İçtihadın eşiğinde bir âlim, bir fakih: Hayreddin Karaman

                                                                                               -Dua ve şifa niyetine-

İslamcılık hareketlerinin temelinde İslam dünyasının inhitatı ve inkırazı vardır. İçtihad, daha doğrusu içtihat yapmamak/yapamamak bu geri kalış/çöküş ve krizin esas sebeplerinden biri olarak kabul edilir. Çünkü İslam düşüncesinin önünü açacak âlimler, kelamcılar, müfessirler, fakihler ve tıp, astronomi, fizik gibi diğer alanlarda faaliyet gösteren âlimler yeni açılımlar, yorumlar, teklif ve uygulamalarla İslami bir bilim, İslami bir teknik ve ona bağlı olarak İslami bir medeniyet ortaya koyamamışlardır. Bunun en önemli sebebi, dediğimiz gibi, yeni içtihat, yani  “yeni okuma biçimleri”nin önünü açmamaktır.

İçtihat diyen kişi ya hafife alınmış ya önüne dağlar yüksekliğinde şartlar konmuştur. Hem İslam her soru/soruna cevap verir, vermelidir demişlerdir; hem de bu yeni sorunlara cevap üretenleri/üretecekleri tabiri caizse tefe koymuşlardır. Sen kim oluyorsun içtihat yapacak? Sen müçtehid olduğunu mu iddia ediyorsun? Şu kadar hoca(n)a rağmen? Sen eslaftan daha çok mu biliyorsun? Telfik-i mezahip, dinde reform, beşinci mezhep, sahte müçtehid ithamları ile yetinilmemiş; söylemin ucu ilhada kadar vardırılmıştır.

Biz içtihat yapmayalım buyurun siz yapın. Olmaz. İslam dünyasında bazı âlimler şöyle içtihadlarda bulunuyorlar; onları bilelim, onlardan bir şeyler öğrenelim. Olmaz. E, halihazırda tıkanmış durumdayız, ne yapmalıyız? Kendilerini içtihad odasının kapısında bekçi olarak görevlendirilmiş sayanların cevabı: Hele bir dur bakalım.

İslam dünyasının ve özel olarak Türkiye’nin son fotoğrafı böyledir. İçtihadın olmaması, yeterince yapılmaması ve engellenmesi...

Tenakuza dikkatinizi çekerim. Hem İslam cihanşümul, çağlar üstü, bütün soru ve sorunlara cevap verecek son din, bilgi kaynağı diyoruz; hem bu sahadaki teşebbüsleri engelliyoruz, yeterli yapmıyoruz veya yapamıyoruz. 

Bu böyle devam etmeyecekti. Bir veya birkaç kişi gemileri yakacak ve bu kapıyı zorlayacaktı. Böyle oldu. Hayreddin Karaman, içtihad kapısını açıyorum demedi. Ben müçtehidim iddiasında da bulunmadı. Fakat içtihadî durumlar çoğalıyor, İslam olarak bir cevap vermek zorundayız, diyerek içtihad, müçtehid/lik, ihya, tecdid hareketlerine yakından/içeriden bakmaya başladı, bazı metinleri tercüme etti, makale olarak yazdı (belki de derslerinde işledi, ilahiyat fakültesinde okumadığım için bilmiyorum). İmamlık yaptığı talebelik zamanlarında ‘zuhr-ı ahir’de olduğu gibi kitaplarda yazılan, başkalarının da bildiği bazı hususlarda uygulamalara kapı açtı. O zamandan beri üzüm yemek ile bağcıyı dövmek arasında gidip geliyoruz.  “Sen nereden çıktın? Bu hususu neden sen taşıdın gündeme?”

Bu itirazın içinde (biz ne güne duruyoruz) demek var mı bilmiyorum.

Meselenin adını doğru koyalım.

