İlim ve medeniyetin beşiği: Bağdat

         

Fırat ve Dicle nehirleri arasında, güneybatı Asya’da yer alan bereketli toprakların adıdır Irak. Fırat ve Dicle nehirleri arasında yer aldığı için eski dönemlerde “iki nehrin arasındaki bölge” anlamında Mezopotamya olarak nitelendirilmekteydi. Irak’ın bereketli toprakları ve stratejik konumu, tarih boyunca onun başına nice belâ ve musibetler getirmiştir. Sürekli işgal ve istilalara maruz kalmıştır. Bu kıymetli coğrafya Sümer, Babil, Asur, Med-Pers, Grek, Roma-Bizans ve Sasanî medeniyetlerine beşiklik etmiştir. 637’de de Müslüman hâkimiyeti altına girmiştir. Emeviler’in, Abbasiler’in, Moğol İstilasından sonra, Akkoyunlular’ın, Karakoyunlular’ın ve dört asır da Osmanlılar’ın hâkimiyeti altında kalmıştır.

Birçok kez el değiştiren bu topraklar Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da İngilizler’in eline geçmiştir. Daha sonra Kral Faruk döneminde milli bir devlet olmuştur. General Abdülkerim Kasım’ın önderliğinde askerler ve siviller krallığa son vermiştir. 1968’de bir grup subay darbe yaparak sosyalist Baas Dönemi’ni başlatmıştır. 1979’da Hasan el-Bekrî, yerini Saddam Hüseyin’e bırakmak zorunda kalmıştır. Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı, Kuveyt’in işgali ve Kuzey Irak’taki Kürt katliamları bu dönemin önemli hadiseleridir. 2003 senesinde ABD’nin Irak’ı işgali ve Saddam Hüseyin’in idam edilmesi, ülkedeki karışıklığı daha da arttırmıştır. Bu yetmezmiş gibi son yıllarda bir de IŞİD’le yüzleşmek durumunda kalmıştır.

Osmanlı devrinde Irak ve Bağdat

Ticaret yolları üzerinde bulunan Irak’ın başkenti Bağdat, 1508’de Safevîler’in eline geçmesinden Kanûnî Sultan Süleyman tarafından 1534’te alınmasına kadar Safevîlerle Osmanlılar arasında uzun mücadelelere sahne olmuştur. Cihan padişahı Kanûnî Sultan Süleyman, 1534’te şehre girmiştir. Büyük divan şairi Fuzûlî bu fetih için “Geldi burc-ı evliyaya padişah-ı namdar” mısraı ile tarih düşürmüştür. Bağdat’ta dört ay kalan Kanûnî Sultan Süleyman, Safevîler’in yarım kalan camiini tamamlatmış; İmam-ı Âzam’ın mezarını buldurup burada türbe, cami ve medrese inşa ettirmiştir. Öte yandan Âzamiye Kalesi'ni yaptırmış, Diyarbekir eski beylerbeyi Süleyman Paşa’yı da şehre vali tayin etmiştir.

Osmanlı döneminde Bağdat’ta Safevîler’in tahrik ve kışkırtmalarıyla iç karışıklıklar ve isyanlar meydana gelmiştir. Safevî Hükümdarı Şah Abbas, İmam-ı Âzam ve Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri’nin türbelerini tahrip ettirmiş, cami ve medreseleri ahır hâline getirmiştir. Şah Abbas’ın katliamından kurtulan Sünniler ise Bağdat’tan sürülmüştür. Bağdat, IV. Murad zamanında 15 Ekim 1638’de başlayıp kırk gün süren bir kuşatma sonucu yeniden Osmanlı idaresine girmiştir. IV. Murad, Bağdat’ı fethettikten sonra harap hâldeki surları, Bağdat Kalesi’ni ve İranlılar tarafından tahrip edilen İmam-ı Âzam’ın türbesini onarmıştır.

1733’te Nadir Şah tarafından kuşatılan Bağdat, Ahmet Paşa tarafından geri alınmıştır. İlmin ve medeniyetin beşiği sayılan Bağdat, zaman içerisinde birçok kez el değiştirse de ta Lozan Antlaşması’na kadar, dört asır boyunca, hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmıştır. Bağdat’ta Osmanlı zamanında ilim ve edebiyat sahasında çok önemli şahsiyetler yetişmiştir.

