Varoluşun gayesi ve idrak melekeleri

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen, Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” “Ey insanoğlu! Kendine saygıyla hürmetle yaklaş. Çünkü sen kainatta yaratılmışların özü/göz bebeği olan insansın.’’

Varoluşun gayesi ve idrak melekeleri

Hepimiz yaşamımızın bir döneminde muhakkak şu soruyu kendimize sormuşuzdur: Ben neden yaratıldım? Küçük bir çocukken leyleklerle başlayan hikâyemiz bizi bir yere kadar teskin etse de gelişen bedenimizle beraber somut ve soyut düşünce boyutlarına evrilen zihin dünyamız, hikâyesine başka kahramanlar aramaya başlar. Biz büyüdükçe sorularımız da bizimle büyümüştür ve elbet bu suallere yaraşan cevaplar da leyleklerin ötesinde aranmalıdır. İmam Gazali’ye göre insanın varoluş gayesi Allah’ı bilmektir.[1] Allah’ı bilebilmenin yolu ise insanın önce kendini bilmesinden geçer. Yunus’un da dediği gibi: “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır.” Öyleyse insan kendini nasıl bilir? İnsanı kâinatın efendisi yapan, hem kendini hem diğer varlıkları çeşitli vasıtalarla anlamlandırma ve idrak edebilme yeteneğidir. Bir hücre çekirdeğinden tüm galaksilere uzanan ahengi görebilmek mikrodan makroya geçen sistemleri kavramak yine bu yolla mümkün olabilir. “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın ama en büyük âlem sende gizlidir.”[2] İşte bunun için olacak ki insanın mekanizması çeşitli “Bilme” aletleriyle kuşatılmıştır. Böylece hem kendimize hem yaşadığımız dünyaya hem de bu dünyanın ötesine dair bir kavrayışla bugünümüzü anlamlandırırız “Bilme”yi gerçekleştirmede sorunlar yaşadığı takdirde bilinmezliğe tahammülü olmayan insanoğlu, varoluşsal krizler diyebileceğimiz bunalımlara sürüklenebilmektedir. Bilme ihtiyacındaki araçlarımız nelerdir? Gerçek bilgiye ulaşmak için kullanabileceğimiz ilk araçlar, duyu organlarımızdır. Günlük hayatta birçok kararımızı duyularımız vesilesiyle verebiliriz. Havanın sıcaklığından maddenin yumuşaklığına, bin bir türlü yiyeceklerin her birinden bambaşka lezzetleri tadabilmeye kadar birçok noktada işlevselliklerini fark etmemek imkânsızdır. Bilim de bize duyular aracılığıyla edinilebilecek bilgileri sunmaktadır ki bu da fizik dünyayı anlamlandırma gereksinimimizi karşılarlar. Bu noktada bilginin kaynağının ikinci öğesi olan akıl devreye girmektedir. Maddi alemin idrâkinde ve idamesinde bir noktaya kadar ihtiyacımızı aklî melekemiz üzerinden gideririz. Ancak insan yalnızca bedenden ve maddeden ibaret bir varlık değildir; aynı zamanda ruhî boyutu olan fizikötesi dünyayı da barındıran bir mahluktur. Bu nedenle duyuların ve aklın yetersiz kaldığı noktada kalp safhasına geçilmektedir. İmam Gazali’ye göre kalp, akıldan da yücedir ve gerçek bilginin kaynağıdır. Benzer minvalde Farabi de kalbi başka bir organdan emir almayan amir organ olarak tanımlar.[3] Ona göre beyin de amir organdır ancak kalpten sonra gelir ve kalbe itaat ederek bütün organlara emirde bulunur. Ayrıca irade de kalptedir ve tabiri caizse o, evin reisidir, diğer âzâlar onun hizmetindedir. Bize düşen burada kalbi bir et parçası olmaktan öte yapan manaları daha iyi anlayabilmek olacaktır.

