Hoşça bak zatına, kâinatın özüsün sen…

Hayatın öznesidir insan… Her şey insanla vardır ve insanla anlamlıdır şüphesiz... Hz. Âdem’le dünyaya açılan insanoğlu, yüzyıllar boyunca dünyayı imar etmiş, iç ve dış dinamiklerini dengede tutmak için büyük bir çaba harcamıştır. Onun bu hayata tutunma gayretini hüzne ve yalnızlığa giden yolların suskun haramileri kesmiş. Yükü aşk olan kervan, yolların kavşağında yağmalanmış. Hüzün süvarileri gönül göklerini toza dumana katmıştır. Pişmanlıklar düşlerin üstünü örtmüş pervasızca. Divan şiirinin son büyük şairi Şeyh Galip’in şu beyti insanın ne kadar muhterem bir varlık olduğunu veciz bir üslupla dile getirmektedir:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

  Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen”

İnsan küçük kâinattır derler. Yürek heybesinde acıları ve umutları beraber taşır. Acıların ayazında üşür, umutların sıcağında gönlünün buzları söker.  Zifiri karanlıklar bir mum alevinde erir gider öylece. Geçen zamanla birlikte ömür de tükenir, umut kırıntıları da. Mevlevi şeyhlerinden biri olan Galip Dede, bu beytinde hangi inançtan olursa olsun insanın kendine iyi bakması gerektiğini, zira insanın âlemin özü ve kâinatın gözbebeği olduğunu hatırlatıyor bizlere. Gerçekten de öyle değil midir? Allah’ın muhatap kabul ettiği, imtihana tabi tuttuğu ve büyük kıymet verdiği insanoğlu, kendindeki gücü ve yaratılışındaki hikmeti ne zaman keşfedecektir? Bunu keşfedince de dünyayla ve hayatla daha barışık yaşamasını öğrenecektir mutlaka. Bugünkü huzursuzluklar da bu şuurdan uzak yaşamanın sonucu değil midir? Sırtımızdaki bu gaflet ve hicran küfesinden ne zaman kurtulup dik durabileceğiz.

İnsan dünyanın temel direğidir, gökler ve yer bu güçlü direk üzerinde duruyor. Hayat insanla mana kazanıyor. İnsansız bir dünyanın ne kıymeti olabilir ki!... Bu kadar önemli olan insana layık olduğu değeri vermek gerekir. İnsana öncelikle insan olduğu için kıymet vermek lazımdır. Hangi milletten olursa olsun, hangi coğrafyada doğarsa doğsun bütün insanlar eşit ve özgür doğarlar. Dünyaya gelen her insanın doğumla birlikte kazandığı bir kısım haklar vardır. Haklar olur da vazifeler olmaz mı? Elbette hakların yanında vazifeler de mevcuttur.  Şunu öncelikle söyleyelim ki insan hakları kişinin cinsiyetine, ırkına, dil ve dinine göre eksilmez ve de artmaz. Şunu unutmamak gerekir ki kişinin hakları başkalarının haklarını çiğnediği noktada biter. Dünyada sınırsız özgürlük yoktur. Özgürlüğün de kırmızı çizgileri vardır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin birinci maddesinde şu ifade yer alır: “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.”

Dünyada güçlüler muhtemel rakiplerini tasfiye etmek için sürekli fırsat kollarlar. Büyük balık her zaman küçük balığı yutar. Ama bizler büyük balığın küçük balığı yutmadığı, aksine elinden tuttuğu bir dünyanın özlemi içerisinde nefes tüketiyoruz. Güçlülerin değil, doğruların hüküm verdiği bir dünyada yaşamak herkesin hakkı ve özlemi değil midir?

İnsanın varlığıyla birlikte insanlar arası çatışmalar ve hak ihlalleri de gündeme gelmiştir. Hz. Âdem’in çocuklarıyla birlikte başlayan kavgalar ve kan dökmeler geçen zamanla birlikte artmış, insanlık kendi bünyesinde düşmanlar ve düşmanlıklar üretmiştir. Zamanla dağ gibi büyüyen meselelerin altında ezilen mazlumların hayatı zindana dönmüştür.

İnsan hak ve özgürlükleriyle ilgili ilk bildiri “Magna Carta” değildir

Tarihte insan haklarıyla ilgili ilk sözleşmenin 1215’de imzalanan “Magna Carta” olduğunu söylerler. Bu sözleşmenin 39. maddesinde “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak veya hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak veya kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek, hangi şekilde olursa zarara uğratılmayacaktır.” hükmü zamanına göre ileri bir anlayıştır. 63 maddelik bu sözleşme İngiliz feodal toplumunun hak ve özgürlüklerini teminat altına almıştır. Bu sözleşmenin bir gereksinimden doğduğu, insan fıtratının bunu mutlak ihtiyaç olarak gördüğü aşikârdır.

