Hissiyat burçlarında dalgalanan söz bayrağı: Türkçe

         

Her tanım dil aynasında bir surettir.

Hayatımızın daima merkezinde yer alan, insanı diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan dil, bir kodlar(şifreler) sistemidir. Kısmî derinlik farkları olsa da bu şifreler o dili konuşan milletin fertleri tarafından aynı şekilde anlamlandırılır. Ancak o şifreyi bilen fertler o kelimeyi anlar. Böylece dil paydasında kümelenir, zamanla bu birliktelikle bambaşka bir güç kazanırız.

Yaygın tabirle dil düşüncenin aynasıdır. Duygu ve düşünceler o sırlı camdan yansır. Bizler aynı dili konuşarak birliğimizi ve beraberliğimizi pekiştiririz. Zaman içerisinde kıvançta ve tasada bir ve beraber oluruz. Çünkü millet olmanın olmazsa olmaz şartı aynı dili konuşmaktır. Dil, bekamızı teminat altına alan bir çeşit millî sigortadır.

İnsanoğlunun doğuştan itibaren toplumsallaşma sürecinde kullandığı bir araç olan dil, tabir caizse düşüncenin ana rahmidir. Zira duygu ve düşüncelerimiz orada filizlenir, büyür, gelişir ve vakti gelince büyük bir sancıyla doğar; sonra da etrafa yayılarak etki alanı bulur.

İnsanı diğer varlıklardan, özellikle de hayvanlardan ayıran en önemli özellik düşünme ve konuşabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Bu yetenek dille somut bir hâl almıştır. Dil, insanı insan yapan temel değerlerin başında gelmektedir. İnsanoğlunun var oluşuyla beraber dil de var olmuştur. Yani diyebiliriz ki dil insanla yaşıt, gelişmiş bir iletişim aracıdır. İnsanoğlu var oldukça o da hayatını devam ettirecektir.

Kâinatın gözbebeği olan insanoğlunun alâmet-i farikası olan dili tanımlamak ve belli bir kalıba sokarak anlatmak onu sınırlandırmak demektir. Yine de bugüne kadar birçok insan, dili kendince tanımlamış, bu konu üzerinde bir hayli kafa yormuştur. Fakat hiçbir tanım dili hakkıyla ve lâyıkıyla ifade edememiştir. Her tanım dilin özellikle bir yönünü ortaya koymuştur. Bence mevcut tanımlar içerisinde en kuşatıcısı Muharrem Ergin'in şu tanımı olmuştur: “Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir."(1)

Dil ve düşünce adamları dile kendi pencerelerinden bakmaktadır. "Türkçenin Grameri" adlı eserinde Türkçemize farklı bakış açıları getiren Tahsin Banguoğlu dille ilgili şöyle demektedir. "Dil insanların meramlarını anlatmak için kullandıkları bir sesli işaretler sistemidir. Elle, başla, gözle, kaşla işaretler yaparak da bazı duygularımızı, düşünce ve dileklerimizi anlatırız. Fakat en mükemmel anlatma (expression) vasıtamız dildir."(2)

Mâziyle istikbâl arasında muhkem bir köprü olan dil, kültürün taşıyıcısıdır.

Milletlerin maddî ve manevî değerlerinin terkibine "kültür" diyoruz. Kültür, dünya ölçeğindeki yerimizi ve konumumuzu belirler. Bizi öteki milletlerden ayırır. Fransız romancı ve sanat tarihçisi Andre Malraux kültürü şöyle tarif ediyor: “Kültür; okuyan ve bilgi sahibi olup düşünen insanın zevkini, tenkit etme ve hükümler verme kabiliyetini inkişaf ettirmesidir. Bir milletin kültürü; onun bütün fertlerinin sahip olduğu hissiyat, hadiseleri karşılayış ve idrak ediş tarzlarıyla, topyekun tarihi içinde meydana getirdiği fikir ve sanat mahsulleri ve kıymet hükümleridir. Kültür, onu vücuda getirmiş olan milletin malıdır.”(3)

Kültür, bir toplumun tarihî gelişim süreci içinde meydana getirdiği maddî ve manevî değerlerin yekûnunu teşkil eder. Birer dil mahsulü olan maniler, türküler, destanlar, atasözleri, deyimler, halk hikâyeleri, masallar ve tekerlemeler birer kültür unsuru olarak dille geleceğe aktarılır. Böylece dil ve kültür geçmişle gelecek arasında bir köprü vazifesi görür. Dil ve kültür, millet köprüsünün iki muhkem taşıyıcı ayağı hükmündedir. Millet bu ayaklar üzerinde durur. Bu ayaklardan birinin çökmesi millet köprüsünün çökmesini de beraberinde getirir.