İlim ve medeniyetin beşiği Bağdat’ta İslâm âlimleri

Bağdat, tarihte bir ilim ve medeniyet şehriydi. Dünyayı aydınlatan nice büyük âlimler ve edipler bu güzel şehrin ekmeğini yemiş, havasını solumuş ve suyunu içmiştir. Bunlar arasında cebirin kurucusu sayılan Hârizmî, İslâm felsefesinin ilk temsilcisi Kindî, astronomi âlimi Fergânî ile Ebû Ma’şer el-Belhî, tabip ve riyaziyeci Sabit b. Kurre el-Harranî, tabip-kimyacı ve filozof Ebû Bekir er- Râzî, astronomi âlimi Bettânî, İslâm felsefesinin en ünlü iki siması olan Fârâbî ve İbn Sînâ, matematik-astronomi-coğrafya-jeoloji-eczacılık sahalardaki engin bilgisi ve araştırmacı zihniyetiyle Bîrûnî ve çok yönlü bir ilim ve tefekkür adamı olan Gazzâlî gibi âlimler, Câhiz, İbn Kuteybe ve Müberred gibi edipler sayılabilir. Bunların bir kısmı daha sonra farklı coğrafyalara göç ederek ilmin bütün dünyaya yayılmasını sağlamıştır.

Bağdat’ta bugün birçok âlim ve edibin mezarı mevcuttur. Bunlardan biri Abdülkadir Geylânî’dir. 1077’de İran’ın Gilan eyaletinde doğan Kadiriye tarikatının kurucusu âlim ve mutasavvıf Abdülkadir Geylânî, ömrünü Bağdat’ta geçirmiş, burada ilim tahsil etmiş, sonra ilim öğretmiş; milâdî 1166’da da son nefesini burada vermiştir. “Gavsu’l Azam, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya” da denen Geylanî için “Aşk ile doğdu, kemâl ile yaşadı ve kemâl-i aşk ile öldü” diye tarih düşürülmüştür. Türbesi Bağdat’ta Babü’d-Derc’te bulunmaktadır.

İslâm fıkhının dört büyük mezhebinden biri olan Hanefî mezhebinin kurucusu Nu’man İbn-i Sâbit, yaygın namıyla İmam-ı Âzam Ebu Hanîfe, milâdî 699’da(hicrî 80’de) Fırat’ın kıyısında, zamanın büyük ilim merkezlerinden biri olan Küfe’de doğmuştu. Bir kısım sahabîleri gördüğü için tabiinden sayılır. Ebu Hanîfe, Emevî ve Abbasî saltanatına boyun eğmemiştir. Bu yüzden Abbasîler’in ikinci halifesi Ebû Câfer el-Mansur tarafından hapsettirilmiş, işkencelere tabi tutulmuş, sonunda da zehirlettirilerek öldürülmüştür. Bu büyük fakihin mezarı Bağdat’tadır. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmî, Ebû Hanîfe’nin kabri üzerine bir türbe ve çevresine de bir medrese yaptırmıştır.

Şiîler’in Irak’taki kutsal şehri: Necef

Necef, Şiîlerin iki kutsal kentinden biridir. Diğeri ise kan ve gözyaşının sular seller gibi aktığı Kerbelâ’dır. Necef, Fırat Irmağı’nın hemen batısındaki bir dağ sırasının üzerinde yer alır. Söz konusu şehir, M.S. 791’de Halife Harun Reşid tarafından Küfe çevresinde, halife Ali’nin mezarının bulunduğu yerde kuruldu. Necef, 1052’de Bağdatlı bağnazlar tarafından yakıldı. Çaldıran Savaşı’ndan (1514) sonra Osmanlı’nın ilk halifesi Yavuz Selim tarafından Safevîler’in elinden alınan kent, Osmanlı devleti topraklarına katıldı. Bu şehir Osmanlı hâkimiyetinin son devirlerinde Kerbelâ sancağına bağlı bir kaza merkeziydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından işgal edildi; sonra da Irak evleti sınırları içine alındı.

Manevî sırlarla dolu kutsal kent Necef, Irak’ın başkenti Bağdat’ın güneyinde bulunan, nüfusunun çoğunluğunu Şiîlerin oluşturduğu kadim bir şehirdir. Rivayetlere göre Hz. Ali, Kûfe’de, yani Necef’in on kilometre doğusunda şehit edilmiş, Necef’te gizlice defnedilmişti. Onun için burası Hulefa-i Raşidin’in sonuncusu Haydar-ı Kerrar Hz. Ali’nin mezarının bulunduğu yer olduğuna inanılan mühim bir şehirdir. Bazı tarihçiler Hz. Ali'nin mezarının Necef'te olmadığını ileri sürse de her yıl burayı milyonlarca kişi ziyaret eder.

