İbrahim Frantz Fanon ve mücadelesi

İbrahim Frantz Fanon, 6 Aralık 1961 yılında vefat ettiğinde henüz 36 yaşındaydı. Çağdaşı Malcolm X, Steve Biko, Martin Luther King, Muhammed Ali gibi İbrahim Fanon’un bilinç yolculuğu da karanlıktan aydınlığa geçişin hareketli ve dramatik bir hikâyesidir. 1925 yılında bir Fransız sömürgesi olan Martinik’te siyahi bir ailenin sekiz çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Bu küçük ada ülkesi Fransa’dan yaklaşık 9000 km uzaklıkta Güney Amerika kıtasının hemen kuzeyinde yer almakta olup halen Fransa’ya bağlıdır. Fanon’un ataları yüz yıllar önce sömürgeci Batılılar tarafından Afrika’dan buraya getirilen kölelerdir.

Fanon’la ilk kez lise yıllarında tanıştım. O sıralar Ali Şeriati’nin bir kitabında bahsediliyordu ve âdetim olduğu üzere bu yazarı da merak edip kitaplarını okumuştum. Yine aynı sıralar Malcolm X’in hayatını da okuduğum için benzer mücadeleleri veren bu iki ismin havsalamda ayrı bir yer ettiğini belirtmeliyim. Oysa ülkemizde “Fanon” ismi fazla bilinmez. Sadece meraklıları tarafından okunan “Siyah Deri-Beyaz Maske” ile “Yeryüzünün Lanetlileri” isimli kitapları güncelliğini korumaktadır. İbrahim Frantz Fanon deyim yerindeyse sömürge karşıtı mücadelenin kaynak metinlerine imza atan sıra dışı bir isimdir. Sıra dışı olmasının temel sebebi sömürgeciliğe dönük sağlam metinler kaleme almasının yanı sıra işin pratiğine de imza atarak cepheye inmiş olmasıdır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında hızlanan “Üçüncü Dünya” ülkelerinin bağımsızlık mücadelelerinde Fanon’un yazdığı eserlerin ve fiili çalışmalarının önemli bir yeri vardır. Bu çerçevede sömürge ülkesi olan pek çok Afrika ülkesini Cezayir elçisi olarak ziyaret ederek Batı karşıtı cepheyi birleştirmeye gayret göstermiştir. FLN’nin(Cezayir Kurtuluş Örgütü) yayın organı El-Mücahid’i yayına hazırlaması da bu listeye dâhil edilebilir.

Uyanış dönemi

Fanon, bu bilinç düzeyine büyük bedeller ödeyerek ulaşmıştır. Henüz 18 yaşındayken Alman işgalindeki Fransa’yı kurtarmak üzere Özgür Fransız Güçleri’ne katılan, cephede yaralanan ve “Croix de Guerre Madalyası” alan Fanon’un ilk hayal kırıklıkları da bu yıllara denk gelir. Çok geçmeden içinde bulunduğu durumun şizofrenik bir vaka olduğunu anlamış ve bu yüzden savaşa katıldığına dahi pişman olmuştur. Savaş ona çok şey göstermişti. Zira o da diğer Martinikliler gibi kurtarmaya gittiği Fransızlar tarafından aşağılanıyor ve hor görülüyordu. Özgür olması için cepheye gittiği ve kendi ülkesi saydığı Fransa’da sırf derisinin renginden dolayı ikinci sınıf insan muamelesiyle karşılaşıyordu. Bu durum ABD adına olimpiyatlara katılıp altın madalya almasına rağmen kendi mahallesindeki bir lokantada “zenci” olduğu gerekçesiyle yemek yedirilmeyen Muhammed Ali’nin yaşadıklarına benzetilebilir. 1950 ve 60’lı yıllar başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünyada sömürge karşıtlığı ile ırkçılığın gündeme geldiği zorlu yıllardır. Batılı ülkeler şiddet uygulayarak veya liderlerini suikastle ortadan kaldırarak durdurmaya çalışsa da bu mücadele, artarak yoluna devam etmiştir. Şimdiki Afrika ve Uzak Doğu ülkelerinin neredeyse tamamı bu dönemde bağımsızlığını kazanmıştır.

