Hulefâ-yi Râşidîn’in ilk halifesi Hz. Ebû Bekir

Hz. Peygamber’in biri; vahiy yoluyla aldığı Kur’an-ı Kerim ayetleriyle İslâmiyet’in esaslarını insanlara tebliğ etme ve öğretme, diğeri bu esasları bizzat uygulama olmak üzere iki önemli görevi vardı. İkincisini yerine getirirken hicretten sonra Medine’de kurmayı başardığı devletin başkanlığını yaptı. Vefatıyla birlikte son peygamber olan Hz. Muhammed’in ilk görevi sona erdi. Devam edecek ikinci görevi olan devlet başkanlığına Hz. Ebû Bekir halife seçildi. Halife seçilen Hz. Ebû Bekir’e Hz. Peygamber’in ikinci görevini yüklenmesinden dolayı devlet başkanlığına yani emirliğe karşılık gelen Allah elçisinin halifesi anlamında “Halîfet-ü Resûlillâh” unvanı verildi.

Ebû Bekir, Fil Vakası’ndan üç yıl kadar sonra 572’de Mekke’de doğdu. Annesi Ümmü’l-Hayr Selmâ bint Sahr, babası Ebû Kuhâfe Osman b. Amir’dir. Anne ve babasının mensup olduğu Teym kabilesinin soyu Mürre b. Kâ’b’da Hz. Peygamber’in soyuyla birleşir. Resûl-i Ekrem’den iki veya üç yaş küçük olan Ebû Bekir kaynaklarda adından çok “Atîk” lakabıyla yer alır. Câhiliye döneminde Abdü’l-Kâ’be olan adı Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber tarafından Abdullah olarak değiştirilmiştir.  Ebû Bekir’in çocukluğu, gençliği ve Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında kaynaklarda fazla bilgi yoktur.  Bununla birlikte elbise ve kumaş ticaretiyle meşgul olduğu, ticaret kervanlarıyla Suriye ve Yemen’e seyahat ettiği bilinmektedir. Başka lakapları da olan Hz. Ebû Bekir’in en meşhur lakabı Mi’rac olayı başta olmak üzere geleceğe dair haberleri hiç tereddütsüz kabul ettiği için bizzat Hz. Peygamber tarafından verilen, çok samimi ve çok sadık anlamına gelen “Sıddîk”tir.

Hz. Ebû Bekir’in nasıl Müslüman olduğu hususunda da kaynaklarda fazla bilgi yoktur. İlk Müslümanlardan olan Hz. Ebû Bekir’in Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu haber alınca yanına giderek İslâm’a girdiği kabul edilir. Nitekim Hz. Peygamber onun üstünlüğünden söz ederken kendisini herkesin yalanladığı bir sırada inandığını ve İslâmiyet için her şeyini feda ettiğini belirtmiştir. İslâmiyet’in özellikle Kureyş ileri gelenleri arasında yayılmasında önemli rol üstlenen Hz. Ebû Bekir, peygamberlik göreve başlamasından itibaren daima Resûl-i Ekrem’in yanında yer aldı.  Her zaman müşriklerden gelebilecek tehlikelere karşı onu korumak için büyük çaba gösterdi. Kureyşli müşriklerin ağır işkenceleriyle karşılaşan Müslüman kölelerle yabancılardan erkek, kadın, zayıf ve güçsüz pek çok kimseyi efendilerine büyük paralar ödeyerek satın alıp azat etti. Onun servetini bu şekilde harcamasından rahatsız olan babası Ebû Kuhâfe, güçsüzve zayıf köleler yerine güçlü kuvvetli kimseleri satın almasını tavsiye edince, yaptıklarını onlardan faydalanmak için değil sadece Allah’ın rızâsı için yaptığını söyleyerek İslâm’a bağlılığını göstermiştir. Hz. Peygamber Mekke’ye gelen farklı kabilelerden insanlarıİslâmiyet’e davet ederken “Ensâb”ilmini (Arap soy bilimi) iyi bilen Hz. Ebû Bekir, onun yanında bulunarak onlarla kolayca dostluk kurmasında kendisine yardımcı olurdu. Kureyşlilerin Müslümanlara işkenceyi artırması ve özellikle kendisinin yüksek sesle Kur’an okumasına engel olmaları üzerine dayısının oğlu Haris b. Halid ile Habeşistan’a gitmek üzere Mekke’den ayrıldı. Yolda karşılaştığı dostu İbnü’d-Düğunne, Kureyşlilerlekonuşarak dinini kimseye açıklamaması şartıyla Mekke’de kalmasını sağladı. Ancak Ebû Bekir, gizlice ibadet etmeye ve Kur’an-ı sessi okumaya uzun süre dayanamayıp Kureyşlilerle yaptığı anlaşmayı bozdu. Bunun üzerine İbnü’d-Düğunne’nin emanını (güven) geri aldığını ilan etmesi üzerine sadece Allah’ın himayesine sığındığınısöyleyerek Mekke’de oturmayı sürdürdü. Medine’ye hicret başlayınca Hz. Ebû Bekir de göç için Hz. Peygamber’den izin istedi. Resûl-i Ekrem ona acele etmemesini, Allah’ın kendisine bir arkadaş bulacağını söylemesi üzerine, Hz. Peygamber ile birlikte hicret etme şerefine nail olacağını anlayarak beklemeye başladı. Kureyşliler kendisini öldürmeye karar verince Hz.  Peygamber bu konuşmadan dörtaysonra Hz. Ebû Bekir’e gelerek birlikte hicret edeceklerini müjdelemesinden sonra birlikte Sevr mağarasına doğru hareket ettiler. Hz. Ebû Bekir bu özel durumu sebebiyle Türk ve İran edebiyatlarında mağara dostu, can yoldaşı anlamında “yâr-ı gâr” şeklinde nitelendirilmiştir.