Dinin değil, dinî ilimlerin ihyası

Ortaya atılan, tartışılan husus; dinin ihyası, dinde reform, yeni bir mezhep ortaya koymak değildi; tam da Gazzâli’nin yaptığı gibi “ilimlerin ihyası” idi. Dinin değil. Yeni bir döneme girilmişti, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçilmişti. Dinin, dini ilimlerin üzerinden tanklar geçmişti. Bir ışık doğmuş ve Yüksek İslam Enstitüleri açılmıştı. Türkiye buradan yayılacak ışığa muhtaç idi. Yeni nesil yeni bir bakış açısı ile meselelere yaklaşıyordu, yaklaşmak zorunda idi. Fakat bu geçiş döneminde eskinin, geleneğin tedrisinden geçen kişiler de hayatta idi. Eskiler, talebeleri kadar cesur değildi, sorun, talebelerineo cesaretsizliği taşımak istemelerinden doğdu. Eskiler “Hum racül, nahnüracul” diyememişlerdi.

Bu sözü mânâ olarak dillendiren birilerine ihtiyaç vardı ve Hayreddin Karaman işte o âlimlerden biridir. Böyle olduğu içindir ki İsmail Kara’nın “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” adlı muhalled eserinde İmam/Hatip/Yüksek İslam Ensitüsü/İlahiyat camiasından sadece Hayreddin Karaman vardır.

Oysa Hayreddin Karaman ile aynı dönemde yaş, bu okullara giriş, eser verme ve talebe yetiştirme bakımından önemli işler yapmış Mehmet S. Hatipoğlu, Hüseyin Atay, Süleyman Ateş, birazcık da Yaşar Nuri Öztürk vs. var. Niçin bu isimler değil de Hayreddin Karaman diye düşündüğümde aklıma, öncelikle yukarıda söylediğim hususlar geliyor.

Cesaret, gemileri yakmak.

İkincisi,ihtisas sahası, yani Fıkıh.

Çünkü yukarıda adı geçen kişiler -en azından ihtisas alanı olarak- “fakih” değiller.

Fıkıh niçin önemli?

Çünkü İslam’ın günlük hayatta ferde ve cemiyete değen eli fıkıhtır. İnsanlar an be an hayatın içindedir. Modern hayat birçok yeni düşünce, icat ve sorunları Müslümanların gündemine taşımaktadır. Bu memlekette en önemli değer ölçüsü; helal-haram çizgisi olduğu için insanlar bir çare aramaktadır.

Gerçi bu dönemde ‘Modernizmin bünyesinde taşıdığı sorunları ne diye İslam’dan çözüm, caiziyet arıyoruz, bunlar İslam’ın, İslami toplumun ortaya çıkardığı sorunlar değil, biz modernizme İslami gerekçeler, çözüm dili üreterek ona meşruiyet kazandırmayalım’ diyenler olmuştur. Fakat böyle bir şey halka söylenemezdi. Halk İslam’ın bütün meseleleri çözeceğine itikat eden Müslümanlardan müteşekkildir.

Burada ince bir çizgi vardır.

Meseleye bakış açısı: Fetva verecek kişi hakkı, doğruyu, murad-ı ilahiyi, maslahatı gözeterek mi fetva verecek; yoksa ne olursa olsun ilmi, İslam’ı, modernizmin meşrutiyetine mi tahsis edecek? Büyük oranda bu bakış açısı aslında meseleyi çözüyor.

Mesele; diş dolgusunu, hoparlörle ezan okumanın hükmünü, kolonya kullanmayı, kuyuların hükmünü çoktan aşmış; İslam birliğinin tekrar tesisine, İslami düşüncenin önündeki engellerin kaldırılmasına, sistem arayışlarına, modern dünyanın önümüze bıraktığı bankacılığa, vade farkına, doğum kontrol hapına, kredi kartlarına, bilişim çağına, seçimlere, demokrasiye, internete vs. gelmişti.

Enteresandır. Türkiye’de hemen her İslamî cenahın gazetesi, dergisi vardı(r). Ve her cenahın gazetesinde/dergisinde fıkıh köşeleri bu tür sorularla meşguldü(r). Bir gazetenin en çok okunan köşesinin fıkıh köşesi olması bir şeyler söylüyor olmalı.

Bir cevap vermek gerekti.

