Hitler'in efsane komutanı Çöl Tilkisi Rommel

Şüphesiz gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse de İkinci Dünya Savaşı dünya savaşı olarak başlamadı. Birincisinde ilk muharebenin diğer muharebelere yol açarak savaşı büyüttüğünü söyleyebiliriz. İkincisinde ise savaşa daha meraklı bir Avrupa sisteminin varlığını kabul etmek gerekiyor. Fakat her şeye rağmen iki dünya savaşı da katılımcı devletler tamamlandığında veya alan genişlediğinde o nahoş ismi almıştır. İttifaklar, müttefiklikler, bozulan ya da bozulmayan birliktelikler vardı ama herhalde birinin dört sene, diğerinin beş sene sürmesi beklenmiyordu. İşte Erwin Rommel bu savaşlardan ikincisinin önemli şahsiyetlerinden biri. Kuter Çelen tarafından kaleme alınan ve Kastaş Yayınları’ndan çıkan Rommel: Çöl Tilkisi, İkinci Dünya Savaşı’na farklı bir cepheden bakmamıza yardımcı olan son derece nitelikli bir eser.

Erwin Rommel, Birinci Dünya Savaşı'nda teğmen olarak yer almış İkinci Dünya Savaşı'nda ise tümgeneral, korgeneral ve feldmareşal olarak görev yapmıştır. Ona “Çöl Tilkisi” unvanını kazandıran saha ise Libya'nın çölleridir. Hayatın her alanında kitaplarda, filmlerde, şarkılarda her yerde Hitler antipatisinin ve düşmanlığının kol gezdiğini görüyoruz. Bu bakış açısının insani taraflarını anlamak mümkündür. Hitler, üzerinde herhangi bir merhamet belirtisi göstermeyen, insanlığa da düşman bir baş belası idi. Ancak onun bu taraflarını ön plana çıkarıp benzer eylemleri zamana yayıp ve amaç belirtmeksizin gerçekleştirenler hakkında tarih mahkemesi henüz kurulmuş değildir. Sömürgeciler ideolojik saplantılarla hareket etmiş pek çok örnek gözümüzün önündeyken hesap henüz onlardan hesap sorulamamıştır.

Tüm bunları Erwin Rommel'in Hitler'in bir generali olduğunu hatırlatmak maksadıyla söylüyorum. Burada takdir edilecek, övülecek ve yeri geldiğinde kendisi dışında gelişen olaylardan ötürü kazanamadığı başarılardan ötürü yazıklanılacak kişi yine o çok karşı durduğumuz ve sevmediğimiz Hitler'in generalidir. Yani eğer Rommel tüm planlarını gerçekleştirebilmiş olsaydı ve zaferden zafere koşsaydı Almanya’nın yine çökeceğini ve hatta bölüneceğini düşünebilir miydik? Tüm cephelerde zafer elde etmiş bir devlet antlaşma masasına Almanya gibi mi otururdu? Kuşkusuz hayır. Bu kitap bu yönüyle belki tek yönlü bakış açısının kırılmasına yardım edebilecek bir kitaptır. Fakat sürekli kaybedip masada kazanan bir Fransa örneği var, ona da aşağıda kısaca değindim.

Afrika Cephesi diğer cephelerin gerisinde kaldı

Ayrıca bu kitapta bize İkinci Dünya Savaşı’na ait pek de bahsi geçmeyen bir cephe sunuluyor. Biraz da alıştığımız üzere film tadında okuyoruz. Tanklar, hava harekâtları, geri çekilmeler, telgraflar, taktikler, gece taarruzları, esirler, şarapnel parçaları, son dakika kurtuluşları ve ölümler…  Kuzey Afrika cephesi bir Normandiya Çıkarması kadar ve bir Stalingrad Savaşı kadar popüler değil. Bunda elbette kullanılan insan unsurunun, silahların, kayıpların ve stratejik önemin çok büyük payı var. İşte biz bu eserle biraz da göz ardı edilen bir cepheyi görmüş oluyoruz. Bu cephe, Müttefik kuvvetlerin çoklu ordularıyla Mihver devletlerinin Alman ve İtalyan güçlerinden müteşekkil ordularının kıyasıya mücadelesine ve zaman zaman stratejik aklın öne çıktığı gelişmelere sahne olmuştur. Ama belirtmeden geçmek doğru olmaz; Alman birlikleri sürekli olarak çöken, geride kalan, delinen ve hemen hemen tüm savaş boyu yetersiz kalan İtalyan birliklerinin arkasını toplamak zorunda kalmışlardır. Hatta Alman unsurlar olmasa İtalyan unsurlar o cephede savaşmayı göze alamayacak kadar güçsüzdüler.

Bu cephe Hitler ve Mussollini açısından da önemliydi ama ittifakın büyük gücü Almanya’nın başka planları da vardı. Libya, İtalya’ya çok yakın olması dolayısıyla ikmal, yardım, destek gibi savaşta devamı ve ayakta kalmayı sağlayacak takviyeler oradan sağlanıyordu. Ayrıca burası İtalya için bir emniyet sorunu haline de gelmemeliydi.  Fakat Kuzey Afrika cephesi Almanya için İtalya’ya ifade ettiği kadar büyük anlamlar ifade etmiyordu. Bunu küçümsemek ve orada tüm kuvvetini kullanmadı demek için söylemiyorum. Önemsendiği en başta Rommel gibi bir komutanın oraya atanmasından belli. Hitler’in iktidara geldikten sonra formülize ettiği “Hayat Sahası” prensibi gereğince bu cephe merkezden uzaktı. Yani Hitler’in ve dolayısıyla Almanya’nın öncelikleri arasında değildi.

Doğu Avrupa’nın işgali öncelikli bir plan sürdürülmekteydi. Kuzey Avrupa ve daha uzak noktalardaki cepheler ise daha çok İngiliz birliklerini yavaşlatmak ve diğer cephelere güç kaydırmasını önlemek amaçlıydı. Zaten Hitler’in asıl maksadını ortaya çıkardığı 22 Haziran 1941’de başlattığı ve sonu hüsranla biten Barbarossa Harekâtı’nın Rommel açısından ikinci planda kalma olarak değerlendirildiği açıktır. Rommel, her durumda yalnızca işine ve sonuca odaklanan bir askerdir. Her şeye rağmen Rommel, çok kullanılan tabirle Alman disiplini içerisinde yetişmiş ve mesleği sadece askerlik olan biri. Alman disiplinini askıya alıp risk aldığı çatışmalar da olmuyor değil elbette. Sürpriz yapıp erken saldırdığı zamanlar gibi Hitler'in Maginot Hattı’nı delip geçmesiyle artık bir psikoza yol açan stratejilerini de kendi görev bölgesinde uygulamaktan geri durmamıştır.

Beklenmedik saldırılar düzenliyor Rommel

Hitler gibi Rommel’in de nereden, nasıl saldıracağını kimse bilemez. Üst üste kazandığı zaferlerle özgüveni artıyor ve de hareket alanı genişliyor, genişledikçe de keyifleniyor ve durmayı bilmeyen yapısıyla düşmanlarının üzerine ölüm olup yağmaktan hiç vazgeçmiyor. Psikolojik üstünlüğü ele geçirmek ve yenilmez bir ordu, geçilmez bir kale intibaı bırakmak çoğu zaman savaşın yarısını size veriyor. Diğer yarısını elde edebilmek için ise istikrarlı biçimde bu korkuyu vermeye devam etmeniz gerekiyor. Rommel'in başarılarında izlediği taktikler etkili olduğu kadar kitapta verildiği şekliyle 88 mm'lik uçaksavar topunu tanksavar silahı olarak kullanması da etkilidir. Teknik detayları epey sıkıcı olan muharebe şartlarında ancak anlaşılacak bu tür konulara girmek istemiyorum. Fakat Rommel'in bir yenilik ve şaşırtıcı bir yenilik ortaya koyduğunu da belirtmek gerekiyor. Bu açıdan kitap bir tarafıyla teknik bir kitap.

Belki şimdilerde teknolojik bakımdan çok gerilerde kalmış tank, uçak, hafif silahlar teknolojisinin gölgesinde caydırıcı olmaktan daha çok öldürücü olan acımasız hukukuyla günümüzle kıyaslanamayacak kadar korkutucu bilgilere yer veriyor. Ancak bu bilgilerin önemli bir kısmının teknik bilgilerden meydana geldiğini ve bu yüzden anlaşılmayı zorlaştırdığını da söylemem lazım.  

Böyle biyografik eserlerde tüm öykü doğal olarak tek bir kişinin etrafında döner. Çünkü o kişi anlatılıyordur. Bu anlatım biçimi sizi her şeyi o kişinin başardığına ikna eder. Elbette Rommel iyi bir asker ve tecrübeli bir komutandı ama muharebelerde aldığı risklerin karşı tarafın korkaklığından ya da kayıp vererek savaşın ilerleyen safhalarında kazanılacak zamandan vazgeçmeyi göze alamamalarından dolayı olduğunu da üzerinden onlarca sene geçtikten sonra çok daha iyi anlıyoruz. Nitekim Almanya, Rommel’in de elinde tuttuğu yerlerden çekilmek zorunda kalıp teslim olmak zorunda kalmıştır. Dünya savaşlarında eğer takviye gücünüz yoksa ya da oraya ikame edeceğiniz ayrıca bir gücünüz yoksa sadece size zaman kazandıracak başarılar elde etmiş olursunuz. Her daim oralarda bulunan Birleşik Krallık ve Fransız ordularının kaybederken bile kazanmaları bundandır. Çünkü siz oradan çekip giderken onlar kalmaya devam edecekler. Tabiri caizse sömürgeciliğin kitabını yazmış iki milletten söz ediyoruz. Fransa için de çok kısa olarak şunu söyleyebilirim ki iki büyük savaşta da çok büyük kayıplar veren ve hatta İkinci Dünya Savaşı’nda başkenti yerle bir edilen fakat ne hikmetse savaş sonu antlaşmalarla daima kazanan tarafta yer alan bir ülkedir. İşgal öyle bir hal almıştır ki Vichy kentinde Almanya’ya bağlı kukla bir devletçik bile kurulmuştur. Buna bölünme de diyebilirsiniz. Ne var ki aynı Fransa savaş sonrasında masanın kazanan tarafında oturmayı başarmıştır.

Kuzey Afrika’da ne işleri vardı?

Bir savaş kitabı okurken savaşın acılarını hissetmek bazen mümkün olmuyor. Evet, film tadında okuyoruz dedik. Acıları içselleştirmek, hissetmek bu sebeple kolay olmuyor. Ayrıca bizim gibi kendi coğrafyasını korumak dışında savaşmayı terci etmeyen milletler için de bunu yapmak zor. Zaten çok uzun zamandır bir savunma savaşı vermekteyiz ve bu nedenle gerekli görülmedikçe savaşmaya yanaşmayan bir anlayış oluşturduk. Almanya’nın, İtalya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın gelip tek metrekare topraklarının olmadığı Kuzey Afrika’da tepişmeleri zaten bizlere çok da sempatik gelmiyor.

Biz gerek Çanakkale’de gerekse de Kurtuluş Savaşı’nda tüm cephelerde kendi toprağımız için savaştık ve öldük. Bu anlamda burada ölenlerle, esir düşenlerle, taktiksel deha gösterenlerle yakından ilgilenemiyoruz. Elbette tarihsel bir gerçeklik olarak okuyoruz, değerlendirmelerimizi yapıyoruz ama kendi toprağını savunanların kahramanlıkları daha sempatik geliyor. Ben de şimdi hatırlattım ama yazarın yerli yersiz Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına yaptığı atıflar hızımızı kesiyor ve konunun ideolojik boyuttan savaş boyutuna geçmesi için yazarın sözünü bitirmesini beklememiz gerekiyor. Fakat yazar hakkında çok da acımasız olmamak lazım.