Mekke döneminde Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasında kardeşlik bağı kurdu. Medine’de ise evinde misafir olduğu Hârice b. Zeyd ile arasında kardeşlik bağı kuruldu. Hârice’nin, servetini kendisiyle paylaşma teklifini kabul etmeyip hicret ederken yanına aldığı paradan artakalan 5000 dirhemle Medine’de ticarete başladı. Fakat şehrin havası sağlığına iyi gelmedi ve sıtmaya tutuldu. Oğlu Abdullah’a mektup yazarak Mekke’de kalan ailesini, Medine’ye getirmesini istedi. Abdullah da kız kardeşleri Esma ve Âişe ile annesi Ümmü Rûmân, Hz.  Ali, Hz. Peygamber’in hanımı Sevde ile kızları Fâtıma ve Ümmü Külsüm ile birlikte Medine’ye hicret etti.

Hz. Ebû Bekir’in Medine’deki ilk faaliyeti Mescid-i Nebevî’nin arsasını satın almasıdır. Mekke döneminde olduğu gibi Medine döneminde katıldığı seriyeleler (Peygamber Efendimiz’in bizzat katılmadığı askeri harekatlar) ve 631 yılında emîr-i hac tayin edildiği günler dışında Hz. Peygamber’in yanından hiç ayrılmadı. Kumandanlığını Hz. Peygamber’in üstlendiği bütün savaşlarda, Hudeybiye Antlaşması, Umretü’l-kazâ ve Veda Haccı’nda bulundu.  Mekke’nin fethinde İslâm ordusu şehre girdiği zaman doğruca babasının yanına gitti, onu Hz. Peygamber’in huzuruna getirerek Müslüman olmasını sağladı. Böylece sağlığında annesi, babası ve bütün çocukları İslâmiyet’i kabul eden yegâne sahabe oldu. Tebük Gazvesi hazırlıkları yapılırken bütün servetini Hz. Peygamber’in emrine tahsis eden Hz. Ebû Bekir, kendisine verilen en büyük sancağı taşıdı. Hicretin 11. yılı Safer ayının son haftasında (Mayıs 632) rahatsızlanan Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir’in kapısı dışında mescidin avlusuna açılan bütün kapıların kapatılmasını emretti. Mescide çıkamayacak kadar rahatsızlığı artınca namazları Hz. Ebû Bekir’in kıldırmasını istedi. Hz. Peygamber Pazartesi günü kendini iyi hissedince sabah namazı için mescide giderek Hz. Ebû Bekir’in yanında namaza durarak ona uydu. Hz. Peygamber’in vefat ettiği haberini alınca başta Hz. Ömer olmak üzere şaşkınlık içinde bulunan ve bu olaya inanmak istemeyen sahabeleri ikna etme görevi de Hz. Ebû Bekir’e düşmüştü.

Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesi ve ilk icraatları

Kur’an-ı Kerim’de devlet başkanının nasıl belirleneceği konusunda bir usul gösterilmemiş, Hz. Peygamber de vefatından sonra devletin başına kimin geçeceği konusunda bir şey söylememişti. Hz. Muhammed’in vefat ettiği gün onun yerine geçecek kimse konusunda kendilerini yetkili gören Medineliler, “Sakıfetü Benî Sâide” (Gölgelik ve çardak anlamındaki sakîfe kelimesi Medine’de İslâmiyet öncesinden beri kabile mensuplarının hurma kurutmak başta olmak üzere çeşitli işlerde ortaklaşa kullandıkları ve toplantılar için bir araya geldikleri mekânları ifade eder. Sakîfetü Benî Sâide, Hazrec kabilesinin kollarından Sâideoğulları’na ait gölgeliktir. İslâm tarihi ve kültüründe Hz. Ebû Bekir’in halife seçildiği yer olması bakımından önemlidir.) denilen hurmalıkta toplanarak içlerinden birini, devlet başkanı seçmek istediler ve Hazrec kabilesinin reisi Sa’d b. Ubâde’yi aday gösterdiler. Devlet başkanlığını ensarın elinde bulunmasını istediği için teklifi kabul eden Sa’d’ın riyazetini uygun bulmayan Medineliler olduğu gibi muhacirlerin bu duruma rıza göstermeyeceklerini düşünenler de vardı.  Bu arada muhâcirler ve ensardan birer emîr seçilmesini teklif edenler de oldu. Medine’lilerin halife seçmek için toplandıklarından haberdar olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh’la birlikte oraya gitti. Burada yaptığı konuşmada İslâm Peygamberi’nin kabilesine mensup olan muhacirlerin ona ilk önce iman ettiklerini ve kendisine yardımda bulunduklarını, çeşitli eziyet ve işkencelere dayandıklarını anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in dostları ve akrabaları sıfatıyla emirliğin hakları olduğunu söyledi. Bu arada ensarın faziletlerini dile getirip İslâmiyet’e ve Resûl-i Ekrem’e yaptıkları hizmetlerin inkâr edilemeyeceğini, ilk muhacirlerden sonra en şerefli kimselerin onların olduğunu belirtti. Buna göre yönetici Kureyş’ten, yardımcılar ise ensardan olmalıydı.  Ayrıca ensar ve muhacirlerden birer emir seçilmesini isteyenlere bu görüşün doğru olmadığını, İslâm birliğini sağlamak için tek lider etrafında toplanmak gerektiğini söyledi; Hz. Ömer ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı halifeliğe aday gösterdi. Ancak onlar, “Allah’a andolsun ki sen sağken bu görevi üzerimize alamayız. Çünkü sen ilk muhacirlerin en meziyetlisi, hicret sırasında mağarada bulunan iki kişiden birisi ve nama kıldırmakta Resûlullah’ın halifesisin; uzat elini sana biat edeceğiz” diyerek ona doğru yürüdüler. Bu sırada ensardan Beşîr b.  Sa’d onlardan önce davranarak Hz.  Ebû Bekir’e biat etti. Onun arkasından Sa’d b. Ubâde hariç orada bulunanların hepsi, ertesi gün de Mescid-i Nebevî’de Medine’deki Müslümanların büyük bir kısmı biat etti. Hz. Ali ile diğer bazı sahabeler ise daha sonra biat ettiler. Medine’deki Müslümanların büyük bir çoğunluğunun biat etmesiyle halife seçilen Hz. Ebû Bekir, takip edeceği siyasetin genel esaslarını ortaya koyan meşhur hutbesinde Müslümanların en iyisi olmadığı halde onlara başkan seçildiğini, doğru hareket ederse kendisine yardım etmelerini, yanlış davranırsa doğrultmalarını, Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiği müddetçe kendisine itaat etmelerini istedi.

Hz. Ebû Bekir’in kişiliği ve yönetim anlayışı

Hz.  Ömer’i veliaht bırakmayı kararlaştıran Hz.  Ebû Bekir, 634 yılı, Ağustos ayının başında hastalandı. Kızı Hz. Âişe’ye vefat edince maaşının geri kalan kısmını beytülmâle iade etmesini ve Hz. Peygamber’in kabrinin yanına defnedilmesini vasiyet etti. Ecnâdeyn Savaşı’nın sonucunu öğrendikten kısa süre sonra altmış üç yaşında vefat etti (23 Ağustos 634). Cenaze namazını Hz. Ömer’in kıldırdığı Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah ve oğlu Abdurrahman tarafından kabre konuldu.

Güzel ahlâkı, merhameti, doğruluğu ve cömertliğiyle gerek Mekke gerekse Medine dönemlerinde, dost düşman herkesin takdir ve saygısını kazanan Hz. Ebû Bekir, kaynaklarda orta boylu, zayıf yapılı, seyrek sakallı, keskin bakışlı, gür saçlı, sarıya çalan beyazlıkta güzel ve ince yüzlü olarak tasvir edilir. Ahlâk ve mizaç itibariyle kendisine benzediği Hz. Peygamber’le İslâm’dan önce çok yakın bir arkadaşlık ve dostluk kurmuştu.  Kızı Hz.  Âişe ile Hz. Peygamber’in evlenmesine dair hicretten önce verilen karar onların dostluğunu daha da pekiştirdi. Nitekim Hz. Peygamber’e en çok kimi sevdiği sorulunca önce eşi Hz.  Âişe’nin, sonra da kayınpederi Hz. Ebû Bekir’in adını anardı. Hz. Ebû Bekir, Müslümanları ilgilendiren bütün gelişmelerde Hz. Peygamber’in fikirlerine, en çok başvurduğu ve çoğunlukla tekliflerini uygun bulduğu kişilerdendi. Bundan dolayı bazı kaynaklarda kendisinden “Peygamber’in veziri” diye söz edilir.