Bu konulara başka konular da eklendi. Bazıları kitaplardan öğrendiği konuları bugünün konusu imiş gibi güne taşıdı. Bazıları hocaların bilip bilmediğini imtihan için soru sordu. Bazıları hocaları karşı karşıya getirmek için sordu. “Öğrendiğinizde sizin aleyhinize olacak şeyleri bilmek için uğraşmayın” ayetine rağmen birileri mubah olanı haram ettirmenin peşinde idi. Bazıları hocaları zor durumda bırakmak istiyordu. (Sağ olsun birçok hocamız; ben bilmiyorum, demedi. Hemen her şeyle ilgili konuştu/konuşuyor. “Hocam sana bir sorum olacak” diye başlayan cümleleri hatırlarsınız.)

Hayreddin Karaman’ın hatıratı

Biz bu girişi neden yaptık?

Çünkü Hayreddin Karaman’ınBir Varmış Bir Yokmuş adlı hatıralarından bahsedeceğiz.       

Şunu hemen söyleyeyim. Girişten anladık ki bize Hayreddin Karaman’ı öveceksin diyorsanız bu sonucu reddederim. Çünkü Hoca’yı övecek, daha doğrusu onun ilmini takdir edecek bir ilmim yok. İkincisi, onu övmek bize düşmez, çünkü bir talebenin hocayı övmesi kadar abes bir şey olmaz, olamaz. Hoca, talebesini övse, neyse…

Onu öven övmüştür. M. Zekai Konrapa’nın “Genç âlimimiz” diye taltif ettiği, Sadeddin Evrin’in bir hoca olarak tebrik/tebcil ettiği bir  portreyi övmek, bizi aşar.   Hatırlarsın: İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Milli Eği­tim Bakanı Atıf Benderlioğlu sınıfımıza gelmişti. Dersimi­zin kavranış seviyesi hakkında bir fikir edinmesi için sizden Sokrat'ın felsefî değil, dinsel yanı üzerinde açıklama yapmanı istemiştim. Bu hususta tarafımdan evvelce yeter­li bilgi de verilmiş değildi, sanırım. Senin çok yerinde ve ölçülü cevabın, onun takdirini mucip olmuş ve Robert College'de okuyan oğlundan bunu sorsa, bu kadar güzel bir mütalaa alamayacağını söylemişti. O zamandan beri senin, ileride din alanında çok yararlı olacağına inanmış­tım. Seni Diyanet İşleri Başkanlığı'nda görmek isterim.”

Bu sözler talebe Karaman’a hocası tarafından yazılmıştır.

Benim derdim şu: Bu tür takdimlerin ithaf edildiği kişinin hayat hikayesinden biz ne öğrenebiliriz?

Şunu hemen belirteyim ki bu hatıralardan birkaç  film çıkar. Ancak filmcilerimiz bu tür işlerle ilgilenmiyorlar. Yapılan filmlerdeki kalitesizliği görünce bazen iyi ki yapmıyorlar da diyorum. İmam-Hatip Okulu’na kayıt macerası var ki bu sayfaları aynı anda hem Cebriye’ye hem Mutezile’ye verilmiş bir cevap gibi okudum. Allah büyükannenin Kur’an okuyuşundan öyle bir ışık  yakıyor ki Karaman, istikametini ilimden yana çiziyor.

Zaten o güne kadar çizdiği şahsiyet okuyucuya şunu söyletiyor.

İnsan; bu fıtrat, bu irade, bu kararlılıkla hangi alanda olursa olsun; o alanın önde gelen şahsiyetlerinden olurdu muhakkak. Hayreddin Hoca da şahsiyeti ilim yolunda buluyor. Hoca’nın hayat çizgisini iki kelime ile özetlemek gerekirse “öğrenmek ve öğretmek’tir derim. Öğrenmenin içine zamanının ilim, irfan ehli ne kadar şahsiyet varsa hepsi giriyor. Yetmiyor; adını duyduğu bütün klasik eserlere uzanıyor. Gâh bir hocadan gâh kendi kendine okuyor klasikleri. Böylece medrese usulü ile modern eğitim usûlünü cem ediyor.