Fanon savaştan sonra yeniden Fransa’ya dönerek drama ve felsefe çalışacağı, kimi zaman Meɾleau-Ponty'nin derslerine katılacağı Lyon'da eğitim gördü. Okulda yaşadığı olaylar, onu radikal bir dönüşümün eşiğine getirmiştir. Yaşadığı şey tam anlamıyla varoluşsal bir krizdi. Bir yanda Fransız hayranlığı, bir yanda da ırkçılık… Bu krizin bir yansıması olarak görülebilecek üniversite bitirme tezi “Siyahların Yabancılaşmadan Kurtulması Üzerine Bir Deneme” başlığını taşıyordu; fakat bu tez, üniversite kurulu tarafından reddedilmiştir. Ancak söz konusu çalışma 1952’de, “Siyah Deri Beyaz Maske” başlığıyla kitap olarak yayınlandı. Etki, çok büyüktü. Kitabın girişinde şöyle bir cümle vardı: “Siyah insan, insan değildir.” Fanon, aslında derisinden kurtulmanın mümkün olmadığını gören siyahların sömürge dili Fransızcayı öğrenerek ve mümkünse iyi konuşarak beyazlaşmak istediklerini anlatıyordu. O dönemde beyazlaşmak, birçok siyahın ulaşmak istediği kızıl elmaydı. 1951'de psikiyatride yeterlilik derecesi aldıktan sonra Tosquelles gözetiminde psikiyatri stajı yaptı. Stajdan sonra Fanon, Fransa’da bir yıl kaldı ve sonra (1953'ten başlayarak) Cezayir’de psikiyatri çalışmalarını sürdürdü. 1956'da istifa edene dek kaldığı Cezayir’deki Blida-Joinville Psikiyatrik Hastanesi'nde başhekim olarak çalıştı. Dönemin Cezayiri’nin sömürge gerçeğini bu dönemde yakından keşfetti. Başlangıçta tüm enerjisini kendi sorumluluğundaki klinikleri dönüştürmeye ve Tosquelles'in uyguladığı “Sosyal Terapi”yi tedavi prosedürü olarak kabul ettirmeye harcadı. Böylelikle tedavi edenlerin akıl hastalarıyla olan ilişkisini sürekli dönüştürmeye çalıştı; Avrupalılarla olduğu kadar Müslüman “yerliler”le de temas kurdu ve onların kültürel yaşamlarını, dillerini, toplumsal yaşamlarının örgütlenmesini, anlam oluşturabilecek her şeyi onarmaya çabaladı. Bu küçük psikiyatrik devrim hem sağlık personeli tarafından hem de bölgedeki Cezayirli Mücahidler tarafından kabul gördü. Fanon'un ünü yayıldı. Yıl 1955'ti ve Cezayir Savaşı hızlanmıştı.

Müslüman oluşu

Frantz Fanon’un “İbrahim Fanon”a dönüşmesi Cezayir yıllarına rastlar. Bu durum Cezayir’de çalışma kampında tutulan Roger Garaudy’nin yaşadıklarıyla örtüşür.  Fransa’nın bir sömürgesi olan Cezayir’de 1953 yılında başlayan bağımsızlık savaşı ve bu savaş sırasında Fanon’un tedavi etmeye çalıştığı işkence görmüş Müslümanlar ile işkenceci Fransız askerlerine dair gözlemleri, Fanon’un dünyasını alt üst etmiştir. Fransızların yaptığı eylemler, uyguladıkları şiddet korkunçtu. Katliam, tecavüz, işkence ve akla hayale sığmayan birçok vaka oluyordu. Fanon, görevinin bu olduğunun farkındaydı; ama yapılanlara daha fazla dayanamıyordu. Bir şeylerin değişmesi gerekiyordu. Tam bu ortamda 1954 yılında başlayan Cezayir Kurtuluş Savaşı, Fanon için bulunmaz bir fırsat olmuştu. Böylelikle, psikiyatri ile politik yönlendirme arasındaki kılcal ilişkiler sonucu Fanon, Cezayirliler’in bağımsızlık mücadelesine katılacaktı. 1956 yılı sonunda psikiyatri doktorluğu görevinden istifa etti ve sömürge genel valisi Robert Lacoste'a yazdığı açık mektupta insanları ne pahasına olursa olsun zihinsel rahatsızlıklarından kurtarmanın kendisi için imkânsız olduğunu, “hukuksuzluğun, eşitsizliğin ve cinayetin hukukun ana ilkesi hâline getirildiği, kendi ülkesinde akıl hastası olarak kabul edilen yerlinin mutlak bir kişiliksizleştirme içinde yaşadığı bir ülkede, bu insanları iyileştirmenin” elinden gelemeyeceğini belirtiyordu. Sonunda, Fanon, Cezayir'den sürülecekti.

