Tasavvufî terbiyenin temel esası: İlahî ahlâkla ahlaklanmak

Tasavvufi terbiyede ahlâklanma sürecinde nefsin kötü huylardan kurtulması olan ilk aşama arınma, ilahî ahlâkla donanma olan ikinci aşama ise bezenme, süslenme veya ahlâklanma (tahalluk) olarak isimlendirilmiştir. Prof. Dr. Abdurrezzak Tek Hoca, Dünyabizim için yazdı.

Tasavvufî terbiyenin temel esası: İlahî ahlâkla ahlaklanmak

Hicri 3. asır itibarıyla tasavvuf dini ilimler arasında yerini alınca, tasavvufun ne olduğu ve sûfî kavramının ne anlama geldiği üzerinde durulmuştur. Bu soru sûfîlere sadece dışarıdan sorulan bir soru değildi. Aynı zamanda sûfîler de tasavvufun ne olduğunu izah etme ihtiyacı hissettiler. Böylece tasavvufun Kur’an ve Sünnet kaynaklı olduğunu gösterme imkânı elde edeceklerdi.

Bu nedenle ilk sûfî müellifler yazdıkları eserlerde bu konuya yer vermişlerdir. Tasavvufa dair tanımlara baktığımızda onlarca farklı tanım görebiliriz. Bu kadar çok tanımın olmasının temel nedeni, tasavvufun öncelikli olarak hâl ilmi olmasıdır. Yani sûfî yaşadığı hale, içinde bulunduğu mertebeye göre bir tanım getirmiştir.

Bununla birlikte tasavvuf tanımları arasında ne kadar farklılık bulunursa bulunsun hemen her sûfînin üzerinde ittifakla durduğu tanım, tasavvufun ilâhî ahlâkla ahlâklanmak olduğudur. Yani kişinin kötü vasıflardan arınarak güzel huylarla bezenmesidir. Sûfîler yöntemlerini bu esas üzerine inşâ etmişlerdir.

Nitekim tasavvufun belirli bir ilme veya hâle nispet edilemeyişindeki temel gerekçe de bu olmuştur. Örneğin ilk sûfî müelliflerden Serrâc, tasavvufun mahiyetini ve sûfîleri tanımlarken, “Sûfîler sadece bir ilmi veya bir hâli yahut bir davranışı benimsemediler. Onlar, bütün ilimlerin kaynağı, bütün ahlâkın mahallî, fıtrî veya kesbî bütün güzel huyların sahibidirler” demiş; yine kurucu sûfîlerden Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî “Tasavvuf ne bir sistem ne de bir ilimdir. Tasavvuf ahlâktır” sözüyle bu hususu teyit etmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî’ye tasavvuftan sorulunca, “Her türlü iyi ahlâka yükselmek ve her kötü ahlâktan da yüz çevirmektir” cevabını vermiştir.

Ahlâklanma sürecinde nefsin kötü huylardan kurtulması olan ilk aşama arınma, ilahî ahlâkla donanma olan ikinci aşama ise bezenme, süslenme veya ahlâklanma (tahalluk) olarak isimlendirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında sâlik için arınmanın ilk adımı, onu Hak’tan alıkoyan her şeyden yüz çevirmesi; ikinci adımı ise kendine ait bir varlık görmekten kurtulmasıdır. Zira gerçekte Hakk’ın varlığından başkası yoktur. Sâlikin ilahî isim ve sıfatlara mazhar olması ona varlık kazandırmaz.

Tasfiyenin beraberinde gelen süslenmeden kasıt ise ilahî isim ve sıfatlarla bezenmektir. Böyle bir bezenmenin temel göstergesi, bu süslenmeyi gerçekleştiren kişilerin görüldüklerinde Allah’ın hatırlanmasıdır. Nitekim bu hususu velâyet teorisini işlerken Hakîm Tirmizî dile getirmektedir.

İlahî ahlâklanmanın süreci: Seyrü sûlûk

Sûfîlerin nazarında seyrü sülûk, elest bezminden başlayıp Hakk’a vâsıl oluncaya kadar devam eden bir süreçtir. Böyle bir seyir, temelde suret ve mana (zahir ve bâtın) ile olmak üzere iki türlü gerçekleşir.

Suretle gerçekleşen seyir, bir fiilden başka bir fiile veya bir terkten başka bir terke doğru olup ameller üzerindendir. Diğer bir ifadeyle ilahî kurbiyet niyetiyle meşru bir amelden başka bir meşru amele yahut terki gerektiren bir fiilden yine terk edilmesi gereken başka bir fiile doğru seyirdir.

Mana ile olan seyir ise, bir makamdan başka bir makama, bir isimden başka bir isme veya bir tecelliden başka bir tecelliye intikaldir. Burada aslolan her iki sülûku da birlikte yürütmektir: Yani amelleri göz ardı etmeksizin, hâl ve makamları da değersiz kabul etmeksizin sülûk edebilmektir. Nitekim birtakım hâl ve makamlara ulaştıklarını düşünerek amelleri önemsemeyenler aldanmışlardır.

İbnü’l-Arabî’ye göre bu minvalde seyrü sülûk edenler de dört aşamaya ayrılır:

Birinci aşama nefsiyle sülûk edenlerdir. Nefsi terbiye etmek suretiyle gerçekleştirilen bu seyirde sâlik mümkün olduğunca her konuda bütün güç ve kuvvetini Hakk’ın emir ve yasaklarını yerine getirmek için harcar. Bu husus, tarikatlar döneminde sistematik hâle getirilen nefsin yedi mertebesi gözetilerek gerçekleştirilen sülûka tekâbül etmektedir.

İkinci aşama hem nefsiyle hem de Rabbiyle sülûk edenlerdir. Bunlar başlangıçta nefisleriyle sülûk ederken yavaş yavaş kuvvelerinin Hakk’ın emri altın girdiğini idrak ve müşahede ederler. Mesela hakikatte duyanın kendisi olmadığını bilir ve duyma kuvvesinin Hakk’a döndüğünü müşahede eder.

Bu aşamanın sonrasında sâlikin sadece Rabbiyle sülûk ettiği üçüncü merhale gelir ki bunlara Rabbiyle sülûk edenler denir. Böyle bir sülûku gerçekleştiren sâlik ihsan mertebesinde zahir ve batınıyla Hak’la olan kimsedir. Öyle ki Hak artık o kimsenin tam anlamıyla kuvveleri hâline gelmiştir; O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla yürür ve O’nunla konuşur.

Söz konusu aşamalara ilaveten bir de sâlik olmayan sâlikler vardır. Bunlar sâlik oldukları halde sülûklarının farkına varmayan kimselerdir. Zira âlemin yaratılışından beri her bir şey zarureten seyir ilallah hâlindedir. İnsanlar de Hazreti Âdem’den itibaren bu seyrin içindedir.

Diğer bir ifadeyle bu âleme gelen her bir insan farkına varsın veya varmasın seyr üzeredir. Her nefes alış verişimiz bir seyirdir; her ânımız bu seyre muhataptır. Ancak bu seyrin hakikati, nefes alış verişlerimizin künhüne yahut ânımızı nasıl değerlendirdiğimize bağlıdır. Şu halde her bir amelin seyrü sülûka ve dolayısıyla ilahî ahlâkı edinmeye etkisi büyüktür. Sûfîler özellikle bu süreci ilahî isimler üzerinden ele almışlardır.

İlahî isimlerin ahlâklanmadaki rolü

İlahî ahlâkla ahlâklanmak demek her bir ilahî ismin barındırdığı ahlâkı kazanarak Hakk’ın kâmil manada mazharı olmaya çalışmak demektir. Dolayısıyla ilahî isim ve sıfatlar, “ilahî ahlâk” manasına gelmekle birlikte sûfînin ahlâka ulaşmasında da yegâne kaynak olmaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken asıl mesele ilahî ahlâkın en yetkin olarak tezahür ettiği kişilerin hiç şüphesiz peygamberler olduğudur. Bu nedenle tasavvuf, ahlâklanma yönteminin doğru bir şekilde gerçekleşmesinde sünnete ittibayı birinci şart olarak kabul etmiştir.

Öte yandan ilahî isim ve sıfatların bir başka vechesi de tasavvufî hâl ve makamların oluşumundaki etkisidir. Diğer bir deyişle tasavvufun hâller ve makâmlar nazariyesinin ilahî isim ve sıfatlara dayanmasıdır. Sûfîlerin nazarında hâl ve makam, ortaya çıkışları ve etkileri farklı da olsa Allah’ın insandaki tasarruf ve tezahürüdür. Nitekim her hâl ve makam beraberinden şu iki hükmü taşır: İlki Allah’ın söz konusu hâl ve makam sahibinin üzerinde mutlak fâil oluşu, diğeri de buna paralel olarak kişinin edilgin durumudur. Örneğin insanın çeşitli sebeplerle içine düştüğü ve farklı şekilde etkilendiği kabz ve bast hâli, Hakk’ın Kâbız ve Bâsıt isminin onun üzerindeki hükmünden kaynaklanır. Fakat bu ve bezeri hâllerin ahlâka dönüşebilmesi için kişinin bunların menşeleri görmesi ve bu çerçevede fiillerini düzenlemesi önemlidir.

Yine Hakk’ın varlıktaki sonsuz tecellîlerini ilahî isim ve sıfatlarla tanırız ve tanıdığımız ölçüde bunlardan pay alarak ahlâka dönüştürme imkânı elde ederiz. Mesela kabz ve bast sâlikin yaşadığı hâller olmaktan çıkıp tüm varlığı anlamanın anahtarı konumuna gelir. Bu durum ilahî isimlerin, ahlâklanma ile birlikte aynı zamanda varlıkların ilkesi olduğunun tezahürüdür. Ayrıca ilahî isimler bizim Allah hakkındaki bilgimizin kaynağı olmakla birlikte Allah ile varlıklar arasında irtibat da ilahî isimlerle kurulur. Zira her varlık bir ismin mazharıdır ve bu isimle Allah’a bağlanır.

İlahî kurbiyyet

İlahî isimlerle bezenip donanmanın tasavvufî terbiye açısından bir diğer vechesi sâliki Hakk’ın yakınlığına götürmesidir. İlahî kurbiyyet denilen bu yakınlık; saîd veya şakî, kâmil veya nâkıs hiçbir insan diğerinden ayrılmaksızın herkes için geçerlidir. Bu durum âyet ve hadislerde açıkça ifade edilmiştir. Nitekim “Biz ona şahdamarından daha yakınız.”[1] âyeti buna işaret eder. Yine “Kulumun işitmesi, görmesi, tutan eli, yürüyen ayağı olurum”[2] kudsî hadisinde Hakk’ın hüviyetinin insanın uzuv, duyu ve yetilerinin özü ve hakikati (ayn) olduğu bildirilmiştir. İnsan bu uzuv ve kuvvelerin haricinde bir şey olmadığından Hak’la kendisi arasında bundan öte bir yakınlık olamaz. Hak insanın zahiri hislerine bu ölçüde yakınken ruhanî kuvveleri açısından daha da yakındır.

İbnü’l-Arabî’ye göre bu yakınlığı sağlayan temel hususların başında ilahî isimler gelmektedir. Örneğin Hay isminin unsurlar âlemindeki ilk tecellisi su olup Hak canlı olan her şeyi sudan yaratmıştır.[3] Böylece su, şahadet âlemindeki hayatın kaynağı olduğu gibi bütün unsur ve rükünlerin de aslı olmuştur. Bulunduğu yere göre su tuzlu, acı veya tatlı olabilir. Ancak suların sıfatlarındaki bu farklılık hepsinin hakikatinin su olmasına engel değildir. İnsanlar da Hakk’ın kendi varlıklarına olan kurbiyetini bilip bilmeme ve kendilerindeki ilahî isimleri zuhura getirip getirememe bakımından değişik vasıflardaki sulara benzerler.

Bu itibarla sûfîlere göre insanların Allah’ı bilme, ilahî isimlerin kemâlâtını zuhura getirme ve bunlarla ahlâklanma hususundaki farklı mertebeleri, aynı zamanda kıyamet gününde Hakk’ı müşahede hususundaki mertebelerinin de aynısı olacaktır.

Prof. Dr. Abdurrezzak Tek

 

[1] Kaf, 50/16.

[2] Buhârî, er-Rikâk, 38.

[3]Canlı olan her şeyi sudan yarattık.” (el-Enbiyâ, 21/30.)

Güncelleme Tarihi: 11 Ocak 2019, 00:06
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hatice Yılmaz
Hatice Yılmaz - 5 ay Önce

Kaleminize yüreğinize sağlık üstadım, yollarımızı ve gönüllerimizi aydınlatan bir yazı olmuş.. Niyazımız oldur ki; Rabbim ilminizi bereketlendirsin, bizleri de sizin izinizden yürütsün inşAllah..

banner19

banner13