Dille kültür arasındaki ilişki et ve tırnak misalidir. Zira dili kültürden, kültürü de dilden ayrı düşünemezsiniz. Bunlar tıpkı yapışık ikizler gibidir. Biri sebep, biri sonuçtur. Biri zarf, biri mazruftur. Dil kültürün kara kutusudur. Kültüre dair her şey onun içinde yer alır.    Evrene dair algılarımızı, gelişmiş bir sistem olan dille ifade ederiz. Geleceği onunla tasarlarız. Kültürel birikimlerimiz dille geleceğe taşınır. Okullar bunun organize edildiği mekânlardır. Dil olmasaydı kültürden ve kültürel aktarımdan söz edemezdik. Çünkü bir milletin tarihi, coğrafyası, kıymet hükümleri, folkloru, müziği, edebiyatı, ilmî zenginlikleri, hayata dair duygu ve düşünceleri dil kanalıyla gelecek yüzyıllara aktarılır. Bu gerçekleşmezse nesiller arasında iletişimsizlik baş gösterir. Bu da yabancılaşmayı beraberinde getirir.

Dil kültürün temel öğesidir. Tabir caizse kültürü dil tarlasında ekip biçeriz. Dille kültür arasında güçlü bir bağ vardır. Zira dil kültürü, kültür de dili takviye eder. Kültürün tökezlediği yerde dil onu tutar kaldırır, koltuk değneği olur. Bu iki kavram birbirinin sebep ve sonucu gibidir. Maddî ve manevî kültür unsurlarını dil vasıtasıyla gelecek nesillere aktarırız. Milletler kültürle, kültürler de dille var olur. Onun içindir ki dil bir varlık yokluk meselesidir.

Dil ve edebiyat yapışık ikizler gibidir.

Hepimiz biliriz ki dilin en yaygın ve özenle kullanıldığı mecra şüphesiz ki edebiyattır. Edebiyat olmasaydı dil kütük kalırdı. Zira dilin bilinçli ve ustaca işlendiği yer edebiyat sahasıdır. Birer dil hekimi mesabesinde olan usta şair ve yazarlarımız divitlerini hokkalarına batırarak yeni hayalleri gün yüzüne çıkarmış, böylece dile büyük hizmet etmişlerdir.

Düşüncenin taşıyıcısı olan dil, edebiyatın da temel taşlarından biridir. Millî dili olmayan milletlerin millî edebiyatları da olamaz. Zengin bir dil olmadan zengin bir edebiyat oluşturulamaz. Türkçenin zenginliği şair ve yazarlarımızın elini güçlendirmiştir. Böylelikle yazarlarımız kelimeleri diledikleri gibi kullanarak zengin hayaller vücuda getirmişlerdir.

Her sanat erbabının kendine göre kullandığı malzemeler vardır. Ressam renklerle, heykeltıraş taş, alçı ve bronzla, müzisyen seslerle, mimar taş ve toprakla sanatını icra eder.  Edebiyatçı ise malzeme olarak kelimeleri kullanır. Onları büyük bir özenle gönül teknesinde yoğurarak sözlere dönüştürür. Bu bazen hikâye, bazen roman, bazen de şiir olur.  Dil bu türlerde kullanıldıkça farklı ifade yetenekleri kazanarak derinleşir. Sevinç ve üzüntü gibi zıt duygularımız, içimizde besleyip büyüttüğümüz derin düşüncelerimiz dille ifade edilir.

Dil, edebiyatın olmazsa olmazıdır. Zengin bir dil olmadan zengin bir edebiyatın olamayacağı aşikârdır. Öte yandan edebiyat olmadan da dil hakkıyla ve lâyıkıyla gelişemez.  Demem o ki dil edebiyatı, edebiyat da dili besler. Bunlar düşünce yokuşlarında birbirinin can suyudur. Nasıl ki kuyumcu altını işler, güzelleştirir ve de değerli kılar; işte öyle de şairler ve yazarlar da dile renk ve ahenk katarlar. Bugün dilimiz bu kadar büyük bir anlam zenginliği kazanmışsa bunu en çok da dili bir kuyumcu titizliğiyle işleyen edebiyatçılarımıza borçluyuz.

Kelimeleri adeta kanatlandıran söz üstatları olan şair ve yazarlardır. Onların gayretleriyle kelimelerimiz anlam zenginliği kazanmıştır. Gerçek anlamın dışındaki yan ve mecaz anlamların çokluğu dilin işlenmişliğinin de bir göstergesidir. Ne kadar çok hikâye, roman, tiyatro, masal ve şiir yazılırsa dil o kadar derinleşir, zaman içinde kıvrak bir hâl alır.