İnsanı dünyaya gönderen Allah, onun uyması gereken kuralları da peygamberler vasıtasıyla kendisine bildirmiştir. Onun için yüce yaratıcı insanlığı kuşatıcı ilkeleriyle hayata nizam vermiştir. İnsan hak ve özgürlükleriyle ilgili ilk bildiri “Magna Carta” değildir. İlk bildiriler daha önceki yıllarda, İslam dininin dünya nizamı olarak kabul edilmesiyle, vahyin başlangıcı olan 610 yılında gönderilmeye başlanmıştır. Ayet ve hadislerde ifade edilen hükümler Magna Carta’dan çok daha öncedir ve şüphe yok ki çok daha kapsamlıdır.

İslam’ın hak anlayışında yöneticilerle idare edilenlere aynı pencereden bakılmıştır. İdareciler hiçbir zaman halka tepeden bakmamıştır. Soy, ırk, renk, bölge, ekonomik seviye ve din farkı gözetilmemiştir. Zira insanlığın babası Âdem, annesi Havva’dır. Bunun içindir ki insanlar arasında ayrılık gayrilik yoktur. Rabbimizin deyimiyle “Üstünlük takvadadır”

İnsan öncelikle insan olduğu için değerlidir. Yani onun değeri özündedir. İnsanlık tarihinde insan haklarıyla ilgili en ciddi ve dikkate değer sözler İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav) tarafından söylenmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammet (sav) Veda haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevalden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vadisi’nin ortasında 124 bin Müslüman’ın şahsında bütün insanlığa şöyle hitap etmiştir:

“Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib’in torunu (amcalarımdan Haris’in oğlu) Rabia’nın kan davasıdır. Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, aile namusu ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz razı olmadığınız kimseleri aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise, örfe göre her türlü (meşru ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.”

İslam dünyası ilhamını Kur’an hükümlerinden almıştır. Ayet ve hadisler iki cihan saadetini sağlamak için insanlığa kılavuz olmuştur. İnsanlık tarihinde en anlamlı ve kapsamlı insan hakları evrensel beyannamesi şüphe yok ki Peygamberimizin Veda haccı sırasında irad ettiği mübarek Veda Hutbesi’dir. Magna Carta’lar yokken bu mübarek sözler bütün insanlığa nizam ve huzur vermiştir. Şu nurlu ifadeler bütün zamanları ve mekânları kuşatacak güçtedir: “Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takva iledir. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.”

Maddî refah, insanlara beklenen huzuru getirmedi

Maddî refah insanlara beklenen huzuru getirmedi. Daha çok kazanmak, güçsüzleri sömürüp ellerinde avuçlarında ne varsa almak için tarih boyunca nice kıyım ve zulümler yapılmıştır. Kapitalizm insanlardaki kazanma hırsını ateşlemiş, düşkünler daima hor görülmüştür. Özgürlük ve insan haklarının önündeki engeller kaldırılacak yerde, yeni engeller ve uçurumlar oluşturulmuştur. Yaşlı dünyamız insafsız sermaye avcılarının elinde cadı kazanına döndürülmüştür. Bu mevcut düzen geleceğe dönük karanlık tablolar çizmektedir.

Bugün dünyanın pek çok bölgesinde ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Bu bölgelerin başında yer alan Irak’ta kan akmayan, olay olmayan bir gün bile geçmiyor. Irak’a sözde özgürlük getireceğini söyleyerek bu toprakları işgal eden ABD, yüz binlerce insanın bir hiç uğruna ölmesine sebep olmuştur. Demokrasinin ve insan haklarının sözcülüğünü ve öncülüğünü yaptığını söyleyen dünyanın bu süper gücü, utanıp sıkılmadan, gözleri boyayarak söylemleriyle zıt uygulamalar gerçekleştirmektedir. Bu bölgede insan hakları ihlallerine her geçen gün bir yenisi eklenmektedir. Irak’ta yaşayanlar yeterince beslenememekte, sokaklarda can ve mal güvenliği bulunmamaktadır. Ne gariptir ki insanların haklarını korumak için kurulan İnsan Hakları Örgütü bu insanlık suçlarını görmezlikten gelmektedir.

Dünyanın maddî refah içerisindeki milletleri kendilerinden güçsüz toplulukları parya olarak görmektedir. Uzun yıllardan beri dünyanın hassas bölgelerinde insan hakları hiçe sayılarak kişiler yurtlarından edilmektedir. Filistin topraklarında yaşanan trajediyi bu çerçevede örnek olarak verebiliriz. Dünya ticaretini ellerinde tutan ve sermayenin sahibi olan Yahudiler, sapandan başka ağır silahı olmayan çocukları insanların gözleri önünde hunharca öldürebilmektedirler. Kendilerinden bir kişi yaralansa dünyayı ayağa kaldıran bu insaf fakirleri, kan gövdeyi götürdüğü demlerde bile yaşananları doğal addetmektedirler. ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ deyiminin kullanılacağı en münasip yer sanırım bu noktadır.

