Histerik bir nefret tahayyülü gölgesinde: Veba Geceleri

1901 yılında buharlı bir gemiyle devlet görevi yerine getirmek üzere bir heyet Çin'e gitmektedir. Onlara İzmir'den katılan iki yolcu İskenderiye yolu üzerinde bulunan Minger Adası'nda inecek, kalan ekip üç hafta sürecek Çin yolculuğuna devam edecektir. İzmir'den dâhil olan iki doktorun kimsenin bilmediği bir vazifesi vardır: Minger Adası'ndaki veba vakalarını araştırmak. Hemen belirtmeliyim ki Minger Adası tamamen Orhan Pamuk tarafından kurgulanmış bir ada. Kitapta verilen haritaya göre Girit ile Rodos arasında bulunuyor. Pamuk’un olmayan bir adayı tasviri son derece başarılı. Doğal güzellikleri bakımından keşke öyle bir ada olsaydı diyeceği geliyor insanın.

Bu iki kişiden biri daha önce İzmir'de vebayı söndüren adam olarak tanınan Bonkowski Paşa, diğeri ise onun yardımcısı İlias idi. Fakat daha sonra gemide bulunan Sultan V. Murad'ın kızı Pakize Sultan, eşi Doktor Damat Nuri ve Kolağası Kamil de Minger'e gitmek zorunda kalacaktır. Yazarın dediğine göre Pakize Sultan ablası Hatice Sultan'a 113 mektup yazıyor ve olan biten her şeyi anlatıyor. Kurgu mektuplardan anlıyoruz ki Pakize Sultan'ın Abdülhamid nefreti, babası V. Murad’ın saraya hapsedilmesinden dolayı çok yüksek. Esasında nefret Pakize Sultan’ın değil, Orhan Pamuk’un. Çünkü Pakize Sultan hayal ürünü bir karakter. Bu nefreti tüm kitap boyunca hissedeceğiz. Fakat belirtmeliyim ki yazarın Abdülhamid nefreti onulmaz dereceye gelmiş ve bünyesinde metastaz yapmış. Ara ara histeri nöbetleriyle nüksediyor ve dünyanın öbür ucunda işlenen bir cinayeti dahi sultana yükleme krizleriyle kendini gösteriyor.

Orhan Pamuk, beş yılda kaleme aldım dediği Veba Geceleri'nde -belki beş yıl önce çok çok eski olayları anlattığını düşüneceğimiz- bizlere pek uzak olmayan bir konuyu işlemiş: Salgın hastalık. Burada veba söz konusu ediliyor ve günümüzde kullandığımız ve artık kalıplaşmış birçok söz Orhan Pamuk’un subjektif bakış açısıyla geçiriliyor: Karantina, temizlik, sokağa çıkma yasağı, Müslümanların hastalığı yayması, hac kafilesi, Hristiyanların disiplini, Müslümanların kaderciliği v.s. Açıkçası bu da eserde epey bir tadilat yapıldığını gösteriyor. Karantina kararları, bunların uygulanması, halk üzerindeki etkisi, kolluk kuvvetlerinin yardımı da çok aşina olduğumuz şeyler.

Günümüz için kitabın en büyük sorunlarından biri bu aşina olduğumuz ifadeler... Diğeri Pakize Sultan'ın mektupları... Ancak roman, aradaki şahsi yorumlarla beraber ve özellikle de anlatıcının bizzat Orhan Pamuk'un kendisi olmasıyla gönül rahatlığıyla okuduğumuz bir eser hüviyetinden bile isteye çıkarılmış. Anlatıcı Mina Mingerli isminde Pakize Sultan’ın torununun profesör kızı. Ancak anlatıcı olarak yazarın kendisini kabul etmek daha doğru olacak.

Yazar, arada bir günümüzden sesleniyor. Bunu yaparak romana olan dikkatleri iyice dağıtıyor. Daha yüz sayfa okumadan çoklu karakterler ve her adı geçenin uzun ya da kısa özgeçmişiyle yorulan bir okuyucu kitlesinden söz edebiliriz. Üstelik bizleri 1901'de de çok fazla tutuyor sayılmaz. Tarihi bir roman ya da klasik tabirle bir dönem romanı iddiasıyla ortaya çıkan esere kanaatimce aşırı bir müdahale var. Müdahaleden kasıt yazarın anlatıcısının kendisi olması değil elbette. Bunu işini kolaylaştırmak için yaptığını düşünüyorum. Gizli kapaklı onca şeyi anlattıracağı bir başka karakter istihdam etmek yerine kendisi Mina Mingerli’nin adını roman boyunca son bölüm hariç hiç geçirmeden bu role soyunmuş. Müdahaleler kendisini subjektif yorumlarla belli ediyor. Müslümanların karantinaya Hristiyanlardan daha az uymak istemesi, Sultan Abdülhamid'in sözde samimiyetsizliği ve tutarsızlığına yapılan vurgu, sultanın cinayetlerin azmettiricisi olması, kimyager, doktor, aydın, çalışarak ve zekâsını kullanarak para kazananların gayrimüslim olması, vebanın hacılar vasıtasıyla yayılmış olması v.s. hayatın olağan akışına açıkça bir müdahale olarak görülebilir.