Bu tecessüs tabii ki bir cür’et ve cesaret de kazandırıyor. Zaten ilim şişede durduğu gibi durmaz. Mutlaka görünmek, dile/yazıya/söze gelmek ister ve gelir. Böylece ilim kendini ortaya koyan kişiyi de görünür kılar. İlmin bu görülmek-görünmek vechi Hayreddin Karaman’da da tecelli ediyor.

Soruşturma, istifa pahasına cemaat sırf farz namazı kaçırmasın diye zuhr-ı ahirle ilgili olarak alışılmışın dışında bir uygulamaya “fetva” veriyor. Buradan anlıyoruz ki bu portre, bilgisini kendisine saklamaz, bu portre ilim için risk alır. Bu portre önder bir şahsiyete çabuk evrilir. Ve öyle oluyor. Kitap boyunca şahitler eşliğinde görüyorsunuz ki Hayreddin Karaman, Konya İHO’dan itibaren sadece talebe değildir, aynı zamanda ağabey, kendi sınıfında ve alt sınıflar için hocadır. Yeri gelir sağduyu temsil eder, yeri gelir inatla İHO’nun imajını bozduğu için müzik öğretmenini okuldan gönderenlerin başında yer alır. İmam Hatip kimliğini kürsüde vaiz, ihtifallerde makale birincisi, sınıfta hocalarla münazara edecek kadar bildiğini söyleyen biri olarak görürüz onu. Ortaokul sıralarında günlük tutmaya başlayan, hakkını aramak için Milli Eğitim Bakanına telgraf çeken bir talebe.

Hoca, hatıralarında aile fertlerine de yer veriyor ki bu zamana kadar çektikleri sıkıntıları bir nebze olsun hafifletmek istiyor. Şu kadarını söyleyelim ki ilmî olarak ne kadar dirayetli, ısrarcı bir kişilik ise kendi dünyasında içli, kırılgan, gözü yaşlı bir Hayreddin Karaman buldum hatıralarda.  

Herkeste “görücü usulü” tecelli eden evlilik öncesi tanışma-görüşme; Hayreddin Hoca’ya gelince “göstermeyiz usulü”ne dönüşüyor. Cins-i latif konusunda epey “hızlı” olduğu görülen Hoca, (bu tabir kendisine ait) yaşadığı bu maceralarla ilgili olarak evlendikten sonra hanımefendiye epeyce hesap vermiş olmalı.

*

Hocadan okuduğum ilk kitap

Daha önce burada yazmış ve biz Nesil dergisi nesliyiz demiştim.

Hoca’dan benim okuduğum ilk kitap “Başlangıçtan Zamanımıza Kadar İslam Hukuk Tarihi” adını taşıyor. İHL ortaokul 3’te alıp okumuşum. Taşrada okunacak bir şeyler arayan fakat bulamayan, bu konuda kendisine rehberlik edilmeyen biri olarak tabii ki ağır kitap.

Ben 76-83 arasında İHL öğrencisi idim. Bizim Arapça ders kitaplarımızın yazarı Bekir Topaloğlu (merhum) ile Hayreddin Karaman idi. “Yeni Kamus”  da sözlüğümüz. Bu kitaptan “Kıssatün Lâ-tentehi/ Bitmeyen Hikaye”yi unutmadım mesela.

Hatıralardan öğreniyoruz ki Hayreddin Hoca’nın İstanbul İmam Hatip Okulu’nda öğretmenliğe başladığında talebelerin takip edecekleri bir kitap-müfredat yoktur. Hocalar kendilerince bazı kitapları takip etmekte, notlar tutturmakta ve fakat bir ders disiplini ve takibi mümkün olmamaktadır. Hayreddin Hoca ve arkadaşları fıkıh, hadis, kelam gibi derslere ait hem müfredat hazırlayıp hem ders kitaplarını yazmakla önemli bir hizmet başlatıyor. Anlaşılıyor ki resmiyet, bu okul talebelerinin öğrenecekleri ile değil, gizli amaçları (!) ile meşgul.

