Şeb-i yeldadan Şeb-i Arus’a

"Şeb-i Arus, günah alma yarışını bırakıp gönül alma meziyetidir. Dünyası günah almakla geçene ölüm acı, azap ve elem verir. Gönül almayı sevdası edenler ise ölümü düğün tadı, şerbet tatlılığı görür."

Şeb-i yeldadan Şeb-i Arus’a

“Ben gecenin doğurduğu aşığım” der Mevlana. Yani gebedir güneşine. Tebrizli Şems’ine. Bundandır ki Şems’ten önceki hayatı, gecenin zifiri karanlığıdır. Şems ile aşkın aydınlığına kavuşmuştur. Bu aydınlık ziyâdır, ziyan değil. Nârdan nura giden bir ışıltı. Celâl’den Cemal’e varan bir pırıltı… Başka türlü nasıl kemâle erilirdi ki?

Bir dertliler bilir; gecenin inilti dolu hecesini, bir de âşıklar. Herkesin bir ölüm uykusuna yattığı demde; ölümü öldürenler, ölmeden önce ölenler uyanıktır gecede. Fetretten kesrete damla damla erirken zaman, zamanın değil vaktin çocukları içleri ağlamaklı yüzleri solgun bekleşirler o vurgun sesini. Yani Azrail’in ayak seslerini. Çünkü bitecektir artık gurbetler sürgünü, sürgünlerin gündüzleri.

Ve bir gece karanlığında doğan bir başka gece nurunda kavuşacaktır ya en sevgiliye. İşte dünya nikâhından üç talakla boşanan er kişiler, Araf nişanından sonraki düğüne hazırdırlar.

O gece artık düğün gecesidir. Farsça tarifiyle ’Şeb-i Arus’. Gelin, tekrar geriye dönelim sözün başına. En uzun, bitmek nedir bilmeyen gece kaç saat sürer, ne zaman güneş doğar? Bunları gök bilimciler değil gönüllere girenler bilir ancak. Nereden bilsin vakavinüsler, takvim tutan çetele atan eller! Gecenin mustarip hâlinden ancak gecenin içinde olanlar değil içinde geceyi geçirenler anlarlar.

Onlar ki hüzne belenmiş yüzleri, gam yüklü yürekleri ile hüznün sahibi, gamları salanı, El-Hak yüce aşkı tadanlardır. Ene’l Hak şerbetini içip içip aşkın serkeşliğiyle sayıklayanlar El-Hak ölüm gelmiş, hoş gelmiş diye tesbih ederler.  Bundandır ki Şeb-i Arus bir tarih değil talihtir. Şebi Arus’u takvim olarak görenler ne Mevlana’yı anlamışlardır ne de ölümün titrek sesini enselerinde hissetmişlerdir. Onlar için semazen devranı, varsa yoksa göze dokunan bir gösteridir. Ölüm hatırına aşkı hürmetine Mevlana’yı aklına getiremeyen yığınların gölge ritüelinden başka bir şey değildir, Şeb-i Arus. Yüreği terlemeyen, hafızası titremeyen ruhsuz, kokusuz bir bahçede; beton zemine gül dikmeye çalışmak gibi beyhude bir çabadır; ölmeden ne öncesi ne sonrası, hiçbir zaman ölemeyenler için…

Şeb-i Arus; Hz. Mevlana ile özdeşleştirilmiş bir tabir!

Büyük sufi ölümü; Şeb-i Arus yani düğün gecesi diye niteleyerek hayata başka türlü baktı ve bizim de öyle bakmamızı istedi.

Ölümü Şeb-i Arus olarak görebilmek; insan hayatını dünyadaki hayatından ibaret sayarak gayretini –belki hasretini- burada yer edinmeye tahsis eden biz fânilere garip gelmiş olmalı ki tabiri anlamak üzere yıllardır yazıyoruz, konuşuyoruz. Yine de o derin sırrı anlamaktan uzağız.

Sufilerin sözlerinde, insanların kendilerini; “Hakk’ın gelini” olarak niteledikleri ifadeler yer alır. Sufiler; dini hayatı rıza ve ilahi muhabbete dayandırınca kendilerini; “gönüllü giden” anlamında “gelin” diye görmüşlerdir.

Şebi Arus; bir arınmadır kirlilikten, ön yargıdan, ötekileştirmekten. Ölümü öcü görenler; dirilere neyi, nasıl hoş gösterebilecekler ki?

“Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken bende bu dünya derdi var sanma!”

“Benim için ağlama, yazık, ‘vah, vah!’ deme! Beni toprağa verdiklerinde de ‘veda, veda! (ayrılık, ayrılık)’ deme!”

“Mezar bir perdedir ki onun arkasında cennetin huzuru vardır!”

Şeb-i Arus bir gönül dokunuşudur. Teni, cennet edinenler; et parçasını gönül sanıyorsa hangi yaralı, yetim yüreğe inşirah toprağı olarak dokunabilir ki?

“Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret! Güneş’le Ay’a, gurûbdan hiç ziyan gelir mi?”

“Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? Endişelenme! İnsan tohumu bitmeyecek diye telâşlanma!”

“Toprağa konulduğumu zannetme! Ayağımın altında yedi gök vardır.”

Böyle buyuran Mevlânâ’nın ruhu, hiç şüphesiz yedi kat gökleri aşarak Rabb’inde fânî olmuştur.

Şeb-i Arus, her zaman toprak kokusunu alıp dünyalığı terk edişin adıdır.

“Şeb-i Arus” (düğün gecesi); dünya gurbetinden kurtuluşu, vuslata erişi ifade eder. Ölümün, ruhun hürriyete kavuşup hakiki bir ölümsüzlük ve ikbale gidiş olduğunu, şu mısraları ile ne güzel ifade eder:

“Ey can! Sende bu toprak perdesi ile örtülmüş gizli bir hayat vardır... Burada, gayb âleminde gizlenmiş Yusuf gibi yüzlerce güzel mevcuttur...”

“Bu ten sureti yani ceset, toprağa kurban verilince o can sureti kalır...”

“O ten sureti fani, can sureti ise bâkîdir...”

Şeb-Arus terk-i ten, aşk-ı turaptır.

“Ölümü korkutucu kılan, onu zorlaştıran, şu ten kafesidir. Teni bir sedef gibi kırdığın zaman, ölümün bir inciye benzediğini sen de göreceksin!..”

“Bil ki ölüm, ruhun bir başka âleme doğması hâdisesinin sancısıdır. Yani bu fani âlem için adı ölümdür ama bâki ve ebedî olan âlem için adı doğumdur!”

Şeb-i Arus, günah alma yarışını bırakıp gönül alma meziyetidir. Dünyası günah almakla geçene ölüm acı, azap ve elem verir. Gönül almayı sevdası edenler ise ölümü düğün tadı, şerbet tatlılığı görür.

“Hem değil mi ki canı Allah almaktadır; bil ki ölüm, has kullar için şeker gibi tatlıdır.”

“Keza ölüm, ateş bile olsa Allah’a halil olana güllük gülistanlıktır; âb-ı hayattır.”

Şeb-i Arus, vicdanı dinç ve daima canlı tutmanın adıdır.

“Bu âlem oyun yeridir, ölüm de gece.

Geri döner gidersin fakat kese bomboş,

Sen de yorgun argın…”


Sinan Yağmur

Makas Dergisi, Aralık-Ocak, 11. Sayı

Yayın Tarihi: 17 Aralık 2019 Salı 11:00 Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2019, 10:26
banner25
YORUM EKLE

banner26