Daha sonra Fransa'da üç ay geçirdi. 1957 yılının bu ilk üç ayında, Cezayir'in bağımsızlığının kaçınılmaz olduğu şeklindeki görüşüne yandaş bulamadı. FLN'den [Front de Libération Nationale/Ulusal Kurtuluş Cephesi] yardım alarak Tunus'a geçti ve orada ulusal kurtuluş hareketinin dış örgütlenmesini oluşturdu. Kopuş tamamlanmıştı. Burada Cezayir devrimi için yazarlık çalışmalarını sürdürüyor; FLN militanlarına psikiyatrik destek veriyordu. 1959 yılında, bir taraftan da üç hafta gibi kısa bir sürede, Cezayir Devrimi’nin sosyolojisini anlattığı “Cezayir Devrimi’nin Beşinci Yılı” kitabını yazdı. Kitap yayınlanır yayınlamaz hem Fransa’da hem de Fransız sömürgelerinde yasaklandı. Kitabında, “ötekilik” ve “sömürgecilik” gibi kavramlarla Cezayir halkının direnişini açıklamaya çalışan teoriler geliştirmeye çalışıyordu. Barışçıl yolların anlamını yitirdiğini ve şiddetin tek meşru güç olduğunu savunmaya başladı. Kısa bir süre sonra dünyanın birçok yerinde onu popüler kılan temel teorisini ortaya attı: İlk Kurşun Teorisi. Buna göre şiddet, sömürgelerin sömürgeleşmiş zihinlerden kurtulmasının tek aracıydı. Atılan ilk kurşun, sadece sömürgeciyi değil sömürgeleştirilmiş ruhu da özgürleştirecekti. Yani şiddet arındırıcı bir güçtü. Bu dönemde aşağı Sahra Afrikası’yla giderek daha fazla ilgilenmeye başladı ve Cezayir Cumhuriyeti geçici hükümeti tarafından 1959 sonunda Kara Afrika'ya gezici büyükelçi olarak atandı. Afrika'da bağımsızlıklar yılıydı bu. Fanon gerçekten de bir gezgin olacaktı; tüm gücünü Gana'dan Kamerun'a, Angola'dan Mali'ye dolaşarak harcayıp gerçek bir bağımsızlık mücadelesini savunacak, hatta Mali'den yola çıkarak Sahra'dan geçecek ve Cezayirli savaşçılarla birleşecek bir cephe olasılığı bile tasarlayacaktı.

Cezayir Katliamı ve Sartre

Fransız işgal güçleri 1953-1959 arasında yaklaşık 1 milyon Cezayirliyi katletmiştir. Bu katliamların doğrudan gözlemcisi olan Fanon daha fazla dayanamayarak FLN(Cezayir Kurtuluş Örgütü) saflarına katılmış, başta Cezayir olmak üzere diğer Afrika ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele etmiştir. Yabancılaşma ve oryantalizm gerçeğini Edward Said’den çok önce dile getiren ilk isim, Fanon’dur. Avrupa’nın sömürge tarihini ele alarak tam bağımsızlığın ancak silahlı mücadeleyle gerçekleşeceği tezini kaleme alan Fanon, bundan da öte sömürge halklarının zihinlerindeki işgali sonlandırmanın önemine dikkat çekmiştir. Kâğıt üzerinde bağımsızlık kazanmanın sömürge halklarını aldatmaması gerektiğini, Batı’nın yerel işbirlikçiler kanalıyla sömürge düzenlerini devam ettirmek isteyeceklerini öngörmüştür. Kendisi göremese de maalesef bu öngörüsü gerçekleşmiştir.

Ünlü Fransız filozof Sartre onun hakkında şunları söylemiştir: “Fanon, okuyucuyu en tehlikeli yabancılaşmalara, yani lider ve kişilik kültüne, Batı kültürüne ve aynı zamanda Afrika kültürünün uzak geçmişine geri dönüşe karşı sürekli uyarıyor. Gerçek kültür devrimdir, yani demir tavında dövülür. Fanon yüksek sesle ve açık seçik konuşur. Bizde ırkçı bir hümanizmadan daha tutarlı bir şey olamaz, çünkü Avrupalı’nın kendisini insan yapmasının tek yolu köleler ve ucubeler yaratmaktı. O ise yolu gösterdi: Savaşçıların sözcüsü olarak, her türlü anlaşmazlık ve bölgecilik karşısında birliğe, Afrika kıtasının birliğine çağrı yaptı. Fanon amacına ulaşmıştır. Sömürgesizleştirme tarihsel olgusunu bütünüyle anlatmak isteseydi, bizim hakkımızda da konuşması gerekecekti fakat niyeti kesinlikle bu değildi. Ama kitabı kapattığımızda, kitabın etkisi, yazara rağmen sürüyor: Çünkü devrim hâlindeki halkların gücünü seziyor ve buna güçle karşılık veriyoruz. Dolayısıyla yeni bir şiddet ânı ortaya çıkıyor ve bu kez bizi de içine alıyor çünkü sahte yerli bu şiddetle değiştiği ölçüde bizi de değiştiriyor. Herkes istediği gibi düşünebilir; yeter ki düşünsün: Bugünlerde aldığı darbelerden serseme dönmüş bir Avrupa'da, Fransa, Belçika ve İngiltere'de düşüncenin en ufak oyalanması, sömürgecilikle iş birliği anlamına gelir ve cezayı gerektirir. Bu kitabın kesinlikle bir önsöze ihtiyacı yok. Özellikle de bize hitap eden bir önsöze. Yine de diyalektiği sonuna kadar götürmek için bir önsöz yazdım: Biz Avrupalılar da, biz de sömürgesizleştiriliyoruz: Yani her birimizin içinde var olan sömürgeci, kanlı bir operasyonla çıkartılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize iyice bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim… Fanon, Avrupa'nın yok olmaya doğru gittiğini söylediğinde, alarm çığlığı atmadığı gibi bir tanı koymaktadır. Bu doktor ne Avrupa'nın umutsuz vaka olduğu kanısındadır ne de tedavi yolları önerme iddiasındadır: O, Avrupa'nın ölüm döşeğinde olduğunu saptamaktadır. Dışarıdan biri olarak tanısını gözleyebildiği semptomlara dayandırmaktadır… Fanon, bizim köhnemiş hilelerimizi açığa çıkarıyor, yedekte başka hilemiz kalmadığına da emin. Avrupalılar’ın Fanon'u okumaları iyi olur. Fanon, bu bastırılamaz şiddetin ne bir bardak suda fırtına, ne barbar içgüdülerinin yeniden ortaya çıkışı, ne de bir hınç olduğunu kusursuzca gösteriyor: Kendine gelen insandır bu!”