Bu arada imam hatip okullarının  öğretmen ihtiyacını karşılamak gerekir. Hayreddin Hoca ve ekibi bunun için açılan YİE’lerine (Yüksek İslam Enstitüsü) bu davayı üstlenecek ilmi ve ahlaki sorumluluğa sahip kişileri yönlendirir, Ankara’da devreye sokabilecekleri kişiler devreye girer. YİE için asistanlar seçilir. Hem onların yetişmesi hem de YİE içen ders kitapları yazılır, dergiler çıkarılır. Nesil dergisi bu aşamada devreye girer.

Hayreddin Hoca, daha önce yazdığı ve tercüme ettiği eserlerdeki bazı ifadelerle hedef tahtasına yerleştirilir. Atış serbesttir. Müellifin fikirlerinden mütercim sorumlu tutulur. Mezhepsizlik, mezheplerin birleştirilmesi, içtihad gibi kavramlar üzerinden belki Türk düşünce tarihinin en önemli, en uzun süreli ve çok cepheli devam eden tartışmalarına şahit oluyoruz bu sayfalarda.  İftiralara, yanlış anlamalara, saptırmalara cevap veriliyor yazılarda.

Hayreddin Hoca  o dönemde kendisine ulaşan bütün itirazlara, suçlamalara, sorulara usanmadan cevap vermiş ve bu cevapları hatıraların üçüncü cildinde serdediyor. Bunun için diyoruz ki hatıra yazmak, kişinin kendisi ile yüzleşmesidir. Dönemi ile yüzleşmesidir, tarih ile yüzleşmesidir.

Hayreddin Hoca bu yüzleşmeyi kitap sayfalarına aktarmak suretiyle tarihe not düşüyor. Ben ne demişim, insanlar ne anlamış, neler yazmışlar. Buyurun karar verin, diyor. Tartışmanın çok cepheli olduğunu söylemiştik.

Kimler var bu cephede?

Süleymancılar, Işıkçılar, Kemalistler, İmam-Hatip ve YİE’ne itiraz olmasa da yetersiz bulanlar, siyaset adamları ve talebeler…

O kadar ki ister dolduruşa gelmiş deyin ister cehalet, içlerinden biri mezhepsizlik yaptığı ve dolayısıyla ilhad ettiği için Hayreddin Hoca’yı öldürmek için plan yapan, silah alan gençler de var. Gerçi Hoca yalnız değildir; “Hocam, aman dikkat edelim, bazı söylentiler var, iyi değil; yapacağımız bir şey varsa haberimiz olsun” diyen talebe İsmail Kara’lar da var. Fakat siyasiler –yani bizim cenahın siyasileri- meseleye ilmî olarak değil siyaset, rey, seçim olarak bakmaktadır.

Hatıralar için amel defteri denilebilir

Bu zamana kadar hep sormuşumdur. Acaba geleneksel İslami siyaset cephesi (MSP) ile İlahiyat ve Diyanet camiası neden anlaşamıyor. Neden hep birbirlerine çok mesafe koymuşlar? Hatta birbirleriyle mücadele etmişler? Hayreddin Hoca’nın kitabında bu konuda epeyce açıklama var.

Hayreddin Hoca ve ekibi, adı geçen bu kesimlerle hangi hususlarda anlaşamadı, onlar ne istedi, hocalar ne cevap verdi, bütün ayrıntıları ile kitapta yazılı. “Adil Düzen” değerlendirmesinden, Nesil dergisinin çıkışı, kapanışına ve etrafında dolaşan tartışmalara; tekkelerde vazife alacak olan kişiler için ilan edilen şartlardan Ensar Vakfı’nın kuruluşuna, TDV İslam Ansiklopedisi’nin yayına başlamasından, İran uleması ile yapılan mezhep müzakeresine, Yeni Şafak gazetesinin kuruluşundan ekip arkadaşları ile aralarında geçen anlaşmazlıklara kadar hemen birçok konuya ait sayfalarca bilgi, doküman, şahitlikler…

Yer yer gülümseten ve daha çok insanın içini acıtan, ağlatan yaşanmışlıklar. Hoca’nın aile muhiti,  28 Şubat ve sonrası ile Türkiye’nin geçirdiği sıkıntılı dönem ve İlahiyat camiası hakkında bir tarihçe bu hatıralar. 