Türk diline hizmet eden Türkçe sevdalılarını rahmetle yâd ediyoruz.

Dil bizim için bir ana kadar saf ve kıymetli olduğu için ona "ana dili" demişiz. Türk Dünyası'nın aksakalı Azerbaycanlı büyük şair Bahtiyar Vahapzade "Ana Dili" adlı o güzel şiirinde "Bu dil bizim ruhumuz, eşgimiz, canımızdır,/Bu dil birbirimizle ehdi-peymanımızdır/Bu dil tanıtmış bize bu dünyada her şeyi/Bu dil ecdadımızın bize goyup getdiyi/En gıymetli mirasdır, onu gözlerimiz tek/Goruyub, nesillere biz de hediyye verek."(4) diyerek ana dilinin nelere muktedir olduğunu belirtiyor ve özenle korunmasını istiyor.

Türkçe bizim için vatan toprakları kadar mukaddestir. Çünkü milletimizi bu kadim ve zengin dil etrafında topluyoruz. Bu dil bizi adeta çelikten halatlarla birbirimize bağlıyor. Dil, bağlı olduğu milleti bir mıknatıs misali kendine çekiyor. Milletimiz bin yıldır tarih sahnesinde varsa bu Türkçe sayesindedir. Atatürk'ün dediği gibi “Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, bilinçle işlensin.”(5)

Bugün dünyada yedi binin üzerinde dil vardır. Dillerin sayıca çokluğunun ve farklılığının da belli ki hikmetleri vardır. Yüce Rabbimiz "Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır"(6) diyerek bunu tescil ediyor.

"Dünya bir diller mezarlığıdır" dersek yeridir. Zira bugüne kadar onlarca dil doğmuş, bir süre varlığını sürdürmüş, daha sonra yeterince sahiplenilmediği için tarih sahnesinden çekilmiştir. Dünyanın en eski dillerinden biri olan Türkçemiz böyle acı bir akıbeti yaşamamışsa bunun müsebbibi, dilini canından aziz bilen milletimizin alicenaplığıdır.

Tarihten bugüne kadar birçok âlim, şair ve yazar Türk diline hizmet etmiştir. Bunlardan biri "Kutadgu Bilig" adlı muhteşem eserin sahibi Yusuf Has Hacip'tir. Onu, Türkçenin itibarının sarsıldığı bir dönemde şiirlerini ısrarla Türkçe yazan büyük Hakk âşığı Yunus Emre takip etmiştir. Bu arada Karamanoğlu Mehmet Bey'i de unutmamak lâzım. “Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türkî dilinden gayri dil söylemeye” diyen Karamanoğlu Mehmet Bey'e ne kadar teşekkür etsek azdır.

Cumhuriyet döneminde aruz ölçüsüyle birbirinden güzel ve derin şiirler yazan, Türkçe için “Bu dil ağzımda annemin sütüdür” diyen Yahya Kemal Beyatlı'nın Türkçe sevgisini ve Türkçeye yaptığı hizmetleri anmadan geçmemeliyiz. Yine o büyük şairin " Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçedir. Bu bağ öyle metin bir bağdır ki vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz; hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar. Türkçenin çekilmediği yerler vatandır; ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar. Vatanın kendi gövde ve rûhu Türkçedir.”(7) sözü de çerçevelenip asılmaya lâyıktır.

Dilimiz nice roman, hikâye ve şiirlerde adeta bir dantel gibi işlenmiştir. Türk şiirinin Cumhuriyet dönemindeki zirvelerinden biri olan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Türkçem benim, ses bayrağım" sözü büyük bir sevgiyi, özgüveni ve felsefeyi içinde barındırmaktadır.

Yazdığı mükemmel eserle "Türkçenin Sırlarını" sayıp döken ve onun inceliklerini sıralayan, bizlerde sarsılmaz bir dil şuuru tesis eden Nihat Sami Banarlı'nın Türkçemiz konusunda böyle bir farkındalık yaratması her türlü takdire şayandır. Banarlı bu eserde Türkçeye dair şunları söylemektedir: “Şu fani dünya saadetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğreteceklerdir. Yavrularınıza sözlerini halk dehasının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir.”(8)

Türkçenin yozlaşması karşısında millet olarak yapmamız gerekenler

Bir imparatorluk dili olan Türkçe bugün dünyada en yaygın kullanılan diller arasında beşinci sırada bulunmaktadır. Osmanlının yüzyıllar boyunca elinde bulunan topraklarının önemli bir kısmını kaybetsek de Türkçenin o topraklardaki saltanatı hâlâ sürmektedir. Bugün Balkan coğrafyasına baktığımızda Türkçenin orada o eski canlılığıyla yaşadığını görürüz.