Necef’te Hz. Ali’ye atfedilen mezarın Âdem veya Nuh peygambere ait olduğu söylentileri de çıkmıştır. Hz. Ali’nin türbesinin de yer aldığı buradaki İmam Ali Mescidi, Şiîler’in Kâbe ve Mescid-i Nebevî’den sonraki üçüncü kutsal yeridir. Şiiler buraya çok değer verir ve adeta bir ibadet aşkıyla burayı ziyaret ederler. Öte yandan Necef’te bir sükûnet kentini andıran Necef Mezarlığı (Vadiü’s Selâm), dünyanın en büyük ve en eski mezarlığıdır. 25 kilometrelik devasa bir alanı kaplayan bu kadim mezarlıkta beş milyon kişinin kabri bulunmaktadır. Burada birçok İslâm âliminin ve peygamberlerin mezarı mevcuttur.  

Bağdat Türk Şehitliği ve Genç Osman’ın kabri

Bağdat Türk Şehitliği, Birinci Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’nde şehit olan ve Bağdat Askerî Hastanesi’nde vefat eden subay ve erlerle, Fellâhiye ve Sabis Savaşları’nda şehit olan askerlerimize aittir. Burası ayrıca Bağdat’ın fethi sırasında 17 yaşında şehit olan Bağdat Fatihi Genç Osman’ın mezarının da bulunduğu şehitliktir. 1914 ile 1917 yılları arasında Bağdat uğruna canını veren 187 askerle, şehrin kapılarını ilk açan Aksaraylı yiğit Genç Osman, Bağdat’taki şehitlikte yan yana yatıyor. O ki 4. Murad, Aksaray’dan Bağdat’a geçerken, yaşı küçük olduğu için Ordu-yu Hümâyûn’a gizlice katılır. Osmanlı ordusu Bağdat’a hücum eder. Genç Osman, şanlı Sancak-ı Şerifi kaptığı gibi Bağdat Kalesi’nin en ince noktasına diker. Dikerken de beş altı ok yer ve olduğu yere yığılır kalır. Kelime-i şahadet getirir ve olduğu yerde can verir. Kayıkçı Kul Mustafa koşarak gelir ki ne görsün, Genç Osman’ın hain düşman tarafından parçalanmış bedeni ve başı yerdedir. Oturur, Kayıkçı Kul Mustafa o meşhur Genç Osman Destanı’nı oracıkta yazar. Genç Osman’ın mezarının başında, Mehteran takımlarının cenk öncesi çaldığı marşa da ilham kaynağı olan Kayıkçı Kul Mustafa’nın bu şiiri yazılıdır: “İptida Bağdat’a sefer olanda/Atladı hendeği geçti Genç Osman/Vuruldu sancaktar kaptı sancağı/İletti bedene dikti Genç Osman//Eğerleyin kıratımın ikisin/Fethedeyim düşmanların hepisin/Sabah namazında Bağdat kapısın//Allah Allah deyip açtı Genç Osman//Sultan Murat eydür gelsin göreyim/Nice kahramandır ben de bileyim/Vezirlik isterse üç tuğ vereyim/Kılıcından al kan saçtı Genç Osman/Kul Mustafa karakolda gezerken/Gülle kurşun yağmur gibi yağarken/Yıkılası Bağdat seni döğerken/Şehitlere serdar oldu Genç Osman.”

Ümmetin kanayan yarası: Kerbelâ âh Kerbelâ

Şiîler ve bütün müminler için çok büyük anlamlar ifade eder Kerbelâ. Burası Şiîler’in Mekke, Medine ve Necef’ten sonraki dördüncü kutsal şehridir. İmam Hüseyin Camii bu şehrin sembollerindendir. Bu topraklar vicdanların sustuğu yerdir. Susuzluktan dudakları çatlayan ehli beytin ve Peygamberin sevgili torunu Hüseyin’in son nefesini verdiği topraktır.

Aradan onca yüzyıl geçmesine rağmen Kerbelâ, İslâm ümmetinin kanayan yaralarından biridir. Bu yara bugün de kabuk bağlamış değildir. Zira Hz. Hüseyin de dâhil olmak üzere, Kerbelâ hadisesinde 72 kişi, Kûfeliler tarafından hunharca öldürüldü. Ehli beytin gözbebeği, şehitler serdarı Hz. Hüseyin şehit edildiğinde 54-55 yaşlarındaydı.

