Toprağın şahitliğinde seyir ve seyahat

"Yola çıkmak cesarettir. Gayrettir, hayal kurabilmektir. Yeni tecrübelerle zenginleşmektir. İnsana ve dahi kendine başka bir gözle bakabilmeyi öğrenmektir. Kimseden bir üstünlüğün olmadığını idrak etmek, kendini insanlar içinde bir insan olarak hissetmektir." Zeynep Odabaş yazdı.

Toprağın şahitliğinde seyir ve seyahat

“Bütün muhteşem hikâyeler şöyle başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” 

Tolstoy

Her şey tek bir adımla başlar. O ilk adım sayesinde ülkeler, kıtalar, okyanuslar, dünya anlamını bulur. Yeryüzü, insanoğlu üzerinde gezdikçe kendini fâş eder. İnsan yeryüzünü gördükçe kendi aczini anlar. Küçük bir zerredir artık, minik bir detaydır kâinatta. Her şey o ilk adımla başlar. Göz de kalp de akıl da aynı değildir çıkılan yolculuğun sonunda.

Yola çıkmak başlangıçtır. Yeni başlangıçlar ummaktır. Böyle çıktı bir sabah İbn-i Battuta Fas’tan. Her yol ayrımında yeniden başladı yaşamaya. Gördüğü ne varsa şaşırdı, şaşırdığı ne varsa yazdı. Anadolu’dan Orta Asya’ya vardı. Çin’den, Hint diyarına, Endülüs’ten Maldivler’e uzandı. Bundan tam yedi yüz sene önce her gördüğü medeniyetin izlerini nakşetti kalemiyle. Ülkelerin sultanlarına misafir oldu. Tam yirmi sekiz yıl boyunca gezdi durdu. Yolculuğu sadece kendisi için değildi. Gayesi gördüklerini anlamlandırmak ve anlatmaktı. Her gittiği memleketten bir parçayı bir ayrıntıyı dile getirdi. Kendi yaşadıklarını da anlatarak bugün hâlâ ilgi gören eserini meydana getirdi. Hepsi bir başlangıcın, bir cesaretin meyvesiydi. İlk niyeti kutsal topraklara varmak, hac vazifesini yerine getirmekti. Ancak yeni bir yer görmek onu öylesine heyecanlandırmıştı ki kendisine yeni rotalar belirledi. Uykusuz kalmayı, rahatsız olmayı, yorulmayı göze aldı ve gezdiği ülke sayısı, gördüğü kıta sayısı, aştığı denizler bir bir çoğaldı.

Taşların bile hâlini bilmek

Yola çıkmak cesarettir. Gayrettir, hayal kurabilmektir. Yeni tecrübelerle zenginleşmektir. İnsana ve dahi kendine başka bir gözle bakabilmeyi öğrenmektir. Kimseden bir üstünlüğün olmadığını idrak etmek, kendini insanlar içinde bir insan olarak hissetmektir. Coğrafyayla insan arasındaki kader bağını çözümlemektir. Dağların, ovaların, taşların bile hâlini bilmektir. 

Yaratılmış cümle yer şeklinin hâlini anlamak istedi bir gün Evliya Çelebi. Köyler, beldeler, şehirler geçti. Dağları, nehirleri, denizleri seyretti. Ülkeler gördü, insanlar tanıdı. Dilini bilmese de hâl diliyle onların da neler anlatmak istediğini anladı. Çünkü yeryüzünün her köşesinde sevinçler ve hüzünler ortaktı. Evliya Çelebi kırk iki yıl boyunca gezdi, gördü, anlattı. Osmanlı topraklarını, ecdadımızın yaşayışını, kültürel ve sosyal hayatı yansıtan bir eser olan Seyahatnamesi ile bugüne büyük bir armağan bıraktı. Manevî yaşamı es geçmedi. Türbeleri, Mekke’nin kutsal toprak olmasındaki alametleri eserine yansıttı. Evliyaların mucizelerini aktardı. Hikâyeler anlattı, kendi hikâyesinden gittiği yerlerde duyduğu hikâyelere uzandı.