Vahiy kâtiplerinden olan Hz. Ebû Bekir, O’nun sırrını saklamayı çok iyi bilir, yanında pek edepli davranırdı. Beşerî ilişkileri düzenlemekte uzman olduğundan Medine’ye gelen elçilere, Hz. Peygamber’i nasıl selâmlayacaklarını öğretir, huzurda nasıl oturacaklarını tembih ederdi. Örnek şahsiyetinin yanı sıra aynı zamanda ilim ve hikmet sahibi bir kişi olan Hz. Ebû Bekir, Arap soy bilimi “Ensâb” hakkında zamanının otoritesiydi. Arap kabilelerinin savaş tarihi Eyyâmü’l-Arab’ı da en iyi bilenlerdendi. Ezbere bildiği ve çok duygulu bir şekilde okuduğu Kur’an-ı Kerim ile Resûl-i Ekrem’in söz ve davranışlarını en iyi ve en süratli şekilde anlama ve uygulama kabiliyetine sahipti. 142 hadis rivayet eden Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Ekrem’den bizzat duymadığı bir hadisi rivayet edenlerden, Hz. Peygamber’in sözü olduğuna dair şahit getirmelerini isterdi. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali, sahabeler arasında en güzel konuşan iki hatip olarak tanınır. Onların çok tesirli konuşmaları, fesahat ve belagat bakımından olduğu kadar muhtevalarının güzelliğiyle de ünlüdür. Şahsiyetinin merkezinde İslâm’a samimi inancı ve Hz. Peygamber’e derin sadakati olan Hz. Ebû Bekir, halifeliği sırasında mütevazı kişiliğinin yanı sıra gerektiğinde cesaretin de en canlı örneklerini vermiştir. Fakirlere, zor durumda olanlara yardım eder, misafirlere ikramda bulunurdu. Az konuşur, kumandan ve valilerine de az konuşmalarını tavsiye ederdi. Başkalarının hakkına titizlikle uyardı. İdari hayattaki uygulamalarında sürekli Hz. Peygamber’i örnek alan Hz. Ebû Bekir’in kumandan ve valilerine verdiği emirler İslâmiyet’in ve Kur’an’ın evrensel esaslarına dayanırdı. Onun Hz. Peygamber’den örnek aldığı prensiplerin başında, istişare, kararlılık, hoşgörü, ehliyet ve insan haklarına saygı gelirdi. Hz. Ebû Bekir, kısa süren halifeliğinde ehil olanları yönetime getirdiği gibi Resûl-i Ekrem’in tayin etmiş olduğu idarecileri yerlerinde tutmaya özen gösterirdi. Görevlendirmelerde ehliyet konusuna önem verdiği gibi seçtiği idarecilerden de aynı duyarlılığı beklerdi. Bunun en güzel örneklerinden biri, Yezid b. Ebû Süfyan’a yaptığı şu uyarıdır: “Senin adına en çok korktuğum husus, iltimas meselesidir. Hz.  Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Müslümanlara ait herhangi bir işin başına geçip de iltimas eseri olarak o işe birini tayin eden kişi, Allah’ın lanetine uğrar. Allah ondan bir mazeret veya fidye kabul etmeyerek kendisini cehenneme atar.”

Hz. Ebû Bekir, yönetim makamında kesin yetkiye sahip bir yönetici olmakla birlikte, bazı devlet görevlerini yakın arkadaşlarına bırakarak idarî görevlerde paylaşımın güzel örneklerini de vermiştir. Bu amaçla Medine’de davalara bakma görevini Hz. Ömer’e devretmiş, Ebû Ubeyde b. Cerrah’ı hazine görevlisi tayin etmiştir. Zeyd b. Sabit, Hz. Ali ve Hz. Osman’dan ise kâtiplik hizmeti almıştır. Hz. Ebû Bekir, devlet işlerinde Resûl-i Ekrem’den intikal eden mührü, şahsî işlerinde ise ‘Ni’me’l-kâdiru Allah’ veya ‘Abdün zelil li-rabbin celîl’ ibaresini taşıyan mührünü kullanırdı. İslâm tarihinde ‘halife’ tabiri ilk defa Hz. Ebû Bekir hakkında kullanılmıştır.

                                                                          

YORUM EKLE

banner19

banner26