Fanon’un iki temel eseri

Fanon’un ilk eseri olan “Siyah Deri-Beyaz Maske” 1952’de yayınlanmıştır. Kitap, sömürgeciliği ve onun yıkıcı etkilerini incelemiş; insan hakları, sömürgecilik karşıtı hareketlerle siyahilerin bilinçlenmesi üzerinde büyük bir etkide bulunmuştur. Bu metinde beyazların sömürgecilik çerçevesinde siyahlara daha güzel bir yaşam hayali ve alçaltıcı bir varoluş empoze ederek onları değerlerinden nasıl uzaklaştırdığı tartışılmaktadır. Yeryüzünün Lanetlileri adlı çalışması ise 1961’de yayımlanmıştır. Eser, Fransız güçlerinin Cezayirliler’e yaptığı işkencelerin etkilerini ele almış ve kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmuştur. Fanon bu eserinde sömürgeciliğin ve işkencenin yol açtığı psikiyatrik hastalıkları etraflı bir biçimde tartışmaktadır. Eser, sömürge karşıtı mücadelelerin motive edilmesinde ve Üçüncü Dünya ülkelerindeki özgürlük taleplerinin dillendirilmesinde kullanılan temel bir kaynak olmuştur. “Siyah Deri-Beyaz Maske”de insansızlaştırma, nesneleştirme gibi kolonyal durumları işlerken, “Yeryüzünün Lanetlileri”nde vurguyu nesne olanın özneleşmesine, kendi sözü ve eylemiyle tekrar insanlaşmasına kaydırmıştır.

İlk planda, Fanon'un fikirlerini başka pek çoklarından ayıran özelliği, belli teorik yaklaşımları bir eylem adamının bireysel deneyimleri ile kaynaştıran yapısıdır. Sık sık Marksizm’in “praksis” kavramına vurgu yapan Fanon, bu açıdan bakıldığında hayat hikâyesinin de gösterdiği gibi ellerindeki konuyu araya belli bir mesafe koyarak, "ilmi", "objektif" kriterlere göre inceleyen pek çok yazardan ayrılır. Eserlerinin, özellikle yazarın bir psikiyatrist olarak mesleki deneyimine dayanan ve savaşın yol açtığı akıl hastalıklarını tarif etmesi, sürekli savaş hâlinin hem sömürgeci hem sömürülen üzerindeki yıkıcı ve kalıcı nitelikli etkilerini anlatan son derece çarpıcı bir şahitliktir. Fanon'a göre, sömürgeciye karşı mücadeleyle bağımsızlığın kazanılması, yani mutlak zafer her şeyin sonu değildir. Bunu söylerken Fanon'un aklında muhtemelen, şahit olduğu yakın tarihli bazı bağımsızlık savaşları vardır; üstelik zaman içinde, söylediklerinde -Cezayir örneğinde olduğu gibi- ciddi oranda haklı çıkacaktır. Öngörüsü uyarınca, Fanon'un daha önce devrimin motoru olarak tanımladığı köylüler, mücadelenin başarıya ulaşmasından sonra sessizce sahneyi terk ederler ve iktidar milli bir burjuvazinin elinde tekelleşir. Sömürgecilik sonrası durumların çoğunda görüldüğü üzere, tercih edilen yönetim biçimi, savaş döneminin önde gelen kahramanlarından birinin liderliğiyle sembolize edilen baskıcı nitelikte bir "tek parti" iktidarıdır.