KALP

“Şunu iyi bilin ki insan vücudunda küçük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur; bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.”[4] Kalp: Tıpta vücudumuza gerekli besin maddelerini ileten bir yaşam pompası, tasavvufta gerçeğin kaynağı, toplumda duyguların ve aşkın sembolü… Birçok alanda olduğu gibi kalbin önemi özellikle dinimizde de hususiyetle vurgulanmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de; anlama, düşünme ve idrak etme kaynağı anlamlarında kullanıldığı gibi, “Bu anlattıklarımızda kalbi olana ve hazır bulunup sözlerimize layıkıyla kulak verene bir ders vardır.”[5], duyguları da içermektedir: “...O’na uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik.”[6] Ayrıca imanın merkezi de kabul edilir: “Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize sindirmiştir.”[7] Evvela iman, ancak kalbin tasdiki ile mümkündür. Dil ile söylemek yetmez, kalp ile tasdik lazımdır. Tasdik, onaylamak, benimsemek manasındadır. Şimdi burada duralım ve biraz daha derinleşelim istiyorum.

KALP İLE TASDİK

Kalp ile tasdikten maksat acaba nedir? Çevremize baktığımızda çoğu zaman şahit olduğumuz bir durum vardır; herkes her şeyin en doğrusunu bilir! Nelerin yapılıp yapılmaması gerektiğine yönelik akıl verenimiz çok olur. Yan komşumuz, eğer psikoloji öğrencisiysek bize bolca nasihat eder, diyetisyenlik okuyorsak nasıl üç günde beş kilo vereceğimizi öğretir, hele doktorsak vay hâlimize, çünkü herkes ağrılarının sebebini en iyi kendi bilir. Bunlar da yetmez, kötü bir olay gördüğümüzde hepimiz bunu koro hâlinde eleştiririz, kınarız, ayıplarız ama yarın aynı duruma sebebiyet veren yine bizlerden biridir. Dolayısıyla işe amel düzeyinde baktığımızda, sarf edilen sözlerin ve savrulan naraların davranışlara yansımasını çok daha ender gördüğümüz bir gerçektir. İşte bu noktayı iyi kavramak ehemmiyetlidir. Neden böyle oluyor? Mesela, bir davranışı sosyal normlar çerçevesinde ele alırsak hepimizin düzen içerisinde hareket edebilmesine yardımcı olan uyumu sağlayan kurallar vardır ve kimimiz davranışlarını bu normlar çerçevesinde düzenlemeye daha çok dikkat ederken bazılarımız fütursuzca davranabilmektedir. Peki, buradan nereye varacağız? Diyeceğim o ki işte bu farklılıkları psikoloji perspektifinden ele aldığımızda, itaat, özümseme ve benimseme mekanizmaları akla gelir.[8] Bir çocuk, babasının onaylamadığı bir davranışı yapmamaya karar veriyorsa sebebi ceza almaktan korkması olabilir. Ayrıca bu çocuk babası gibi olabilmek, ona benzemek için de onun kararına uygun hareket edebilir. Ya da gerçekten doğru olmadığını düşündüğü için o davranıştan vazgeçebilir. İşte bu üç mekanizmada da ortaya çıkan davranış aynıdır: Kurala uygun davranmak. Ancak her birinin altında yatan motivasyon farklıdır. Velhasıl, insan bir fikri ya da düşünceyi benimserse bunu, ne başkalarından korktuğu için ne bir başkasına benzemek için ne de başka çevresel etkenler nedeniyle yapar. Bu davranışın nedeni, onun doğru olduğuna yürekten inanılmasıdır. Kişinin dayanak noktası dışarısı değil, kendisidir.

Öyleyse kalp ile tasdik edilen iman, her zaman her yere tecelli eden yalnızca doğru olduğuna inanıldığı için uyulan, hayatın her anına aksettirilen bir iman demektir. Taklidi değil, tahkikidir. Bu nedenle kalbin tasdiki hayatımızın birçok noktasında oldukça önem arz eden bir husustur. İnançlarımız, toplumsal kurallar, öğütler… Tüm bunların yaşantımıza nakşedebilmesi aslında bir noktada kalbin tasdiki ile mümkündür. Dolayısıyla davranışlarımız ve yaşam biçimimiz, onlara yüklediğimiz manalar bütününün bir tezahürüdür. Fiillerimizden yola çıkarak hayatımızın zahiri, görünen kısmına değinmişken batınî yanımızı bir de ruh kavramı üzerinden ele almakta fayda vardır.

