Ruhun sonsuzluk arayışı yahut ölümlü olmak

"Tarih boyunca nice insan, ölümün acı çehresinden kurtulmayı arzu etmiş ve sonsuzluk arayışına çıkmıştır. Sonsuzluk arzusu ilk insanın yaratılışına kadar uzanmaktadır. Tarih sahnesi, ölümsüzlük arayışının sayısız şekline ev sahipliği yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir." Zehra Nur Kılıç yazdı.

Ruhun sonsuzluk arayışı yahut ölümlü olmak

İnsan ruhunu betimleyecek bir imge olsaydı muhtemelen yüz yüze bakan iki aynaya yansıyan sonsuzluk olurdu. Sonsuzluk, varlığı gerektirir. Ölüm ise çoğu zaman yok olmakla eş anlamlı kullanılır. Yaşayan gözler, ölüler diyarını göremez. Beş duyumuzla algılayamadığımız her şeyi yok sayma eğilimimiz bize ölümün yok oluş olduğunu düşündürür. Böyle düşünenler için ölümsüzlük ruhlardaki acıyı dindirme umududur.

Tarih boyunca nice insan, ölümün acı çehresinden kurtulmayı arzu etmiş ve sonsuzluk arayışına çıkmıştır. Sonsuzluk arzusu ilk insanın yaratılışına kadar uzanmaktadır. Tarih sahnesi, ölümsüzlük arayışının sayısız şekline ev sahipliği yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir.

Köken

İman nazarıyla baktığımızda Âdem’den  itibaren var olan din İslâm’dır. İslâm, ölümün esas diriliş olduğunu söyler. Sonsuz ve gerçek hayat ölümden sonra başlayacaktır. Âdem  asla yaşlanmayacağı cennetten çıkarılıp ölümlü dünyaya gönderildiğinden beri insan, ölümsüzlüğü düşlemektedir ve aradan geçen binlerce yıl bu hasretin farklı şekillere bürünmesine sebep olmuştur.

Pek çok din cennet kavramına sahiptir, fakat birçok insan ölümsüzlüğü dünyada yakalamaya çalışır. Kimi bunu bıraktığı eserlerle yakalamayı denemiş kimi ise insan denen organizmaya bilimsel açıdan yaklaşıp ve ölümsüzlüğü doğduğu günden itibaren sahip olduğu etten ve kemikten bedende yakalamaya çalışmıştır. Maddî ölümsüzlük yazık ki akla ilk gelendir. Zira ölümsüzlüğü bu dünyada arayanlar, öbür dünyadan umudunu kesmiş ve şahsî kıyametleri olan ölümden kaçmaya çalışan yorgun ruhlardır.

Efsaneler

İnsanlığın hafızası olan efsanelerde de ölümsüzlük arayışına rastlarız. Sümer Destanı’nda Gılgamış, arkadaşının vefatının ardından ölümsüzlüğü aramaya karar verir. Ona ölümsüzlüğü getireceğine inandığı bitkiye ulaşır ancak su altından çıkardığı otu yılan kapar ve başarısız olur. Yine, bitkilerle konuşan Lokman Hekim’in ölümsüzlük iksirinin tarifini öğrendiği, fakat Ceyhan Nehri’ne düşürdüğü anlatılır. Yunan mitolojisinde ise Doktor Asklepeios insanları diriltmeyi başarır ancak hayatın olağan seyrini bozduğu için Zeus tarafından ölümle cezalandırılır. Nihayetinde ölümsüzlüğe ulaşılamayan bu üç efsanede de doğal düzenin korunması gerektiği vurgulanır.