Fanon’un düşünce yapısı şu şekilde özetlenebilir:

En basitten başlarsak; "tarihi yapan," zamanı ve mekânı kendi algılarına, değer yargılarına, yeri geldiğinde çıkarlarına göre tanımlayanlar Avrupalılar’dır. Sömürgeci yönetimin ordu ve polis gibi kurumlarında sembolize ettiği mutlak güç, aslında Cezayirlilerin beyinlerine ve zihinlerine de uygulanmaktadır. Yerel kültür kademeli olarak bilinçli bir politikayla Batı kültürüyle karşılaştırılmakta, gitgide değersizleştirilmekte ve sonunda tamamen bastırılmaktadır. Dikkatle, ayrıntılı şekilde düzenlenmiş bir "insanlıktan çıkarma" programı uygulamaya konmuştur. Burada amaçlanan Cezayir'in yerlilerini sömürge yönetiminin değişik kademelerinde görev alan Fransızların gözünde nesneler hâline getirmek, onları insandan farklı, insandan aşağı düzeydeki canlılar olarak görmelerini sağlamaktır. Bilimin kötüye kullanımının uç örneklerinden biri olarak, psikiyatri de bahsedilen bu programın önemli bir unsurudur. Bu dönemde, Cezayirliler’i doğuştan suça eğilimli, düşük zihni melekeleri olan insanlar şeklinde gösteren ve aslında “sömürge bilimi” denebilecek yaklaşımın uzantıları olan çalışmalar yayınlanır. Fanon'a göre, Hristiyanlığın ve otantik Afrika inanç sistemlerinin desteklenmesi, hatta kimileri unutulmuş olan ikinci gruptakilerin canlandırılması çabaları, sözünü ettiği programın tamamlayıcı parçalarıdır. Hristiyan misyonerlerin faaliyetleri, özünde sömürgecilerin varlığının başka bir yansımasıdır; diğer taraftan efsaneler, büyüler veya mistik ayinlerle insanları bir "öte dünya" fikrine yaklaştıran, bir anlamda pasifleştiren yerel inançlar da sömürge yönetiminin kendini rahat hissetmesine, iktidarını sağlamlaştırmasına yardım eder.

“Yeryüzünün Lanetlileri” Frantz Fanon'un son kitabıdır. 1952 yılında, yirmi beş yaşındayken, “Siyah Deri-Beyaz Maske”yi ve 1959 yılında “Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın Anatomisi”ni yazmıştı. Bunlar François Maspero'nun ilk yayınladığı kitaplar arasındaydı. Çok sayıda makale de kaleme aldı: “Kuzey Afrika Sendromu”, psikiyatri konferans tebliğleri, özellikle 1956 yılında Birinci Siyah Yazarlar Kongresi'nde yaptığı “Irkçılık ve Kültür” konuşması ve 1959 yılında Roma'da düzenlenen İkinci Siyah Yazarlar Kongresi'ndeki “Kültür ve Ulus” tebliği bunlar arasındadır. Bütün bu metinlerdeki tespitlerin açılımı teorik olana değil, düşüncesinin gelişiminde çıkış noktası olan yaşanmış deneyimlere dayanır. Frantz Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri” kitabı, gerek kendi döneminde gerekse sonraki dönemlerde oldukça dikkat çekmiştir. Fransız düşünür Jean-Paul Sartre, kitaba yazdığı önsözde Fransa’ya şöyle sesleniyordu: “Bu Afrikalı Zenci’nin yazdığı bir kitap değil, imal ettiği bir bombadır. Ben bu bombayı sermaye fahişelerinin yuvası olan Paris’te, bugünkü çağdaş medeniyetin kin ve çirkef dolu bu başkentinde, Batı düzenine karşı Afrika’nın bu kin bombasını patlatmak istiyorum. Çünkü Batı’nın çürümüş insanını ve kokuşmuş düzenini temizlemek ancak bu bombayla mümkündür.” Kitabın etkisi o kadar büyüktü ki çok kısa sürede Fanon küresel bir aktöre dönüştü. Tepkiler inanılmazdı. Sartre, vatan haini, Fanon ise şiddetin ve nefretin havarisi olarak lanse edilmeye başlandı. Ancak ne yapılırsa yapılsın Fanon’un etkisi hala çok büyüktü. Ona bağlı bulunan kitlenin sevgisi hiçbir şekilde azalmıyordu. Edebiyat, sinema, müzik alanında ve akademik dünyadan destekçileri çığ gibi büyüyordu. “Yeryüzünün Lanetlileri” anti-sömürgeci hareketlerin ve sembol isimlerin, yani İran’da Ali Şeriati, Güney Afrika’da Steve Biko, Küba’da Ernesto Che Guevara, İrlanda’da Bobby Sands ve Fransa’da Jean-Paul Sartre gibi düşünce ve eylem adamlarının başucu kaynaklarından birisi olmuştu. Bunun yanı sıra Fanon, Filistin’de FKÖ, İrlanda’da IRA ve Amerika’daki Kara Panterler gibi örgütleri de etkilemişti. “Yeryüzünün Lanetlileri”nin bir başka dikkate değer tarafı, yazarın büyük bir beceriyle çizdiği, gayet canlı sömürge toplumu panoramasıdır. Burada genellikle, sömürge yönetimi altındaki sosyal yapı, neredeyse sadece "sömürenler" ve "sömürülenler"den oluşan bir ikilem biçiminde tasvir edilir. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde “Yeryüzünün Lanetlileri” insanlık tarihinin bir döneminin, kolonyal dünyanın sömürgecisiyle, sömürüleniyle çok başarılı bir tasviridir ve odağında bulunan Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın ötesine geçen konuları tartışır.