RUH

“Beni bende demen, ben de değilim Bir ben vardır bende, benden içeru.[9]

İmam-ı Gazali’nin perspektifinden ruh, bizim hükümdarımız ve süvarimizdir. Bedenimiz ise onun bineğidir. Beden, çürüyüp yok olacaktır ancak ruh ise baki kalan, bölünmez ve parçalanamaz olandır. Görünen ve görünmeyen tüm varlığımızın komutanı kabul edilen, ruhtur. Nasıl ki karanlık bir odayı aydınlatan lamba her boşluğu doldurur, ruh da bedenimizi bir lamba gibi aydınlatarak her yanını kuşatır. Ruhumuz, daha önce de bahsi geçen fizik ve fizikötesi dünyanın, öte boyutun bir öğesidir. Gazali’ye göre ruh, hükümdar iken akıl, vezirdir. Farabi de aklı, ruhun ışığı olarak görmektedir. Ruh ve akıl birbirinden aldığı güçle kaynaşırlar ve akledebilir olan bilgiler ruha akseder, ruhumuz da bedenimizin kemalini sağlar.

Hatırlarsak bedenimiz için davranışlarımızın bir aracıdır demiştik. Bu hususta Farabi, bedenimizin de ruhumuzu etkileyeceğine değinmektedir. Kötü davranışların, ruhu kötü ve kusurlu bir hâle sokabileceğinden bahseder. Bu davranışlar ne kadar devamlı olursa ruh da o kadar bozulacaktır. Ve artık bu bozukluk hâli yüzünden o kimseler kötülükten haz almaya başlarlar. Bunu da şöyle bir misalle açıklamaktadır: “Nasıl ki bedeni hastalanan insan, duyuları bozulduğundan hoşa gitmeyen şeyleri sevebilir veya güzel şeylerin tadını alamaz hâle gelebilirse ruhu hasta insan da kötü alışkanlıkları ve davranışları sonucu kötülüklerden zevk alır hâle gelirken iyi ve erdemli fiillerden de hoşlanmaz.” Bu bağlamda şu Ayet-i Kerimenin mahiyeti daha iyi anlaşılmaktadır: “Kitaptan Sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayasızlıktan ve kötülükten meneder.”[10]

Çeşitli misallerden de anlaşılacağı üzere insanın bedenî ve ruhî, zahirî ve batınî boyutunun birçok anlamda iç içe geçtiğini ve birbirine tesir eden yapılar olduğunu kavramamak elde değildir.

BİRLİKTELİK

Nihayetinde İmam-ı Gazali, akıl, kalp ve ruhu birlikte ele alarak onlardan, eşyanın hakikatlerini ve diğer bilinenleri bilmemize ve idrak etmemize yarayan latif varlıklar diye bahsetmiştir. İnsanı eşrefi mahlukat yapan melekelere bazen akıl, bazen kalp, bazen de ruh denilerek verilen isimler değişse de aslında hepsinin işlevinin bir amaca hizmet ettiğine dikkat çekmiştir.

 “Sana ruhtan soruyorlar. De ki o, Rabb’imin emrindendir.”[11]

Dipnot:


[1] Kimya-yı Saadet, İmam-ı Gazali “Mizahın sağlığa etkisi” Y. Kahya, (2019)

[2] Hz. Ali (Radıyallahu anh)

[3] İdeal Devlet, Farabi

[4] Buharî, İman 39, Müslim, Müsâkât 107, 108

[5] Kaf Suresi, 37

[6] Hadid Suresi, 27; Âl-i İmran Suresi, 151

[7] Hucurat Suresi, 7

[8] Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar, Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, (2016)

[9] Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar, Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, (2016)

[10] Yunus Emre

[11] Ankebut Suresi, 45

Yayın Tarihi: 21 Nisan 2022 Perşembe 18:30
YORUM EKLE

banner19

banner36