Unsurlar

Ölümsüzlük hakkında anlatılagelen hikâyelerde “su” unsuru öne çıkar. Sudaki ot, suya düşen reçete, Âb-ı Hayat… Âb kelimesi Arapça’da “su” anlamına gelir, Âb-ı Hayat suyundan içenin ölümsüz olacağına inanılır. Batı’da Gençlik Çeşmesi de denilen Âb-ı Hayat, sözlü edebiyatın yanı sıra yazılı metinlere de konu olmuştur. İskendernâme isimli kitaplarda Zülkarneyn, İskender ve Hızır’ın hikâyesine yer verilir. Ordu ile seyahat eden iki arkadaş ormanda kaybolurlar ve yollarını tayin için farklı yönlerde yürümeye başlarlar. Hızır ilâhi bir sesin onu yönlendirdiği sudan, Âb-ı Hayat’tan içer ve yıkanır. İskender ile tekrar buluştuklarında başından geçenleri anlatır ancak İskender daha sonra arasa da Âb-ı Hayat’ı bulamaz.

Âb-ı Hayat’ın karşımıza çıktığı belki de en şaşırtıcı yer, İmam Buharî’nin hadis kitabıdır. Kur’an-ı Kerim’deki Hızır  ve Musa’nın  kıssasında Musa  genç arkadaşıyla birlikte Hızır’ı   bulmak için yola çıkar. Yalnızca Buharî’de bulunan ve ravisiz zikredilen yorum şu şekildedir: “Hızır’la buluşacakları kayanın dibinde bir kaynak (ayn) vardı ki buna ‘hayat kaynağı (Aynu’l Hayat, Âb-ı Hayat)’ deniyordu. O suyun temas edip de diriltmediği hiçbir şey yoktu. İşte balığa bu sudan sıçramıştı.”1

Teknik

İnsanlığın bilincini oluşturan sözlü ve yazılı öğeler göz önüne alınınca bilim, zaman zaman yeni şeyler söylemekten aciz kalsa da yüz yıllardır bilinen bu hakikatleri tasdik etmektedir. Bilim, henüz Âb-ı Hayat’ın sırrını çözememiş ancak suyun, insan vücudunun en küçük fonksiyonel birimi olan hücrelerde yaşam enerjisine dönüştürüldüğünü keşfetmiştir. Bilim, edindiği güncel bilgiler ışığında ölümsüzlüğü aramaya devam etmektedir. İnsanın ölümsüzlüğe duyduğu özlem tükenmemekte ve onu arayış yöntemleri günden güne çeşitlenerek artmaya devam etmektedir.

Günümüz bilim adamlarının atası olan simyacılar usta aşçılar gibi göz kararı formüllerle ve büyük bir gizlilikle çalışırlardı. Modern bilim adamları ise gözlemlerini, hesaplamalarını kaydediyorlar çünkü bir deneyin bilimsel olması için tekrarlanabilir olması şarttır. Bu, simya efsanelerinde karşılaştığımız bir eksikliktir. Ölümsüzlüğün sırrını buldukları iddia edilen Nicolas Flamel ve Kont St. Germain gibi simyacıları bu hususta örnek gösterebiliriz.

Simya yerini modern bilime, Felsefe Taşı ve Âb-ı Hayat ise binbir türlü ihtimale bırakmıştır. Bunlar içinde Kriyojenik Uyku ve insan belleğinin bilgisayarlara aktarılması en popüler olanlardır.

Aşırı soğuğun bilimi Kriyojeni ilk kez 1962’de ortaya çıkmıştır. Ölümsüzlüğün Araf’ı diyebileceğimiz Kriyojenik Uyku ise insan bedeninin dondurularak (-200 °C) saklanmasıdır. Bu yöntem ilk kez 1967 yılında kanser hastası bir psikoloji profesörüne uygulanmıştır. Aslında amaç tüm hastalıkların çaresi, mümkünse ölümsüzlük bulunana kadar insan bedenlerini muhafaza etmektir. Kriyojenik yöntemler gelişmiş olsa da hâlâ insanların bu uykudan nasıl uyanacağı netleştirilmemiştir.