Sadece bedeniyle değildi bu yolculuk, ruhu da dâhil olmuştu işe. Yoksa on ciltlik bir eser bırakmak mümkün mü? Her yazdığı satır da bir yolculuktu esasen. Her gördüğü insandan bir şey katıyordu kendisine. Demek ki en büyük yolculuk insanın kendine yaptığı yolculuktu. Böyle olmasa gördü­ğü, hissettiği her bir şeyi yazabilir miydi? Yazmak ki yaşadığın anları temize çekmekti. Onları tekrar gözden geçirmek, anlamlandırmak ve ders çıkarmaktı. Kelimelerle kendi düşüncelerini ve birikimini ortaya koymaktı. Kendi yazdıklarını okuyup daha iyi nasıl anlatabilirim, diye sorgulamaktı. Evliya Çelebi hem gördüklerini hem yaşadıklarını yazdı. Yaşadıkları kâğıtlarda anlamını kazandı. Öyle bir yere geldi ki yazmanın büyüsüne kapıldı. Görmesi nasip olmayan Avrupa şehirlerini bile görmüş gibi anlattı. Hayal kurmak yazarken insana her daim yoldaştı.

Yola çıkmak heyecanlı olduğu kadar hüzünlüdür. Daha ilk adımda o gurbet hissi insanın içine doğuverir. Yeni görülen her yer heyecan verirken geçip gidilen kalınamayan her uzaklık hüzün verir. Öyle olmasa “Bir yolcu hüznüyle geçiyor günler.” der miydi şair? Yolda olmak her adımda vazgeçebilmektir. Gözünü ufka dikip daima ilerlemektir. İnsanlar yerlerini sağlamlaştırıp konfor içinde hayatını sürdürürken kokusunu daha önce duymadığın odaların nemli yastıklarına başını koyabilmektir. Evsizliktir. Bu hiçbir yere ait olmama hissi yolcunun ruhunu inceltir. Üstünden geçip gittiği her toprağın şahididir artık. Yeryüzü şekillerinin ve farklı insan ırklarının izleyicisidir. Tefekkür edecek şeyler her adımda çoğaldıkça çoğalır. Birbiriyle kıyaslayacak üzerinde durup düşünülecek çok mesele vardır. Büyük bir birikimdir öyleyse yolculuk.

Herkese nasip olmaz bir seyyah olup dağ bayır demeden, yaz kış demeden dolaşmak. Ama yine de bir yol daha vardır, o da yazılanları okumak. Seyahatname, şimdiki deyimiyle gezi yazısı okumak bizi hiç görmediğimiz yerlere doğru bir yolculuğa çıkarır. Görmek kadar olmasa da hayalimizde gezdiğimiz şehirler, çarşılar, kaleler, müzeler gibi çeşitli yerlerin kültürünü tanımamız bizi umutlandırır. Yeni yerler görmek hayaliyle dolar içimiz. Farklı mimariler, farklı gelenekler, farklı inanışlar olduğunu okudukça anlarız.

Edebiyatımızdaki diğer seyahatname ve gezi yazıları

Bir denizci olan Seydi Ali Reis’ten “Miratu’l Memalik”i okuyarak Hint denizinden Maveraünnehr’e bir yolculuğa çıkabiliriz. Kâtip Çelebi’nin “Cihannüma”sı ile Osmanlı şehirleri ve kültürüyle ilgili çeşitli bilgiler edinebiliriz. Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi ile geçmişteki Fransa’yı tanıma fırsatı elde edebiliriz.

Günümüze doğru yaklaştıkça Ahmet Mithat Efendi’nin “Avrupa’da Bir Cevelan” isimli eseriyle Cenap Şehabettin’in ise “Avrupa Mektupları” ile Tanzimat dönemi Avrupa’sına bir göz atabiliriz. O dönemde doğuda neler vardı diye merak edersek yine Şehabettin’in “Hac Yolunda” adlı eserini okuyabiliriz.

Cumhuriyet döneminde gezip gördüğü yerleri anlatan sanatçılardan Falih Rıfkı Atay ile Akdeniz’den Tuna kıyılarına uzanabiliriz. Yine bu dönemde gezi türünde eser veren diğer yazarlar arasında “İstanbul’dan Londra’ya Şileple Yolculuk” ve “Akdeniz’de Bir Yaz Gezintisi” adlı kitaplarıyla Saik Sabri Duran’ı, “Finlandiya” adlı kitabıyla Şükufe Nihal’i, “Bir Vagon Penceresinden” ve “Ankara-Bükreş” adlı kitaplarıyla Sadri Ertem’i, “Tuna’dan Batı’ya” ve “Anadolu Notları” adlı iki ciltlik kitabıyla Reşat Nuri Güntekin’i, “Anadolu Manzaraları” adlı kitabıyla Hikmet Birand’ı, “Gezi Günlüğü” ve “Avusturya Günlüğü” adlı kitaplarıyla Burhan Arpad’ı sayabiliriz.

Kim bilir belki de birilerinin nadide yolculuklarını okumak bizi kendi yolcuğumuza yakınlaştırır…

Zeynep Odabaş

Yayın Tarihi: 07 Eylül 2021 Salı 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner26