İbn'ül-vakt olabilmek için: Gecikmeye Övgü

Héléne L'Heuillet, "Gecikmeye Övgü-Zaman Nereye Gitti?" isimli eseriyle hayatın akışı içerisinde hissedemediğimiz bazı duyguları hatırlatıyor ve aynı zamanda bir çıkmazın içinde koşuşturup dururken frene basıp ne yaptığımızı sorguluyor, sorgulatıyor. Sonunu da zamanla yarış olmaz, hiçbirimiz ondan hızlı olamayız diyerek bağlıyor. Fakat anlatırken epey sorunlu bir dil kullanıyor. Sorunlu dilinden bazı örnekleri ilerleyen satırlarda göreceksiniz.

Zamanın galibiyetinin bizler açısından bir yenilgi olduğunu peşinen kabul edebiliriz. İnsanın kendi hayatını bir kaosun içine atması, biri bitmeden diğerine geçiş yapması ve artık kaos düzenine alışması sakin bir hayatı monoton olarak görmesine neden olur. İnsan, zamanın kendisini yönetmesine alışmış, ona ayak uydurmayı onunla yarışmak ve onu alt etmek zanneder. Oysa kazanan daima odur. Bizler ise zamanın eskittiği ve yorduğu "şey"lerden yalnızca biriyizdir.

Zamanın açtığı yaralarla artık değiştirilemez alışkanlıklar ve hastalık haline dönüşüp normalmiş gibi gelen davranışlarla dönüp dolaşıp yine kapitalizmi buluyoruz. Yazar, tüm bunların sağlayıcısı ve sebebi olarak kapitalizmin "daha fazla" anlayışını görüyor. Daha fazla üretim, daha fazla "yaratıcılık" ve daha fazla zaman... En alttan en üste kadar tüm meslek gruplarına işlemiş zaman baskısı insanı kendisi olmaktan çıkararak bir robota dönüştürüyor. L'Heuillet, "kayıp zaman çılgınlığı" olarak ifade ettiği davranış şeklini çalışma saati içerisindeki her anın peşine düşmek olarak tanımlıyor. Bunun bir delilik olduğunu söyleyerek bu duruma uyum sağlayamayanların kendilerini çalışma hayatının dışında bulacaklarını belirtiyor. Yazar, tüm zamanını işe veren, hiçbir boşluk bırakmaksızın çalışanların yani insan olduğunu hatırlayacağı zamanları kaçıranların yavaş yavaş hayatı kaybettiğini de ekliyor.

Kitapta süreklilik arz eden bir kapitalizm eleştirisi var. Pek çok hususta haklılık payı olsa da eleştirilerin Marx'ın argümanlarıyla yapılıyor oluşu tüm sihri bozuyor. Marx'ın öngördüğü dünya düzeni belli. Maneviyatsız, dünyadan bihaber, verdiği emeğin farkında olamayacak kadar vizyonsuz tek tip insanların huzur iklimine katkı yapacak herhangi bir görüş ortaya koyabilecek kapasitelerinin olmadığını da gördük. Evet, yazar değişime uğrayan kapitalizmden bahsederken, insanın insan olduğunu unutturduğu bir iş hayatı beklentisini ifade ederken ve dinlenmeyi aklına getirmeyen bir düzeni eleştirirken haklı olabilir ancak belirttiğim gibi bunu yaparken Marx'ın modası geçmiş ve iflas etmiş argümanlarını kullanması garip.

Zaman ve zamanlama konusuyla insanın satın alma davranışları arasında bağ kuran yazar, zamanından daha önce yapılan alışverişlerin gecikmemek için yapıldığını, satıcıların sunduğu fiyat avantajlarının belirli zamanlara sıkıştırıldığını belirtiyor. Bu da insanların erken harekete geçmesine neden olup rahatlarını bozan bir uyarı mekanizmasına ve baskı aracına dönüşüyor.