Vefatı

“Yeryüzünün Lanetlileri” 1961 yılının Kasım ayı sonunda yayınlandığında, lösemiye yakalanmış olan yazarı Frantz Fanon, ABD’de Washington yakınlarındaki Bestheda Kliniği'nde ölümle mücadele ediyordu. Matbaadan çıkar çıkmaz el konulmaması için yarı gizli biçimde basılan kitap, dağıtılır dağıtılmaz “Devletin iç güvenliğine zarar verdiği” suçlamasıyla toplatıldı. Ama yine de kitap, elden ele dolaştı ve basında geniş yer buldu. Fanon, kitabın bir nüshasını ancak 3 Aralık günü, Tunus üzerinden, epey dolambaçlı yollarla eline alabildi. Yanında da gazetelerden kesilmiş yazılar vardı. Bütün yaşananları görmeye ömrü yetmemişti. Sömürge karşıtı cephenin bu fikir babası “Yeryüzünün Lanetlileri” kitabının tamamlanmış hâlini gördükten üç gün sonra 6 Aralık 1961’de “İbrahim Fanon” olarak Tunus’ta vefat etti. Vefatından hemen önce, “Ölürsem beni Cezayir’deki Şehitler Kabristanı’na gömün.” diye vasiyet etmişti. Bu zor görevi gerçekleştirmek amacıyla FLN’nin en seçkin birlikleri görevlendirildi. Fransız askerlerini oyalamak için başkent Cezayir’in birçok yerinde eylemler başlatıldı. Cenazesi FLN(Cezayir Kurtuluş Örgütü) Mücahidleri tarafından düzenlenen operasyonla o sıralar hâlen Fransız işgalinde olan başkent Cezayir’deki Ayn Kerma Şehitliği’ne gizlice gömüldü. Geride şanlı bir mücadele ve gün geçtikçe daha fazla okunan eserler bıraktı. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

İbrahim Frantz Fanon’dan alıntılar:

  • İsyan ediyoruz, çünkü nefes alamıyoruz.
  • Kabul edilmesi benim için son derece acı veren bir gerçek olsa da ifade etmek zorundayım ki siyah insan için tek bir alın yazısı var: Beyaz olmak!
  • Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.
  • Sömürge halkının öğrendiği ilk şey, kendi yerini bilmesi ve sınırları aşmamasıdır. Bu nedenle sömürge halkının hayalleri her zaman kaslarla ilgilidir: Eylem hayalleri, saldırgan hayaller. Rüyamda sıçradığımı, yüzdüğümü, koştuğumu, tırmandığımı gördüm. Kahkaha attığımı, bir sıçrayışta bir nehri geçtiğimi, peşimdeki araba konvoyunun beni asla yakalayamadığını gördüm. Sömürgeleştirme döneminde sömürge halkı akşam dokuzdan sabah altıya kadar özgür olmaktan asla vazgeçmez.
  • Onuruyla yaşayan özgür bir halk, egemen bir halktır. Onuruyla yaşayan bir halk, sorumluluk sahibi bir halktır.
  • Sömürgeler pazar olmuştur. Sömürge nüfusu, tüketici pazarıdır.
  • Sömürgecilik ne düşünen bir makine ne de muhakeme yeteneği olan bir bedendir. Sömürgecilik çıplak şiddettir ve ancak daha büyük bir şiddetle karşılaştığında boyun eğer.
  • Yeni doğan, ölmekten çok, yaşamaktan korksun.
  • Sömürge insanına sömürgeciliğin asla bir şey almadan vermeyeceğini göstermek gerekir. Sömürge insanının siyasal ya da silahlı mücadeleden elde ettiği kazanımlar ne olursa olsun, bunlar sömürgecinin iyi niyeti ya da kalbindeki iyiliğin sonucu değil, artık bu tür ödünleri erteleyememesinin sonucudur.
  • Ateşin yanında oturuyor ve derimi inceliyorum, postumu. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş sanki. Ne kadar da çirkinmiş meğer ama bir an duraksıyorum: Kim söyleyebilir bana güzelin ne olduğunu?
  • Azgelişmiş ülkelerdeki gençlere, kapitalist ülkelerin gençleri için tasarlanmış eğlenceler sunulur: Polisiye romanlar, kumar makineleri, porno resimler, pornografik yayınlar, on altı yaşın altındakilere yasaklanmış filmler ve hepsinin ötesinde de alkol.
  • Size söylemek istediğim, ölümün her zaman bizimle, hep yanı başımızda olduğudur; önemli olan ondan ne zaman kaçıp kurtulacağımız değil, inandığımız fikirler için elimizden gelenin azamîsini yapıp yapmadığımızdır... Eğer en başta bir amacın hizmetkârı değilsek, halkın, adalet ve özgürlüğün sevdalısı değilsek, yeryüzünde bir hiçiz demektir.
  • Bir işe yaramaz bıktırıcı sözler ve mide bulandırıcı taklitlerle zaman kaybetmeyelim. Ağzından insan sözcüğünü düşürmeyen, ama her rastladığı yerde, kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katleden bu Avrupa'yı terk edelim. Sözde ‘ruhsal macera' adına Avrupa yüzyıllardır neredeyse tüm insanlığın sesini boğuyor.
  • Yaşama evet, Sevgiye evet. Cömertliğe evet. Ama insan aynı zamanda bir “hayır”dır. İnsanın aşağılanmasına hayır. İnsanın haysiyetinin hiçe satılmasına hayır. İnsanın sömürülmesine. İnsanda en insanca olan şeyin, özgürlüğün katledilmesine.
  • Kimsenin elleri temiz değil, masum seyirciler yok. Hepimiz ellerimizi toprağımızın bataklıklarında ve beyinlerimizin korkunç boşluğunda kirletme sürecindeyiz.
  • Gelecek, gelecekte yaşayacak olanların yükseltecekleri bir yapı olmalıdır.
  • Efendi, kendi zulmünün kendine karşı döndüğünü nasıl olur da anlayamaz? Bu ezilen köylülerin vahşetinde, bir sömürgeci olarak uyguladığı vahşeti nasıl görmez? Bu vahşetin onların içlerine acımasızca işlediğini nasıl anlamaz? Nedeni basittir: Kendi mutlak erkinden ve bu erki yitirme korkusundan deliye dönmüş bu zorba, bir zamanlar insan olduğunu hatırlamakta zorluk çekmektedir; kendisini bir kamçı ya da tüfek sanır; “aşağı ırklar”ın ehlileştirilmesinin onların reflekslerini koşullamaktan geçtiğine inanmıştır. İnsan belleğini, silinmez anıları görmezden gelir; ayrıca, her şeyden önemlisi, belki de hiç bilmediği bir şey var: Ancak başkalarının bize yaptıklarını derinden ve kökten yadsıyarak şu an olduğumuz kişi oluruz. Üç kuşak, öyle mi? Daha ikincide, oğullar gözlerini açar açmaz babalarının dayak yediğini gördüler. Psikiyatri dilinde buna “travma geçirmek” denir. Hem de ömür boyu. Ama sürekli yenilenen bu saldırganlıklar, onlara boyun eğdirmek şöyle dursun, tam tersine, dayanılmaz bir çelişki içine sokar ve bunun da bedelini Avrupalılar er ya da geç ödeyecektir. Bundan sonra, sıraları gelip de utanç, açlık ve acının ne olduğunu öğrendiklerinde, üzerlerinde uygulanan şiddetin derecesine eşit güçte volkanik bir öfke uyanır içlerinde. Onların şiddetin dilinden başka bir şeyden anlamadığını mı söylediniz? Haklısınız; ilk başta yalnızca sömürgecinin şiddeti olacak, bir süre sonra ise yalnızca onların şiddeti; yani, aynadan bize bakan yansımamız gibi bize yönelen aynı şiddet.
  • Tarihte ezilenlerin yakarışına kulak veren bir tahakküm gücü örneği hiç yoktur; maddi çıkarlar karşısında hislerin ve sağduyunun esamisi bile okunmaz.
  • Kapitalistler yüzyıllardır azgelişmiş dünyada tam bir savaş suçlusu gibi davrandılar. Sürgünler, katliamlar, zorunlu çalıştırma ve kölelik, kapitalizmin altın ya da elmas rezervlerini artırmak, zenginliğini ve iktidarını kurmak için kullandığı temel yöntemlerdi.
  • Sömürgecilik koşullarında hiçbir hakiki davranış yoktur. “İyi” olansa onlara en çok zarar veren şeydir.
  • Avrupa uygarlığı ve onun en nitelikli temsilcileri sömürgeci ırkçılığın sorumlusudur.
  • Tarihin derinliklerinden yükselen sese nasıl kulaklarını kapatabilir insan: Dünyayı bilmek değil, dünyayı değiştirmek! Mesele bu! Bütün dehşetiyle çağımızın meselesi burada yatıyor.
  • Sömürgelerdeki kilise beyaz adamın kilisesidir, yabancıların kilisesidir. Bu kilise sömürge halkını Tanrı yoluna değil, beyaz adamın yoluna, efendinin yoluna, ezenin yoluna çağırır.
  • Sömürgecilik uykusundan uyanan her bileşen kaynama noktasında yaşar.
  • Sömürgecinin tek bir çaresi var: Gücü yetebiliyorsa şiddet. Yerlinin tek bir seçeneği var: Ya kölelik ya egemenlik!
  • Ama servetiniz, çevrenizdeki yoksulluğu görmenize engel olan bir zırh içine soktu sizi.
  • Sömürge halkı hapsedilmiş bir insandır ve öğrendikleri ilk şey, kendi yerini bilmesi ve sınırları aşmamasıdır.
  • Biz olmayı başarıyor isek bunun sebebi, yalnızca başkalarının bizi başkalaştırmak için giriştikleri faaliyetleri kökten ve kalben reddedişimizdir.
  • İçlerine ustalıkla korku, aşağılık kompleksi, ürperiş, boyun eğiş, umutsuzluk, uşaklık aşılanmış milyonlarca insandan söz ediyorum.
  • Şu bir gerçek: Beyazlar Siyahlardan üstün olduklarını düşünüyorlar. Şu da bir gerçek: Siyahlar Beyazlara ne pahasına olursa olsun düşüncelerinin zenginliğini, zihinlerinin onlarınki kadar güçlü olduğunu kanıtlamak istiyorlar.
  • Bir dili konuşmak demek bir dünyayı, bir kültürü sırtlamak demektir.
  • Açlıktan kadidi çıkmış ve hasta bir haldeyken hâlâ karşı koyacak güçleri kalmışsa eğer, gerisini korku halleder: Silahlar köylüye çevrilir; siviller gelip toprağına yerleşir ve kırbaç korkusuyla bu toprağı kendileri için işlemeye zorlanır. Köylü direnirse askerler ateş açar, artık ölü biridir o; boyun eğer ve kendini küçültürse bu kez de artık insan olmaktan çıkar. Utanç ve korku karakterini parçalar, kişiliğini dağıtır.
  • Sömürgecinin işi, sömürge halkının özgürlük hayallerini bile olanaksız kılmaktır.
  • Başarının kanıtı, tepeden tırnağa değişen bir toplumsal dokuda yatar. Bu değişimin olağanüstü önemi, istenmiş, talep edilmiş, gerekli görülmüş olmasıdır.
  • Kendimi bir gün şeylerin can acıttığı bir dünyada, benden savaşmamı istedikleri bir dünyada, her zaman ya yok oluşun ya zaferin söz konusu olduğu bir dünyada buldum.
  • Sizden altta olan insanlara karşı yüreğinizde yer yoksa Tanrı'nın evinde de sizin için yer yoktur.
  • Bugün insanlığın haklı kurtuluş mücadelesine karşı savaşan emperyalizm, oraya buraya çürüme tohumları ekiyor; bunları acımasızca topraklarımızdan ve zihinlerimizden söküp atmalıyız.
  • Haydi savaşalım! Başka silahımız yoksa bile, bıçağın sabrı yeter.
  • Bütün insanların eşit olduğunu söyleyen ünlü ilke, sömürgelerde ancak sömürge tebaası sömürgeciye eşit olduğunu gösterdiğinde yerini bulur. Bir adım sonrasında sömürge halkı, sömürgeciden daha üstün olmak için savaşmaya hazırdır. Aslında sömürgecinin yerine geçmeyi çoktan kafasına koymuştur.
  • Evet, herkes ortak kurtuluş adına mücadeleye katılmalı. Kimsenin elleri temiz değil, masum seyirciler yok. Hepimiz ellerimizi toprağımızın bataklıklarında ve beyinlerimizin korkunç boşluğunda kirletme sürecindeyiz. Kenara çekilip seyredenler ya korkaktır ya da hain.
  • Sömürge halkının pasifleştirilmesinde sömürge burjuvazine "olmazsa olmaz" din yardım ve yataklık yapar. Tokat yediğinde öteki yanağını çeviren, kendisine karşı günah işleyenleri affeden, tükürülür ve hakaret edilirken hiç irkilmeyen bütün o azizler el üstünde tutulur ve örnek gösterilir.
  • Dünyanın, özellikle Üçüncü Dünya'nın kapitalist sistemle sosyalist sistem arasında seçim yapma zamanının geldiği yaygın bir düşünceydi. Ama iki sistem arasında var olan şiddetli rekabetten kendi ulusal kurtuluş mücadelelerinin zaferi için yararlanmış olan azgelişmiş ülkeler bu rekabete dâhil olmayı reddetmelidir.
  • Yeryüzünde linç edilen bir yoksul, işkence altında canından bezdirilen bir mazlum yoktur ki onunla beraber canına kıyılan ve aşağılanan ben olmayayım.
  • Sömürgeler pazar olmuştur. Sömürge nüfusu, tüketici pazardır.
  • Bir şeylerde anlam bulma arzusuyla dolu dünyaya geldim, ruhum dünyanın kaynağına ulaşmak arzusuyla doluydu ve sonra diğer nesnelerin ortasında bir nesne olduğumu buldum.
  • Savaş tek bir çarpışma değil, aslında hiçbiri tek başına belirleyici olmayan yerel mücadeleler dizisidir.

YORUM EKLE

banner19

banner36