Mesela yazar, kurgu içine başarıyla kattığı Lili Marleen’i hatırlatıyor bize. Kitapta da verildiği biçimiyle söylersek 1915 yılında Birinci Dünya Savaşı’nda Rus Cephesinde savaşan Hans Leip tarafından yazılan bu şarkının sözleri 1938 yılında Norbert Schultze tarafından bestelenmiş. İşte Rommel’in cephedeki askerleri büyük özlem içinde radyodan yükselen bu şarkıyı dinlemişlerdir. Bu şarkı onlara Birinci Dünya Savaşı’nı hatırlatırken bize ise büyük şair Attila İlhan’ı hatırlatmaktadır. Attila İlhan bir şiirinde bu şarkıya atıfta bulunarak  “Akşam olur mektuplar hasretlik söyler / Zagreb radyosunda Lili Marleen türküsü…” der.

Hitler’e suikast girişimi sonunu hazırlıyor

Erwin Rommel kadar Bernard Montgomery’i tanımak da keyif verici bir başka husus. Montgomery, Birinci Dünya Savaşı’nda da yer almış ve üstün başarılar elde etmiştir. Ama asıl ünü popülaritesini hiçbir zaman kaybetmeyecek olan Normandiya Çıkarması’na komuta etmesinden kaynaklanır. Durdurulamaz denilen Rommel’i Kuzey Afrika çöllerinde durduran da yine odur. İngilizlerin ve Müttefik kuvvetlerin kendi hâkimiyet sahası olarak gördükleri Kuzey Afrika’da bu komutanı kullanmaları belki de son çareleriydi. Kuvveti az, ikmali yetersiz olmasına rağmen ağır zırhlıları ve bunları akılcı ve farklı vazifelerde kullanmayı bilmesi sayesinde Rommel’in Kuzey Afrika’yı bilhassa İngilizler ve Fransızlar açısından yaşanmaz bir yer yapmasına mani olmayı başarmıştır. Bu anlamda Bernard Montgomery’nin  Erwin Rommel kadar üstün nitelikli bir komutan olduğunu, hatta tarihin Rommel’den önce onun adını yazdığını da söylememiz gerekiyor.

Savaşlarda en gerekli olan şey herhalde ikmaldir. Ne kadar gücünüz olursa olsun bu güç süreklilik arz etmiyorsa bir yerde duracaksınız demektir. Çünkü sizin tamamlayamadığınız unsurları karşı taraf tamamlıyordur muhtemelen. Üstün başladığınız bir savaşı takviye almadan mağlup bitirme ihtimaliniz son derece yüksektir. Kuzey Afrika cephesinde Mihver kuvvetlerin yaşadığı sorun buydu aslında. Malta deyip geçmemek lazım. Eğer Malta ellerinde olsaydı o küçücük Akdeniz adası üzerinden sağlanacak yardımlarla Rommel’in kaderi değişebilirdi. Malta için Osmanlı İmparatorluğu da epey çaba sarf etmişti hatırlarsak.

Rommel’in sonunu getiren bu cepheyle beraber 20 Temmuz 1944 günü Hitler’e düzenlenen suikast girişimidir. Bu tertip başarılı olamamış ve onlarla beraber aileleri de en ağır cezalarla cezalandırılmışlardır. Rommel bu başarısız saldırının neresindedir? Rommel’in suikast planını 2 ay evvelden öğrendiği ancak Hitler’i öldürmek yerine iktidardan uzaklaştırmanın daha iyi bir senaryo olduğunu düşündüğü söylenir. Sonuç olarak plandan bilgisi olduğu anlaşılınca da ölüme mahkûm edilmiştir. Acımasızlığı ile tanınan Hitler Rommel’e iki seçenek sunar. Birinci seçenek siyanür haplarıyla intihar, ikinci ihtimal ise yargılanmaktır. Şüphesiz bu seçeneklerin sunulmasında Rommel’in o ana kadar yaptığı hizmetler rol oynamıştır.

YORUM EKLE