Varoluşsal düzlemde 5N1K’ya cevap aramak

İnsanoğlu dünyada var olduğundan beri bir sorunun cevabını aramaktadır. Bu öyle bir soru ki üzerine ömürler sarf edilmiş, ilimler inşa edilmiş, medeniyetler kurulmuş muhtemel cevaplar verilmiş fakat hâlâ daha cevabına ulaşıldığından emin olunamayan bir soru: “Kimim ben?”

Varoluşsal düzlemde 5N1K’ya cevap aramak

Varoluşçuluk üzerine yazılan hikayeler, insanların genel olarak okumayı en sevdiği tür hikâyelerdir. Hepimizin kendine bir pay çıkardığı, karakterlerden biriyle kendimizi bütünleştirdiğimiz, kısa oluşları sebebiyle hemen neticesine kavuşacağını umduğumuz olaylar örgüsü… Bazen ismi dahi söylendiğinde “Evet, tam da buna ihtiyacım var.” cümlelerini duyar gibi olduğumuz hikâyeler… Hele bir de bu hikâyeler “Kendini arayan adam.”, “İşte, kendimi buldum.”, “Yeni dünyamda var oldum.” gibi bir arayış serüveni ise. Peki, birilerinin bir şeyler bulması ve bunları anlatması bize neden bu kadar cazip geliyor?

“Kendini bulan adam.” ismini duyduğumuzda merakla üzerinde durmamızın sebebi bizim de kendimizi arıyor oluşumuz olabilir mi? Belki de cevapları bulunmuş soruları okuyarak aslında kendi sorumuza cevap arıyoruz. “Soru sormak insanlığın mukavvim bir unsurudur.” diyor İhsan Fazlıoğlu “Soruların Peşinde” kitabında. Peki, ya cevap bulmak? Cevap bulmak insanlıkla ne kadar mukavvimdir ve insanlık ne kadar sorumludur cevap aramaktan?

İnsanoğlu dünyada var olduğundan beri bir sorunun cevabını aramaktadır. Bu öyle bir soru ki üzerine ömürler sarf edilmiş, ilimler inşa edilmiş, medeniyetler kurulmuş muhtemel cevaplar verilmiş fakat hâlâ daha cevabına ulaşıldığından emin olunamayan bir soru: “Kimim ben?”

Bu soruyu sormadan önce kendimize şunu soralım; bizler soruyu sormaktan mı cevabını aramaktan mı sorumluyuz? Kendimizi cevabı bulmakla yükümlü zannettiğimiz için cevabı bulamıyor olabilir miyiz? Tüm bunları idrak etmeye çalışırken dahi paragrafların içerisinde bir sürü soru olduğunu fark etmişsinizdir. Çünkü insan, sorusunu bulduğunda cevabını bulmuş olur. Asıl mesele doğru soruyu sormak! Hani hepimizin zihinlerine yerleşen bir sahne vardır; bir kimse psikoloğa gider, saatlerce konuşur, konuşur. Psikolog sadece dinler ve en son bir soru sorar. İşte, tüm düğümün çözüldüğü an…

Nasıl?

Evet, amacımız doğru soruyu sormak ama nasıl? Bizi tatmin edecek olan cevabın bir türlü bulunamadığını düşünürken bu bilinmezliği etkileyen başka faktörler olabileceğini de göz ardı etmemeliyiz. Mesela, “İnsanoğlu aceleci olarak yaratılmıştır.”1 En büyük soru(nu)muz üzerinde düşünürken dahi bunun tezahürünü görürüz. Hâlbuki 5N 1K örneğinde ve sıralamasında olduğu gibi “Kim?” sorusundan önce sorulması gereken başka sorular vardır. “Kim?” olduğumuz sorusunu sorarken bu soruya zemin olacak basamakları atlayıp en son aşamada sorulması gereken sorunun peşine düşüyoruz.

Doğru sorular doğru sıralama ile sorulduğunda, bulmacalarda evinin yolunu bulmaya çalışan Alican gibi bizi direk evimize götürecektir. Soru dahi olsa doğru sıralamada olmadığı zaman labirentin içinde kaybolarak Alican evine bir türlü gidemeyen gibi bizde kendimizi aynı paradoksun içinde git-gel yaparken bulacağız.

Ne?

“Kim?” olduğumuz sorusuna doğru uzanan bu yolculukta evvela yol alacak olanın “Ne?” olduğu sorulmalıdır. “Kim?” olduğunu arayan varlık “Nedir?” Bir canlıyı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği onun “Ne?” olduğunu tanımlayan özelliktir. Bunu anlamanın en kısa yolu ise “Ne olmadığına” cevap vermektir.

