Ruhanî cihanın kanunları, maddi cihanın kanunlarını teşhir eder

Arapça’da “mûciz’’ acze düşaren, âciz kılan, ‘’icaz’’ âciz kılmak, ‘’mûciz’’ ise yükleme manalarındadır. Mûcize kelimesi ayet ve hadislerde geçmemiştir... Aslı ise “ayet, burhan, alamet, delil’’ kelimeleridir. Dr. Münir Üstün yazdı.

Ruhanî cihanın kanunları, maddi cihanın kanunlarını teşhir eder

Dünyada her şeyin kendisine mahsus birtakım hassalari vardır ki bunların yeterliliği haricinde bir şey yapamazlar. Ateş yakar, nehir akar... Ağaç büyür... Taş durur... Güneş parlar... Çakıllar konuşmaz... Zehir öldürür... İnsan ölür…

Gece, gündüz, ilkbahar, kış, çiçeklerin açması, ağaçların yemiş vermesi, yıldızların muayyen zamanlarda hareketleri tâbii kanunlara tabidir. Dünyada tâbii kanunlar değişmez. Kaideler değişmez. Sebepsiz bir şey vuku bulmaz. Bu doğrudur... Buna karşı biri kalkar da ateş filânı yakmadı, filan nehrin akışı durdu, filân ağaç yürüdü, filân tas kendiliğinden yuvarlandı. Yahut güneş karardı, zehiri içti tesir etmedi... veyahut filân adam öldükten sonra dirildi, diyecek olursa bu, tabiî kanunların, kâinatın nizamı haricindedir. Eşyanın haiz olduğu sıfatı altüst edeceğini söyleriz.

Bu gibi hâdiselerin nizamın haricinde olduğunu, tabiî kanunları ihlal ettiğini söylemek de doğru değildir... Bu gibi vak’alar mucizeler: henüz idrakimizin üstünde olan kanun- tabiîlerin eseridir. Belki bir gün aklımız, mucizenin vukuunu temin eden kanunları keşfe muktedir olacaktır.

Bütün hâdiseler, zâhir, müessir bir sebeple yahut zâhir ol sebeple vuku bulur.

Elektrikte kuvvet, enerji bulunduğunu, zehirin öldürücü bir tesiri hâiz olduğunu, mıknatısın demir parçasını cezbettiğini söylüyorsunuz, fakat bunun niçin böyle olduğunu bilmiyorsunuz. Gece gündüz kalbimiz vuruyor, ciğerlerimiz soluk alıyorlar, bunları işleten kuvvet nedir?

Dört ayaklı hayvanlar nutfeden, kuşlar yumurtadan, nebatlar tohumdan tevellut ediyor: Başka bir suretle tevellütlerini (doğumlarını) imkânsız addediyorsunuz. Acaba ilk dört ayaklı hayvanlar, ilk kuş ve ilk nebat da nutfeden, yumurtadan, tohumdan mı vücut bulmuş... Yoksa böyle bir vasıtaya ihtiyaç göstermeden mi husule gelmiş... Ne dersiniz?

Bunların aşikâr bir sebebe mebni vücud bulmadıklarını itiraf edelim... O halde bu itiraf buna ait ilmi bilgileri ve felsefi düşünceleri imha eder... Yok eder... Aksini iddia ederseniz: Nutfe, yumurta, tohum hikâyesini inkâr etmiş olursunuz. Bu muammayı kimse bu tarzda halledemez, netice budur.

Yağmur bulutlardan, bulutlar buhardan, buhar sudan Güneş’in yardımıyla olur. Bu nihayetsiz silsile böylece devam eder, mes'ele hallolmaz.

İnsanın ihsasları (duyguları), müşahade ve ihsasların tevalisi ile anlaşılır.

Evham ve hurafat mütevali müşâhedelerden doğmuştur... Bir kuş uç defa görülmüş, bir hadise olmus. O kuş uçarsa şu hâdise olur demişler...

Bazı işler bizim tecrübelerimize dahil olmadığından inkâr ederiz. Mûcizeler karşısında hissettiğimiz budur... Evet, işte bu! Onların, bizim evvelki tecrübe ve mülahazalarımıza uymamalarındandır... Tohum ekeriz, bu tohum birkaç gün sonra filizlenir, sonra büyür nebat olur. Daha sonra fidan, daha sonra da dallı budaklı büyük bir ağaç olur.

Bir nutfeden bir çocuk hasıl olduğunu biliyoruz. Biz bu gibi hadiselere kadar alışmış bulunuyoruz ki onların vukuu bizi hiç hayrete düşürmüyor...

Cansız tohumdan koca ağacın nasıl yetiştiğini, hissiz bir katreden hisli bir insanın nasıl vücud bulduğunu düşünmüyoruz bile…

Fakat bize âsânın yılan olduğu, bir çocuğun babasız doğduğu söylendiği zaman, mahdud aklımız derhal şüphe ediyor. Niçin? Çünkü bu, bizim tecrübelerimize dahil değildir.