Asil bir dil olan Türkçenin kadim coğrafyalarda yaşamasından pek tabii olarak mutluluk duyuyoruz.  Peki bizde, yani içerde durum nasıldır? Doğrusunu söylemek gerekirse Türkçenin mevcut durumu hiç de iç acıcı değildir. Varlık sebebimiz olan Türkçe ne yazık ki her geçen gün biraz daha kan kaybetmektedir. Türkçemiz her geçen gün daha da yozlaşıyor.

Son yıllarca anlamsız bir biçimde kelime ithal ediyoruz. Günümüzde birçok gıda ürününün, alışveriş merkezinin, semt, konut, otel ve mağaza adının Türkçe olmadığını üzülerek görüyoruz.  Yine cüzdanlarımızda özenle taşıdığımız bazı kredi kartlarının isimlerinin Türkçe olmaması, “kart” yerine “card” denmesi bizi ne yazık ki rahatsız etmiyor. Öte yandan “kule” yerine "tower", “merkez” yerine "center" gibi İngilizce kelimeler kullanmamız dilde yozlaşmanın ve yabancılaşmanın hangi boyutlara geldiğini gösteriyor. Cadde ve sokaklarımızdaki tabela adlarına baktığımızda yüzümüz kızarıyor.

Öte yandan Türkiye'de yabancı dil eğitimiyle yabancı dilde eğitim konusunda ciddi çıkmazlarımız bulunmaktadır. Yabancı dil eğitimi iyi güzel de yabancı dille eğitim o kadar güzel ve masum değil ne yazık ki. Emin olun ki zengin ve dört başı mamur bir diliniz varken yabancı bir dilde eğitim vermek özgüven eksikliğinin de bir tezahürüdür. Aslında bunu da çok görmemek lâzım! Zira bir zamanlar bu güzel ülkede "Türkçe bilim dili değildir" diyecek kadar özüne yabancılaşmış, millî bilinçten yoksun sözde akademisyenlerimiz vardı.

Türkçe karşılığı olduğu halde yabancı dilden alınan ne idüğü belirsiz kelimeleri bilinçsizce ve hovardaca kullananlar, bilerek veya bilmeyerek dilimize ihanet etmektedir. Bu ihanet gelecekte bir bumerang misali o duyarsız kişilere ve çocuklarına dönecektir.

İfade kudreti üst düzeyde olan Türkçe, hepimizin ortak malıdır. Türkçenin doğru, güzel ve kurallarına uygun kullanımı sadece bu dil üzerinde çalışanların ve bu dil sayesinde ekmek yiyenlerin görevi değil, hepimizin vazifesidir. Fert ve millet olarak dil tarlasını her gün ekip biçiyoruz. Bu ekip biçme işini usulüne uygun yapmak bile bu dile bir hizmettir.

Hulâsa-i kelâm yahut son söz niyetine

Türkçeyi korumak, yaşatmak, zenginleştirmek, gelecek nesillere güçlü bir şekilde aktarmak ve Türk dilini kurallara uygun, açık, anlaşılır olarak konuşmak ve yazmak büyük küçük, yaşlı genç, kadın erkek hepimizin aslî vazifesidir. Bu bizim için bir beka meselesidir.

Türkçe deyip de geçmemek lâzım. Bu dil medeniyetimizin kodlarını bünyesinde barındıran, birlik hamurumuzun yoğrulduğu bir teknedir. Medeniyet birikimlerimiz onunla geleceğe taşınıyor. O, dedeyle torun arasında bir çeşit kültür köprüsü vazifesi görüyor. 

Dipnotlar:

1) Ergin Muharrem, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım Yayım Tanıtım, İstanbul 2000, s.3

2) Banguoğlu Tahsin, Türkçenin Grameri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2015, s.9

3) http://www.halisece.com/edebiyat/107-qkulturq-nedir-qirfanq-neye-denir.html

4) Yeniçeri Hüseyin "Ana Dili ve Bahtiyar Vahabzade", Ortadoğu Gazetesi, 26 Ocak 2011

5) https://www.turkedebiyati.org/ataturk-ozdeyisler-ozlu-sozler.html

6) Kur'an-ı Kerim, Rum Suresi, 22. Ayet

7) Beyatlı Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İst. Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1971, s. 83

8) Banarlı Nihat Sami, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 1987

YORUM EKLE

banner26