Ayrıntıları için kitabı işaret edelim yeter.

Hatıralar için amel defteri denilebilir ve Hayreddin Hoca bir nevi amel defterini gözler önüne seriyor. Ve adeta: "Alın, kitabımı okuyun!" (İşte karnem budur)” diyor. Doğrusu bu sayfaları okuyunca “o dehşetli gün”ü hatırladım. Defterler açılmış ve kim, kime haksızlık yapmış. Kim niyet okumuş, bilir bilmez konuşmuş. Hepsi yazılı.

Hayreddin Hoca, Hüseyin Hilmi Işık’tan, Enver Baytan’dan, Ahmed Davuoğlu’ndan, M. Ali Demirbaş’tan davacı, onlar ondan davacı. Mevdudi, Hamidullah gelip Necip Fazıl’dan hakkını istiyor.

Herkes bir an önce hesap bitse de Havz’a ulaşsak derdinde iken, “sen bana şunu demiştin davacıyım; yok, daha önce sen bana şöyle demiştin; asıl ben istiyorum hakkımı”.

Bu manzaraları görür (gibi) olduğu için Efendimiz, hastalığının son günlerinde mimbere çıktı ve “Bende hakkı olan gelsin, hakkını alsın” dedi. Helalleşmeyi ahirete bırakmadı.

Dememiz odur ki kâfirden, müşrikten, münafıktan, zalimden hakkımızı sonuna kadar alalım ve Allah’ın razı olmadığı şirkten, küfürden, zulümden biz de razı olmayalım ve o lanetlenmişlerin cezalandırılmasını hem isteyelim hem cezalandırılırken görelim. Fakat Müslüman kardeşlerimiz için bir af ilan edelim ki Allah da o dehşetli günde bizi affetsin.

Bugün Diyanet başta olmak üzere, Milli Eğitim, üniversiteler ve diğer devlet dairelerinde hizmet eden İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (Marmara İlahiyat Fakültesi) merkezli kaç nesil varsa onların üzerinde şöyle böyle mutlaka izi olan bir portredir Hayreddin Karaman.

Türkiye’de ekonomi, basın yayın, siyaset, bürokrasi vs. alanlarına İslami hassasiyet sahibi olanların vaziyet etmesi için elinden geleni ardına koymamış bir kişi. Cemaatleri birleştirememiş olsalar da birbirlerinin ayaklarına basmadan kendi yollarına gitmeleri için gösterilen gayretler kitapta ayrıntılı olarak yazılı. Hatta şunu söylemek gerek. Hatıralar sadece Hayreddin Hoca’nın hayat çizgisi değil. Kısmi olarak hocalarının hayatından yansımalarla, arkadaşlarının ve kendisinden sonra gelen birkaç ilahiyat nesli ile, Türkiye’nin yakın dönem tarihi bu hatıralar. Hoca sadece kendi düşüncelerine yer vermiyor, aynı zamanda başka yerlerde göremeyeceğiniz, çok az kitapta bulabileceğiniz eliyle istinsah ettiği şiirlere, mektuplara, makalelere, şahitliklere, ilim ve irfan ehli ile ilgili hatıralara yer veriyor ki şahsen bu kitabı okuduktan sonra okuma sırasına aldığım yeni ilim adamları ve kitaplar beni bekliyor.

Yol arkadaşları

Tabii ki başka yerde bulamayacağınız âlim, arif hocalara dair hatıraları ve dahi yol arkadaşlarına dair duygu ve düşüncelerini de öğreniyoruz. Öyle ki Hayreddin Hoca ile birlikte o hizmet Nesli’nin öncülerine de vefa borcumuz var. Onları da tanıyalım ki vefasızlık olmasın.