Modern çağın efsanesi addedebileceğimiz bilim kurgunun da çok sevdiği diğer bir öngörü ise insan belleğinin sanal ortamda muhafaza edilmesidir. Bu fikir, 1971 yılında bilgisayar sistemlerindeki hızlı gelişmeler karşısında duyulan hayranlıkla ortaya atılmıştır. Günümüzde bu konuda ciddi çalışmalar yürütülmektedir. Neurolink gibi insan beyninin bilgisayarla doğrudan etkileşim kurmasını, insan-bilgisayar ara yüzünün oluşturulmasını amaçlayan projeleri duruma örnek göstermek mümkündür.

İçimizdeki kum saati

Efsanelerde kahramanlarımızın ölümsüz olmasını engelleyen ilâhi güçler gibi bizim bedenimizde de ölümsüzlüğe karşı geliştirilmiş özel bir yapı bulunur. “Telomer” denilen bu yapı, hücrelerin genetik materyalinin ucundadır. Genetik materyal hücre hakkındaki bütün bilgileri (insanı oluşturmak için gereken bütün veriyi) içerir ve hücre bölünüp çoğalacağı zaman kopyalanır. Bu süreci kâtiplerin bir kitabı kopyalamaları gibi düşünebiliriz. Kâtipler her seferinde birkaç sayfayı eksik yazar, kitabın son bölümü olan telomerler de hücre her bölündüğünde kısalırlar. Tabiri caizse kendilerini siper ederek ana kitaptaki bilgiyi korurlar. Her bölünmede yepyeni bir hücre oluşsa da telomerler azalır. Bir noktadan sonra genetik materyal kopyalanamaz, zira bıçak kemiğe dayanmıştır ve bu genetik materyali kopyalamak bozuk hücrelerin oluşmasına yol açacaktır. Sonuç olarak hücre, istifa dilekçesini verir, vücudun yardımıyla kendi kendini öldürür. Bu olaylar dizisinin sonunda insan yaşlanır. Kısacası vücut, yaşlanmaya ve ölmeye programlıdır.

Buna rağmen hücre bazında ölümsüzlüğü yakalayan iki hücre vardır: Tek hücre iken bebeği oluşturan kök hücreler ve kanser hücreleri. Kanser hücresi, etrafındaki hücrelere karşı sağır, kendi genetik materyalindeki hatalara karşı kördür. Bu yüzden bölünmeyi nerede keseceklerini bilmez ve sürekli bölünürler.

Hâlihazırda insan kendi hatalarına karşı kör, etrafındakilerin acılarına da sağırken tümör hücresinde gördüğümüz ölümsüzlüğü kazanması hayra sebep olabilir mi? Dünyayı şahsî çıkarları uğruna mahvedenler de ölümsüzlüğü bu dünyada arayanlar da aslında aynı umutsuzluğun, ölümü yok oluş olarak görme düşüncesinin esiridir. Oysa ahirete iman etmek insana yaşama umudu verir. Zira dünyada yarım kalan bütün sevinçler ahiret yurdunda tamamlanabilecektir. Ölüm yalnızca bir başlangıçtır. Ölümsüzlük ise doğurmamış ve doğmamış olana mahsustur.

Yöntemler ve anlatılar değişse de insan, hayal gücünden ve sonsuzluk arzusundan vazgeçmemiştir. Hatta insanoğlu ölümden sonra yaşam ve cennet fikrinden uzaklaştıkça maddî ölümsüzlüğü bulmak için daha fazla çalışmaya başlamıştır. Ancak insan olmak, ölümlü olmaktır. Ruhun sonsuzluğa duyduğu açlık dünyada karşılanırsa insandan geriye ne kalır? Sanat ve bilim, ruhun ölümsüzlük arzusunun yansımalarıdır. Ölüm var olduğu için insan yaşar ve varlığının kanıtlarını bırakmak için mücadele eder.

Zehra Nur Kılıç

Dipnot:

1 Buharî, “Tefsir”, 18/4

Yayın Tarihi: 19 Kasım 2021 Cuma 11:00 Güncelleme Tarihi: 19 Kasım 2021, 09:11
banner25
YORUM EKLE

banner26