İki sahabe romanı: Uhud’dan Kalan Hâtıra, Mekke’deki Kor Parçası

Takip edenler hatırlayacaklardır. “Roman ve Siyer” üst başlığı altında Hz. Peygamber Aleyhisselam’ın hayatını roman türü ile anlatabilir miyiz? Siyer bilgisi ağır basan, gerçeklik dışına çıkmayan yani roman türünün özelliklerini taşımayan bir esere roman diyebilir miyiz? Biz desek bile edebiyat kamusu, akademisyenler buna ne der? Batı’nın icat ettiği kurgusal bir metne ihtiyacımız var mı? Okuma “alışkanlığını” roman türü ile kazanan yeni nesli bundan mahrum etmeye hakkımız var mı? Böyle bir eserde kurgunun sınırları ne olmalıdır?

Bu gibi sorular çevresinde ele alınan konu, hâlâ bir sonuca bağlanmış sayılmaz. Edebi dilin bütün özelliklerini yansıtan, şairane üslupla yazılmış bir Siyer, roman tadı verir, dolayısıyla buna gerek yoktur noktasındayız bugün.

Söz konusu hayat, Hz. Peygamber Aleyhisselam’a ait olunca bu soruların bir anlamı var; dolayısıyla bu tür konuların tartışılması faydadan âri değildir. Ancak konu sahabenin hayatı veya o hayatın bir safhası olduğunda, fıkhî ve edebî tavır bu konuda Siyer kadar zorlanmamakta ve bir cevaz yolu açmaktadır.

Bu konuda mühim olan şey “edeb”i korumak, sınırları bilmektir. Edebiyatımızda bu cevazdan hareketle yazılmış eser denilince benim aklıma Durali Yılmaz’ın Çilekeş Müslümanlar adlı eserleri gelir. Roman tadında olan bu eserler, Mekke dönemi müstazaflarının hayatını ele alır ve gerçekten dönem atmosferini iyi yansıtan eserlerdir. Ortaöğretim öğrencilerine edebî bir tat vermesinin yanında, İslâmî şuur ve İslam tarihinden kesitler de öğretir.

Bizim yetişme çağımızda “İslami Romanlar” şeridi ile basılan kapakları ile de aklımızda kalan Necip El-Kıylani’nin Cakartalı Kız, Kuzey Kahramanları, İlahi Nur gibi eserlerinden tercüme edilmiş yeni bir eseri var elimizde. “Uhud’dan Kalan Hâtıra” adını taşıyan bu eser, Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi b. Harb’in Müslüman oluş sürecini ele alıyor. M. Münir Gadban’ın kaleme aldığı roman ise “Mekke’deki Kor Parçası” adını taşıyor ve o da Hz. Hamza’nın öldürülmesinin azmettiricisi Hind’in Müslüman oluş sürecini ele alıyor. Tek bir olay (Uhud Savaşı) çevresinde yazıldığı için yazarları ayrı olsa da birbirini takip eden iki “nehir roman” kabul edebiliriz bu eserleri. Çünkü romanlar aynı olay çevresinde yer alan iki kahramanın hayat hikâyesini ya da hayatlarının en önemli safhalarını ele alıyor.

Hattat Ali Hüsrevoğlu tarafından tercüme edilen eserler, Erkam Yayınları’nın bir kuruluşu olan Kampanya Kitapları arasından çıktı.  

Başlangıçta bir köle olan, köle olduğu için de efendilerinin elinde baskı, eziyet, kötü şartlarda hayat sürmek zorunda kalan Vahşi, (daha sonra Müslüman olacaktır) ne yapıp edip hürriyetine kavuşmak arayışı içinde iken “imdad”ına Uhud Savaşı’nda babası, amcası ve de kardeşi öldürülen, bu kayıpların intikam ateşi ile yanıp tutuşan Hind’in teklifi yetişir. Vahşi, eğer babasını öldüren (Peygamberimizin amcası) Hz. Hamza’yı öldürürse üzerinde ne kadar ziynet eşyası varsa onları verecek, ilave olarak on altına ve hürriyetine kavuşturacaktır. Müslüman olduktan sonra “Benim hürriyetime kavuşmanın tek çaresi idi Hz. Hamza’yı öldürmek” diyecekti.

Çok iyi bir mızrak ve ok atıcısı olan Vahşi, anlaştıkları gibi Uhud günü Hz. Hamza’yı şehit edecek, Hind de kalbinde biriken intikam ateşiyle Hz. Hamza’nın ciğerlerini çiğnemek için karnını deşecek, “ciğer yiyen kadın” olarak ünlenecek, bununla yetinmeyecek “müsle” denilen bir cahiliye adeti ile şehid Hamza’nın bazı uzuvlarını kesecek ve onlardan halhal, bilezik, küpe yapacaktır. Vahşi de bunun karşılığında vaat edilen ödüllerin sahibi olur.     