Bu yazıya başlık düşünürken Hoca için “âlim” mi diyeyim yoksa bir “fakih” veya “müçtehid”  mi diye çok düşündüm. Akademik unvan kullanmak içimden gelmedi. Çünkü “Prof”luk bir ilmî rütbe değil. Medyada öyle kişiler bu unvanla arzı endam ediyor ki Hayreddin Karaman’a, Muhammed Hamidullah’a, Halil İnalcık’a, Fuat Sezgin’e, M. Said Hatipoğlu’na “Prof” demek, onlara hakaret gibi geliyor. Bir de bu şahsiyetlerle ilgili okullara verilen ismin başına Prof. Dr. koymuyorlar mı?  Bu titr fetişinin önüne nasıl geçeriz bilmiyorum.

İçtihadla bir arada düşünülebilecek yazıları, açıklamaları olduğu için onun içtihad kapısını araladığını ve adımını içeriye attığını düşünüyorum. Bundan dolayı “içtihadın eşiğinde” dedim. Dikkatinizi çekerim ki ayak eşikte, odanın dışında değil, eşiği geçmiş ve odaya ayak basmıştır.

Biz fıkıh kavramını “Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir.” diye öğrendik. Kelime olarak “ince anlayış, derin vukufiyet, işin iç yüzünü bilmek, anlamak” gibi mânâları olan bu kavramın sadece İslami ilim anlamında helal-haram ölçüleri, caizdir/değildir hükümleri ile sınırlı kullanılmasının isabetli olmadığı kanaatindeyiz. Pekâlâ sosyoloji, psikoloji  ve diğer sosyal/fizik bilimleri içinde gizlenmiş küfür, şirk ve nifak unsurlarını bulup Müslümanların itikadını kurtaranlara da fakih denilebilir, denilmelidir. Mesela, Sezai Karakoç bu  mânâda bizim için bir fakihtir, fakih derecesindedir.

Hayreddin Karaman’ın bütün yazdıklarına bakıldığında bunların sadece anlaşılan mânâda fıkıh ilmi ile sınırlı olmadığını görürüz. Bu yazılar olaylara ve olgulara derin bakış, ince anlayışla yaklaşıldığı için fıkıh zaviyesinden değerlendirmeyecek miyiz? Bize göre değerlendirilmelidir. İsabet edip etmemesini tartışmıyorum.

Son olarak Hayreddin Hoca’nın Yeni Şafak’ta gazete yazılarını sonlandırması üzerinde duralım. Bize göre isabet  etmiş. Çünkü gazete ile ilim bir araya gelmiyor artık. Alim de olsa bir gazetede yazdınız mı adınız “gazeteci”ye çıkıyor. Söyledikleriniz “diğer” gazetecilerin “hiza”sından okunuyor. Bir ilim adamının “kanaatimiz şudur” demesi ile gazetecinin “kanaatimiz şudur” demesi aynı şey mi? İlim öğrenmek ciddi bir iş olduğuna göre ilmi konuları da en az onun kadar ciddi bir vasıtada değerlendirmek gerekir.   

Türkiye’de bir İslamcılık düşüncesi varsa orada Hayreddin Karaman’dan mutlaka söz edilecektir. Söyledikleri, yazdıkları tabii ki tartışmaya, redde açıktır. İçtihatta isabet edilirse iki, isabet edilmezse bir hasene vardır, denilmiş ki o hasene de gayretin, çabanın boşa gitmemesi için verilir.

Bundan böyle de ‘Hayreddin Karaman bu konuda ne diyor, bir de ona soralım veya Hayreddin Hoca’ya sorulmuş o şöyle demiş’ denilecektir.

Bunu diyebilmemiz için Hoca’nın sağlıklı olması icap eder.

Bu yazı biraz da ona şifa ve dua niyetine yazıldı siz de okuyunuz efendim.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah
Abdullah - 9 ay Önce

İslami ilimler alanında çok şey biliyor olmak en başta sahibini aziz eder, en ufskbbir gurur kalmamıştır, geçmişe hürmetle bakar, bir mesele ile karşılaştığında çözüm metodu kadim ulemanın usul ve esasıdır, İslamı çağa uydurmak aklından bile geçmez, efendim mezheplerde varda bizde böyle düşünüyoruz türünden "ene" li cümleler kurmaz, sahib olduğu malumatlar irileştirmemişse onu bağlı olduğu mezhebinin usul ve esasının yeterli olacağının inancındadır.