Gerilim türündeki hikâye ve filmlerden de şikâyet ediyor L'Heuillet. Burada okuyucuyu ya da izleyiciyi sıkıştıran, kısıtlı zaman içinde olup bitmesi gereken ve kesinlikle geç kalınmasının ölümcül sonuçlara yol açacağı belli bir sıra takip eden olaylardan bahsediliyor. Gerilimin üst düzeyde seyrettiği ve gecikmeye hiç şans tanımayan, devamı ve sonu bilindiği halde ısrarla okunan ve izlenen yapımlar yazarın tabiriyle nesneyle bağımlılık yapan bir ilişki meydana getiriyor. Yazarın önerdiği şey herkesin kendi zamanını yaşaması. Yani bizleri bağlayan saatlere, hiçbir zaman geç kalmamamızı isteyen ve sağlayan güçlere boyun eğmememiz.

Yazarın önem verdiği ve bu nedenle olacak uzun tuttuğu konu uyku konusu… Günümüzde zaman kaybı olarak nitelendirilen uykunun hem sağlığa faydalarından bahsedildiğini hem de insanların daha az uyumaya yönlendirildiğinden bahsediyor. Bu çelişkiyi yine hep yaptığı gibi kapitalizme bağlıyor. Tüm çalışma biçimleri, harcamalar, dünyanın dönmesi kapitalizmin sonucu gibi gösteriliyor. Oysa tüm sistemler çalışmayı, tembellik etmemeyi, ölçülü uyumayı ve topluma faydalı olmayı öngörür ve öğütler. Héléne L’Heuillet’nin önerdiği davranış biçimlerinin önemli bir kısmı bireyselciliğe ve bencilliğe yönlendiriyor. Kendi hayatını nasıl yaşıyor merak ediyorum doğrusu. Uykusuzluğun ve uykusuzluk çekmenin bir biçimde Hz. Eyüp’e bağlanabilmesi gerçekten büyük başarı. Hz. Eyüp’ün çektiği sıkıntıları kader olarak görüp ona sabretmesi, çevresindekilerin onu bu şekilde teskin etmesi biraz da istihza ile anlatılıyor. Fransız bir akademisyenden İslâmi herhangi bir hassasiyet bekliyor değilim. Ancak, tarihi kişiliklere ve dini açıdan önemsenen şahıslara üstelik bir dinin kitabında Allah tarafından övülen bir peygamberin küçümsenmesi “zavallı” olarak nitelendirilmesi kalp kırıcı. Yazarın dünya görüşünü ve hoşgörülü bir düşünce yapısından ne kadar uzak olduğunu bahsedilen olaylara verdiği tepkiden anlayabiliyoruz. L’Heuillet’nin artık takıntı haline getirdiği uykusuzluk konusu uzadıkça uzuyor ve uyumaktan başka bir şey önermediği bir sonuca bağlanıyor. İdeolojik olarak toplumcu düşünüp bu kadar bireysel ve yalnızca kendi rahatını düşünen bir ruh hali çok sağlıklı görünmüyor doğrusu.

“Gecikmeye Övgü – Zaman Nereye Gitti?” adında da belirtildiği gibi bir gecikme güzellemesi. Çeşitli örneklerle izah edilse de genel anlamda kendinden başka kimsenin düşünülmediği bir yaşam biçimi öneriliyor. L’Heuillet, önerdiği yaşam biçimini ancak bir çölde ve hiç kimsenin yaşamadığı bir dünyada uygulayabilir. İnsanın içindeki merak, sorumluluk, sevinç, heyecan, üzüntü vb. başka ne varsa anlatılanlara ters. İnsan bazen iyilik yapmak, bazen sevap kazanmak, bazen kötülüklerden korunmak ve bazen dertlerinden kurtulmak için acele eder. Tüm hayatın tekdüze yaşandığı bir yaşantı, herhalde yazarın ütopyası olabilir.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitap, farklı bir şeyler okumak isteyenleri ve olaylara farklı açılardan bakmayı felsefe kabul edenleri cezbedebilir.

YORUM EKLE

banner19

banner36