M. Münir Gadban’ın kaleme aldığı “Mekke’deki Kor Parçası” adlı roman da işte bu konu etrafında yazılmış bir eserdir.

Kimdir Hind? Müslümanların aman vermez düşmanı bir müşriktir. Utbe bin Rebîa'nın kızıdır, Bedir Harbi sonrasında Mekke başkanı Ebû Süfyan ile evlenir. Emevî Devleti'ni kuran Muâviye'nin de annesi olan Hind, Mekke’nin Fethi'ne kadar Kur'ân'a sırt çeviren, cahilî sistemin yetiştirdiği bir kadındır. Bütün diğer müşrikeler gibi kocasını daima kötüye teşvik eder, dik başlı, kafasına uymayan şeyleri reddeden, kin, kibir ve hasetle dolu, yırtıcı kimliği ile tanınmaktadır. Putperesttir.

Kocasını ve de kavminin erkeklerini savaşa teşvik etmektedir, bunun için şiirler söylemektedir. Ancak burnu Uhud’da sürtülecektir. İşte bunu kibrine yediremeyen Hind, intikam peşine düşer.

Aradan fazla geçmez. Mekke’nin Fethi’nden sonra kocası Ebu Süfyan Müslüman olur. Mekke’nin Fethi’nin anlatıldığı sayfalarda bir ayrıntı dikkatimi çekti. Daha doğrusu bu ayrıntıya yer verilmemesine şaştım. Siyer kaynakları bize, Hz. Peygamber Aleyhiselam’ın Mekke’ye, devesinin üstünde secde/şükür halinde girdiğini bildirir. Müellif bu ayrıntıya neden yer vermemiş anlamadım.

Başlangıçta Müslümanlığa karşı oldukça direnir. Ya Müslüman olacak ya kanı akıtılacaktır. Taptıkları putlardan bir fayda gelmemiş ve Mekke ellerinden çıkmıştır. Bu arada çevresindeki kişilerin ve kavimlerin fevç fevç Müslüman olmaları, Medine’den gelen Müslümanların Kâbe’de ettikleri dualar, tehlil, tesbih ve tahmidler de onun kalbini yumuşatmıştır. Uhud’a giderken nasıl kavminin ileri gelenlerinin kadınlarını savaşa teşvik edip götürmüşse bu kez yine onlardan bazıları ile Müslüman olmak için Hz. Peygamberin huzuruna gelir. Hz. Peygamber onu tabii ki tanımaz. Gelen kadınlardan bey’at alacaktır. Kelime Tevhid’den sonra kadınlardan şu hususlarda söz alır:

“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.”

Hind’in cevabı şöyledir:

“Eğer Allah’tan başka ilah olsaydı bize bir faydası olurdu.”

Bu sözün gerisinde “Sen Mekke’yi fetih için geldin ve muvaffak oldun, Sen’in Rabbin sana yardım etti ve fakat biz putlardan bir fayda görmedik” mesajı vardır.

İkinci beyat konusu “Hırsızlık etmeyeceksiniz”.

Söz buraya gelince Hind kendini ele verir:

“Ey Allah’ın Resûlü, der. Ebu Süfyan’ın eli sıkıdır. Ben bazen evin ve çocukların ihtiyaçlarını karşılamak için haber vermeden onun malından biraz harcarım, bu hırsızlığa girer mi?”

Allah Resulü “Kâfi derecede olursa zararı yoktur” diye cevap verir ve konuşanın Hind olduğunu anlar. Hind; “Benim kim olduğumu anladı, artık teslim oluşumu kabul etmez, beni ya kovar ya başımın alınması için emir verir” diye beklerken; Fahri Kâinat, Hind’in Müslüman oluşundan duyduğu sevinç ile tebessüm etmekte ve Müslümanlık, aradaki kini kalplerden silmektedir.

Efendimiz bu mükaleme üzerine “Sen Hind misin?” sorusunu yöneltmiş Hind’den de “Evet” cevabı ile helallik ve af isteğini duymuştur. Efendimiz de Hind’e beklediği müjdeyi vermiştir.

Bu cümleden, Mekke dönemi kadınlarının ev işlerindeki rolleri ve üstlendikleri vazife ile bir sonuç çıkarmayı ehline bırakalım.

Efendimiz 4. olarak kadınlardan “Zina etmeyeceksiniz” bey’atı alır. Hind’in verdiği cevap muhteşemdir ve bugünün “hür fikirli” “beden benim” anlayışında olan zihniyeti tam on ikiden vuran bir cevaptır:

“Ey Allah’ın Resulü! Hür kadın zina eder mi hiç!”