Veba Geceleri, yazarın Minger Adası'nda oluşturduğu bir dengenin kitabı. Dengeden kastedilen halkının kendi örf ve adetleriyle, dini inançlarıyla ve yaşam şekliyle iç içe yaşamayı bilmesi... Bunlar adaya şirinlik katan, orayı yaşanır kılan dengeler.  Fakat enteresan bir şekilde bu dengeyi bozan Orhan Pamuk oluyor. Muhakkak ki bir romanda tüm oyunları, tüm kurguyu, altyapı, üstyapı, çelişki ya da ne varsa ortaya koyan yazardır ancak Orhan Pamuk bir Osmanlı vilayetinde barış içinde yaşanabileceğine pek inanmıyor gibi. Bunu romanın kurgusu içine dâhil edebilirsiniz ancak yazar satır aralarında kendini ele veriyor. Doğulu bir yönetim tarzının eşitlikten, adaletten ve toplumu refaha götürecek anlayıştan uzak olduğunu, her iyi şeyin ve doğaldır ki yönetimin de Batılı bir zihin yapısıyla elde edilebileceğini düşünüyor. Romanda kötü yönetimin, sefaletin ve hatta hastalıkların gerek ortaya çıkması ve gerekse de yayılması Doğulu kafasından başka bir şeyle açıklanmıyor.

Yazar, bir yerde yine günümüzden seslenerek kitapta geçenlerle günümüz arasında bir benzerlik kuruyor. Kullandığı "116 yıl sonra" ifadesi ile 2017'yi işaret ediyor ama bunun bir öngörü parsasından pay alma ihtimali daha yüksek gibi görünüyor. Yukarıda da belirtildiği gibi salgın süreci kitapta epey bir tadilata ve -bunu da şimdi belirtiyorum- eklemeye neden olmuş. Yazar, röportajlarında kitabı günümüzde yaşadığımız salgından çok daha önce planladığını, yılların projesi olduğunu anlatmaya çalışıyor ama bunlara inanmak kolay değil.

Eserin fantastik tarafını atlamamak gerekiyor. Yazar, Minger Adası’na plansız, programsız ve bol keseden bağımsızlık veriyor. Nasılsa Osmanlı’ya bağlı bu adanın sözde bağımsızlığını da son sayfaya kadar savunuyor. Cesareti varsa o adayı Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye’den koparsaydı… Osmanlı’yı aciz, Sultan Abdülhamid’i çaresiz göstermenin bir yolu da bu adaya bol keseden bağımsızlık vermekti zaten. Kitabın baştan sona bir Abdülhamid düşmanlığı üzerine kurgulandığını rahatlıkla söyleyebilirim. Veba, karantina, bağımsızlık, ölümler hepsi bahane. “Nasıl ve nereden Sultan Abdülhamid’e vururum, onun itibarını nasıl ayaklar altına alırım?”ın uzun uzun hesabı yapılmış. Sultanı neredeyse ülke genelinde işlenen tüm cinayetlerin azmettiricisi olarak göstermesi, bitmeyen kininin bir neticesi olsa gerek.

Nobel Ödülü almış bir yazarın bu kadar dar bir vizyonla hareket etmesi şaşırtıcı gerçekten. Tüm kitap sadece ve sadece iki şeyi anlatıyor: Biri Müslümanların geriliği, diğeri Abdülhamid’in Makyavelizmi. En dikkat çeken meselelerden birisi de yazarın yeni yeni Abdülhamid düşmanları uydurması. Zaten yeteri kadar düşman varken yeni bir yeğen, ona yeni bir koca, yeni bir çocuk, torun v.s. eklemesi herhalde düşman sayısını yetersiz bulmasından kaynaklanıyor.

Veba Geceleri, Orhan Pamuk’un sürekli incelen kitaplarına ters olarak epey hacimli bir kitap olarak ortaya çıkartılmış. Başta cinayet vakasıyla bir polisiye esere evrilir mi diye düşünsem de bunun gerçekleşmediğini söyleyebilirim. Hâlbuki Orhan Pamuk, özellikle Benim Adım Kırmızı’da gösterdiği gibi iyi bir polisiye kurgu çıkartabilirdi. Fakat yazar, enerjisini Minger Adası’nın Osmanlı’dan kopartılmasına harcadığı için çok büyük bağlantılar, kurgular ve bizleri şaşırtacak sürprizlere yer vermemiş. Koparılan toprak parçasıyla Sultan Abdülhamid’e toprakları küçülten, toprak kaybeden ve Avrupalı devletlerden çekinen bir karakter payesi vermeyi uygun görmüş. Ayrıca adada meydana gelecek darbeyle “dinci” yönetimin idareyi alması ve sonra beceremeyip devretmesi de ayrıca düşünülmesi gereken konular.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitap için öncesinde büyük tanıtımlar yapıldı, karakterler neredeyse videolar vasıtasıyla tek tek tanıtıldı. Videolarda tanıtıldığı gibi bir eser olmadığını kitabı okuyanlar görecektir. Eser doğal olarak Orhan Pamuk’un kontrolünde ama Orhan Pamuk kendini kontrol edememiş. Dolayısıyla bu eser, belki senelerce içinde biriktirdiği kini, nefreti kusma fırsatı bulduğu bir final eseridir. Bu zihin yapısı Orhan Pamuk’un bundan sonra faydalı bir eser verebileceği kanaatini oluşturmuyor çünkü.

YORUM EKLE

banner26