Üniversite öğrencilerinden oluşan bir ortamda olduğumuzu ve herkesten kendini tanımlamasını istediğimizi düşünelim. Oradakiler kendilerini ifade edecek bir sürü özellik sayabilecekken önce ismini ve hangi bölümde okuduklarını söyleyecektir. Ortama göre diğer arkadaşlarından farklı özelliklerini gösteren ifadeler, kendilerini en kısa yoldan tanımlayabilecekleri ifadelerdir. Var olduğumuzdan beri muhatap olduğumuz bir sorunun üzerinde düşünüyorsak var olduğumuz andan itibaren bizimle beraber var olanlar arasından bizi ayıran en önemli özelliğimiz “Ne?” olduğumuzu tanımlayacaktır.

Bir de makro âleme bakarak şöyle bir sahne hayal edelim: Kâinatın başlangıcından itibaren yaratılmış bütün canlılardan birer temsilcinin bulunduğu bir ortamda olduğumuzu ve hepsinden kendini tanımlamasını istediğimizi düşünelim. Orada bulunanların bir sürü özelliği olmasına rağmen ilk olarak diğerlerinde olmayan en farklı özelliklerini ifade edeceklerdir. Çiçekler çiçek olduğunu, hayvan olan canlılar hangi hayvan olduğunu söyleyecektir. Sıra bizim türümüzden temsilcimize gelince vereceği cevap, “İnsan” olacaktır. Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz “İnsan” oluşumuzdur. Doğal olarak “Ne?” olduğumuz sorusunun cevabı da “İnsan” oluşumuz olacaktır.

Nereye?

İlk soru aşamasını geçtiğimize göre sonraki soruya gelebiliriz. “Kim?” olduğunu arayan varlık “İnsan”dır. Peki, “İnsan kimdir?”

Soru aşamalarını emin adımlarla geçerken karşımıza dikkat etmemiz gereken bir başka husus çıkacaktır: Doğru soruları soruyoruz ama doğru yere mi soruyoruz? Cevabı nerede aramalıyız? “İnsan kimdir?” sorusunun sorulmasına en layık merci neresidir? Neredeyse her gün yeni bir metot, yeni bir teori geliştiren ve her teorisinin birbirinden oldukça bağımsız olduğu psikologlar mı? 100 sene önce kesin kanıtlarla ispatlanmış bir kanunun, 100 sene sonra tam tersini ispatlayan bilim adamları mı? Senelerce bir mağarada yaşadığı hâlde henüz var olup olmadığından bile emin olamayan filozoflar mı? Yoksa her gece yatmadan önce okumamı tavsiye ettiği surede, “Yaratan yarattığını bilmez mi hiç?”2 buyuran Rabbimiz mi?

Sorduğum tüm bu sorularımın cevabını vermeden hangi sorunun doğru olduğunu anladığınızı düşünüyorum. Doğru soruyu anlamış olmanız da doğru cevabı elde etmiş olmanız demektir.

Kim?

Evet, “İnsan kimdir?” sorusunun cevabını vermeye layık olan merci, insanı yaratan Rabbidir. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de insanı yeryüzünün halifesi olarak tanımlamaktadır.3 İnsanı tanımladığı başka özellikler de mevcuttur. Fakat hem Kur’an’ın sıralamasına baktığımızda “İnsan nedir?” sorusuna verilen ilk cevap hem de insanın yaratılış serüvenini aklımıza getirdiğimizde insanın ne olduğunu bilmeyen meleklere karşı yapılan ilk tanımdır. Demek ki insanın en önemli özelliği “Halife” oluşudur.

Allah Teâlâ Kur’an’da, “Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.”4 buyurarak insanoğlunun yeryüzündeki görevinin halifelik olduğunu açıkça beyan etmiş ve hilafetin ancak insana özgü bir makam olduğunu açıklamıştır.

Halife, “Half” kökünden gelmektedir. “Bir kimsenin yokluğunda onun işlerini gören, ardından gelen kimse, temsilci.” manalarına gelmektedir. Bu tanım; Rabbimizin insana ne kadar kıymet verdiğini, onu diğer canlılardan üstün tuttuğunu göstermektedir. İnsana yeryüzünde O’nu temsil etme, O’nun kanunlarını yerine getirme, O’nun adına konuşma görevi verilmiştir. Bu görevimiz “Kul” oluşumuzdan da önce gelmektedir.

Bizler “Kimim ben?” sorusunun cevabını üretmekle sorumlu değiliz. Bizler doğru soruyu doğru kaynağa sormakla mükellefiz. Bizi yaratan Rabbimiz elbette bize bir kimlik belirlemiştir. Bu kimliği kabul etmeyerek bu soruya kendi kendine cevap arayan bir kimse işin içinden çıkamayacağı gibi hiçbir ilerleme de kaydedemeyecektir.

Fatma Betül Özdane

Hüma Dergisi, 6. sayı, Aralık-Ocak

Kaynakça:

1 Enbiya Suresi, 37

2 Mülk Suresi, 14

3 Bakara Suresi, 30

4 Bakara Suresi, 30

Yayın Tarihi: 30 Ocak 2021 Cumartesi 16:00 Güncelleme Tarihi: 30 Ocak 2021, 15:47
banner25
YORUM EKLE

banner26