Hür kadının zina etmesi çok şaşılacak bir şeydir zira. Bu söz bize cahiliye toplumunda zina eden kadınların köleler ve cariyeler olduğunu ima etmektedir. Burada tesettürün hür kadınlara emredilmesini, cariyelerin bu emirle muhatap olmamasını hatırlatalım.

Kadınlardan istenen diğer bir söz de “Çocuklarınızı öldürmeyeceksiniz”dir. Hind bu teklife karşı “Biz çocuklarımızı küçükken büyüttük, yetiştirdik, Bedir’de onları sen öldürdün” şeklindedir.

Efendimiz ve orada bulunan Hz. Ömer, bu söze tebessümle karşılık vermiştir. Hind de bilmektedir ki eğer babasını, amcasını, kardeşini ve ilk kocasından olan oğlunu Müslümanlar öldürmeseydi, bu kez onlar Hz. Peygamberi ve ashabını öldürecekti. Zaten bunun için gelmişlerdi. Fakat söze böyle cevap vermenin bir gereği yoktu. Onlar da tebessümle geçiştirdiler durumu.

“Kimseye zina isnadında bulunup iftira atmayacaksınız” şartına Hind “İftira gerçekten çok büyük bir zulüm ve günah” diye cevap verir. Çünkü ilk kocası ona zina iftirası atmıştır ve bunun ne kadar ağır bir vebal olduğunu bilmektedir.

Son bey’at konusu “Size emrettiğim maruf şeyler konusunda bana itaat edeceksiniz” şartına da “Buraya sana asi olmak için gelmedik” diyerek teslim olacaktır.

Ayrıntılı Mekke hayatını, erkek ve kadınların toplumdaki rollerini, cahiliye psikolojisini, Müslümanların tutum ve dayanışma duygularını, bir dönem İslâm tarihini ayrıntılı olarak bu kitaplardan öğrenmek mümkün. Çünkü insan psikolojisi değişmez, bir. İkincisi, roman türünün imkanları içinde de olsa yazarların konularına hâkim olduklarını, dönemi adım adım takip ettiklerini anlıyoruz.

Uhud’dan Kalan Hâtıra’da ise Vahşi’nin hem cahiliye dönemi hayatı hem de Müslüman oluş süreci bütün ayrıntıları ile gözler önüne serilmektedir.

Şunu hemen söyleyelim ki romanlardaki kahramanların adı Hind ve Vahşi de olsa, aslında Hind’lik ve Vahşi’lik karakter olarak günümüzde de devam etmektedir. İman ve küfür savaşında sadece mekân, araçlar ve usül değişmiştir. Karakterlerin tutumunda büyük bir değişim görülmez. Bundan dolayı eserleri geçmişte olup bitmiş olaylar olarak görmemek; günümüze ve de geleceğimize ne diyor, onlara bakmak gerek.

Edebî eseri dil ve üslup olarak başka bir dile çevirmenin ne kadar büyük bir sorumluluk ve emek istediği aşikârdır. Daha önce Muhammed b. Abdullah Hâni’den Âdâb’ı, Hâce Muhammed Parsâ’dan Tevhid’e Giriş adlı ilmî eserleri tercüme eden Hattat Ali Hüsrevoğlu’nun edebî eserlere de aynı dikkatle nüfuz ettiğini söylemek bir mübalağa ve iltifat olmasa gerek.

Dikkat ederseniz mütercim için “hattat” dedik, çünkü gelenekli Türk sanatlarında yetkin ve uluslararası bir hattattır Prof. Dr. Ali Hüsrevoğlu. O kadar ki Medine’de Mescid-i Nebevî’nin hatları ona aittir. (1993) Bu sanatın erbabı onun hat sanatında kullanılan alet ve malzemelere yenilikler getirdiğini, yeni yöntemler geliştirdiğini söyler. Yüzlerce sergi açan ve gelenekli sanatların en soylusu hatta büyük emekler veren Ali Hüsrevoğlu’na, Cumhurbaşkanlığı Üstün Hizmet Ödülü’nün vakti gelmiştir, bunu da yeri gelmişken hatırlatmış olalım.   

Bu konuda son olarak Erkam Yayınları’na şunu söylemek isteriz ki edebî hüviyet taşıyan eserler ve özel olarak roman, “roman boy” diye literatüre geçen bir ebadı ve ona uygun font seçimini de gerektirir. Yayıncılığın profesyonelleştiği günümüzde bu tür eserler, kapak tasarımından font seçimine, sayfa düzeninden en ve boy ölçülerine kadar estetik ölçülere uygunluk da göstermelidir ki öğrenciler daha kolay okuyabilsin. Şu hâlleri ile eserlerin albenisinin zayıf kaldığını söylemek yerinde olur. Yeni baskılarda bu tür şekil eksikliklerin giderilmesi, eserlerin okunurluğunu artıracaktır diye düşünüyorum. 

  

YORUM EKLE

banner26