Hz. Hüseyin’in şehadetini üstat Necip Fazıl Kısakürek bakın nasıl anlatıyor: “Şafak vakti... Kerbelâ çölü, gerine gerine uyanmakta... Tek saniye uyumamış olan Hz. Hüseyin, yakınlarına sabah namazını kıldırıyor. Yanan kalplerin kandilinde pırıldayan Allah ismi... Ufukta gittikçe koyulaşan kızıllıklar... Hazret-i Hüseyin atlı ve yaya, 70-80 kişilik maiyetini safa dizdi. Sağ ve sol yanlarına, maiyetindekilerden en güvendiklerini koydu, bayrağı da bir eminine verdi ve kendisi merkeze geçti. Binlerce askere karşı yalnız 70-80 insan...

Hazret-i Hüseyin’in yetmiş iki kişiden ibaret yakınları, binlerce asker, kılıç, mızrak, balta ve gürz altında, doğrandılar, delindiler, kırıldılar ve ezildiler. Hz. Hüseyin’in iki oğlu, altı kardeşi, Hz. Hasan’dan iki yeğeni, daha nice yakını, dostu ve akrabası... Bütün bu şehit olanlar, iki günden beri dudaklarını ıslatmaya bile tek damla su bulamamış insanlar…

Nihayet ortada Hz. Hüseyin kaldı. Kim ve ne olduğunu anlatan mısralar okuyarak atını düşman saflarına sürdü. Bir anda, etrafına üşüşen üşüşene... Su yerine, üzerine ok fışkırırken, kılıçlar ve mızraklar da başında ve göğsünde işledi ve iki Cihan Efendisi’nin, sırtında taşıdığı torunu, atından düştü. Kâinata ve topyekûn varlığa kıymak isteyecek kadar hain bir el uzandı ve o kutsî başı bedeninden ayırdı. Geride kalan kadın ve çocukları da esir ettiler. Hazret-i Hüseyin'in vücudunda yetmiş iki kılıç ve mızrak yarası...” (Peygamber Halkası-Necip Fazıl)

Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz

Ortadoğu’nun gözbebeği Bağdat; tarih boyunca İslâm dünyasının ilim, kültür, sanat, edebiyat ve ticaret merkezi olmuştur. İlim ve medeniyet buradan akmıştır, Batı dünyasına. Burası İslâm şehirleri içerisinde Kahire ve Tahran’dan sonra, Ortadoğu’nun üçüncü büyük şehridir. Asırlarca İslâm kültürüne ve medeniyetine şaşalı bir ayna olmuştur bu gizemli şehir.

Bağdat, çöllerin içinde bir vahaydı. Şimdi okyanusları aşıp gelen kapitalist şehir eşkıyaları tarafından zengin tarihî ve medeniyeti talan edilmiş Bağdat’ın. Savaş, işgal ve talan belini bükmüş bu kadim şehrin. Baykuşlar ve akbabalar tünemiş asırlık çınarlarına. Güller boynunu bükmüş, lâl kesilmiş bülbüller. Rahmet yağan göklerden, bombalar yağar olmuş. Ay’ın ve yıldızların aydınlattığı kapkaranlık geceleri, şimdi bomba şimşekleri aydınlatıyor. Kan ve gözyaşıyla yıkanmış cadde ve sokakları. Âlimleri ve camileri susturulmuş. Bu olumsuz tablo karşısında o şimdi mâzideki ihtişamlı günlerin hayaliyle teselli buluyor.

“Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz” derdi eskilerimiz. Bugün de ana gibi yâr bulunmaz elbette; peki ya Bağdat gibi diyar bulunabilir mi? Bulunamaz elbette; çünkü o eski ihtişamlı Bağdat’tan eser yok. Dünden iz kalmamış. Kartpostallarda kalmış mâzinin ihtişamı.

Her gece, gündüze gebedir. Zifirî karanlıklar aydınlığın habercisidir. Bu kapkara(nlık) gecelerin elbet müjdeci sabahları da olacaktır. Yeter ki ümmet Hakk ve hakikat dairesinde, birlik ve dirlik içerisinde olsun. Malûmdur ki güneş doğmak için batar. Batan güneş, daha da tazelenerek tekrar doğar ufuklardan. O güneşin bir gün doğacağına olan inancımız tamdır.

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26