Güneşin şarktan doğup, garptan battığını görüyoruz. Bu hadiselere alışmışız… Fakat kıyamet gününde bize güneşin garpten doğacağını söyledikleri zaman, biz bunun derhal imkânsız olduğunu söylüyoruz. Bunların bir kısmı sizin tarafınızdan mütevaliyen görülmüştür. İkincisi görülmemiştir. Fakat bir şeyi tecrübe etmemiz veya tecrübe etmememiz, bir şeyin lehinde veya aleyhinde delil olarak setrolunamaz.

Bir anne yavrusuna: “Yavrum ben senin annenim, gel bana” dese çocuk: “Anne olduğunu isbat et gelirim,” mi der? Genç ve sıhhatli bir adamın füc’eten ölümü bir mûcize değildir. Ölüyü diriltmek bir mûcizedir.

Ateş için, Hz. İbrahim ile Nemrud arasında fark yoktur.

Musa’nın asasının yılan olması, İsa’nın babasız doğması, Resullullah’ın miracı, Kamer’in ayrılması; bunları idrak edemeyiz...

Güneşe, arza, kamere, yıldızlara, dünya üzerinde vuku bulan hadiselere hakim olan kanunlar nasıl değişmezse; azab, sıhhat, risalet, nübüvvet gibi hâdisat da muayyen kanunlara tâbidir. Bu kanunlar da değişmezler.

Peygamberler de muayyen zamanlarda gelmişlerdir.

Ruhumuz, nefsimiz, içimizdeki gizli kuvvet nasıl bizim maddi vücudumuza hâkimse, Peygamberlerin “ruh-i âzam’’ı da Allah'ın emriyle cihana hâkimdir. Ruhani cihanin kanunları, maddi cihanın kanunlarını teşhir ettiğinden “ruh-i azam’’ arzdan semaya bir lahzada yükselir... Bir darbe ile denizleri ayırır, bir işaretle kameri ikiye böler, büyük cemaatleri birkaç lokma ile doyurur. Parmaklarından sular akıtır, bir nefeste hastaları kurtarır, ölüleri diriltir. Bir avuç toprakla orduları tarumar eder... Elhâsıl dağlara, taşlara, sulara, karalara, dirilere, ölülere sözünü dinletir.

Muayyen zamanlarda çiçeklerin niçin açıldığını, ağaçların niçin yemiş verdiğini, birtakım yıldızların niçin fasılalarla göründüğünü, balın niçin tatlı olduğunu, arz ve Kamer’in hatta Güneş’in niçin hareket ettiğini, bir tohumun nasıl bir ağaç olduğunu, aldığımız gıdaların nasıl ete ve kana tahavvul ettiğini bilmezsek peygamberlerin de niçin harikulade hareketler yaptıklarını bilemeyiz. Bütün bildiğimiz, peygamberlerin gelip bunları yaptıklarıdır.

Hazret-i Resul'e inanan ilk insan, Hz. Hatice; inanmak için Kamer’in bölünmesini beklemedi... Fukaraya yardım, zavallılara, borçlulara, muavenet, yurtsuzları, yolda kalanları himâye ettiği için imân etti...

Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali hiçbiri bir mucize istemeden iman ettiler. Ebubekir, Resul’e:

“Peygamberlik geldiğini söylüyorsun, şahidin nedir?” dedi. Resul de: “Senin 18 yaşında iken gördüğün rüya kâfi gelmez mi?” diye cevap verdi.

Hz. Resûl-i Ekrem, ‘’Nuh Tufanı’’na uğrayanların, Şap Denizi’nin derinliklerinde boğulanların, İsa’nın nefesi ile dirilenlerin evlatlarına, bütün beşeriyete hitap ediyordu. ‘’Nuh Tufanı’’nı, denizin yarılmasını, ölülerin dirilmesini inkâr edip tenkit edenlere de hitap ediyordu

Cihanşumûl her canlıyı çağırıyordu... Bu hadiseler, bilmediğin maddi kanunların elinde bulunanlara izah edilemez. Maddi kanunlar ruhani alemde câri olmadığından onlarla izah edilemez. Eldeki maddi âlem kanunlarıyla ruhani âlemin hakikatlerini bulmak imkânsızdır.

Cenab-ı Allah inanmış gönüllerden fışkıracak feyiz ve nurları imânın rükûnlarında gizlemiştir.

Bu bakımdan farz olan ibadetlerin her biri, ilahi feyiz hazinelerinin anahtarıdır. İnsan usûlü dairesinde ibadet ve tâate devam ettikçe kalbi, ruhu, fikri, başka sûretle anlaşılması mâlum olan bir takim hayallere yaklaşır. Birtakım tecellilere mazhar olur. Bir gün evvel siyah gördüğünü bir gün sonra beyaz görür. Her ibadetin bir dışı, bir de iç yüzü vardır...

Gözden düşen mucizeyi anlayamaz.

Kalb penceresine Resul’ün kanalından nur huzmesi gelinceye kadar mucizeyi anlatmak, idrak ettirmek, görülmeyen bir rüyayı tâbire kalkmak gibidir.

Dr. Münir Derman

Sebil Dergisi, 7. Sayı, 01.12.1988

Yayın Tarihi: 22 Nisan 2021 Perşembe 16:00
banner25
YORUM EKLE

banner26