyledir. İnsan öldüğünde bedeni terk eden neyse, beş duyu ile tanınamayacak olan da odur.

Gözle görülmeyene inanmanın en kolay olduğu çağda yaşıyoruz. Göremediğimiz ama teknoloji sayesinde varlığından emin olduğumuz yığınca şey içinde, gözle görülmeyene inanmamanın demode olduğu bir devir. Havsalamız yoğun uyaran bombardımanı altında paralize olmuş durumda. Bize gösterilen (doğru) her neyse şüphe edecek fırsat tanımıyorlar. Kendimi herhangi bir yığından izole edebilecek kudrete sahip görmüyorum. Yığınla beraber uyanıp, işe gidip, yığınla uyuyorum. Yığının baktığı yöne bakıp, yığının gördüğünü görüyorum. Bu beni rahatsız ediyor ve bu rahatsızlığa sığınıyorum. Gerçek uyanış bir rahatsızlığa muhtaç çünkü.

Safir bir göz yargıcın cübbesinin kırmızı yakasına takıldığında, yargıç görmese bile bir rahatsızlık yaratacaktır. Alay komutanının gömleğine sızan civanın, civadan çok daha yoğun bir anlam kazandığını, bir gözyaşı bir ukde olduğunu alay komutanının bilmediği gibi bir rahatsızlık. Buruşuk pardösülü adamın içindeki kırıkları, ona en yakın mesafeden bakan ailesi bile göremiyor. Bu böyledir. Bir insana ne kadar yakından bakarsanız onu o kadar az görürsünüz. Bundandır, insan; en güç kendini görebilir. Bundandır buruşuk pardösülü adam beline ağır bir sandık bağlayıp dibe batınca orada bir sandık buluyor. “Yakutlar, altınlar, pırlantalar/ adam dibe inmek için beline bağladığı/ sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.” Evet aramakla bulunmaz bazı cevherler, ancak bulanlar da arayanlardır. Her zaman en baştan beri bizim olan sandığın içinde, kalbimizde.

İnsan potansiyelle doğar. Bu potansiyel doğduğu toplumdan, büyüdüğü çevreden, sahip olduğu niteliklerden de bağımsızdır. Yaratılmışların en şereflisi de olabilir, sefillerin en sefili de. İki uca gitmesine ne zekâ ne eğitim ne de görgüsü yardım eder. Yolculuğunu, yön konusunda yapacağı seçimleri belirler. Oturduğu makamın, sahip olduğu rütbenin ya da şöhretin önemi yoktur. İnsan bu iki uçtan birinde ya da o uca giden yol üzerinde olmayı kendisi tercih eder. Kimse görmez belki ama insan bağrında bir terazi taşır. Terazisi doğru tartanın ne mutlu canına.

Terazi doğru tarttıktan sonra, oturduğu kanepeden gölde gezintilere çıkan genç kız, kardeşi için toz pembe hayallerinden, safirden bir balta yapıp uçurabilir canavarın başını. Anneleri güzel kadimi, çirkin moda ile değişse bile. Alay komutanı oğlu için kahraman olmak derdinde olabilir. Vali, geçici sevinçlere tamah etmeyecek, müstafi bir vali olarak yürüyecektir mutmain bir kalbe doğru. Mutmain bir kalbe erişildiği yerde sözün bir ağırlığı kalmayacaktır.

“hiçbir şey söylemeyen sözlere varmak için

her şeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti”

İnsanın yek diğeri için ne düşündüğünün, ne hissettiğinin yolun sonu için bir anlamı yoktur. Beşer halk içinde yaşar, Hakk’a vasıl olur. O’na döndüğünde heybesinde kalanlardan sorumlu tutulur. Yolu bulacak olanlar, yolu kaybetmiş olanlardır. Onlar, onlardır. İls sont eux. İncir, yarpuz, karamela... Bu kez tartacak terazi mizandır. Bağrında taşıdığı teraziyi mizana göre kalibre edebilenlerin o gün bayramıdır. Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur. (Amenna ve saddakna)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdurrahman
Abdurrahman - 4 gün Önce

Ne demiş Kierkegaard: "Üzerimize sürekli akıl dışı işler açan hayatın üstesinden ancak aklı bir kenara bırakarak, kalbimizi dinleyerek gelebiliriz." En üstün ile en aşağılık olma skalasında bizi yürütecek olan da ancak kalbimizdir, vicdanımızdır.

banner19

banner36