Batı obeziteyle, Afrika ise açlıkla savaşmakta

Batılı ülkeler fazla beslenmekten şişmanlık komasına girerken Afrika’da insanlar açlıktan ölmektedir.  Bu vakaları gören Batılılar ellerindekileri insanlık namına paylaşmaktan geri durmaktadırlar. O Batılılar ki bir zamanlar o topraklarda ne varsa sömürmüşlerdi. Batının gerçek yüzü budur işte. Onların dostluklarına güvenenler yarı yolda kalmaya mahkûmdurlar.

Cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları insanca yaşamak için olmazsa olmaz değerlerdendir. Fakat halk bu değerlerin sahte suretleriyle oyalanmamalıdır. Halkın egemenlik hakkı sözüm ona uyanık zümrelerce gasp edilmemelidir. İnsan hakları adı altında insanlar uyduruk söylemlerle uyutulmamalıdır. Türkiye’de insan hak ve özgürlükleri yıllardan beri sorgulanmaktadır. Bu hususta bir kısım sancılarımız yok değil. Fakat bunlar iyi niyetle ve elbirliğiyle aşılabilecek meselelerdir. Yeter ki insaf ölçüleriyle vicdanî muhasebe yapabilelim.

İnsan hakları evrensel değerler manzumesidir. Bütün insanlık bu kıymet hükümlerinin gölgesinde huzur ve güven içerisinde yaşatılmalıdır. Bir kısım değerleri kutsallaştırıp onlara tapmayı zorunlu kılacak uygulamalar özgürlük anlayışıyla bağdaşmaz. Kutsal devlet anlayışı kökünden sakattır. Devlet halka hizmet için vardır. Devleti kutsallaştırıp halkı ona tapmaya zorlayan anlayışlar nerden bakarsanız bakın yanlıştır. Halkı devletin kurbanlık koyunu gibi gören zihniyetler şüphesiz ki çağdışıdır. Halkla devlet birbirine eşit mesafededir.

Toplumda insan hakları bilincini diri tutmak için insanlar eğitilmelidir. Korkunun gölgesinde demokrasi ağacı meyve vermez. Bizler insanlarımıza her şeyden evvel güveneceğiz. Şüpheci yaklaşımlar insan iradesini yiyip bitirir. Devlet halkına, halk devletine güvenirse saadetin altın anahtarıyla nice sırlı kapıları ardına kadar açabiliriz.

Öğrenim hakkı insanların temel haklarından biridir. Fakat bu hak bazı kesimlerin elinden dinî eğilimleri gerekçe gösterilerek alınmaktadır. İnsanlar cehaletin girdaplarına sürüklenmektedir. Bu kesimlerin geleceğin anneleri olacak olan kızlarımız olduğunu göz önüne alınca meselenin vahameti daha da belirginleşir. Kim geleceğin nesillerini böyle bir ateşe sürükleyebilir? Bir kesime okumayı teşvik edeceksiniz, öbür kesime okulların kapılarını sürmeleyeceksiniz. Bu insan hak ve özgürlükleri ihlali değil de nedir? Üstelik bilgi çağında!...

Türkiye’de insanlar demokratik haklarından habersiz yaşamaktadır. Hakkını bilmeyen insanların hak araması ne mümkün!... Öyle de oluyor zaten. İnsanlar haksızlıkları sineye çekerek kaderin tecellisi olarak görmektedirler. Verilenlerle idare etme demokratik tevekkül anlayışını da beraberinde getirmektedir. Buna kabullenişmiş çaresizlik de diyebiliriz.

Günümüzde insanlar teşkilatlanarak hak mücadelesi vermektedir. Böylesi bir mücadelede neticeye varmak çok daha hızlı ve kolaydır. Bu yüzden haklarımızı korumak için teşkilatlanmalıyız. Fakat memleketimizde bunun önünde de bir kısım engeller vardır. İnsanlar bağlı oldukları gruplara göre fişlenmekte ve öylece muamele görmektedir. Aslında yerel ve genel idarelerin teşkilatlanmaya köstek değil, destek olmaları kendileri için de yararlıdır. Tek tek fertlerle muhatap olacak yerde teşkilat başkanlarını muhatap almak meselelerin çözümünde hızımızı artıracaktır. Fertler olarak hak arama bilincini diri ve iri tutmalıyız.

Teknolojik ve bilimsel gelişmelerin tavan yaptığı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağda Doğu toplumlarına ait sinmişliği kabullenmemiz mümkün değildir. Artık bundan sonra bilmeliyiz ki haklar verilmiyor, mücadele edilerek alınıyor. Bizler sürü psikolojisinden kurtulmadıkça peşimizde daima birileri çoban olarak bizleri gütmeye devam edecektir. Bu böyle biline!

YORUM EKLE